Kategori: Yazar

  • Düzey

    Televizyonları özellikle siyasi parti liderlerinin tartışmalarını izliyorsunuzdur. Bu tartışmalardan toplumun ne kazanacağı meçhul !…

    Birbirlerine yüksek sesle bağıran çılgınca sözler sarf eden hakaretlere  varan cümleler kuran büyüklerimizden toplumun ve gençlerin nasıl bir ders çıkaracakları malum?.

    Konuşmalar düzeysizleştikçe toplumun alt kademelerindeki çılgınca olayların  arttığını görmek mümkün. Her gün kavga, adam öldürme, tehdit, soygun haberleri yazılı ve görsel medyada haberlerin  yüzde 70’ini kapsamaktadır.

    Haber programlarında gerilim haberlerini izlemek toplumu iyice bunaltmış  durumda. Her an patlamaya hazır bir bomba gibi insanlar birbirlerini bekliyorlar. Boğazlarına sarılmak için yumruk atıp, hakaretler savurmak için fırsat kolluyorlar.

    Bu bir bozukpisiko sosyolojik durum göstergesidir.

    Televizyonlardaki dizilerde liderlerin çizdiği profilin değişik bir yönünü yansıtıyor. Gerilim, göz yaşı, haksızlık, direnme kavga savaş unsurları gerilime daha da büyük  bir hız veriyor. Yani toplum sıkılmış, bükülmüş, karamsar hale sokulmuştur.

    Yıllar öncesinin siyasi ortamını özlememek mümkün değil, rahmetli Osman Bölükbaşı’nın güzel hitabeti içerisine serpiştirdiği, espriler Necmettin Erbakan’ın toplumu gülümseten canlı  örnekleri , Bülent Ecevit’in dinleyince hazzına vardığımız akıcı konuşması Demirel’in halk dili söylevleri , Türkeş’in çok ciddi duruşu bugün aranır vaziyette.

    İnsanlarımız bunalımlı günlerinde kendilerini yönetenlerden yıllar öncesinin düzeyli politikacılarının  sergiledikleri performansı beklemektedirler. En bunalımlı günlerde dahi bu liderlerin tartışmalarda bir araya gelip, birbirlerine gösterdikleri nezaket toplumu bu şekilde gerilime sokmuyordu.

    12 Eylül öncesi iç savaş çığlıklarının atıldığı , gençlerin birbirini sokakta kurşunladığı, kara günlerde dahi bu kadar düzey düşüklüğü ve tahrik taşıyan konuşmalar izlenmemiştir.

    Çocuklara ve gençlere örnek olması gereken liderlerin seçimler yaklaştıkça daha hoş görülü yaklaşımları birbirlerine restleşen ve küfürleşen konuşmalarla cevap vermeleri bağırmaları toplumu bölmektedir.

    Stadyumdaki olaylar , sokaklardaki hoşgörüsüzlük , toplumsal cinnete doğru giderken liderlerin biraz daha dikkatli ve hoşgörülü olması inanın ki, ihtiyacımız olan düzeyi ve insanların birbirlerine davranışlarını da etkileyecektir.

    Lütfen daha sabırlı, düzeyli ve hoşgörülü olalım. Topluma ve insanımıza yazık oluyor.

