Kategori: Yazar

  • Korkunç Sona Doğru

    Bu hafta gazetedeki köşemde Türkiye’nin başka bir sorununa değinerek görüşlerimi aktaracaktım.

     

    Ama ülke gündeminde öylesine korkunç ve acı verici olaylar olmaya başladı ki, onları gündeme almadan başka bir konuya değinmeyi uygun göremedim.

    Fenerbahçe ve Galatasaray arasında derbi olarak nitelenen futbol karşılaşması ve bu karşılaşmanın sonunda meydana gelen olaylar ülkemizin büyük bir bölünmeye doğru koşar adımlarla gittiğini bize gösterdi.

    Televizyonlardaki ve gazetelerdeki o korkunç sahneleri görünce bu sahnelerin sadece bir futbol fanatizmine bağlama imkânı olmadığını, toplum olarak kabul etmeli ve sonuç neden ilişkisini iyi kurarak bu gidişin nasıl önleneceğini düşünmemiz gerekir.

    Öncelikle bu acımasızlığın nedenleri üzerinde durmalıyız.

    Televizyonlarımızı açtığımızda karşımıza her gün birbirine ağza alınmayacak sözcüklerle saldıran liderleri görüyorsunuz. Kadın vahşeti olarak değerlendirilen katliam ve vahşetleri korkarak izliyoruz. Üniversite öğrencilerin, sendikaların yaptıkları gösterilerin şiddetle bastırılması ve burada uygulanan yöntemlerin acımasızlığı gözler önüne seriliyor.

    Trafikte, sokakta şiddet, hoşgörüsüzlük, kavga ve ölüm. Bunlar patlama noktası olarak cumartesi günkü maçın zirve şekli ile karşımıza çıktı.

    Ülkede devam eden operasyonlar, bitmeyen mahkemeler, huzursuz, memurlar, işçiler, çaresiz köylüler ve onların bitmeyen sorunları…

    Komşu ülkelerle hükümetin çekişmeleri, ülkenin her gün savaş senaryoları ile çalkalanması kurumların birbirini itham etmeleri, yani kısaca ülkedeki kargaşanın kafalarda bıraktığı infial bir anda patlama noktasına varmış, karşımıza derbi maçtaki ve sonrasındaki kimsenin onaylamadığı zorbalık görüntüleri çıkmıştır.

    Bu olayın nedenlerine baktıktan sonra çok iyi değerlendirmemiz gerekir.

    Ülkede yıllardır maçlar oluyor, şampiyonluklarda son maçlarda alınan sonuçlarla belirleniyor. Daha önce böyle olaylar olmadığına göre son yıllardaki ülkede meydana gelen çalkantıların bir sonucu olduğundan şüphe etmediğim bu olayların sonucu ise çok vahim olabilir.

    Rakip takımı tutan seyircilerin ayrışması, düşmanlaşması ülkedeki bölünmenin ve parçalanmanın en korkutucu sonucudur.

    Devleti yönetenler, siyasetçiler başta olmak üzere tüm toplum kesimlerin bir az daha anlayışlı, sadece kendi doğrularının var  olduğunu düşünüp, diğer kesimleri yok saymamaları, hoşgörü ve karşılıklı anlayışın egemen olduğu bir ortamın oluşabilmesi için daha ılımlı, kavga ortamından uzak, olumlu sonuçlara varan toplumu germeyen, insanları bölmeyen, benimki doğrudur, öteki tümü ile yanlıştır, kabulüne dayalı inkârcı ve yok edici söylemlerin terk etmeleri gerekir.

    Yoksa işte sonuç ortada. İnsanlar geri dönülmeyecek noktaya gelmiş, psikolojileri bozulmuş, saldırganlaşmış ve her ne pahasına olursa olsun birbirlerini yok etme anlayışına varmışlardır. Sınır aşılmıştır. Bu son uyarıyı sadece bir futbol fanatizmi olarak ele alamayız.

    Sorumlular; akıllarını başlarına toplayıp, her şeyi kırıp dökmeden, ülkeyi yok etmeden birbirlerine ellerini uzatmalıdırlar. Yoksa korkunç sona gelmiş bulunuyoruz. Bu yoldan geri dönülmesi mümkün olmayabilir. Onun için biraz daha hoşgörü , sabır, saygı ve insanları sevme anlayışına bu ülkenin yöneticileri sahip olmak ve uygulamak zorundadırlar.

