Kategori: Yazar

  • 30 Ağustos

    30 Ağustos

    Kurtuluş savaşının sonuçlanıp, emperyalist güçlerin Anadolu’daki son işgalcisi durumundaki Yunan Ordusunun kesin bozguna uğratıldığı tarihtir. 30 Ağustos 1922

    Türk Ordusu büyük sıkıntılarına, silah yokluğuna tüm imkânsızlıklara karşı inançla verdiği yurt savunması 30 Ağustos’ta büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk’ün son komutuyla doruğa ulaştı. “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir ileri” bu yüce emirle birlikte Mehmetçik 9 Eylül’de Yunan Askerini bir daha çıkmamak üzere geldiklerini zannettikleri Anadolu toprağından kesin olarak söküp attı ve denize döktü.

    90.Yılını  kutladığımız bu zafer ne yazık ki bugün eski coşkusu ile kutlanamadı. Çünkü zaferin başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün anıtlarına çelek konulması yasaklandı, bu konudaki etkinliklere Cumhurbaşkanlığını temsilen kimse katılamadığı için yapılamadı. Eve dükkânlara Türk Bayrağı asılmadı. Sanki böyle bir olayı ve zaferi ülke 90 yıl önce yaşamamış, Türk Yurdu bu büyük zaferden sonra bağımsızlığını kazanmamıştı.

    Halbuki bu gün ülkemizde bayrağımız  dalgalanıyorsa , hala var olduğuna inandığımız demokrasi bulunuyorsa , camilerde her vakitte dinimizin temeli olduğunu kabul ettiğimiz ezan okunabiliyorsa; bu zaferi kazananların bize armağanıdır. Bu saydığımız semboller.

    Ama her değer gibi ulusal bayram değerlerimizde  yok edilmeye, unutturulmaya  başlandı. Bunun en acı örneğini son bayramda gördük.

    Anıtlara çelenk koymak için Ana muhalefet partisi bir kampanya başlattı, ne yazık ki çelek törenleri de çok sönük geçti. Çelenk koymak için Atatürk  anıtlarının başına gidenler birkaç kişiden ibaret kaldı. Cılız  bir ses olarak ülke gündemine dahi oturamadı.

    O halde ülkede bir vurdum duymazlık ve sahip olmama düşüncesi egemen kılındı.

    İktidar önce 19. Mayıs’a , 23 Nisan’a , 29 Ekim’e sahip çıkmadı. En sonda 30 Ağustos’u 2012 yılında unuttu.

    Bununla birlikte muhalefet sürdürdüğü yanlış politikalar  sonucu 30 Ağustos unutturmaya çalışacak dirençli   insanları toplayamadı. Çünkü ürettiği yanlış politikalarla inançlı insanları; ulusalcıları, Atatürkçüleri partiden sildi, kovdu. Onlara bir köşe yazısı vasıtasıyla isim taktı. “Ulusalcı Faşistler” dedi.

    İşte bu iftira ve yok edişin sonucu ülkede Atatürk anıtlarına çelenk koyacak insan bulamadı. Bu utançta iktidar partisi ile birlikte ana muhalefet partisine yeter. Zannediyorum.

    Büyük taarruzun yıl dönümünü idrak ettiğimiz günlerde Gaziantep’ten, Şırnak’tan, Hakkâri’den Foça’dan ve en sonda Afyonkarahisar’dan onlarca gencimiz toprağa düştüğü, basın ve yayın organlarına düştü.

    İktidarı ve muhalefetiyle yöneticiler sadece demeç verdiler, şehit ailelerini ziyaret ettiler, cenaze namazlarına katıldılar. Kanayan ve gittikçe artan bu büyük yarayı durdurulacak veya iyileştirecek hiçbir önlem alınmadı.

    Sayın başbakan hala Suriye  ile uğraşıyor, dünyada yalnız bırakılmasını bile kamuoyundan gizleyerek  önüne gelen herkese hakaret yağdırıyor. Ona göre Suriye  bizim şehitlerimizden ve yok oluşumuzdan daha önemli.