  • Rıfat Ilgaz 100 Yaşında

    “ILGAZ, ANADOLU’NUN SEN BİR YÜCE DAĞISIN, ETEKLERİNDE KİTAPLAR”
    Şair CAN YÜCEL’in RIFAT ILGAZ’a söylediği bir söz.
    Türk sanatına çok değerli eserler kazandırmış bir Anadolu çocuğu olan şair, roman, öykü yazarı RIFAT ILGAZ’ı doğumunun 100. yılında anmak isterim.
    HABABAM SINIFI filmlerinin eser babası, 7Mayıs 1911 tarihinde Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğmuştur, 7 Temmuz 1993 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.
    Rıfat Ilgaz, 1940 ların Toplumcu, Gerçekçi şairi diye anılır. Eserlerinde Anadolu insanını anlatır. Hayatı hapishanelerde, zorluklarla geçmiş bir sanatçıdır.
    Başlıca eserleri; Sınıf, Devam, Hababam Sınıfı, Don Kişot İstanbul’da, Karadeniz’in Kıyıcığında, Karartma Geceleri gibi…
    Aziz Nesin ile Cumartesi Dergisini, Esat Adil ve Sabahattin Ali ile Yığın ve Gerçek Gazetesini çıkarır.
    Mizah Dergisi Marko Paşa kadrosunda çalışır.
    Bir dönem sakıncalı olduğunda, Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk’un Dolmuş Dergisinde Stepne takma adıyla Hababam Sınıfı, Pijamalılar, Don Kişot İstanbul’da gibi eserlerini dizi olarak yayınlar.
    Basın Şeref Kartı sahibidir.
    Mizahi en önemli eseri HABABAM SINIFI dır. Eserde Anadolu ve İstanbul gerçeğini görmekteyiz. HABABAM SINIFI bütün kuşakların sınıfıdır.
    Türk Sinemasının değerli yönetmenlerinden Ertem Eğilmez, kendisinin ve Hababam Sınıfı filmlerinin ilki 1975 yılı yapımı olmak üzere, bu filmlere 1981 yılına kadar devam eder; HABABAM SINIFI(1975), HABABAM SINIFI SINIFTA KALDI(1975), HABABAM SINIFI UYANIYOR(1976), HABABAM SINIFI TATİLDE(1977), HABABAM SINIFI DOKUZ DOĞURUYOR(1978), HABABAM SINIFI GÜLE GÜLE(1981).
    Bu filmlerin çoğunda kadro aynı, Türk Sinemasının değerli isimleri var; Kemal Sunal(İnek Şaban), Münir Özkul (Kel Mahmut), Halit Akçatepe (Güdük Nemci), Tarık Akan (Damat Ferit), Adile Naşit (Hafize Ana), Şener Şen (Badi Ekrem), Ertuğrul Bilda (Kül Yutmaz), Hayri Karabey (Coğrafya Hocası), Akil Öztuna ( Felsefe Hocası), Cem Gürdap (Tulum Hayri), Muharrem Gürses (Müdür), Hakkı Karadayı (Veysel Efendi), Feridun Savlı (Domdom), Ayşen Gruda (Sunucu), Sıtkı Akçatepe (Paşa Nuri), Ergin Orbey (Müfettiş Hüseyin Şevki Topuz)
    Ertem Eğilmez’in son yapımı HABABAM SINIFI GÜLE GÜLE filminde Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Tarık Akan rol almıyor.
    Ertem Eğilmez’i kaybettikten sonra oğlu Ferdi Eğilmez, HABABAM SINIFI filmlerine devam eder. Birkaç ismin dışında kadro farklıdır. (2003) HABABAM SINIFI MERHABA, (2004) HABABAM SINIFI ASKERDE, (2005) HABABAM SINIFI ÜÇ BUÇUK.
    Bu üç filmin yönetmeni Kartal Tibet’tir.
    HABABAM SINIFI MERHABA filminin bazı oyuncuları; Hülya Koçyiğit, Mehmet Ali Erbil, Halit Akçatepe
    HABABAM SINIFI ASKERDE filminde oynayan oyuncular; Mehmet Ali Erbil (Deli Bedri), Halit Akçatepe (Bedri Binbaşı), Hülya Avşar (Zehra Binbaşı), Şafak Sezer (Ercüment), Mehmet Ali Alabora (Matkap Emre), Peker Açıkalın (Psiko), Cengiz Küçükayvaz (Kötü Kenan), Melih Ekener (Beberuhi), Ceyhun Yılmaz (Pörtlek), Volkan Severcan (Demir İçbükey), Kerem Alışık (Sabit), Zihni Göktay (Yusuf Hoca)
    HABABAM SINIFI ÜÇBUÇUK filminin başlıca oyuncuları; Mehmet Ali Erbil, Seda Sayan, Şafak Sezer, Mehmet Ali Alabora, Peker Açıkalın
    Halkımızın birkaç kuşağı bu filmleri çok iyi hatırlar, hatta filmlerdeki rolleriyle bilinen Türk Sineması sanatçılarını bilmeyen, izlemeyen var mıdır? Sanmıyorum.
    Değerli  sanatçımız şair, yazar RIFAT ILGAZ’a nice yüzyıllar dilerim.
    Sanatçı ve sanat dünyamız yaşadıkça yaşayacaktır!
  • Merhaba

    Çoğunluğun tebessüm eden dudaklarında,yaşanmaz bu şehir sözcükleri.Tımarhaneden kaçan akıl hastaları gibi koşan bir seçmen.Geride kalanlar birer trajedi kahramanı. Bulanık ak su ne zaman durulacak Sevdiklerini yaralayan, ok’unu ne zaman uzağa atacak. Buz kalıbına dönen yüreklerimiz,ne zaman serinleyip eriyecek. Çirkin siyasetin değirmen çarkları ne zaman kırılacak. Sesleri kısılan aydınlar, karanlıkta yol almakta olduğunun farkına ne zaman varacak.İşçi,emekli ve asgari ücretlinin sıkıntılarını kim ve ne zaman çözecek.İşsiz gençlerimizin sıkıntılarına kimler çare üretecek. Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadelenin ismi hiç anılmamaktadır.İmamın arkasında saf tutanlar,camii dışında neden ayrışmaktalar . Birbirimize çare olmak için ne zaman ve nerede kenetleneceğiz.Yanı başımızda katledilen Müslüman kardeşlerimizi ne zaman hatırlayacağız. Bu necip milletin arasına nifak tohumu ekenlere, İmralı canisine ev hapsi getireceğine söz verenlere,vicdanı sakat siyasileri,daha ne kadar ağırlayacaksınız.

