Kategori: Yazar

  • Erzurum Köylerinde Sünnet Düğünleri

    Çok değil bundan 20-30 yıl öncesinde geleneksel hayat biçimi topluma hakimdi. Hiç kimsenin aklından çocuğunu fenni sünnetçiye veya bir üroloji uzmanına sünnet ettirmek düşüncesi olmazdı. İnsanlar babadan, atadan gelen geleneği takip eder çocuklarını öyle sünnet ettirirlerdi.

    Erkek çocukların sünnet ettirilme anlayışıda asırlardan beri aynı idi. Şehirde bile sünnetçiler vardı. Öyle ki sünnetçiden günler, aylar öncesinden randevu alınır, sıraya girilirdi. Köylerde sünnet ettirme işlemi genelde kışın 15 tatilinde veya  Eylül ayının sonuna doğru yapılırdı.

    Tarihi süreçte Erzurum da doktor bulunmadığından  bu tip tıbbi işler ya ocak sahiplerine, ya sınıkçılara veya üfürükçülere kalırdı.

    Sünnet etme işi ocak işiydi. Ocak geleneği babadan oğula devirle geçerdi. Bu devir işleri asırlarca sürdü gitti. Kendilerine has duaları, kendilerine has ilaçları ve kendilerine has metotları vardı.

    Aşkale, Ilıca ve Erzurum merkez köylerinde sünnet işide  Söğütlü köyündeki ocakta idi. Sünnetçi Mahmut usta deyince akan sular dururdu. Asırlardan beri bu ocak bu işi üstlenmiş 1950-1980 arasında ise bu işi bizzat Mahmut Usta ve kardeşi yapmıştı. Adı geçen kasaba ve köylerindeki erkeklerin tamamının kirvesi Mahmut Usta idi. İşler o kadar yoğun idi ki tek çocuk ile değil köy köy sıra alınırdı. Genelde yakın köyler esası üzerine sıra verilir böylece zamandan  ve yoldan kazanç sağlanırdı.

    Köylerde muhtar veya çocukları sünnet olacak olanlardan bir temsilci aylar öncesinden Mahmut ustaya gider durumu anlatır sonra Şubat ayının duruma göre; biri, ikisi veya üçü gibi  günlere sıraya girerdiler.

    Birinci işlem bittikten sonra sıra çocuğun kirvesi kim olacağa gelirdi. Kirvelik önemli bir müesseseydi. Kirve olan aileden biri olurdu. Çocuğun kirvesinin kim olduğuna karar verilince zaman zaman küsmelerde olurdu. Ben kirve olacaktım! Neden başkasını kirve yaptınız? diye serzenişlere aile muhatap olurdu.

    Kirve olan şahıs çocuğun sünnet töreni için gereken elbise ve süsü eşyalarını alır evinde hazır bekletirdi.

    Artık gün gelmiş çatmış köylüler kendi imkanlarıyla Mahmut ustayı söylenen yerden alıp köylerine getirilerdi. Sabahtan akşama kadar  ne kadar sünnet olacak çocuk varsa tek tek sünnetlerini yapar, sünnet olan çocuklara kanamaları durumunda kesilen kısma sarı bir toz ilaç vererek köyden ayrılırdı.

    Artık sünnet olan çocukların ziyaret edilmesine sıra gelmişti. Tabi o zamanlar altın gibi hediyeler verilmezdi. Hediyeler en çok kışın Erzurum’da satılabilen meyve türleri olurdu. Duruma göre 1 veya 2 kilo  elma,armut gibi meyveler getirilirdi.

    Sünnet olan çocuk sedirde yatarken  odanın tavanına bir ip bağlanır sonra ipin ucuna  sağlam bir elma geçirilirdi. Delikanlılardan sırayla iki kişi karşılıklı diz üstü oturur hakem elmayı önce sarkaç gibi salınıma bırakırdı. Sonra yarışacak olan delikanlılar sırayla elmayı dişleriyle yakalamaya çalışırlardı. Kim elmayı dişleriyle ısırıp tutarsa yarışmanın galibi seçilir, isteği olan orta oyunu veya türküyü  odada bulunan arkadaşlarıyla birlikte oynar veya terennüm ederlerdi.

