Kategori: Yazar

  • “ Sessiz Çoğunluk ve Sorunları”

    21-28 Nisan tarihleri arasında kutlanan Ebeler Haftası, bu yılda yine sessiz sedasız ve basının ilgisizliği içerisinde sessiz çoğunluk tarafından kutlandı.

     

    Son günlerde sağlık çalışanlarından olan cankurtaran doktorlarımıza yapılan vahşet bir cinayet, bu yazıyı kaleme alma zorunluluğu yarattı bende.

                 Anne ve bebek sağlığının şifa eli olan, Ülkemizin dört bir yanında kar demeden çamur demeden çok özverili görev yapan ebelerimizin sorunlarından bahsetmek; Bu sessiz çoğunluğun sesini duyurmaktır tek amacım.
                  Ülkemizde, uzun bir geçmişe sahip olan ebelik mesleğini icra etmeye çalışan 48 bin 500 ebemiz görev yapmaktadır. Görev tanımlamalarıyla ilgili belirsizlik nedeniyle, Sağlık Kurum ve Kuruluşlarında mesleklerini gereği gibi icra etmekten yoksundurlar. Sağlık Bakanlığı, ebeyi ana- çocuk sağlığı hizmetlerini yürüten, doğum öncesi, doğum sonrası hizmetleri veren doğum yaptıran, 0-6 yaş gurubu çocuk beslenme ve aşılarını yapan kişi olarak tarif edilse de, bu tarifin dışında görevler yaptırıldığını basından duymaktayız. İlçelerde, hapishanelerde kadın ziyaretçilerin üst aramalarında gardiyan görevi yaptırıldıklarına şahit olmaktayız.
                    Görev yaptıkları birimlerde, yöneticilik hakları tanınmamakta ve kariyer yapmalarının önüne engeller konulmaktadır. Özellikle taşrada kreş ve lojman sıkıntısı yaşamaktadırlar. Aile Hekimliği sisteminde görev yapan ebelerden, vekil ebe hemşire olarak görev yapanlara farklı istihdam modelleri ile haklar tanınmış çeşitli sorunlarla karşı karşıya bırakılmışlardır. Türkiye’de 100 bin kişiye düşen ebe sayısı 64’dür.AB ortalamalarının 36 olduğu görüldüğünde bu rakamın ne kadar yüksek olduğu, Avrupalı ebelerin mali ve sosyal haklarıyla bir karşılaştırma yapıldığında, ebelerimizin Avrupalı ebelerden çok gerilerde oldukları görülmektedir. Vekil ebe hemşirelik istihdam modeli ile çok düşük ücretlerle de kısıtlı sosyal haklara mahkûm edilmişlerdir.
                     Milletimizin geleceği olan bebeklerimize, ilk sağlık hizmetini vererek önemli bir görevi yerine getirmeye çalışan ebelerimizin sorunlarına çözüm üretmek, Ülkemin yöneticileri olarak sizlere düşen bir görev ve sorumluluktur. Göstermelik kutlama törenleriyle değil, mağduriyetlerinin giderilmesini siz Sağlık Bakanlığı olarak çözmenizi beklemektedirler.
                     Anne ve bebek sağlığının şifa eli olan ebelerimizin sorunlarından bir kaçını dile getirmek, bu sessiz ve sahipsiz çoğunluğun sesini, Bir Erzurumlu hekim olan Sağlık Bakanımız Sayın Recep Akdağ’a duyurmaya çalışabildiysem kendimi bahtiyar sayarım. Bu vesileyle, Sağlık Bilimleri Fakültesi ebelik bölümü öğrenci, öğretim üyesi ve yardımcılarının da ebelik haftalarını kutlar, çalışmalarında başarılarının devamını dilerim. Baki Selamlarımla, Ülkü İle Kalınız
  • Bulanık Zihinler

    İnsanın eli taş atmaya alışmaya görsün; bak ki nerelere fırlatır. Bir gün bulanık akan Aras, mehter marşıyla kucaklaşıp masmavi akacaktır! Suya dikilen kamışa can verip ney yapanları bekleyiniz..!

     

    Bu şehrin evliyasının da, selam verip alanında, hatırını sayıp sayanlarının da,  kıymetini bilenlerdeniz. Okuyan gözüm, güzelleştiren dilim, samimi kalbim her daim ülküm için Allah ömür verdikçe çarpacaktır. Kilitli gönül kapılarını açtıran, güzel yüreğimizden sızan sözcüklerimiz, zihni bulanıklarında zihinlerinde deprem yaratacak günler uzak ta değildir.! Ergenekon çıkışında, ceddimin yaktığı ateş ülkü dolu yüreklerde var oldukça, yolumuzun üstünde pusu kuran şeytana elbette galip gelecektir.