    Yoksa bu ağır vebalin altından hiç kimse kalkamaz. Basit değerlendirmelerle her zaman olduğu gibi kendimizi kardırmanın bir sonuca varacağını düşünmemeliyiz.

  • Muhalefet Neden Başarısız?

    Toplum liderlerden kendisini ilgilendiren mesajlar bekliyor. Bu mesajlar karşı tarafa cevap yetiştirmek yerine siyasal partinin iktidara geldiğinde neleri değiştirip, topluma hangi hizmetleri sunacağı ile ilgili olmalıdır.

     

    İki gün önce bir gazetede ciddi bir araştırma kurumunun anketi yayımlandı. Bu ankete göre AKP % 49.6 CHP  % 22, MHP ise % 16 civarında gözüküyor.

                       Bu durumda en büyük zarar ve oy kaybı CHP’de yaşanıyor. O zaman hemen şu soruyu CHP’liler kendilerine yönelterek kötü gidişin önlemini de almak zorundadırlar.

                       % 26 ‘lardan % 22’lere niçin düşüyoruz.

                       Bu düşüşün önüne geçmenin yolları nelerdir.

                       Uzun zamandan beri düşüş sinyalleri verilmesine rağmen ana muhalefet partisinde bu soruların cevaplandığını gösteren hiçbir belirti bulunmamaktadır. İl Kongrelerinin yapıldığı şu günlerde de televizyonlara yansıyan kavgalı kongrelerin sonucu daha vahim bir gidişi göstermektedir.

                       CHP. Daha birkaç ay önce tüzük kurultayı yaptı ve bu kurultayla daha demokratik bir CHP. oluşacağı ümitleri yeşerdi. Gerçi tüzük kurultayına çağrı  yapan ve bu çağrıya imza atan delegeler genel merkezce aforoz edildiler; ama bütün yanlışlıklara rağmen CHP, daha demokratik bir tüzüğe kavuştu. Peki buna rağmen CHP. Niçin küçülüyor? Bunu düşünmenin zamanı geldi. Ve bu düşüncelerden sonra yukarıda belirttiğimiz sorulara cevapta bulunduğu an ana muhalefet belki bir ivme kazanabilir.

                       Kabul edilen tüzük il kongrelerinde niçin uygulanmıyor. Neden çarşaf liste ile seçimlere gidilmeyip, eskiden olduğu gibi blok liste ile seçimler tamamlanıyor? Hep eleştirilen bu seçim şekli neden yeni yönetim tarafından ısrarla uygulanıyor? Çünkü CHP, Haziran ayında bir kurultaya gidecek. Ne olursa olsun bu kurultayda genel merkezi destekleyen delegelerin çoğunlukta olması gereklidir. Genel merkez yöneticileri kendilerini garantiye almak için demokrasiyi, parti içi uzlaşmayı bir kenara kaldırıp, atmışlardır.

                       Ana muhalefet partisinde benim olsun, ne olursa olsun anlayışı şu son dönemde egemen olmuştur. Genel merkezi ve il yönetimlerini destekleyen isimler delegeler listelerini doldursun da toplumun bu şahıslara tepkileri, bakışları, daha sonraki seçimlerde bu şahıslara oy verilip, verilemeyeceği hiç önemli değildir. Önemli olan günü gün etmektir.

                       Parti yönetim kadrolarında bulunan kişilerin kulakları, Türkiye gerçeklerine kapalı gözleri de sadece il kongrelerini ve sonuçlarını görmektedir. Ülke ile ilgili hiçbir demeç, proje, program duyuldu mu? Veya daha şimdiden hazırlanacak seçim bildirgeleri ülke sorunları ile birlikte kamuoyuna açıklandı mı? Bunları duyan var mı ? elbette ki yok.

                       1977 yıllarında CHP. Sosyal demokrat düşünceleri gündeme taşıyarak Ecevit’in karizmatik liderliğinde tarihin en büyük oy oranı olan % 43’lere ulaşmıştı. O günkü sloganlar vatandaşın sorunlarının bir özeti idi. Çünkü CHP, sola açılıyordu ve genel başkanın ağzından “Toprak işleyenin su kullanın diyordu”  “kalkınma  köylüden başlayacak, köy kentler öz yönetimler oluşacak”, diyerek halkın huzuruna çıkıp, bunların ne olduğunu cesaretle anlatabiliyordu.