    Köylerdeki; erkek, kadın düğünleri gibi sünnet düğünleri en az üç gün üç gece devam eder  düğün yerleri müzikal veya orta oyunlarının yaşatıldığı görsel şölenlere dönüşürdü. Küsler barışır, sünnet olan çocuklar eğlendirilir, dostluklar pekiştirilirdi.

    Yemek faslına gelince kirve olanlar günler öncesinden tandırda pişirttikleri su böreklerini, evelik dolmalarını, tandırda pişen keteleri ve pancar yaprağına sarılmış, satırla kıyma haline getirilmiş et dolmalarını  misafirlerine  yemek saatlerinde ikram ederken , misafirler bu işte geri kalmayıp onlarda kendi evlerinde hazırlattığı  yemekleri düğün evine yollamak suretiyle  hane sahibinin yükünü azaltırlardı.

    Evet  1980’lerden önce sünnet düğünleri böyle olurdu. Ha birde “davul-zurna” işin tadı ve tuzu olurdu. Davulcu Mehmet, zurnacı Nazir ağabeyler veya Davulcu Mustafa ve oğlu Zurnacı Ali düğünlerin olmazsa olmazıydılar.

  • Bir Zamanlar  Erzurum Yöresinde Kadın Düğünleri

    Televizyonun olmadığı, radyonun yaygınlaşmadığı, taş plakların zor bulunduğu zamanlarda toplumun gelenek, görenek ve kültürü korunuyordu. Henüz şehirlerde düğün salonları, otel lobileri oluşmamıştı. Bu nedenle geleneksel kültür korunuyor, toy, düğün, seyirlik oyunları ve bazen halk hikayecilerinin diliyle gelecek kuşaklara naklediliyordu.

    Kültürel erozyonun başlamadığı, köylerden şehirlere yönelen göç dalgalarının olmadığı dönemlerde  kültürlerin nakledildiği sosyal organizasyonlardan biride düğünlerdi.

    Aşkale ve Ilıca köylerinde düğünler 1970 öncesi tam bir kültürel aktarım şeklinde, asırların getirdiği bilgilerin edep ve haya sınırları içinde  nakledildiği şölenlerdi. Bu yıllarda düğünler 5 veya 7 gün sürer düğün evleri görsel şenliklere sahne olurdu.

    Düğüne Hazırlık:

    Erkek tarafı aylar öncesinden kız evine gelir düğün günü sözü alınır,  erkek ve kız tarafı hazırlıklara  başlardı. Erkek tarafı söz kesiminde vaat ettiği eşyaları kız tarafına yollar, kız tarafı ise yıllar öncesinden başladığı çeyiz sandığını hazırlamış olurdu. Düğün gününden 15-20 gün önce kız evinde çeyizler özenle bezenle dizilir, köyün  veya yakın köylerdeki akrabaların  görmesine açılırdı. Çeyiz görmeye gelenler mutlaka “saçı” adını verdikleri bir hediye ile gelir kız evinde misafirlerin gözü önünde saçıyı takdim ederlerdi. Bu işlemlerin son gününde  köyün muhtarı, imamı ve ihtiyar heyeti kız evine gelir önce çaylar yudumlanır, dualar edilir sonrasında ise yazım işlemine başlanırdı.

    Çeyizler heyet huzurunda tek tek yazılır en sonunda muhtar cebinden çıkardığı mühürle yazılanları mühürler ve çeyiz sandığının içine konulurdu. Yazım bitince erkek tarafı toplanan çeyizleri kağnı veya  arabası at arabası ile güveyinin evine götürürlerdi. Tabi bu işlemler hep bir merasimle ve dualarla yapılırdı.