    Ana muhalefet partisi Tunceli’de terör örgütü ile aynı sözleri dile getiren milletvekiline sımsıkı sarılarak ülkedeki kan akışına gözlerini kapamaya devam ediyor.

    Halk suskun ve susturulmuş. Kimse sesini çıkaramıyor. Görüşünü belirtemiyor, bir şey söyleyenlere hemen büyük tepkiler yağıyor ve susturuluyor. Basın ve yayın organları susturulmuş ve susmuş.

    En son hükümet tarafından bir genelge yayımlanarak 9 Eylül’de ordularımız tarafından kurtarılan İzmir Hükümet binasına 90 yıldır asılan Türk Bayrağının artık asılması ve göndere çekilmesi yasaklandı, yani ülkemizde kendi bayrağımızı , Hakkâri’de İzmir’de dalgalandıramıyoruz.

    Sonuç budur. Böylesine değerleri kaybettirilen bir topluluğun direnicide olmaz, görüşü de . Size kısaca ülke gerçeklerinden alıntılar yaptım. Lütfen biraz daha dikkat…

  • DÜNYANIN EN İLERİ SİNEMA TEKNOLOJİSİ IMAX’LE LONDRA’DA TANIŞTIM

    DÜNYANIN EN İLERİ SİNEMA TEKNOLOJİSİ IMAX’LE LONDRA’DA TANIŞTIM

    Tatil için oğlumla, gittiğim Londra’da birkaç film seyrettik. Dünyanın en ileri sinema teknolojisi olan IMAX ile BFI(İngiliz Film Endüstrisi) IMAX sinemasında Kara Şovalye Yükseliyor filmini bir kez daha seyrettim. Duymuştum ki filmin, IMAX kamerasıyla çekilen görüntülerini klasik sinemalarda izleyememiştik.

     

    Tabii bizim için büyük bir deneyim oldu. Farklı bir sinema deneyimi.

     

    Londra’daki BFI IMAX sinemasını Prens Albert yaptırmış. Sinema da büyük bir kitaplık bile var. Tabii çok yüksek bir fiyat ödedik. İki kişi 100 TL civarında.

     

    Görüntülerin netliği, yedi,sekiz katlı bir bina yüksekliğinde dev perde, dijital surround ses sistemi çok etkiledi bizi.
    IMAX Real 3D teknolojisinden çok farklı. Real 3d derinlik hissi veriyor.

     

    Klasik sinemalarda tek projeksiyon var, oysa IMAX’te 3 projeksiyon var. İzleyenler özel bir gözlükle seyrediyor. 3D izleniyor. Perde apartman boyunda, tabii salonlar çok büyük. Kendinizi filmin içinde hissediyorsunuz.

     

    İMAX dünyada sadece 220 tane salonda var, çoğu Amerika’da. Bir salonu 5.5 milyon dolara mal oluyor.

     

    Türkiye’de biri İstanbul’da, bir diğeri de Ankara’da olmak üzere iki IMAX sineması var. Bu sinemalarda da en kısa zamanda film izlemek istiyorum.

    Umarım, en kısa zamanda ülkemizde de sayıları artar. Filmler, dünyada artık çok yüksek kaliteli kameralarla çekiliyor. Bu filmlerin gösterimleri için en ileri düzeyde donanımlı sinemalara ihtiyac doğuyor.

     

    Son yıllarda ev sinemalarında film seyredilmeye başlanmıştı. Bir de cep sineması dedikleri küçük perdeler ve salonlar ilgi görüyordu. Büyük salonlarda film seyretmeye alışık ama bu alışkanlıkların günümüz sinemalarında yaşayamayan izleyicilerin, çektiği sıkıntılar tahmin ediyorum ki IMAX teknolojisiyle, en kısa zamanda sona erecek.

