Kategori: Yazar

  • Balyoz; Kime Niyet, Kime Kısmet!

    Balyoz; Kime Niyet, Kime Kısmet!

    Geçen haftaki yazımın son cümlesi şuydu:
    Menderes’in idam fotoğrafı, 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kafa kâğıdıdır. Nüfus hüviyet cüzdanıdır!
    27 Mayıs darbesi, halk hafızasına ordunun kurumsal bir eylemi olarak yerleşti. O günleri tartıştığımızda ‘ordu darbe yaptı’ deyip geçiyoruz.
    Hâlbuki o darbe, ordu içinde yuvalanmış bir çetenin eseredir.
    Siyasi iktidarla birlikte kendi genelkurmay başkanını da demir parmaklıkların arkasına göndermiş, Yassıada’da idamla yargılamıştır.
    Cumhuriyet tarihinin en büyük general ve subay tasviyesi o dönemde gerçekleştirilmiştir.

     
    ***
    Şu anda onlarca general, bir o kadar da çeşitli rütbedeki subay ‘özel yetkili mahkemeler’ de yargılanıyor.
    Bunlara bakıp ‘Türk Ordusu yargı karşısında’ diyebilir miyiz?
    Diyemeyiz.
    Yargılanan kurum olarak ordu değil çünkü.
    Ordu içinde ‘darbeci gelenekten’ gelen bir kısım subaylardır mahkeme önüne çıkarılanlar.
    Bunlara bakıp tüm orduyu itham etmek büyük haksızlık olur.
    Peygamber ocağına bühtan, hatta iftira olur.
    Ne yazık ki, mensuplarının yargı önüne çıkarılması nedeniyle ordumuz iki cepheden böyle bir bühtan ve iftira sağanağına maruz bırakılıyor.

     
    ***
    İki cephe dedik ya…
    Bunlardan birincisi ‘ordunun içinden’
    Diğeri dışarıdan icra-i faaliyet gösteriyor.

     
    ***
    Önce içeriden olanın fotoğrafını çekelim.
    Ak Parti’nin kuruluş günleri, 28 Şubat ruhunun dört bir yanı kuşattığı günlere tekabül ediyor.
    O havanın da etkisiyle, tüm zinde güçler ‘irtica’ meselesinde son derece hassaslar.
    ‘Kırmızı kitapta’ bölücü tehdidi birinci tehlike olmaktan çıkartıp, yerine irticayı koyacak kadar, hem de…
    İşte, kendilerince darbeye müsait o ortamdan yararlanan bazı üst rütbeli subaylar; ciddi şekilde işe koyulmuşlar, durumdan vazife çıkarma adetlerini sürdürmüşler.
    Ordunun general sayısı ne kadar, hemen hesaplayın.
    Albayı, yarbayı, diğer rütbelerdeki subaylarının sayısı ne kadar, aklınıza getirin.
    Göreceksiniz ki, kurumsal olarak ordu bu işlerin dışındadır, darbecilerin toplamı yüzde iki bile değildir.
    Buna rağmen, bu yüzde birlik, ikilik darbeci kişiler; iş ve eylemleri ortaya çıkıp, mahkeme kapılarına düşünce hemen şu savunmanın arkasına sığındılar:
    “Yargılanan biz değiliz, Türk Ordusu’dur!”
    Böyle diyerek, aslında kendi işiyle, gücüyle meşgul geniş komuta kitlesini ‘suç ortağı’ ilan etmiş oluyorlar.
    Silah arkadaşlarına bühtan ediyorlar.
    Suçlarını kurumsallaştırıp, kendileri kabahatlerinden sıyrılmak uyanıklığını gösteriyorlar.
    Halkımız, bunlara itibar etmesin.
    Yargı karşısında terleyen ‘sanıklara’ bakıp, kurumsal olarak ordumuzu ‘şüpheli’ addetmesin, her vesile ile ordu düşmanlığı yapanların ekmeğine yağ sürmesin.

     
    ***
    Bu içerden ‘bühtan alaylarına’ ek olarak…
    Bir de işleri güçleri ‘devlete, orduya’ düşmanlık olan güçlü bir cephe var.
    Eski Marksistler, pervane liboşlar, köşe başlarını kesmiş gafil kalem erbabı…
    Özel yetkili mahkemelerde yargılanan ordu mensuplarını gördükçe…
    Derin bir oh çekiyorlar.
    Yüreklerinin yağı eriyor.
    Darbeci azınlığı bahane ederek, askerin tamamına yüklenip duruyorlar.
    Kinlerini en bayağı üsluplarla kusuyorlar.
    Kusmuklarını milletin yüzüne bulaştırmak için olağanüstü çaba gösteriyorlar.