    Düğün Başlıyor:

    Gelin adayının bir baş sağdıcı olur  bunun yanında genç kızlar sağdıçlık görevini hep beraber yaparlardı. Gelin adayı köy imamını duasıyla baba evinden alınır “kadın düğününün” olacağı baş sağdıcın evine götürülür günler öncesinde hazırlanan yemekler, börekler yenir düğün başlardı.

    Sağdıcın evi “türkülere, manilere, Erzurum Kadın Barlarına” ve yöresel oyunlara mekan olurdu. “Çayda çıradan” tutun kadın barlarının tamamı  düğünlerin en görsel yanını oluştururdu. Çalgı aleti olarak def veya temiz, yıkanmış bir gaz yağı tenekesi  müzik aleti olarak kullanılırdı.

    Kadın Barları:

    Erzurum kadın barları düğünlerin vaz geçilmezlerindendi. “Kavak uzanır gider/ Dalıda bezenir gider” derken onlarca kızın birlikteliğini gönüllere nakşederken, “Aşşağtan gelirem yüküm eriktir/ Eriğin dalları delik deliktir/ Bir Emmim kızı var taze feriktir” dizeleriyle barda coşulurdu.

    Çift Beyaz güvercin olsam/ Çadırın Başına konsam/Güzellere yoldaş olsam/Çirkinlere tuzak kursam” ifadeleri koro şeklinde ağızlardan evin toprak duvarlarına vururken,  “Ben bir kavak, yol üstünde biterem/ Gelen geçenlere gölge ederem/ Irgalanma kavak seni budaram/Budar budar odun eder sataram”  yanık türküleri seslendirip bar tutarlardı.

    “Bayburt sallamasıyla”  devam eden, “akça ferik” barıyla neşelenen, “Hapudiyar” barıyla hızlanan, “loy loy kavak uzanır gider” barıyla  mendil sallanır, “Çarşıda üzüm kara” ile  kemale eren barlar günlerce  köy kızlarının yorgunluğunu, stresini atar neşelerine neşe katardı.

    Kızların yanık sesleri, sevda çekenlerin sevdasını, yavuklusunun ailesine işittirebileceği şekle dönüşürdü. Düğün evine 12-13 yaşından büyük erkek çocuklar asla alınmaz, düğün evinin erkeği  (genellikle yaşlı amcalar olurdu) kapıya yakın yerlerde nöbet tutar emniyeti sağlardı. Delikanlı başı düğün süresince ergenlik çağındaki  veya evlenme çağındaki gençlerin düğün evine gitmemeleri yönünde ikazları ve tembihleri olurdu. Gitmek isteyenlerde cezalandırılırdı.

    Köyün genç kızları, gelinleri beş gün boyunca müziğin tadını çıkarırlardı. Düğün evinde ilk gün yemeği baş sağdıç verir devam eden öğünlerde diğer  sağdıçlar sırayla  yemeklerini getirir yer sofrasında  oturularak  yenirdi. Bu düğün süresince böyleydi.

    Geline Kına Yakılıyor:

    Günler ilerlemiş son güne gelinmişti. O gün akşama doğru gelin tekrar baba evine götürülür bu arada erkek tarafı   kına gecesine iştirak ederdi. Akşam gaz lambaları varsa lüks lambasının aydınlattığı odada  türküler eşiliğinde  kına yakılır, kına türküleri söylenir gelin adayı kına yakılırken elini açmaz erkek tarafından gelin kaynanası avucunun içine bir altın koymak suretiyle  kınanın yakılmasını sağlardı. Geç saatlere kadar  oyunlar oynanır ve yatılırdı. Artık kızın baba evinde geçirdiği son geceydi. “Ana üzüntülü, kız ağlamaklı” olurdu.