     

     

     

  • Karanlıkta Göz Kırpmalar

    Karanlıkta Göz Kırpmalar

    Mahalle bakkallarının yok etmeye çalıştıkları market zincirleri, mücadelesinde ki  esprisi, AKP’ nin PKK’ yı yok etmeye çalışmaları gibidir. Buzdolabında dinlenmek için bıraktığınız mangallık et, fazla kaldığında bakteri üretir ve sonuç mangal keyfiniz faciaya dönüşür!

     

    Ülkemiz bir bataklığa gömülüp yok olmak üzereyken ellerini ovuşturanlar; unuttuğunuz bir şey var sizlerde bu ülkede yaşamaktasınız! Yapay sınırlar yaratılarak çizilen Kürdistan haritaları bu günlerde gerçeğe dönüştürme gayretlerine göz yumulmaktadır!  Çok zayıf olan muhalefet partileriyle çalışan meclisin oluşu, AKP iktidarının iştahını kabartmaktadır. Bu uyarımızın da hiçte dikkate alınmadığı da aşikârdır.

     

     

    “  Sorunun kendisinde olduğunu anlamayan insanlar,

    Çözümü başkalarının huzurunu bozmakta bulurlar.”

     

    Kürtçülüğün babası, Katolik misyoner P.Mavrizi Garzoni’dir. Bölücülük anlamında Kürtlerin öncüleri kendileri değil, emperyalist devletlerin hizmetindeki yabancı misyonerler ve konsoloslardır.(Kürtçülük sahife 46 Bilal Şimşir.) Rus Kürtçülerinden “ Basile Nikitine” 1956 yılında yayınladığı kürtçe adlı kitabında ilk Kürtçe grameri yazanın Garzoni olduğundan bahsetmektadir. Kürt ve Kürdistan isimlerini dünyaya ilk duyuranlar bunlar oldu. Böylece kapitalizme ve emperyalizme hizmet etmektedirler. Özellikle 19. Yüzyılda bölgemizi sistematik olarak dolaşıp turlamışlardır. Alman, İngiliz, Fransız Avusturya ve İtalyan gezginlerdir. Fransa, Rusya, Almanya, İngiltere, Avusturya ve İtalya da, kürtçülüğün kökleri dal budak uzayan kökleri vardır. Bunların bilinmesine ve not edilmesinde çok yarar vardır!

     

     

    Rus Kürtçülerinden Basile Nikitine göre Anadolu’da “ Kürdistan”  diye bir adı 17. Yüzyıl sonlarında ortaya çıktı. Dersim, Muş ve Diyarbakır’ı kapsıyordu. Ancak Osmanlı İmparatorluğunun idari taksimatında “ Kürdistan Eyaleti” adı Tanzimat fermanından sonra ortaya çıkmış 623 yıllık Osmanlı tarihinde topu topu 20 yıl yaşayabilmiştir. 1847 den önce Kürdistan adlı bir Osmanlı idari birimi yoktu. 1867 yılından sonra da olmamıştır.(Kürtçülük. Bilal Şimşir.sahife 50.)

     

     

    “  Hindi gibi kabararak, yay gibi gerildiğinizde ucundaki oku’ da mutlaka

    Hedefe atmalısınız.”

    Turgut Özal ve Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olduğunda partilerinin çöküşleri akıllarda hala tazeliğini korumaktadır. Böyle bir çöküntünün AKP yi tehdit etmekten uzak oluşu ve AKP nin şansının yüksek oluşu, MHP nin ülke genelinde görüntüsüne bağlı olduğu akıllardan hiç çıkmamalıdır. Ülkü İle Kalınız.

  • Başbakanın A Takımında Bir  Erzurumlu

    Başbakanın A Takımında Bir Erzurumlu

    Hürriyet gazetesinden Hüseyin Yayman, geçen hafta ’AK Parti’de 2015 senaryoları ve yeni A Takımı’ başlıklı bir yazı kaleme aldı.

     

    Birçok haber sitesi bu yazıdan alıntı yaptı, bizim yerel medyamız da muhtemel  ‘A takımında’ bir Erzurumlu siyasetçi yer aldığı için habere ilgi gösterdi.