     

    Gül gül dolaşır; uçar, konar; bal yaparız.

    Nisan da çiçek, yaz da petek, kış ta karız.

    Bir gün arayan, bulur gönüllerde bizi.

    Ölsek de, gömülsek de, silinsek de varız. A.Nihat ASYA.

     

    12 Eylül’ü yargılamaya başladığımız şu günler sizlere hala hafızalarda taze kalan, gerçeklerden bir kaçını paylaşarak, kimlerin şimdilerde nasıl davrandıklarını göz önüne sermek, açısından önem arz etmektedir.

    1993 yılı, Kenan Evren’in bir resim tablosu, 5 milyar liradan başlayan açık artırmayla, 50 milyar liraya Sakıp Sabancı’nın oluyor.

    1993 yılı, Kenan Evren Lisesi Vakfı gecesinde, yağlı boya tablosu 10 milyar liradan başlayan açık artırmayla, 110 milyar liraya Koş Gurubunda kalır.

    1993 yılı, Kenan Evren Marmaris de açtığı sergide tablolarından biri, Nuh Çimento tarafından, 500 milyar liraya satın alınıyor.

    1997 yılı, Kenan Evren’in “ Denizli Horozu” isimli tablosu açık artırmada 10 milyar liraya ismi açıklanmayan bir turizmci tarafından satın alınır.

    1997 yılı, Kenan Evren Ankara’da bir sergide “ Hamamda Kızlar” isimli tablosu, ismi açıklanmayan bir yüklenici tarafından 600 milyara satın alınır.

    1998 yılı, Kenan Evren’in “ Begonvilli isimli duvar tablosu”  300 milyar liraya, Kültür Bakanlığı Resim ve Heykel Müzesi tarafından satın alınır.

    2001 yılı, Kenan Evren’in “ Sigara İçen İhtiyar” isimli tablosu, Ankara’da sergide, 1 Milyar 300 milyon liraya Halis Toprak tarafından satın alınıyor.

    2002-2003 de açtığı sergiler rağbet görmez ve Kenan Evren’in ressamlığı da tartışmaya açılır hale getirilir.

    Kenan Evren’in tablolarına sahip olmak için yarışan, Koç Gurubu, Sabancı Gurubu, Halis Toprak, Nuh Çimento, Ali Balkan er’in ve Kültür Bakanlığı Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin bu davranış biçimleri bir çıkar ilişkisi mi yoksa yaranma içgüdüsü mü? Cadde, sokak, okul, iş merkezlerine ismini verenleri, Anayasaya %92 oy veren vatandaşlar hakkında ne gibi yaptırımlarınız olacak doğrusu çok merak etmekteyim.! Bu tutum ve davranışları sergileyenlerden hesap sorulmalıdır. Ancak bütün bunlar yapılırken, siyasi intikam hırsıyla yapılmamalıdır. Aksi tavır ve düşünceler millet parçalanmasına ve başka isim altında Cumhuriyet arayışlarına ve düzenlenmesine gider. Böyle bir davranış, Obama’nın sünnetine tabii olanları, peygamberimizin sünnetini terk edenleri ve şeytanın çocuklarını memnun eder ki; Yapılmak istenen de bu değildir herhalde!. Yazıma güzel ve anlamlı bulduğum bir fıkra ile son verelim. Baki selamlarımla, Ülkü İle Kalınız.

    12 Eylül’den önce, Çanakkale Şehitleri Abidesi bekçisi, bir kahvehanede haberleri izlerken, Başbakan Süleyman Demirel’i ekranda görünce, Demirel için; – Bir gün popo suna kazık girecek der. Başbakana hakaretten zabıt tutulur, Demirel’in izni alınıp bekçi mahkemeye verilir.12 Eylül darbesi olur. Davada karar aşamasına gelindiği yolundaki tebligat, Demirel’e bekçiyi hatırladır. Demirel “ Adam haklı çıktı kardeşim” diyerek bir dilekçe yazıp davadan feragat eder.( Rahmi Turan. Babadan Fıkralar.)

  • Helalleşme

    Yazı başlığını okuyunca aklınızdan geçenleri duyar gibiyim. Yok yok düşündüğünüz gibi değil, bana tahammül ettiğiniz sürece bu köşemde sizlerle olmaya devam edeceğim.