               Hür ve akıllı vicdan erleri,hesap sorma sırası sizde. Sömürücü siyasi cambazları,palyaço kılıklı siyasi şempanzeleri,şakaklarına kadar nasır bağlamış  aymazları, ayıklamak,hizmet edenleri ödüllendirmek fırsatını  yakalamışken , vekillerini hassas terazide tartmak, zihinsel zehirlenme ve ruh kirliliğini de ortadan kaldıracaktır.
                Fikir ve inanç dünyasının kala sı, dışı seni, içi beni yakan Erzurum .Türk siyasi,ekonomi,beşeri ve inanç dünyasının ummanından çıkan,akortlu,akortsuz, seslere gurbet gönülden katre de olsa, fikir düşünce ve eleştirilerimi sizinle paylaşmak,sizlerin eleştiri ve yorumları,yürüdüğümüz yolun tükenmez ışıkları olacağıdır. Düşüncem den , sıraladığım sorunlardan, dolayı beni taşlayanlar olacaktır. Lütfen ilk taşı günahsız olan atsın. Ülkü İle Kalınız.
  • Dostluk, fedakârlıktır

    Dostluk, fedakârlıktır.

    Dostluk, insanın insana uzattığı yardım elidir.

    Dostluk insanların içine düştükleri zor günlerde onlara verilen karşılıksız destektir.

    Bu kısa başlıklar dostluğun tanımı anlamına gelecek açıklamalardır.

    İnsanlar her zaman dostluktan bahsederler ama dostu bir türlü bulamamışlardır.

    “Dost, dost diye nicesine sarıldım,

    Benim sadık yarım kara topraktır”

    Diyen büyük Halk Ozanı dostluğun gerçek anlamını yaşayamadığı için kara toprağı gerçek dost bilmiş,

    “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diyen anonim halk türküsünün şairi bütün ömrünce aradığı dostluğu bulamadığını, ömrünü tükettiğini, ama dostları ile buluşamadığını anlatırken hüznünü ve acısını bu satırlara dökmüş dost bulamamanın acısı ile ömrünü tüketmiştir.

    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sorun budur. İnsanlar günlük yaşamlarını anlatırken “Dost kazığı” deyimini sık, sık konuşmalarında tekrar ederken bu yüce duyguyu bir türlü yakınlarında göremediklerini acı bir feryatla haykırırlar.

    Dost sandığımız insanlar tarihte hep yakınlarına kazık atmış ünlülerdir. Onların yaşamları örnek olsun diye romanlarda, tiyatrolarda yerini bulmuştur. “Brütüs’ün üvey babası Sezar’ı düşmanları ile birlikte arkadan bıçaklaması dostun ihaneti olarak tarihte yerini almakla kalmamış, insanlara yaşam tarzı olmuştur.

    Hızır Paşa’nın, büyük şair Pir Sultan Abdal’a yaptığı zulüm ve sonucunda yandaşları ile onu taşlaması büyük ozanın hiç umurunda değildir, ama taş atanlar arasında dost bildiği kişinin ona gül fırlatması yüreğinden yaralar ve “İlla Dostun Gülü Yaralar Beni” dizelerini yazmasına neden olur.

    Bence hayvanlara karşı yaptığımız ufacık bir hizmet dostluğun en samimi duyguları ile onlar tarafından bize karşı gösterilen bağlılıkta sembolleşir.

    Doğaya dostça yaklaştığımızda onun karşımıza çıkardığı nimetler bence dostluğun en güzel örneğidir. İnsanlarda karşılığını bulamadığımız dostluğu doğada ve hayvanlarda buluruz. Çünkü arada çıkar ilişkisi yoktur.

    Özellikle politikada, dostluğa vurulan en büyük kazıklarla karşılaşmışızdır. Dost diye sarılıp, sahip olduğun aynı politik çizginin adamı bir anda ihanetin zirvesine çıkarak gösterdiği dostluk örneğinin karşılığını acımasızca verir. Onun yaptıkları aklın bir yerinde kaydedilip, yıllar sonra karşımıza çıktığında bizi üzen dostluğa vurulan ihanet darbesidir. Unutmak mümkün değildir. Buna da dostluğu yıkan adamın cevabı vardır. Halka inmek, korkuları yıkmak, politikada acımasızca davranmak gibi insanlıkla bağdaşmayan görüşlerdir. Gerekçe bu olunca politikanın üst kademesinden,  en alt kademesine kadar menfaat ilişkilerinin ön safa çıkmasını engelleyemeyiz.