                       Bu gün ne söylüyor CHP, iktidar partisi AKP’nin söylemlerini, yansımasını cılız bir sesle halka duyurmaya çalışıyor. Yılların CHP’si sola değil, yeni düşüncelere kapanarak sağa yelken açmış durumdadır.

                       Sağda yeterince parti bulunmakta ve bunu en güzel temsil eden partinin de iktidar partisi olduğunu unutarak, temelden yanlış, çıkış yolu olmayan politikaları Türkiye gündemine taşımaya çalışıyor ve doğal olarak sesi de kaybolup, gidiyor. Elbette kaybolacaktır. Yeni ses , yeni duruş , yeni görüş olmadıkça arada kaybolup, gitmek kaçınılmaz sondur.

                       Birde illerdeki duruma bakalım. Örneğin yaşadığımız kent Erzurum’da kongreler yapılıyor. Daha önce de yazılarımda belirttim, halka ters düşen, sevilmeyen belirli bir inanç ve görüşle yola çıkan ufku olmayan insanlar şu anda CHP’nin yönetimlerinde hızla yerlerini almışlardır. Erzurumlunun bu şahıslara tepkisini ve bakışını göz önüne alan kimse yoktur. Amaç ne olursu olsun, seçimleri kazanarak kendilerini yönetimde tutmaktır.

                       Örneğin 1995 yılından beri yaşadığı kent Ankara’dan her seçim döneminde Erzurum’a gelen bir şahıs uğradığı ve partisini uğrattığı hezimetleri de unutarak Erzurum’daki yandaşları aracılığı ile kurultay delegesi olabilmek için çaba harcamaya devam etmektedir. İnanıyorum ki, kurultay delegesi de olacaktır. Bu ona Ankara’da genel merkez nezdinde belki bir pazarlık şansı da doğuracaktır.

                       Ama seçimlerde oy kullanacak Erzurumlu; Erzurum’da dahi yaşamayan bu tür insanların delege olup, partiden bir türlü kopmamalarını, yaşamadıkları bir kentte politika yapma ısrarını sürdüren bu insanlara seçim sandığında her zamanki dersini inanıyorum ki, bir kez daha verecektir.

                       Sadece uyararak ve sorularıma cevap bekleyerek yıllarca karşılıksız ve ödünsüz hizmet sunduğum bu partinin artık kendine gelmesini diliyorum.

                       İstiyorum ki Cumhuriyet Halk Partisi tüm Türkiye’de olduğu gibi Erzurum’da da tabana Erzurumluya kulak verip, vatandaşın kimleri nerelerde görmek istediğini titizlikle değerlendirir.

                       Ama biliyorum ki bu bir boş hayal olarak kalacak dilektir, temennidir. Erzurum’da ve Türkiye’de hiçbir şeyin değişeceğine inanmıyorum. Onun için muhalefet güçsüz küçülen bir konumda belki de mecliste dahi temsil edilemeyecek hale gelecektir. Bir üzüntü, bir keder olarak bunları değerlendirirken ümidimi kaybetmediğimi CHP’nin önceki tecrübelerden yararlanarak toparlanmasını ve bu ülkeye gerekli bir parti olduğunu kabul ettirerek güçlenmesi umudunu da içimde bir özlemle taşımaya devam ediyorum.

  • Sorunlar ve Sorumlular

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluş aşamasında iki büyük lider tarafından yönetildi ve bu dönemde bu liderler ülke sorunları ile boğuşurken çok önemli adımlar attılar.

     

    Onun için onlara yazarlar, yazdıkları kitaplarda unvanlar verdi. “Birisi Tek Adam” dı, diğeri İkinci Adam.

    Tek Adam sorunlarla boğuşurken birçok olayı cesaretle göğüslediğinden hep tek bırakıldı. Ama yanı başında ikinci adamın desteğini gördü.

    Onlar cumhuriyetin iki temel taşıdır. Cumhuriyet anıldı mı, bu iki isim birlikte gündeme gelir. Atatürk ve İsmet İnönü.