     

    İlkyazımda bahsettiğim gibi zaman zaman çıkan akortlu ve akortsuz seslere buradan cevap vereceğimi, dertleşip helalleşmeyi de göz ardı etmeyeceğimden bahsetmiştim. Yaklaşık on aydır bu köşede sizlerle siyasi ağırlıklı yazılarımla buluşuyorum. Beğenen, beğenmeyen, destek veren, vermeyen, seven sevmeyen, fikirlerimi paylaşan paylaşmayan. Yorum yapan yapmayan, küsüp incinen, methiler yazıp sonra kendisiyle çelişen, kızıp küfredenlerde olmuştur.

    Ne kadar içten bir yazı diyeniniz de var, sallamış diyeninizde! Hepsini hoş gördük ve görmeye devam edeceğim.

    Ahkâm kesmedim, ukalalık yapmadım desem yalan olur. Birilerini kırmadım, kızdırmadım desem külliyen yalan olur.

    Düşüncelerimi, bilgi ve birikimimi, siyasi fikir ve inançlarımla harmanlayarak, okuyucularımla paylaşmayı becerebildiysem ne mutlu bana. Her yazıya ve yazara inanılmadığı gibi, benim yazdıklarıma da inanmamış olmanız da bir o kadar doğal bir gerçektir. Bu köşeyi işgal ederek, siyasi fikrini yaymak ve benimsetmek gayreti ve düşüncesinde olmadığımı söylesem; Vallahi inanmayacaksınız ama gerçek bu. İnanmanızı beklemekte bir o kadar saflık olur değimli.!

    Günümüzde, iktidar aleyhine yazı yazmanın, eleştirmenin ne denli riski olduğunu söylemem de, bir abartı olmadığı gerçeğini idrak edenlerden olduğunuza inananlardanım. Haberleşmenin hızla yayıldığı dünyamızda, bizde payımıza düşeni alarak, kullanmaya gayret gösteriyoruz. İnternet ortamında sanal gazetecilik ve yazarlık yapanlar,( şahsımda dâhil) kum gibi çoğalmakta maşallah.

    Sanal ortamda türeyen ciddiyetsiz sitelerde, klavye delikanlılığı yapanımı, kendini dev aynasında göreni mi, bulunmaz Bursa kumaşı zannedeni mi, Dünyayı elinin içinde sanan, parmak delikanlıları mı, gurbet yüreklerini kullanarak istismar eden yalaka gurbetçileri mi, yoksa yabancı kültürle yoğrulan ezik yüreklerini, sahte sözlerle, dolma ve çakma fikirlerini, ateist düşüncelerini paylaşarak, insanlık dersi vermeye çalışanlarımı, Hırant’laşarak hepimiz ermeniyiz diyerek güya insan haklarını savunmaya çalışanları yazmayalım mı.! Kınamaya yalım mı?

    Gözlerini yastık, bedenlerini döşek, kulaklarını yastık yapıp, uyuyanlardan olmadım. Olmamda mümkün değildir..

    Her ortamda, kim olduğumu hiçbir baskı altında kalmadan fikir ve düşüncelerimi mertçe, sanal olmayan kimliğimle delikanlıca savundum ve savunmaya da devam edeceğim. Hiç kimseyi hedef almayıp, görüp duyduklarımı, okuduklarımı ve yaşadıklarımı, gönül laboratuarından geçirerek paylaşmayı ve yazmayı şiar edinenlerdenim.

    Sanal alemin bülbüllerine duyurulur.!

    Suskunluğum, korkaklıktan veya cevap verememekten aciz olmamdan değil, edepli oluşumdan ve karakter yapı itibariyle, kimseyi kırmak istemediğimden kaynaklandığını, beni yakinen tanıyan dostlarımın bilmesinden ibarettir. Mensubu olmaktan daima gurur duyduğum Türk milletinin bir ferdi olarak Türklüğümle gurur duydum. İnandığımı Türk’çe duruşla, Türkçe savundum. Kavmimi çok sevdim; Kavmime karşı soykırım yapanları şiddetle kınıyor ve lanetliyorum. Baki selamlarımla.Ülkü İle Kalınız.

  • Duyarsızlık

    Üç gün önce Erzurum dolu ve yağmur yağışı altında gene çaresizliği yaşadı, tam yağmurun yoğunlaştığı bir saatte Adliyeden yazıhaneme giderken Menderes Caddesinde yapılan kapalı garaja dere suyu gibi büyümüş yağmur sularının dolduğunu gördüm.