    Gelin Baba Evinden Dualarla Çıkarılıyor:

    Sabah erken saatlerde erkek tarafından gelen “tilki müjde yastığını” alıp erkek tarafına götürü böylece erkek tarafı yola düşerek kız evine gelirdi. Önceden hazırlanmış şerbetler kapı önünde misafirlere ikram edilir davul-zurna eşliğinde erkekler bar tutardı. En sonunda baba eve girerek kızının beline kırmızı bir kurdele ile bir altın bağlar ona dua eder dışarı çıkardı. Bunun üzerine imam gür sesiyle da eder damadın babası içeri girerek gelini dışarı çıkarmaya çalışırken kapı katılır evin küçüğü kapı açma hakkını aldıktan sonra gelin dışarıya çıkarılarak, gelin arabası olarak düzenlenmiş kağnı veya at arabasına bindirilir,  davul- zurna eşliğinde  damadın evine doğru yol alınırdı.

    Bir günde  damadın evinde düğüne devam edilir oyunlar oynanır, türküler toprak damlı evin duvarlarının döverdi. Artık gece olmuş herkes yatmış olur ertesi günü küçük merasimlerle düğün sona doğru gelirdi. Dualar eşliğinde akşam düğün son bulur böylece 7 gün 7 gece devam eden düğün sona ermiş olurdu.

    Böylece 7 gün, 7 gece devam eden düğünler aynı zamanda bir okul görevi yapardı. Ne yazık ki 1980 sonrası gelişen sosyal olaylar, ekonomik zorluklar bu güzellikleri tarihin mezarlığına gömdü.

     

  • Tifo , Tifüsten Günde 10- 15 Asker Ölüyordu

    Daphan ovası buz kesmiş, yağan kar metreyi aşmıştı. Ovanın batı ucunda Çay (Ergamansur), doğu ucunda Tikkir, kuzeyinde Gelinkaya (Zuvans) , güneyinde Cinis , ortasında ise Tazegül köyü vardı.

    Tazegül köyü 14. yüzyılda Kerkük’ten yola çıkan Türkmenlerin kurduğu bir köydü. Köy yerleşim yeri bir vadide olup suları ve çeşmeleri boldu.Köyün genel görünümü Doğuanadolu haritasının minyatür şeklindeydi. 180 haneli güzel bir yerdi.

    Bahse konu olan olaylarda bu köyde geçmişti. Birinci Dünya Savaşı başlayınca köyde büyük bir merek temizlenmiş, düzenlenmiş ve Ordu için sahra hastanesine dönüştürülmüştü.

    Küçük Fevzi olanları seyrediyor:

    Küçük Fevzi dokuz on yaşlarında. Aileden Mehmet Çavuş Yemene savaşmaya, Tursun Ağa ise Allah’u Ekber dağlarında asker olarak Ruslara karşı savaşmaya gitmişti. Babası ise Balkan harbinden dönmüş ev işlerini idare ediyordu. Savaşın ilerleyen günlerinde Annesini Tifo hastalığından kaybetmiş yetim kalmış, evin yükü yaşlı ninesine kalmış yaşadığı acılar ise onun belini bükmüştü. Hastane hazırlanmış cepheden gelecek hasta ve yaralılara tahsis edilmişti. Halk perişan ancak boğazını doyurabiliyordu.

     Tifo, Tifüs hastalığına yakalanmış olanlar getiriliyor:

    Bir sabah uzaklardan köye doğru gelmekte olan karartıları bacada oynamakta olan Fevzi görmüş hemen durumu bağırarak köye ilan etmişti. Hava alabildiğince ayaz, kar derinliği oldukça fazlaydı. Küreklerle yollar açılmış gelen yaralılar buradan geçerek hastaneye ulaşmıştı.

    Askerlerin kimisi at kızaklarıyla getirilmiş, kimisi sıhhiye askerlerin omuzlarından tutarak yaralı bir vaziyette gelmişti.

    Hastanede iki doktor ve asker sağlık görevlileri bulunuyordu. Gerçi hastane bahçesine kimse sokulmuyordu ama köylüler tabi küçük Fevzi’de olanları uzaktan seyredebiliyordu.