     
    ***
    Milletin kahir ekseriyeti bu içerden ve dışarıdan pompalanan ‘ darbeci şefkat soslu ordu düşmanlığı’ oyununa gelmiyor.
    Ayakkabıyı ayağa, külahı başa koyuyor.
    Darbeci paşalara bakıp, peygamber ocağına husumet beslemiyor.
    Darbecilerin ‘bize dökülen çehre, orduya asılan yüzdür’ uyanıklığını da yemiyor.
    Kendi iradesine cuntacı kelepçeler takmaya çabalayanla, milli iradeye muti evlatlarını aynı kefeye koymuyor.

     
    ***
    Millet, balyoz davasına da aynı pencereden baktı.
    Birinci ordudaki plan seminerleri, plan toplantılarındaki konuşmalardan,
    Amacını aşan senaryolardan ürktü.
    Ses kayıtlarını şaşkınlıkla dinledi.
    Üzüldü, sarsıldı, hayretlere düştü.
    Nihayet mahkeme kararını verdi.
    Bakalım Yargıtay nasıl bir hükme varacak?
    Dileriz adalet milim şaşmadan tecelli etsin.
    Karar kesinleşmeden, hukuki anlamda fazla söz düşmez bize…

     
    ***
    Bu aşamada söyleyeceğimiz şu;
    Millet, darbe yüzlü generalleri sevmiyor; Peygamber ocağının darbeyle marbeyle alakası olmayan tek pırpırlı başçavuşuna bile paşa muamelesi yapıyor, evladı gibi seviyor.
    Kılına halel gelse, karalar bağlıyor. Her şehide, kendi evladı gibi ağlıyor.
    Balyoz kararlarını haber bültenlerinden dinlediğimde bunları düşündüm.
    Rütbelerin sökülmesine ilişkin karar ise bende ‘sanki mareşalmişim de rütbemi sökmüşler’ etkisi yaptı.
    Plan seminerlerinde tartışılanlar eğer tahakkuk etseydi, balyoz kimlerin başına inecekti, şimdi kimlere indi?
    Ava gidenin avlanması gibi bir şey…
    Keşke balyoz hiç olmasaydı. Hiçbir başa inmeseydi. Bir ömrün vakfedildiği rütbeler, bir ‘gereği düşünüldü’ cümlesiyle sökülmeseydi… Keşke!

  • Siz hiç kafasız tavuk gördünüz mü?

    Siz hiç kafasız tavuk gördünüz mü?

    Sanırım bu öyküyü bir kere daha anlatmıştım size.
    Tahammülünüz varsa, ısıtıp tekrar canınıza çekmek istiyorum!
    ***
    Steve Silverman’ın “ Einstein’ın Buzdolabı – Tuhaf Hikâyeler “ kitabında gerçekten tuhaf hikâyeler var!
    Bunların içinden Kafasız Tavuk Mike’nin öyküsünü hatırladıkça gülümserim.
    Kitabı ilk elime aldığımda öykünün adı ilgimi çekmiş ve hemen “Yahu tavuğun kafalısı da mı olur?” diye içimden geçirmiştim.
    Meğer anlatılan gerçekten kafasız bir tavukmuş, kafası kesik halde dolaşan bir hayvancağızmış.
    ***
    Mike, tabii ki bildiğiniz sıradan tavuklardan değildi. Hem de hiç sıradan değildi. Yazdık ya, Mike kafasız bir tavuktu.
    Daha da ayrıntılı bilgi vermek gerekirse Mike kafası olmayan bir horozdu.
    Şunu belirtmeliyim ki, Mike her zaman kafasız bir kuş değildi. Aslında Fruita, Colorado’da kafasıyla birlikte yüzde yüz normal bir hayvan olarak doğmuştu.

     

     

    10 Eylül 1945 tarihinde Mike’ın beş buçuk aylık kısa yaşamım çekilmez hale getirecek bir şey oldu.
    O gün Mike ölüm cezası aldı. Sahipleri Llyod ve Clara Olsen, kümesteki hayvanların birazını katletmenin, birazını satmanın, kalanları da kendileri için kesmenin zamanı geldiğine karar verdiler. Bu niyetle kümese geldiler.