     

    Her yağmur yağışında triyonlar harcanarak yapılan bu garajı su basıyor. Çamur deryasına dönen garajda arabalar çamur içinde kalırken görevliler günlerce çamur atıklarını temizleyeme gayret gösteriyorlar.

     

    Bu garaj yapılırken ön çalışmalar yapılmadığından Cumhuriyet Caddesini Gürcükapı ve İstasyona bağlayan ve şehrin büyük meydanı olan Cumhuriyet Caddesinde bulunan alan ile dört yol merkezindeki bir yere yapıldı.

     

    İnşaat sırasında ortaya çıktı ki, Erzurum’un yerli sularının birleştiği bir nokta idi, garajla birlikte bu sular bir depoya alındı, oradan diğer çeşmelere aktarılmaya başlandı.

     

    Bu arada dünyaca meşhur olduğunu iddia ettiğim Cennet Çeşmesinin o soğuk ve eşine rastlanmaz tattaki suyu da kayboldu, diğer sulara karıştı, yok oldu gitti, böylece Erzurum tarihi bir değerini de kaybetti.

     

    Cumhuriyet Caddesi, Paşalar Caddesi, Hastaneler Caddesi ve Atatürk Üniversiteline doğru giden ana yolların birleştiği kısımda 1930’lu yıllarda merkezde bir havuz ve çevresinde o günkü adı ile Halkevi, 9. Kolordu Komutanlığı, Tümen Komutanlığı ve Askeri Lojmanlar yapılmış, simetrik ve zarif bir mimari örneği oluşturmuştur.

     

    Cumhuriyet Caddesine benzer bir başka büyük cadde daha sonraki yıllarda yapılamadı. Hala bu caddeye alternatifler aranıyor. Şehrin bu önemli yapılanma kısmı vali Haşim İşcan tarafından gerçekleştirilmiş, önemli bir şehircilik örneğidir.

     

    Haşim İşcan daha sonra 1960’lı yıllarda İstanbul Belediye Başkanlığı yaptı, orada da o döneme göre büyük kentsel çalışmalara imza attı. Geçen hafta içerisinde gene acı bir olay yaşadık. Greyderler toplanmış, büyük bir yıkım işine insafsızca imza atıyorlardı. Yıkılan yer Halk Eğitim Merkezi Konferans solunu ile yanındaki tek yeşil alan olarak kalan bahçeydi.

     

    Halk Eğitim Merkezinin Halk Evi olarak yapıldığı tarihte iki tarafı yeşil alan olarak bırakılmış ve ağaçlandırılmıştı. Cepheden bakıldığında sağ tarafta bu gün kötü bir beton yığını olarak duran, sergi salonu ve lojman biraları yerinde teraslama suretiyle çam ağaçları dikilmiş güzel bir park alanı vardı. Ne yazık ki bu alan 70’lı yıllarda o beton yığına teslim edildi.

     

    Halk Eğitiminin sadece yan tarafları değil, ön tarafı da çam ağaçları ile bezenmişti. Kentsel dönüşüm adı altında Cumhuriyetin Erzurum’daki ilk öğreneklerinin zarif temsilcilerinden olan bu bina artık yok. Yerinde boş bir alan var. Üzeri acele asfaltlanmış , oto park olarak kullanılmasın diye bazı önlemler alınmış. Çirkin bir görünüm ortaya çıkmış, şehir güzel bir eser daha kaybetmiş durumda.

     

    Birkaç yıl önce Yakutiye Tarihi Eserinin çamlarla süslü bahçesi de yok edildi. Şimdi kuru bir alan. Bu yok etmeler kentte ne yazık ki devam ediyor, birkaç ay önce  Kayak yolundaki kavaklık alandaki ağaçlar kesilerek kuru ve çirkin bir alan oluştu. Gerekçe kavakların tozlaşma mevsiminde bıraktıkları havada uçuşan tüy benzeri tohumlardı.

     

    Şunu bilmeyiz ki kavak ağacının kısa bir süre önce bıraktığı bu tohumlama doğal bir sürecin sonucudur. Onları yok etmeye neden olamaz. Anadolu’da yetişen bu kavağın dünyada hiçbir yerde izine rastlayamayız. Dünyadaki tek türü Anadolu’da olan kavak ağaçları hoyratça yok edilmektedir.