    Bitler tahta ile kazınıyor:

    Getirilen askerler ve yararlılar içeri alınmadan önce üzerlerinde ki elbiseleri kışın ayazında çıkarılıyor ,sonra tahtadan yapılmış “Bitleri kazımak” için kullanılan aletle  hasta ve yaralı askerlerin üzeri alet bastırılarak bitlerden temizlenebiliyordu. Bu işlem sonunda derileri kalkmış kanlar içinde  kalan  Mehmetler koğuşlara götürülüyor imkanlar ölçüsünde tedavi edilmeye çalışılıyordu.

    Askerlere imkanlar ölçüsünde giyecekler giydiriliyor, mutfakta pişen yemekler yediriliyordu. Askerlerin acıları ve feryatları Tazegülün kerpiçten yapılmış evlerinin duvarlarına çarpıp gök yüzüne yükseliyor, getirilen yaralı askerlerin sonu gelmiyor ancak gün bitip karanlık çökünce tüm köylü evlerine çekiliyor sabahın gelmesini iple çekiyordu.

    Ölüm Kol Geziyordu:

    Sabahlar birbirini takip etmekte  ahır işlerini bitiren köylüler  hastane bahçesine geldiklerinde  Tabip subayın  “askerlerden gece ölenler olduğunu” mezarlık eşilmesi gerektiğini köylülere duyuruyor  köylüler olanca güçleriyle  yol kenarındaki köy mezarlığının en yakın kısmında her biri on, on beş asker naşını alacak şekilde mezarlar eşmeye başlıyorlardı.

    İlk gün birinci mezara altı asker defnedilmişti. Derken günler ilerledikçe şehit sayısı  onlara onbeşlere ulaşıyordu. Artık köylüler hergün mutad hale gelmiş olan defin işlemini yapıyor ve acaba hangi diyardan gelmiş geride kimleri kalmış Mehmetleri ebedi istrahatgahları olan yere usulca gömüyorlardı.

    Bu işlem 1916 yılının Şubat ayına kadar sürmüş bu tarihten sonra Erzurum işgal edilince sahra Hastanesi Erzincan’a doğru götürülmüştü.

    Tüm bu yaşananları çocuk Fevzi gözleriyle görmüş, acıları  ve feryatları duymuş,hergün mezara konulan askerlerini acısını yüreğinde duymuş ve  sonraki devirlerde kışın köy odalarında  gördüklerini gelecek kuşaklara anlatmıştı.

    Bu acı hikayeleri dinleyenlerden biri olmuştum.

  • Kadim Türkçe( Osmanlıca) Öğrenmek

    Milli Eğitim şurasıyla birden gündeme gelen ve ilgili, ilgisiz herkesin konuştuğu bir konu oldu.

    İnsanlar tartışmaya, “olmalı veya olmamalı”  bakarken  aslında “neden olmalı veya neden olmamalıyı” irdelemeli, ideolojik pencereden , endişe ve korkulardan  uzaklaşarak bakmalı, bunu yaparken  bazıları “rövanş almak için iyi fırsattır” dememeliler.

    Eski Türkçe yazı sitili olarak Farsçaya yakın bir Alfabenin  yazım dilinde kullanılmasıdır. Şüphesiz Arap harfleriyle uyumlu olması  işin bir başka boyutunu içermektedir.

    Selçuklu Türkleri Orta Asya steplerinden geçip İran üzerinden Anadolu’ya gelirken  kelime, şive ve alfabeyi beraberlerinde getirdiler. Kaldı ki  Birinci Dünya Savaşına kadar Farsça Osmanlı Medreselerinde  ana derslerden ve olmazsa olmazlardandı.

    Mağlubiyetler artıca arayışlar başladı:

    1774 Küçük Kaynaca antlaşmasından sonra  Osmanlı mağlubiyetle ciddi anlamda tanışınca  özellikle Eğitim alanlarında arayışlara girildi. Bahriyede, Mühendishanede, Askeri İdadilerde ciddi çalışmalar oldu.

    1824 yılında İkinci Mahmut’la birlikte “Sıbyan Mekteplerinin” yanına ” İptidai Mektepleri” kurdurmak suretiyle başlayan ve Mektepli- Medreseli ikilemi aralıksız 100 yıl sürdü.