     

     

    Tahmin edebileceğiniz gibi tavukların kafasını koparma işini Bay Olsen, hayvanları yolup temizlemeyi de Clara yapıyordu.

    Tak! Bıçak iner ve Mike’ın kafası kopar.

    Mike’ın kafası şüphe götürmez bir şekilde ölmüştü. Ancak geri kalanı için aynısı söylenemezdi.

    Şu anda ne düşündüğünüzü biliyorum.
    Tavukların kafası kesilmiş bir şekilde ortalıkta koşuşturabildikleri bilinen bir gerçektir.
    İngilizce’de buna dair bir atasözü bile vardır.
    Ancak kafası kopmuş bir tavuğun birkaç dakikadan fazla yaşamayacağını da herkes bilir.

     

     

    Mike’ın hayat oyununun kurallarını bilmediği besbelliydi.
    Kafası yerde duruyordu ama o sorunsuz bir şekilde ayakta durup hiçbir şey olmamış gibi dolanabiliyordu.
    Sonraki gün Mike hala yalpalayarak geziyordu. Lloyd onu besleyip ne kadar hayatta tutabileceğini görmeye karar verdi.
    Açık olan yemek borusundan bir göz damlalığıyla, öğütülmüş yem ve sudan oluşan bir karışım vererek Mike’ı besledi.
    Taşlığının verilen yemi öğüte-bilmesi için yemek borusundan minik çakıl parçaları attı. Mike günler geçtikçe kilo alıyordu.

     

     

    Zavallı kuş hiç zorlanmadan yüksek çitleri bile aşabiliyordu.
    Ötmesi ise boğazından çıkan guruldama şeklindeydi.
    Mike olmayan kafasındaki olmayan gagasıyla tüylerini yolmaya bile çalışıyordu.
    Kafasının işlevlerim saymazsak, görünüşe göre, Mike öteki tavukların yaptığı her şeyi yapabiliyordu.
    Vücudunun önemli bir kısmının eksik olduğunun farkında bile değildi.
    ***
    Kafasız tavukların her gün karşımıza çıkmadığını kabul edeceğinize eminim.
    İşportacı geleneklerine göre bu tuhaf durumdan para kazanılabilirdi.
    Böylece Hope Wade adında bir yatırımcı gelip Lloyd’u gösteri dünyasında iyi bir yer edinebileceğine ikna etti.
    Mucize Mike -sahne ismi buydu- Amerika’nın tüm batı yakasını baştan aşağı turladı.
    Kafası, bir konserve kavanozunda Mike’la birlikte seyahat ediyordu (Aslında Mike’ın kafasını bir kedi yemişti ve kavanozdaki başka zavallı bir tavuğa aitti.)
    Kafasının kesilmesinden tam altı hafta sonra Life dergisi Mike’ı haber yaptı ve ünü daha da yayıldı. Kafasız Mike’ı görmek için herkes 25 sent ödeyebilirdi. Popülaritesinin zirvesindeyken ayda 4.500 dolar kazandırıyordu.
    O zaman için bu para küçük bir servetti.

     

     

    Ortada para varsa, daima taklitçiler de bulunur.
    Mike’ın geldiği kasabadan başkaları da aynı şeyin olması umuduyla tavuklarının kafasını kesiyordu.
    Taklitçi horozlardan birinin adı Şanslı idi ve bir soba borusuna girip ölene dek tam on bir gün yaşadı. Şanslı o kadar da şanslı değildi anlayacağınız.
    Birkaç gün yaşayan başka kafasız tavuklar da oldu.

     
    ***
    Peki, Mike nasıl hayatta kalabiliyordu?
    Bilim insanları Mike’ı incelediler ve Bay Olsen’in tavuğun kafasını koparırken pek başarılı bir iş çıkarmadığını gördüler.
    Kafanın çoğu kopmuştu ancak bir kulak yerinde duruyordu.
    Bıçak şah damarını ıskalamıştı ve bir pıhtı Mike’ın kan kaybından ölmesini önlemişti.
    Anlaşılan, tavuğun reflekslerinin birçoğu, büyük ölçüde sağlam kalmış olan beyin sapından kaynaklanıyordu.
    Mike aynı zamanda birçok hayvan sever dernek tarafından da incelendi ve acı çekmediği açıklandı.
    Mike’ın en çok karşılaştığı sorun, kendi sümüğü yüzünden nefes alamayışıydı.
    Olsenler sümüğü çekmek için şırınga kullanıyorlardı.
    Fakat bir gün kader darbesini indirdi.