    Son yıllarda İsmet İnönü’ye büyük saldırı ve eleştiriler yöneltilmeye başlandı. Amaç cumhuriyeti ve yapılanları küçük göstererek önce İkinci Adam’ı yok etmek sonra Tek Adam’la baş başa kalmaktadır.

    İktidarın bu mücadeleyi kararlılıkla sürdürdüğü ve İsmet İnönü’yü karalama kampanyası başlatarak Cumhuriyet Halk Partisini eleştirirken aslında İsmet Paşa’yı yok etmeyi amaçladığı artık tartışmasız şekilde ortaya çıkmaktadır.

    Bütün bunları doğal karşılamamakla birlikte bu ülkenin değerlerine saldırmanın ulusal birliğimizi de yok ettiğini düşünmekle paralel beni en çok kaygılandıran şey şudur; Aynı zamanda şaşırtan da.

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı her konuşmasında artık iktidarla bu konuda aynı dili kullanmaktadır. Ona göre bugünkü AKP zihniyeti ile 1940’lı yılların CHP’si aynıdır. Sabahattin Ali’yi öldüren CHP’dir. Nazım Hikmeti hapishanelerde çürüten zihniyet CHP zihniyetidir. Bu açıklamaları duyunca acaba yanlış bir açıklamamı var diye panik ve tereddütte kaldım. Ama ne yazık ki bu sözlerin sahibi CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’dur.

    Zannediyorum ki, Kılıçdaroğlu bu eleştirileri yaparak AKP’ye oy verenleri kendi tarafına çekme çabasında. Ama nafile bir uğraş. Bu söylemler CHP’nin kendi tabanında da rahatsızlık ve tepki doğurmuştur. Bu gün CHP % 16’ler ile % 19’lar arasında gidip, gelmektedir.

    1940’lı yıllara dönecek olursan 20 milyon insanın öldüğü, 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. İsmet İnönü açlık, sefalet ve ölümlerin kol gezdiği ; devletlerin yok edildiği bu dönemden Türkiye Cumhuriyetinin burnunu dahi kanatmadan kenarda tutmasını bilmiştir. Savaşa ülkeyi sokmamış ve böylece ülkemizde büyük felaketler yaşanmasın da politik başarını sürdürmesini bilmiştir.

    Sabahattin Ali’yi öldüren zihniyet CHP zihniyeti olamaz. Nazım Hikmet ise CHP’lilerce hapiste tutulmamıştır. Yıllarca bu iki yazarı da başlarının üzerinde taşıyan CHP tabanıdır. Tek parti döneminde sadece CHP’liler mi vardı o partide Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat köprülü gibi, daha sonra Demokrat Partiyi kurup, yöneten şahıslar bu parti içinde değil miydi?

    Böylesine insafsızca eleştiriler inanın ki CHP’ye hiçbir şey kazandırmıyor. Ama ne yazık ki, CHP içinde genel başkanın bu yanlışlarına ses çıkaran ufacıkta olsa tepki gösteren kimse yok. Asıl üzücü olanda budur.

    Hele şu anda CHP içinde önemli bir görev yapan İsmet İnönü’nün torunu “Gülsüm Bilgehan” nasıl sessiz kalarak dedesine ve dolayısıyla cumhuriyete yapılan bu saldırılara tepkisiz kalabiliyor, şaşkınlıkla izliyorum. Partisinin içinde bu kadar hakareti kabul etmesi nasıl izah edilebilir? Onu da anlamakta zorluk çekiyorum.

    CHP. tüzük kurultayları onun iki önemli kırılma noksanını ortaya koydu. Genel Merkez ve etrafındaki grup iki tane ayrı toplantı yaparak böylesine demokratik bir talebi coşkulu bir kurultay havasına sokamadı. İki ayrı salonda üstelik antidemokratik sayılacak bir ortamda yapılan toplantılar ana muhalefet partisini de tükenişin başına getirdi.

    Muhalif ses istemeyen bir anlayış partinin demokrat olacağı iddiasını da yok etti.