    1820’lerden başlayan anlam, okuma, yazma işlemleri için Osmanlı aydınları, ciddi çalışmalara imza attılar. İşte alfabe konusu o yıllarda başladı. Ancak 1913 yılında zirve yaptı. Birinci dünya savaşında Osmanlı ordusu yeni alfabeyi kullanırken sarayda Latin harfleri ile yazılıp okunuyordu.

    Eğitim tarihi çalışanlar bu tartışmaları bilirler. Sonuçta 1928 yılında Latin harflerinin kabulüyle yeni bir dönem başlamış ve bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Ancak bu sıkıntıların bir bölümü gerçek olurken bir kısmı şehir efsanesi etrafında şekillenmiştir.

    Bir Şehir Efsanesi:

    Bir şehir efsanesi de  ” alim toplum bir gecede cahil kaldı” ifadesidir ki “Eğitim tarihçilerinin” verdikleri belgelere göre 1900’lerde Osmanlı coğrafyasında okuma- yazma oranı % 3-7 arasında idi. Eğer Gayri Müslim tebaayı çıkarırsak Müslüman ahalide durum vahimdi.

    Örneğin 1927 yılında Erzurum’da okuma yazma oranı sadece % 3.75 civarındadır. Bu Türkiye genelinde % 7’lerdedir.

    Osmanlının son yüz yılında 4 büyük harp, toplumsal travmalar, muhacirlikler, yoksulluk ve halkın eğitime sıcak bakmaması gibi nedenlerden dolayı Sultan Abdülhamit’in çalışmaları yeterli olmadığı gibi yetişen nesillerde Çanakkale’de toprağa gömülmüştür. 7 ayrı cephede kayıplarımız izah edilemeyecek kadar çoktur. Bu nedenle niye okur-yazarlık azdı diye bir polemiğe girmemek gerekir.

    Evet işin bir diğer boyutu “Başbakanlık Osmanlı Arşivlerindeki”  yüz milyona yakın belgenin, Vakıflar Genel müdürlüğü bünyesindeki arşivlerin , Diyanet İşleri Başkanlığı arşivlerin, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğündeki milyonlarca belgenin tasnif edilmesi, okunması ve gelecek kuşaklara kazandırılması elzemdir.

    Bütün bu nedenlerden dolayı Osmanlı belgelerini okuyacak, anlayacak ve gelecek kuşaklara aktaracak “Kadim Türkçeyi” bilenlerin yetişmesi ülke adına bir kazanç olacaktır.

    Ancak bu tamamen hissi duygulardan uzak, akıl, bilim ve mantık süzgecinden geçirilerek,  sevdirilerek, zorlama olmadan yapılmalıdır. Eğer biz Büyük Osmanlı Coğrafyasında veya Türk Dünyasındaki belgelere ulaşmak istiyorsak bunu başarmalıyız. Bunu yaparken kesinlikle ideolojik ön yargılardan kurtulmak ilkesinden hareket edilmeli, aşırılıklardan sakınmalıyız.

    Evet Namık Kemali, Ahmet Mitat’ı, Recai Ekrem’i,Ömer Seyfettin’i kendi orijinal metinlerinden okumak isterim.

    Bizim kuşaklar okuyamadı bırakın gelecek kuşaklar okusun.

  • Hazin Bir Göç Hikayesi

    Talih zebun, düşman kavi ve dostun olmadığı yıllardı.

    Birinci dünya savaşı bütün cephelerde olanca şiddetiyle devam ediyordu. Osmanlı orduları 7 cephede olağan üstü savaşıyor, lakin şartlar gittikçe aleyhlerine dönüyordu.

    Cephelerden biride Kafkas cephesi, savaşın sıklet merkezi ise Erzurum ve çevresiydi. Allahu Ekber Dağlarında kaybedilen savaş sonrasında şehir ve çevresinde birde salgın hastalıklar baş göstermişti ki Rus’a da benzemiyordu.