     
    ***
    Fruita’daki evine dönmekte olan Mike, geceyi Olsenlerle birlikte Phoenix’teki bir otel odasında geçiriyordu.
    Gecenin bir vaktinde Mike’ın öksürüklerini duyan Olsenler, şırıngayı önceki gün gösteri yaptıkları alanda unuttuklarını fark ettiler.
    Mucize Mike artık yoktu.

     
    ***
    Mike’ın bu dünyadan gecikmeli ayrılışının tam tarihi hiçbir zaman kayıtlara geçmedi.
    Yıllar sonra, Lloyd’un verdiği bilgilere dayanarak, Mucize Mike’ın 1947 Mart’ında öldüğü kabul edildi. On sekiz ay boyunca kafasız yaşamak bir dünya rekoru sayılabilirdi.
    Ancak Lloyd kazayla hayvanın ölümüne sebep olduğunu kabul etmek istemedi ve Mike’ı sattığını iddia etti.
    Bu küçük zararsız yalan yüzünden, Mike ile ilgili birçok öyküde, onun 1949 sonlarına kadar ülkeyi turlamaya devam ettiğinden bahsedilir.

     

     

    ***
    Öyküde, kafasız tavukçuğun öldüğü yazıyor.
    Ben Mike’nın ülkeyi turladığı esnada evlendiğine, çoluk çocuğa karıştığına, torunlarından bazılarının aramızda dolaştığına inanıyorum!

  • Darağaçları da Ağaçtır

    Darağaçları da Ağaçtır

    Aydın Menderes ne güzel bir insandı.
    Hiç yüz yüze gelmedim.
    Tesadüfen bile karşılaşmadım.
    Neyin olur diye sorsalar zahiren ‘hiçbir şeyim’ diye cevaplarım.
    İçimden ‘emimin oğlu’ diye geçiririm.
    Öyle hissedişim babasından ötürü.
    Rahmetli Adnan Menderes’ten rahmetli babam, onun yaşıtı akrabalarım o kadar çok söz etmişlerdi ki.
    Aklım kesinceye kadar onu amcam saymıştım.
    Ondan, annem ve onun akrabaları da aileden biri gibi söz ederlerdi hep. Anacığım ‘Rahmetli asıldığında sen altı aylıktın’ der durur hala…
    Demek ki, gül yüzlü Aydın Menderes’ten övgüyle söz ettiğimde rahmetli neyin olur diye sual edilse, zahiren ‘hiçbir şeyim’ desem, içimden de ‘dayım olur’ diye geçirsem yeridir!
    ***
    Rahmetli emmioğlunu iki sebepler hatırladım.
    Aydın Menderes’in, babasına ve idamlara ilişkin gün yüzüne çıkmamış hatıraları kitap haline getirildi.
    27 Mayıs’la ilgili gün yüzüne çıkmamış hatıraları okurken hem kendisini, hem babasını andım; Fatiha okudum, minnet ve muhabbetimi dualara kattım.
    Birinci hatırlayış sebebim bu.
    İkincisi, 17 Eylül,  Adnan Menderes’in sehpadan ahrete uğurlanışının yıldönümü.
    ***
    Aydın Menderes’in hatıralarında insanın zihnine mıh gibi çakılan bir tablo var.
    Babasını hapishanede son ziyaretlerini anlatırken şöyle diyor:
    Gözüm babamın yüzüne ve boynuna ilişti.
    O son derecede nazik, alçakgönüllü, en yumuşak bir ipekten, kadifeden daha yumuşak bu veli mizaçlı, bu güzel yüzlü insanın, bu güzel başına acaba hangi ananın doğurduğu insan evladının eli yağlı ilmeği takabilir diye düşündüm…
    ***
    O son derece nazik,
    En yumuşak ipekten,
    Kadifeden daha yumuşak,
    Bu veli mizaçlı,
    Bu güzel yüzlü insanın
    Bu güzel başına…
    Taktılar yağlı ilmiği, emmioğlu…
    Onun ve üç yiğit, suçsuz, günahsız üç arkadaşının…
    Bu işi yapacak cellâdı bulmak o kadar kolaydı ki…
    Verip üç beş kuruşu, buldular, emmioğlu…
    Sonra da o üç beş kuruşu, anacığından resmi yazıyla talep edip aldılar, aldılar emmioğlu…
    ***

    Babanı hüccet ile astılar emmioğlu.
    Yüksek hâkim unvanlı alçaklar buldular önce.
    Hep öyle yaparlar, Osmanlıdan beri. Bizans’tan bu yana…

    Siyaset etmek böyle bir şeydir şarkta.