     

    ***

    Parti kongreleri, ya da kurultayları tüzüklerinin öngördüğü tarihte yapılıyorsa buna ‘olağan kongre’ diyoruz. Yaklaşan AK Parti kongresi de belirlenen tarihte yapılacak olması hasebiyle olağan bir kongre…

     

    Ancak bu kongre; üstleneceği misyon itibarı ile şeklen olağan, özde olağanüstü bir özellik taşıyacak!

     

    Zira bu kongre; partiyi ‘müstakbel siyasi ortamın icaplarına göre’ şekillendirecek esasları inşa etmekle kalmayacak; partiyi yeni dönemde temsil edecek yeni yöneticileri de belirleyecek.

     

    Sayın Erdoğan eğer Köşk’e çıkarsa,  toplum huzuruna çıkacak olan yeni Ak Partinin ‘A takımı’ bu bakımdan büyük önem taşıyor.

     

    ***

     

    İktidar partisini yakından takip eden siyasi yorumcular, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yakın çevresini oluşturma kıstaslarını şöyle özetliyorlar:

     

    “Başbakan, bugünlere gelirken hep yanında güvendiği ve farklı konularda uzmanlaşmış insanlarla çalıştı. Kadrosuna karşı da hep vefalı oldu. Kendisi de aynı vefayı bekledi, gösterenleri taltif etti, vefa zafiyeti gösterenleri çevresinden uzaklaştırmakta tereddüt göstermedi. Güven ve vefa testini geçen çevresinin ise yoğun kamuoyu baskısına rağmen yanlarında oldu, hiç geri adım atmadı.”

     

    Sayın Başbakan’ın, yeni ‘A takımını’ oluştururken de bu kıstasları göz ardı etmeyeceğini söyleyebiliriz. Hatta ‘yeni kadroları, siyasetin istikbaldeki yeni ince ayarı nedeniyle daha ince eleyip, sık dokuyacak’ dememiz de mümkün.

     

    Öyle ya; yeni ‘A takımı’ Sayın Başbakan’ın ‘Köşke uğurlanış’ sürecinde işbaşında olacak. Belki bu heyetin bazısı onunla Köşk’e yürüyecek, ekserisi de ‘onun partideki’ mutemet temsilcileri olacak.

     

    Bu nedenle ‘A Takımı’nın teşkiline’, Sayın Başbakan’ın en hassas ve önemli siyasi mesaisi olarak bakmak yanlış olmaz.

     

    ***

    Yaklaşan kongrede AK Parti’nin ‘yeni yüzleri’ arasında bir Erzurumlunun yer alma ihtimali her bakımdan büyük önem taşıyor.

     

    Fransızlar ‘İktidar tahtın arkasındadır’ derler.

     

    Osmanlıda da benzer güzel bir kelam var: ‘Padişahın kulağına bir şeyler fısıldayacak yakınlıktaki kişiler önemlidir.’

     

    Lidere gerçek yakınlık, iktidar gücünü önemli oranda paylaşmak anlamına geliyor.

     

    Bu açıdan bakarsak, Milletvekillerimizden birisinin Sayın Erdoğan gibi güçlü bir lidere ‘çok yakın olmasının’  şehir çıkarları açısından büyük önemi var.

     

    Lidere yakınlığın pratik faydasına önceki dönemlerde de tanık olduk. AK Parti hükümetlerinde Sağlık Bakanı olarak kesintisiz yer alan Sayın Recep AKDAĞ, çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile sadece görev alanında çok başarılı olmakla kalmadı; bunun yanı sıra, şehrin önemli konularını Başbakan nezdinde takip gibi hayati bir misyon da üstlendi.

     

    2011, Teknik Üniversite, şehrin sağlık merkezi haline getirilmesi gibi konulardaki ‘Başbakan müzaheretinde’ Sayın Bakan’ın başbakana yakınlığı belirleyici olmuştur.

     

    Tabii ki bu tespit,  o dönem Milletvekillerinin çabalarını inkâr manasına gelmiyor.