    Daha sonrada 4+4+4 adlı yasaya mitinglerle cevap verme hatası başka bir fiyasko olarak karşımıza çıktı. Tandoğan meydanındaki cılız topluluk, daha sonra İzmir’e taşınmak istendi. Burada da istenen sonuç alınamadı. Çünkü CHP artık kendi çizgisinden ve demokratik anlayışından koparılmıştı. Bunun sonucu olarak da kitleden ilgisini hızla kaybediyordu.

    Genel Başkan bu tür toplantılar yapıp, partiyi iyice yok edeceğine demokratik bir anlayışı ortaya koyarak tüm partililere kucak açmalıdır. Partinin tabanından ve düşüncesinden yapılan sapmaları ortadan kaldırmalıdır.

    Parti adına görüş belirten sözcülerini de bir an önce değiştirmelidir. Bir grup başkan vekili çıkıp meclise silahla gelebileceklerini söyleyebiliyorsa, diğeri cümle sonlarındaki heceleri dahi tamamlayamadan sadece ona buna hakaret eden bir genel başkan yardımcısı görünümünde açıklamalar yaparken örgütlerden sorumlu genel başkan yardımcısı tabana ve kendisine iletilen olumlu eleştirilere kulağını tıkarken; inanı ki bu parti artık ilerisi için umut verme durumundan çıkarılmış durumdadır.

    Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki, bu kadrolarla Cumhuriyet Halk Partisi 2014 yılında yapılacak seçim sonuçlarında hüsranı yaşayacaktır. Eski bir partili ve dost olarak bunu son bir uyarı görevi olarak yapmayı borç bildim.

  • Bir Kaç Başlıkta Eğitim

    Son günlerde çok tartışılan ve Meclis Milli Eğitim Komisyonunda büyük kavgalara neden olan bir yasadan bahsetmek istiyorum.

     

    4+4+4 şeklinde formüle edilen ve kesintili eğitim olarak adlandırılan yasa, aslında 12 yıl zorunlu eğitimi ortadan kaldırmaktadır. Zorunlu eğitim bu yasa ile 4 yıla inmektedir. Çünkü ilk 4 yılın sonunda öğrenciler istedikleri okulu seçeceklerdir. İsterlerse hiç okula gitmeden evlerinde eğitimlerini tamamlayacaklardır.

    Bu durumda zorunlu eğitimden bahsetme imkânı var mıdır?

    Dünyanın hiçbir yerinde temel eğitim 8 ve 12 yılın altında düşünülmüyor. Çocuklar için devlet en az 8, en fazla 12 yıllık temel eğitimi zorunlu kılıyor. Bu eğitim içerisinde meslek okulları bulunmaktadır. Yeteneğe göre yönlendirme vardır.

    Ama biz 28 Şubatı bahane ederek zorunlu eğitimi ortadan kaldırıp, rövanş alma yoluna girdik. Temel eğitimde ve Milli Eğitimde kırgınlık, kızgınlık ve öç alma olamaz. Çünkü eğitim bütün siyasi düşünce ve kırgınlıkların üstünde, ülkenin geleceğini ilgilendirmektedir. Ülkemizde şimdi çok eleştirilen 1930’lu yılların önemli bir eğitim hamlesinden bahsedeceğim. “Köy Enstitüleri” çok iyi düşünülmüş ve Türk Toplumunun okuma düzeyini artıracak üretime dönük bir eğitim planlamasıdır.

    Köylerden yatılı okullara yönlendirilen çocuklar 5 yıllık ilköğretim, 3 yıllık ortaokul ve 3 yıllıkta lise eğitimini bu eğitim kurumunda tamamlayarak köylere dağılıyorlardı.

    Okullar üretime dönüktü. Canlı hayvanları vardı, et ve süt üretimi yapılıyordu. Büyük tarlaları mevcuttu, tarım yapılarak pazarlanıp, gelir elde ediliyordu. Sağlık kursları, yabancı dil kursları, inşaat, ziraat kursları mevcuttu. Yani öğrenciler okulu bitirip, köylere gittiklerinde o köyün lideri konumunda oluyorlardı. Köyde sağlık memuru, tarımcı, eğitimci unvanlarını üzerlerinde taşıyarak köylünün sorunlarının önemli bir bölümünü çözme ile görevliydiler.