    İlmiye’den adam bulurlar önce.
    Sonra adliyeden.
    Rütbe ile cübbe bir olur; bir çete, bir cunta iktidar olur.
    Sehpanın altındaki tabureyi tekmeleyen poşayı bulmak kolay iş.
    Marifet ona sehpalar kurduracak Paşa’yı bulmakta.
    Onu da çok kolay halettiler; hep ederler, emmioğlu.
    Sehpalar kuracak, milletin seçtiklerini zindanlara dolduracak bir kuvvet lazımdı, buldular, emmioğlu.
    Sonra cübbeli başı, rütbeli başını kast ederek dedi ki:

    ‘Sizi buraya tıkan kuvvet öyle istiyor!’
    Onlara oraya tıkan kuvvet üç kişi asılsın istiyordu, üç kişi o yüzden asıldı emmioğlu…

    O yüzden kuruldu darağaçları:

     

    bakmayın dalsızlığına
    yapraksızlığına
    çiçeksizliğine
    yüreksizliğine
    celladın gücünde boğulan
    güçsüzlüğüne

    en değerli başlardır
    bazen meyveleri
    darağaçlarının
    nihayetinde çünkü
    onlar da ağaçtırlar…

    ***
    Gerisi hepten hikâye…
    Milletin, değerleriyle birlikte tuş edilmesiydi gaye.
    Yassıada mahkemeleri…
    Yargılama müsamereleri…
    Egesel  tiyatroları.
    Cemalaga piyonları.
    İsmet Paşa ‘Şah’ları.
    Milletin sessiz ve derinden küreyi arzı sarsan ahları!
    ***
    Tarih, 16 Eylül 1961’i gösterdiğinde…
    Yani elli küsur yıl önce bugün.
    Özgeçmişinin ilk paragrafında; 
    “Ali Adnan Ertekin Menderes (d. 1899; Çakırbeyli, Aydın – ö. 17 Eylül 1961; İmralı, Bursa),
    1950-1960 yılları arasında başbakanlık yapmış, İstiklal Madalyası sahibi…”
    Yazan bir âdemoğlu için,
    Bir Millet sevgilisi için,
    Bir veli yüzlü insan için,
    Bir Başbakan için,
    Bir istiklal madalyalı gazi için,
    Bir sehpa kuruldu,
    Bir yağlı ip getirildi,
    Emmioğlu hatıratında ‘hangi insan evladı böyle bir boyna yağlı ilmeği takabilir diye düşündüm’ yazıyor, amma…
    Bir cellât bulundu…
    Baş cellâtlardan emir ferman geldi.
    Astılar!
    Fotoğrafını çekip, gazetelerde yayımladılar. Düşüklere ders olsun diye…
    O fotoğraf, 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kafa kağıdıdır. Nüfus hüviyet cüzdanıdır!

     

  • Suç ve Ceza Film Festivali

    Suç ve Ceza Film Festivali

    Bu yıl, tema” Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık”

    Başakşehir Belediyesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğiyle düzenlenen film festivali adalet-sinema ilişkisini gündeme getiriyor.

    Uluslararası 14 panel, bir sempozyum ve 2 konferans gibi akademik etkinlikler var.

    Yurt dışından ve Türkiye’den 130 civarında konuşmacının yer alacak.

    Festivalde 50 civarında ülkeden, 150’ye yakın film gösterilecek.Filmlerin 60’ı uzun metraj, 25’i belgesel, 60’a yakın kısa film olacak.

    Gösterimler, 3 sinema salonu ve İstanbul Üniversitesi’nin 2 tarihi salonunda gerçekleştirilecek.

    Festival kapsamında, ”Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması” ile ”Uluslararası Altın Terazi Kısa Film Yarışması” yapılacak.

  • Kilimin Zor Anları

    Kilimin Zor Anları

    Vikipedi, bakın kilim hakkında ne dedi;

    Kilim, Türk el dokuma sanatlarından en önemlilerinden.

    El dokuması kilim denilince akla ilk Türk kilimleri gelir.

    Anadolu’da yün kilimler elde dokunur.

    Dünyanın en eski kiliminin, M.Ö. 5. yüzyıla ait Türk kilimi olduğu tespit edilmiştir.