     

    ***

    Bu kanaatimi sık sık tekrarlıyorum.  Yerel kalkınma, sırf yerel imkânlarla başarılabilecek bir iş değil. Kesinlikle yoğun  ‘Hükümet ilgisi ve katkısı’ gerekiyor.

     

    Bu da ancak lidere gece yarısı bile ‘alo’ diyebilecek siyasetçilerimiz sayesinde mümkün olabilir.

     

    Bugünkü siyasi sistem ve politik yoğunluk, her Milletvekilinin ‘her ahval şeraitte’ lidere ulaşmasını mümkün kılmıyor. Ulaşsa bile şehirle ilgi yüksek maliyet gerektiren taleplerinde ısrarı, özel hukuku gerektiriyor.

     

    Peki, böyle bir ortam nasıl sağlanabilir ve nasıl sürekli canlı tutulabilir?

     

    Önümüzdeki kongrede bir Milletvekilimizin  ‘A Takımında’ yer almasıyla…

     

    Yani, bir siyasetçimizin;

     

    Tahtın tam arkasında, liderin kulağına bir şeyler söyleyecek mesafede bulunmasıyla…

     

    Şekli ve temsili bir ‘büyük koltuk’ tek başına yeterli değil… O koltukta oturacak siyasetçinin  ‘Liderin yanında bulunduracak kadar güvendiği, tanıştığı, yakın çalıştığı ve farklı konularda uzmanlaşmış kişi’ olması gerekiyor.

     

    ***

    Peki, bu çok özel misyon ve sorumluluk yüklediğimiz kişi kim olabilir?

    Kim olmalıdır?

    Samimi kanaatim şu.

    Erzurum Milletvekillerinin hepsi yukarıdaki özellikleri taşıyor.

    Hangisini alıp önemli bir koltuğa oturtsanız, hakkından gelebilirler.

    Milletvekillerimizin performanslarının değerlendirildiği topluluklarda zaman zaman bulunuyoruz, sohbetlere kulak misafiri oluyoruz.

    Siyasi şahsiyetlerin gıyabında değerlendirme yapmak mutadım değildir, fikrim sorulduğunda şöyle derim, hep:

    ‘Meclis albümünü önünüze koyun, tahsil, liyakat, şahsiyet olarak bir sıralama yapın, bizim beş AK Partili, bir MHP’li vekilimizin ilk elliye rahatlıkla gireceğini görürsünüz.

    Vekillerimizin, yereldeki performansları, başarı ya da başarısızlıkları ayrı bir bahis…

    Onu değerlendirecek olanlar parti teşkilatları ve halkımızdır.

    Halkımız, bu hususta ‘iyiyi kötüyü ayırmakta’ adil ve hassas olmalı…

    Hak edeni alkışlamalı, hizmet ve liyakat kusuru gördüğünü medeni şekilde, kırmadan dökmeden ikaz etmeli.

    Ama bunu kendi içimizde yapmalı, ele güne karşı hemşehrilik hukukunu zedeleyecek tutumlardan kaçınmalıyız.

    ***

    Yazının başına dönersek…

    Hürriyet gazetesinden Hüseyin Yayman’ın geçen hafta yayımladığı AK Partinin muhtemel ‘A Takımı’ listesinde Erzurum Milletvekili Sayın Cengiz Yavilioğlu’nun adı da geçiyordu.

    Yukarıda izaha çalıştığım gerekçelerden ötürü, böyle önemli bir listede değerli bir vekilimizin yer alması beni şehir adına sevindirdi.

    Sayın Yavilioğlu hakkındaki kanaatimi bir önceki yazımda değişik bir vesile ile dile getirmiş ve kendisinden ‘Entelektüel derinliği, ciddiyeti ve güvenilirliği ile dikkat çekip, takdir toplayan ‘ bir siyasetçi olarak söz etmiştim.

    Bürokrasideki başarılarına tanık olmuş biri olarak, verilecek her türlü görevin üstesinden geleceğine inanıyorum. Başbakan’ın ‘A Takımına’ çok yakışacağı kanaatini taşıyorum.