    Zorunlu hizmetleri vardı. Okudukları süre ile orantılı olarak mecburen köylerde görev yapmak zorundaydılar. Yani öncelik köylere tanınmıştı. Kalkınma en geniş tabanı oluşturan köylerden merkezlere doğru yönlendiriliyordu.

    Bu okullarda pedagojinin bütün alt bilimleri öğretiliyordu. Ruh sağlığı, çocuk edebiyatı, psikoloji, eğitim sosyolojisi dersleri temel dersler arasında önemli yere sahiptiler.

     Yurdun herhangi bir yerinde kurulan köy enstitülerini daha önceden kurulmuş köy enstitüsü öğrencileri yaz tatillerinde giderek inşaatlarını bizzat yapıyor, böylece kendi olanakları ile devlete yük olmadan köy enstitüleri başka okulları kuruyorlardı.

    Bunun örneklerinin en güzellerinden birisi Ilıca’da bulunan Yavuz Selim Köy Enstitüsüdür. Buradaki yapılmış olan binalar tümü ile başka köy enstitüsünden gelen öğrenciler tarafından inşa edilmiştir. Hepsinin üstünde o binayı yapan köy enstitüsüne mensup öğrencilerin okudukları okullarının ismi vardır.

    Uzun yıllar bu okulu görmediğim için köy enstitüsü öğrencilerinin yaptıkları bu binalar halen duruyor mu ? Bilmiyorum. Bence bunlar korunup, yeni yetişen kuşaklara örnek olarak gösterilmelidir. Çünkü günümüzde üretmeden tüketen bir toplum haline dönüştük. Okullarımız çok zayıf eğitim düzeyine düşürüldüler. Sadece kafamızda köşe dönmeci, kısadan zengin olma planlarının yapıldığı bir düşünce tarzı oluştu. Onun içinde ülkemizde bu gün kısır tartışmalarla günümüzü yok etmeye devam ediyoruz.

    Bu okullar 1950’li yıllarda hiçbir neden olmadan sırf dış mihrakların ve ülke içerisindeki bazı çevrelerin işbirliği ile yok edildi. Gerekçe her zaman asılsız dedikodularla ortaya atılan ve toplumun değerlerini yok eden yalanlardı.

    Bu okullarda ressamlar, romancılar, şairler, düşünürler yetişti. Ülkeyi aydınlatma yolunda önemli adımlar attılar.

    Köy Enstitüleri kapandıktan sonra yerlerini öğretmen okulları aldı. Köy enstitüleri gibi tümü ile üretime dönük eğitim yapmasa da, tam anlamı ile öğretmen yetiştiren idealist kadroların oluştuğu okullardı.

    Bende böyle bir öğretmen okulu mevzunuyum. Bu gün hala terk edemediğim, birçok güzel alışkanlığı orada edindim. Bu okullarda da öğrenciler yeteneklerine göre spor, resim, edebiyat, müzik dallarında ellerine verilen geniş imkanları değerlendirerek yeteneklerini ortaya koyma imkanına sahiptiler.

     Hepsi köylerde öğretmelik yapmak için yetiştirildiğini biliyor ve hiçbirisi köye gitmeden kente atanabilme uğruna torpiller peşinde koşmuyorlardı. Herkes kur’asını çekip hangi köye atanmış ise orada mecburi hizmetini tamamlamak zorunda idi.

    Ne yazık ki, bu okullarda köy enstitülerinin akıbetine uğradı. Ülkede iyi ve güzel ne varsa yıkılmalıydı. Elde kalan bu nitelikli okullarda bu gün artık yok.

    Onun için bir toplantıda okul müdürü çekinmeden “öğrencilerin gen yapılarına göre denetimlerini yapılarak genlerinde bozukluk varsa daha küçükken yok edilmelidir” düşüncesini toplantıda çekinmeden dile getirmektedir. 

    Çünkü o müdür, ne  pedagoji ne de eğitim sosyolojisi dersi okumuştur. Bunun için Çevrenin insan davranışları üzerindeki etkisini bilemez. Bunu bilemeyince de bütün suçu genlere yükleyerek insanları yok etme düşüncesine odaklayarak kafasında eğitimini bu şekilde şekillendirebilmektedir.