    Sultanların döneminde bu böyle idi. Vezir-i azamları padişaha en güzel şekilde gammazlayan insanlar vurulan kelleler üzerine saltanatlarını oturtmadılar mı? Padişahın kendi çocuklarını  katletmesine neden olan şey menfaatin ön plana çıkıp, dostluğun yok edilişi değil midir?

    Kısaca dostluk ortamında buluşma , dün yoktu, bugünde çok azdır. Bu kavram dilimizde ve düşüncemizde sadece bir sembol ve ihanet göstergesi olarak yerini alacaktır.

    Onun için diyorum ki, bu sembolü hayata geçirme çabasını hiç bırakmayalım. Dostça yaşayıp, dostça kalalım. Geçici dünyada kalan iz sadece budur. İnsanlık o zaman gerçek anlamını bulacak insanlar yaşadıklarının tadına varacaklardır.

  • İstanbul Film Festivali

    Bu yıl 30. yılını kutlayan İstanbul Film Festivali, gene çok önemli filmleri, İstanbul seyircisi ile buluşturdu. Benim gibi birçok kişiye okul olan İstanbul Film Festivalinin sıkı takipçilerinin arasında birçok yönetmen, oyuncu yetişmiştir. Bizim kuşak çok faydalandı. Uzun yıllardır, en çok beklenen film festivali ünvanını hep koruyor.

    Bu yıl, çok önemli yönetmenler, filmler, jüriler, oyuncular festivali şahlandırdı. Beyoğlu nun en eski sinemalarından biri olan Emek sinemasının geçen yıl kapanması iki yıldır, biz sinema seyircilerini derinden üzdü. Emek Sinemasından kimler, hangi filmler gelip geçmedi ki…

    Benim çocukluğumun sinemalarından biridir. Çok görkemli, büyük bir sinemadır. İstanbul Film Festivalinin simgesi olmuş bir sinemadır. Birbirlerinden ayırmak imkansızdır. Ama maalesef kötü bir kararla Emek sineması kapandı.
    Ben sinema kapanmasını bir ebeyn kaybetmekle eş değer bulduğumu söylerdim, çünkü ailemizin 46 yıllık Gürpınar sinemasının kapanması kararına son noktayı ben koydum. Binamız hala bizim ve yerinde durmasına rağmen, binanın sinema olarak hizmet verememesi çok acı, içimde bir yara.
    Bizim şartlarımız farklıydı, önce Türk Sinemasının içinde bulunduğu dönem, sonra Ailemin hastalıkları ve kayıplarımız, daha sonra da Erzurum’un sosyolojik ve ekonomik boyut değiştirmesi. Tabii bunların hepsi sadece bize olmadı, Türkiye’de her şehir de birçok sinema kapandı. Hatta dünya da dengeler değişti oralarda da birçok sinema kapandı. Büyük alışveriş merkezlerinde cep sinemalarına gidilmeye başlandı, tıpkı bizde ki gibi.
    Ekonomik dengelerin değişmesi, teknolojinin gelişmesi, dünya nüfusunun artışı bir sürü güzellikleri ve sorunları birlikte getiriyor. Ama her şeye rağmen, kültürümüzü, birlikteliğimizi, sahip olduğumuz tarihimizi koruyup kollamamız gerektiğine inanıyorum. Gelecek nesillere kültür ve tarih bırakmalıyız kanaatindeyim.
    Emek sineması, beni çok etkiledi. Kültür varlıklarımızı koruyamazsak, geleceğimiz olamaz.
    Yurt dışında birçok ülkede simgeleşmiş, kültür varlıklarını özenle koruduklarını görüyorum. Bizim de bu konuda daha duyarlı, özenli olmamız gerektiğine inanıyorum.
    İstanbul Film Festivali, ilk yıllarında, birçok yoklukla başlamış bir festivaldir. Az kişiyle büyük bir organizasyonu yapma, teknik yetersizlikler. Alt yazı yoktu o yıllar. Simultane çeviri yapıldığı yılları hatırlarım. Çok zor bir işti. Bilet kuyruklarına gece, sabaha doğru girilirdi.
    Oyuncu Halit Ergenç, bir röportajında, İstanbul Film Festivalinin her kadrosunda çalıştığını yer göstermekten, ödül almaya kadar giden yol diye bahsediyordu. Ne mutlu ona!
    Üniversite 2. sınıfta, İstanbul Film Festivalinde, altyazı çevirileri yaparak başlayan 20 yıldır emek veren Azize Tan, şu an Festivalin Direktörü. Büyük bir özveriyle çalıştığını gözlemliyorum.
    İstanbul Film Festivaline “Nice 0tuz Yıllar” dilerim.