     

    Şüphesiz Başbakan, A takımına kimi alacağına kendi karar verecektir. Eğer takdiri, diğer vekillerimiz lehine tecelli ederse, söylediğim gibi hepsinin üst görevlere layık olduğu inancındayım.

     

    ‘Hangi vekilimiz olursa olsun,  muhtemel A Takımında bir Erzurumlu mutlaka bulunsun’ temennisindeyim!

  • Yeni Zaferlere

    Yeni Zaferlere

    • Büyük Milletlerin tarihinde büyük zaferler de vardır, yenilgiler ve hezimetler de…

       

      Bir ulu çınar gibi tarihin derinliklerine sağlam köklerle bağlı milletleri, köksüz ağaçlar misali tarihin toprağından söküp atamazsınız. Ancak dallarını keser, budarsınız. Kök sağlamsa o çınar yeniden yeşerir, yeniden canlanır.***
      Otuz Ağustos, bir ulu çınarın yeniden yeşerişi, bir milletin yeniden doğuşudur. Milletin içinden çıkan bir ordunun, millettin meclisi yönetiminde yürüttüğü büyük bir mücadeledir. Milletten yetki ve güç alan Mustafa Kemal’in, kahraman silah arkadaşlarıyla Türk tarihine armağan ettiği büyük bir zaferdir.

       

       

      Meşakkatli bir hazırlık sürecinin ardından, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı.

       

       

      ***
      Vatanın korunması için güçlü bir orduya ihtiyaç var. Güçlü bir ordu, güçlü devletle, güçlü ekonomiyle, güçlü toplumsal yapıyla mümkün. Amaçlarını, ideallerini kaybetmiş; kültürel, ahlaki, siyasi yozlaşmayla karşı karşıya kalmış milletlerin güçlü ordusu olabilir mi?

      Üretmeyen, borçla geçinen, teknolojik gelişmelerden uzak, milli ve manevi hasletlerini yitirmiş bir milletin vücuda getirdiği devlet; ordusunu donatamaz, giydiremez, eğitemez hale gelir.Eğer milletin birlik beraberliğine etnik fitne, bölücülük, terör musallat olmuşsa ulu çınarın içten içe çürümesi, kuruması tehlikesi baş göstermiş demektir.

       

       

      ***

      Kutladığımız zafer haftasının önemini yeterince idrak edebilmek için tarihi gerçekleri hatırlamamız lazım. Anadolu’yu bize yurt kılan, sonra milletimizi birkaç kez cihangir yapan zaferlerimizi de iyi tahlil edebilmeliyiz, milyonlarca kilometrelik toprağı kaybedişimizin nedenlerini de…

       
      ***
      Türkiye’nin sıçrama asrı olmaya aday 21. Yüzyılda, Türk ve Kürt aynı bayrak altında, aynı büyük hedeflere birlikte koşacak. Bilimde, teknolojide yeni zaferlere yelken açacağız. Türkiye Cumhuriyeti, geleceğin büyük küresel gücü olduğunda… Bunun şeref ve gururunu birlikte taşıyacağız… Bugün… Yarın ve hiçbir vakit… İç ve dış düşmanlarımızı sevindirecek zafiyetler sergilemeyeceğiz, buna öncelikle bizler, yani Türk ve Kürtler izin vermeyeceğiz… Eşkıya aramıza giremeyecek, kanlı katiller kardeşlik mayamızı bozamayacak.

       

       

      Güçlü bir devletimiz, kökü mazide gözü atide asil bir milletimiz; devleti koruyup kollama kudretine sahip, teknoloji ile barışık, AR-GE çalışmalarını başarıyla yürüten, bilişimi en etkin biçimde kullanan, disiplinli bir ordumuz var. Milli devleti, milli egemenliğe, demokrasiye tabi bir anlayışla kıyamete kadar koruyacak olan bu güçle övünüyoruz.

       

       

      Bu duygularla, büyük milletimiz ve şanlı ordumuzun Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Gününü kutluyoruz.
      *