     

    70. Yıl parkına ne demeli şehrin en güzel yerine yıllar önce ağaçlandırılan ve bir dinlenme parkı olarak kullanılan bu ağaçlık alanda yedi katlı olduğu söylenen betondan bir kapalı otopark yapımı için yok ediliyor.

     

    Yıllar önce Yenişehir’de Mehmet Akif Ersoy Parkı kapalı futbol sahası için yok edildi. Yüzlerce ağaç kesildi.

     

    Peki bu kentin değerlerinin ve yeşil alanlarının yok edilmesine Erzurumlunun tepkisi nedir,  düşünecek olursak kimsenin aklından  böyle bir tepki  geçmiyor. En son üstelik destek var.

     

    Halk Evi yıkılırken konuştuğumuz hemşerilerim bu tarihi mekan olan bu alanda aynı işleve sahip yeni bir meydan başka bir yerde yapılacağını bile düşünmeden tarihi bir değerin yok olmasına adeta alkış tuttular.

     

    Yakutiye Parkındaki ağaçlar yok edilirken tepki gösteren birkaç insana sözlü ve fiili saldırılarda bulunuldu.

     

    Kayakyolundaki kavaklar tümden yok edildiğinde bu kavakların değerini bilmeseler dahi yaz günleri orada piknik yapan bu parkın karşısındaki evlerde oturan hemşerilerimizden ufacık tepki dahi duyulmadı.

     

    70. Yıl parkı yok ediliyor, kimsenin ne bir sesi var, nede herhangi bir demokratik kitle örgütü tepki koyup, sesini yükseltebiliyor. Böylesine duyarsızlıkların sonsuzluğa dek yaşandığı bir kentte; kent hemşerisi olarak insanlar hemşerilerine olayların içyüzünü dahi anlatamıyorlar. Çünkü dinleyen yok.

     

    Geçenlerde ERVAK Başkanı arkadaşımızın yazdığı yazıyı ibretle okudum. İnanıyorum ki gazetede çıkan bu yazıyı benim gibi birkaç kişi okumuştur. Okuyanlarında birçok kısmı yazanı haksız görmüştür.

     

    Erzurum değerlerini sadece saydığımız alanlarda değil, düşünce alanında da , sanat alanında da hızla kaybediyor. Yetişmiş insanlar artık şehri terk ederken bu umutsuzluğun verdiği çaresizlikle arkalarına dahi bakmadan gitmek zorunda kalıyorlar.

     

    Bende şahsen yıllar yılı yayın ve hukuk alanında mücadele verdim. Ve hala veriyorum. Ama geldiğimiz sonuç yukarıda ana çizgileri ile belirtilmiştir.

     

    Tüm hemşerilerime bundan sonra Allahaısmarladık demekten başka bir çarem kalmadığını düşünüyorum. Hoşçakalın.

  • İzlenimler

    Erzurum Kalkınma Vakfının organize ettiği Gürcistan Gezisine bir grupla birlikte katıldım.

     

    Yolculuğumuz sabahın erken saatlerinde  başladı. Arabamızda çıkan bazı teknik sorunlar nedeniyle Sarp Kapısına  geç vardık. Geçiş işlemleri oldukça kolaylaşmış vaziyette, sadece bir nüfus cüzdanı ibraz etmek Gürcistan Devletine  geçmek için yeterli.

                       Sarp sınır kapısı ve bunun karşılığındaki Gürcistan Devletine ait kapı oldukça bakımlı, temiz , teknolojinin en son imkanları ile donatılmış olduğu için geçişlerde hiçbir sorun yaşamadık.

                       Gürcistan’ın önemli kentlerinden birisi olan Batum, Türk sınırına sadece 18 km. uzaklıkta, oldukça bakımlı, temiz ve tarihi eserleri korumaya alınmış bir kent. Ticaretle uğraşan insanların önemli kısmı Türklerin sayısı  hayli fazla. İnsan bu şehirde kendisini yabancı hissetmiyor. Akşamleyin ve ertesi gün kentin önemli yerlerini gezdik. Benim en çok hoşuma gidin 1877 Rus İşgali sırasında Osmanlılardan alınan bu kente Rusların yaptıkları tarihi binaların korunması  ve bakımlı olması idi.

                       Büyük ve görkemli binalar şehre ayrı bir güzellik veriyor. Ayrıca kent orman içinde, yani her taraf yemyeşil ağaç ve yeşil en güzel şekli ile korunmuştu.