    Kilimin elle yapımı zordur.

    Kök boyası yüzyıllarca solmaz bu yüzden kök boyası kullanılmalıdır.

    Döşeme, divan gibi yerlere serilir.

    Anadolu’da halı kadar, belki ondan bile çok sevilir.

    Yünden, kıldan dokunur.

    Genellikle desenlidir.

    Desenleri şiir şiirdir.

    Destan destandır.

    İlmiğine pamuk eller değdiğinde ‘yar kilimi’ olur, düğümünü gözleri yol kollayan, kulakları ses bekleyen sevgili attığında ‘kor kilimi’ olur.

    Gün gelir ağa duvarında süs, gün gelir bey divanında minder olur. Gün gelir genç kızların en muteber çeyizi olur.

    Şiirler, Türkü’ler kilimi sever.

    Ben de kilimli şiirleri severim.

    Behçet Necati’nin du dizeleri ezberimdedir:

    Sakladığım baharlar nerde bu kilim için,

    Nerde yıllarca önce, ben sana…

    Ne yaptın baharları, baharsız çok çiğ, topraklarda…

    Çok çiğ çiçek –hiç yok– hani bu kilimde?

    Hani beyaz, beyaz, beyaz… Beyazları ne yaptın?

    Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu karakış!

    Bari biraz kışlarda… Çıplak, çok çiğ!

    Çok çiğ bu çığlık, bu en bol renk: Kara! Ben sana

    Hiç kara koyma demiştim, nerden düştü, çok çiğ

    Paslı borulardan katran, soba zifiri…

    Sonra eski patiska perdeler gibi solgun ve sıska

    Parmaklarda kirli tütün sarısı.

    Çok çiğ kesik öksürük, çiğ çatlak çağıltı…

    Nazım Hikmet’in şu dizeleri usta işi Anadolu kilimleri kadar güzeldir:

    İskemleler ayakta uyuyor

    masa da öyle

    serilmiş yatıyor sırtüstü kilim

    yummuş nakışlarını

    Fatih Kısaparmak’ın kilim şiiri/şarkısı da pek güzel değil mi sizce:

    Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur

    Kilimin dilinden ancak anlayan okur

    Sırlarımı verdim sana sevgimi verdim

    Şu gönlümü kilim yaptım yoluna serdim

    beş vakit kilim dokur sevdanın eli

    nakışı yar yüzüdür, deseni yar yüreği

    bükülür pehlivanların bileği er geç

    bükülmez kilim dokuyan yarin bileği

    bu da bendenize ait bir dörtlük…

    Diyorsunuz ki nereden çıktı şimdi bu kilim muhabbeti.

    Bir kare fotoğrafta iki yüksek bürokrat.

    Biri Genelkurmay Başkanımız.

    Diğeri Afyon Valisi…

    Cephane patlamış, 25 şehidimiz var, Paşamız o acıyla gitmiş olay yerine.

    Vali’yi de ziyaret etmiş.

    Vali Bey, mutat olduğu üzere bir armağan vermiş konuğuna.

    Bu hediyeleşme için ortamın müsait olmadığını unutmuş.

    Vermiş kilimi, çektirmiş fotoğrafı…

    Adamları, ‘Valimize Paşa geldi, Paşamız ona kilim verdi’ heyecanıyla koymuşlar fotoyu sitelerine.

    Aldırmadan seksen milyonun gözyaşı destekli sitemlerine.

    Yenilmişler yüreklerini, beyinlerini kelepçeleyen o malum ‘tanıtım şehvetlerine’

    Unutmuşlar, o saatlerde yirmi beş canın, cansız bedenlerinin yüz pare olmuş parçaları toplanmakta, teşhis edilmeye çalışılmakta, bayraklara sarılmakta.

    O an işte kilim, yedi bin senelik kilimliğinden sıyrılıp, bayrak olmak istemiş.

    Sarmak istemiş o canları, ıslanmak istemiş o kanla.

    Ve derler ki, Bu işe en çok kilim üzülmüş.

    Çünkü kilimin ipliği aşktan, ilmiği meşkten imiş.

    Boyası kökten imiş, kökün suyu göz yaşından imiş.

    Tezgâhı gönül imiş. Ve kilim bu işe şaşmış kalmış, ‘ben kilim olalı, yani yedi bin senedir böyle bir hal görmedim, böyle bir iş gelmedi başıma’ demiş…

    25 can için ilmik ilmik, desen desen ağlamış!