    Tifo, tifüs, bit, pire ne ararsan vardı. İnsanların can düşmanıydılar. Hergün yüzlerce insan hastalıklardan ölüyor, mezarlara bile konulmadan surların dışına bırakılıp kurda kuşa yem ediliyordu.

    İnsanların akılına göç etmekten hicret etmekten başka çare gelmiyor, Ruslar şehre doğru işgal faaliyetlerini hızlandırdığı bir ortamda ova köylerinden birinde Ahmet amca, Fatma nine ve üç çocuklarıyla birlikte göç yolunu tutuyorlardı.

    Bir sabah Ahmet emi ve Fatma teyze akşamdan alabildikleri yiyecekleri ,birkaç parça yorgan ve hasırı Kağnı arabasına koyup, öküzleri koştuktan sonra üç çocuklarını alarak bir meçhule doğru yola çıktılar.

    Erzurum -Aşkale arasındaki yollar kağnı arabaları,at abaları, yaya yürüyenlerle doluydu. Arkada düşman, önde soğuk, kar, tifo ve tifüs vardı.

    Gitmeliydiler.Ermeni çeteleri Ruslardan aldığı destekle göç yolarındaki kafilelere baskın yapıyor öldürüyor,talan ediyordu.

    Kar çok yağmış yollar gidilmez olmuştu. Ahmet amca öküzlere “ho” derken ailecek ağlayıp ata dede yurtlarından ayrılıp Sivas’a doğru gidiyorlardı. Gözlerde yaş gönüllerde hüzün vardı. Daphan ovası, At kişnemeleriyle,kağnı tekerlerinden çıkan gıcırtılarla ve ” göç göç oldi” türküsünün yankısıyla yolcularını gurbete gönderiyordu.

    Hava soğuk , kar çoktu. Derken bir dağ yolunda Ahmet amca ve Fatma ninenin kağnısı kara saplandı. Rüzgar olanca şiddetiyle karları kağnıya doğru savururken, öküzler oldukları yerden bir adım öteye gidemiyorlardı.

    Öküzler terlemiş, güçlerini tüketmek üzereydi. Fatma ana ve çocukları kağnı arabasının üstünde yorganlara sarılmış uzaklardan gelecek kurtarıcılarını beklerken rüzgarda gittikçe şiddetini artırmıştı.

    İçlerinde bir ürperti belirdi. Rus’tan kaçtılar , Ermeni’den kaçtılar ama soğuktan kaçamıyorlardı. Acaba donarak öleceklermiydi?

    Ahmet amca nice zorlukların üstesinden gelmiş yiğit bir dadaştı. Ama yapacağı bir şey yoktu. Bekleyip kağnı arabasını kardan kurtaracak birilerinin gelmesini sabırla bekleyip Allahtan isteyecekti. Göz gözü görmüyor soğuk alabildiğince vücut ısılarını emiyordu.

    Terlemiş öküzler çok geçmeden donarak ölmüşlerdi. Arık ailenin tüm umutları birer birer sönüyor ,kimselerinde gelmeyeceğini yüreklerinde hissediyorlardı.

    Kağnı arabası artık kardan bir tümsek görüntüsünde idi. Akşam olmak üzereydi. Yorganlar ile birbirlerine sarılmış anne, baba ve çocukları akşam karanlığıyla birlikte  derin bir uykuyu göz kapaklarında hissederken “ölüm meleği”  kendilerini bekliyordu.

    Tatlı bir uyku bedenlerini sararken onlarda arık bu dünyadan göçüyorlardı. Ölüm onları Aşkale -Tercan arasında ki bir yolda yakalamış ve hakka teslim olmuşlardı.

    Bir gün sonra Erzurum’dan yeni gelen kafileler yol üzerinde kar tepeciğini temizleyip baktıklarında Ahmet amca, Fatma nine ve üç çocukları ile birlikte kağnı arabasının üzerinde  ruhlarını  teslim ettiklerini gördüler.

    Ve öylece onları bırakıp, onlarda bir meçhule doğru yol aldılar.