                       Başkent Tiflis’e 450 km. bir mesafe var. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Tiflis’e vardık. Şehri görünce Tiflis’in bende bıraktığı izlenim daha da görkemli oldu. Hayallerimde canlandırdığım Tiflis sadece Cemal Paşanın Ermeni Komiteciler tarafından öldürüldüğü bir kent olarak kalmıştı. Ama bu kadar gelişmiş ve tarihini korumuş bir kenti görünce doğrusu şaşırdım. Kafkasların en önemli nehirlerinden   birisi olan Kura Nehri kenarında kurulan şehir bir tarih ve kiliseler kenti görünümünde, hangi tarihi esere ulaşırsak ulaşalım, bakımlı ve temiz binalarla karşılaştık.

                       Hele gezdiğimiz metro beni tam bir şaşkınlığa uğrattı. 1930’lu yıllarda yapılan bu metro süratli trenlerin işlediği oldukça görkemli bir yapı. 170 metre derinliğe  inen bir yapıya sahip,

                       Metroyu gördükten sonra Ankara metrosu bana biraz oyuncak gibi gelmeye başladı. İnsanlar 1930’lu yıllarda yaptıkları metro ile şehrin % 95’ine ulaşmışlardı.

                       Şunu da izlenimlerime eklemem gerekir. Bu iki büyük kentinde en çok dikkatimi çeken binalarının arasında sosyal konutlar var. 70 yıl önce yapılan bu konutlarla devlet vatandaşının barınak sorununu halletmiş. Suyu, elektriği, doğalgazı içinde olan bu binalar hala hizmetlerini sürdürüyorlar. Biraz eskimiş olsallarda, yapıldığı yıllardaki işlevi bende hayranlık uyandırdı.

                       Birde yaşadığım kentin 60 yıl önceki yaşantısını hatırladım. Mukayese bile edemedim. Bence hizmetin sadece sözü ülkemizde üretilmiş ve büyük propagandalar yapılmış. Dört milyonluk bu devlet şu anda Rusların savaş sonrası meydana getirdikleri olumsuzluklar nedeniyle işsizlikle savaşıyor. Çünkü fabrikalar yok edilmiş, çalışma imkânları ellerinden alınmış, ama gördüğüm kadarı ile Gürcistan işsizlik sorununu  da yakın zamanda çözecek gibi görünüyor.

                       Ülkeden çıkışı Tiflis’ten sonra Ardahan’a  yakın kapı olan Türkgözü kapısından yapmaya karar verdik. Ahiska  bölgesine gelince Stalin döneminde Ahiska Türklerine yapılan zulmün izlerini görerek duygulandım. Çünkü buradaki Türklerin tümü başka yerlere sürülmüş veya yok edilmişti. Ahiska bölgesi bir Türk bölgesi olmasına rağmen artık Türklerden eser yok.

                       Soykırımın en acı örneklerinden birisi burada yaşanmış. Ne yazık ki, şu anda da onları destekleyen dünyada hiçbir güç yok. Verdikleri mücadeleye rağmen yurtlarına  dönüşlerine müsaade edilmiyor. Bu haksızlığı ne yazık ki Türkiye’de sadece izliyor.

                       Çıkış kapısına gelince Gürcistan bölgesinde aynı muntazam ve bakımlı bir kapıdan giriş yaptık. Ama Türk tarafındaki Türkgözü kapısına girince şaşırdım. Çünkü karşı taraftaki muntazam binalar yerine eskimiş, bakımsız binalar , gelişmiş teknoloji yerine ilkellik, asfaltla bakımlı yollar yerine toprak yollar karşımıza çıktı. Yani tam bir perişanlık. İnsanların oturacakları bir mekân dahi bulunmuyor.

                       Bu perişanlığı görünce dünyanın 10 büyük ekonomisi içerisinde  olduğumuzu söyleyenlerin bu sözlerinin doğru olmadığını düşündüm. Çünkü böyle bir ilkelliğin olduğu, sınır kapısını yapamayan bir ülkenin ekonomisinin düzgün olduğu söylenemez.

                       Küçük Gürcistan karşısında gördüğüm bu perişanlık, beni ve bizimle birlikte gezi arkadaşlığı yapan herkesi aşırı üzdü. Gezinin en anlamlı ve kötü yanı olarak zihnimize  kazındı. Dileğimiz buralara bir daha gittiğimizde, Türkgözü kapısının da ülkemize yakışır bir hale getirilmiş olmasıdır.