    1930’lu yıllarda köy enstitüleri ile birlikte mecburi öğretim yılı 11 yıla çıkmıştır. Bugün hayretle izlediğimiz gibi ne yazık ki, 4 yıla inmektedir. Bu konu üzerinde daha çok düşünüp, kafa yormamız gerektiğine inanıyorum.

  • Bir Söyleşi ve Düşündürdükleri

    6 Şubat akşamı Yargıtay’da bulunan duruşmam için Ankara Uçağında eşimle birlikte hareket saatini beklerken Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ahmet Küçükler’inde yanımızda seyahat edeceğini, onun koltuğuna oturması ile öğrendik.

     

    Yolculuk boyunca kafamızdaki tüm soruları kendisine yönelttik ve cevaplar aldık. Onları Erzurumlu hemşerilerimle  paylaşmayı uygun gördüm.

    Ahmet Beyi yanımızda görünce tabii ki ilk aklımıza gelen Erzurum’un su sorunu oldu. Suyun ilk devreye girdiği sıralarda kirli olduğunu, o da kabul etti. Ama daha sonraki süreçte alınan önlemler ve kurulan tesislerle artık suyun içilebilir hale geldiğini iddia etti ve kendisince de kanıtladı.

    Şöyle ki :

    Arıtma tesislerinin dünyada sayılı düzeyde olduğunu örnekleri ile açıkladı. Evlerde akan suyun marketlerde satılan pet kaplardaki beklemiş sulardan daha temiz ve sağlıklı, içilebilir olduğunu söyledi. Bu iddiasına kanıt olarakta arıtma tesisini ve barajda yapılan müdahaleleri gösterdi. Suyun mangan oranının yüksek olduğunu kabul etti. Yalnız artık dip suyunun barajdan alınmadığını, oraya konulan filtreli  cihazlarla yüzey suyunun insanlara sunulduğunu ve böylece dibe çöken mangan ve kimyasal atıkların evlerimizde akan su içinde olmadığını söyledi.

    Bir başka sorun Kuğulu Park olarak adlandırılan Yenişehir ile Yıldızkent  arasında, sayın Ahmet Küçükler ve yönetimi tarafından yaptırılan yeşil alanda bulunan YİM – PAŞ’a ait beton enkaz yığının  mutlaka kamulaştırılarak yeşil alana katılacağını, bu çabayı ne pahasına olursa olsun sürdürdüğünü ve sürdüreceğini söyledi.

    Şu anda bir mezbelelik durumunda olan ve çoğunlukla  geceleri tinercilerin barınağı şeklindeki beton yığınının bina olarak yapılmasını isteyen etkili çevreler olduğunu açıkladı ve Erzurum kamuoyundan buranın yeşil alan olarak değerlendirme çabasında kendisine yardımcı olmalarını istedi.

    Böyle bir çabaya hiçbir siyasi parti, siyasi  fark gözetmeden bütün Erzurumluların ve Erzurum da faaliyet gösteren; dernek, sendika, sivil toplum örgütlerinin destek vermesi gerekir.

    Orada başlayacak bir yapılaşma, o  yörenin tek nefes alma yeri olan yeşil alanı da ortadan kaldıracaktır. Bu nedenle böyle bir çabaya ve uğraşıya destek verme zorunluluğumuz doğmuştur.

    Ayrıca Havuzbaşı mevkii olarak nitelenen alanın da çevresinde bulunan ve şu anda sergi binası ve Kültür Müdürlüğü lojmanı olarak kullanılan binanın da söküleceği ve bu alanın tamamen törenlere tahsis edileceği söyledi. Zaten bu alan çevresindeki  kötü yapılaşmanın bir örneği olan Halk Eğitim Salonu yanındaki beton binanın yerinde eskiden çam ağaçları vardı . O çirkin bina uğruna çam ağaçları yok edildi. Eğer  böyle bir projeyi de hayata geçirmek için başkanın sözlerine değer vermek ve ona destek olma zorunluluğu vardır.

    Bu konular ilgimi çekti, hoşuma gitti ve bu nedenle sizlerle paylaşmak istedim.

    Dileğimiz projelerin sonuçlarını alarak Erzurum’a yararlı olacak bu çalışmaların hayata geçirilmesidir.

    Başkana başarılar dilemekten başka elimizden bir şey şimdilik gelmiyor.