Etiket: Yaşamayı

  • Sinan Yağmur, Yunus Emre gibi yaşamayı anlattı

    Nazilli 8. Kültür Sanat ve Edebiyat Festivalinde, yazdığı dini kitaplar ile herkesin büyük beğenisini kazanan Sinan Yağmur Yunus Emre gibi yaşamayı, Yunusça yaşamı konuştu.

    Programa Yunus Emre’nin şiirlerini okuyarak başlayan ünlü Tasavvuf Yazarı Sinan Yağmur Yunus Emre’nin hayatı ile ilgili de bilgiler verdi.

    Nazilli Belediyesi’nin Kültür Sanat ve Edebiyat Festivallerine önceki yıllarda da konuk olan ve Nazilliler tarafından yoğun ilgi gören Sinan Yağmur, 8. Kültür Sanat ve Edebiyat Festivalinde Yunus Emre, Hazreti Mevlana ve Şems-i Tebrizi’nin hayatları ve düşüncelerini anlattı. Yağmur, bu kişiliklerin örnek alınacak şahsiyetler olduklarını dile getirerek İslam Dünyasının en değerli isimlerinden biri olan Yunus Emre’yi Aşk ile ele aldığı kitabı Aşkın Gözyaşları serisinin 5. kitabı olan Aşkın Gözyaşları 5 Yunus Emre hakkında da konuştu.

    Günümüzde tasavvuf edebiyatı denince akla gelen ilk yazarlardan bir tanesi olan Sinan Yağmur büyük beğeni toplayan Aşkın Gözyaşları serisinin 5. Kitabı olan Aşkın Gözyaşları 5 Yunus Emre kitabından İslam Edebiyatının en önemli isimlerinden bir tanesi olan Yunus Emre’ye ait nağmeleri tasavvuf müziği eşliğinde okudu. Bugüne, yarına, hayata ve dünyaya Yunusça bakmaya çok fazla ihtiyaç olduğuna vurgu yapan Sinan Yağmur, Yunus Emreyi anlatan kitabının arka kapak yazısını yine eşsiz üslubu ile gönülleri titreterek okudu.

  • Ersin Serbes: “Y kuşağı evlerini sadeleştirerek yaşamayı seviyor”

    Doğtaş Kelebek Genel Müdürü Ersin Serbes, Y kuşağının evlerini sadeleştirerek yaşamayı sevdiğini söyledi.

    TÜYAP Fuarcılık ile Türkiye Mobilya Sanayicileri Derneği’nin (MOSDER) işbirliğinde düzenlenen İstanbul Mobilya Fuarı (İSMOB)’nın 13’üncüsü, 1000’den fazla markanın katılımı ile açıldı. İSMOB’un Avrupa’nın en büyük ikinci, dünyanın ise en büyük üçüncü fuarı olduğunu belirten Doğtaş Kelebek Genel Müdürü Ersin Serbes, fuar hakkında açıklamalarda bulundu.

    “MOSDER 50 büyük markanın bir araya gelerek oluşturduğu bir dernek. İSMOB’un düzenlenmesine öncelikli olarak MOSDER öncülük ediyor” diyen Serbes, konuşmasına şöyle devam etti: “İSMOB, şirket olarak yaptığımız çalışmaların neticesini almak ve önümüzdeki bir yılın satışlarını daha iyi yerlere ulaştırabilmek için Türkiye’deki mobilya sektöründe önemli bir yere sahip. Yurtdışındaki müşterileri, yatırımcıları bu fuara davet edebilmek için hem MOSDER hem de mobilya sektöründeki markalar bir yıl boyunca dünyanın dört bir yanında İSMOB’un tanıtımını gerçekleştiriyor. Ürettiğimiz ürünler ile burada bir nevi görücüye çıkıyoruz. Maalesef bugünlerde İstanbul’un da son yıllarda görüp görebileceği en büyük kışlardan bir tanesine maruz kaldık. Bu nedenle katılımcılar açısından biraz sıkıntılı bir süreç yaşıyoruz. Buna rağmen memnunuz. Mutlaka hep birlikte buradan iyi sonuçlar çıkartacağız”.

    “Türk ekonomisi içerisinde katma değer yaratan ender sektörlerden bir tanesi”

    Serbes, “İSMOB, özellikle yurtdışından gelen müşterilerimize ürünlerimizi beğendirmemiz ve onlara Türk mobilyasının nerelere gelmiş olduğunu göstermemiz açısından çok önemli bir fuar. Yurtdışındaki müşteriye bizim için ulaşmak zor değil; fakat burada asıl önemli olan ülkemize katma değer sağlaması. Mobilya sektörü Türk ekonomisi içerisinde katma değer yaratan ender sektörlerden bir tanesi. Biz yıllık 3 milyar dolara yakın dış ticaret yapan, yurtdışına mal satan bir sektörüz. Ülkemize döviz girdisi sağlıyoruz. İstihdam konusunda da çok ciddi bir yere sahibiz. Tüm bu önemli koşulları yan yana getirdiğimizde de devletimiz bu konuya duyarsız kalmıyor. Son yıllarda ARGE ve tasarım gruplarına yapmış olduğu teşviklerle bizlere önemli oranda imkânlar sağladı” ifadelerini kullandı.

    Doğtaş ve Kelebek Mobilya olmak üzere iki markaları bulunduğunu belirten Serbes, “Doğtaş; bütün piyasamızın kabul ettiği, mobilyanın ustası olarak addedilen bir marka. Yani önce usta yapıyor, kalfalar ve çıraklar onu takip ediyor. Doğtaş bu anlamda yine ustalığını stantlarda gösterdi. Tüketicilerimize yatak odası, yemek odası, koltuk ve oturma gruplarında olağanüstü tasarımlar ve çözümler sundu. Hem yurt dışında hem yurt içinde kabul görebilecek ürünleri yaptı. İSMOB Tasarım Yarışması’nda da yemek odası ve genç kategorilerinde Doğtaş olarak iki ödül aldık. Bunun dışında tüketicilerimize bir sürprizimiz daha var. Doğtaş ve Kelebek grubunda son teknolojiye sahip yataklar ürettik. Bu sene teknoloji açısından çok iyi bir durumdayız” diye konuştu.

    “Küçülen evlere akılcı çözümler”

    Kelebek markasının 82 yıllık köklü bir kuruluş olduğunu belirten Serbes, Kelebek Mobilya’nın ürünlerini geliştirmiş olduğu tecrübe doğrultusunda tasarladığını söyledi. “Yine bir Kelebek yeni bir Kelebek” sloganını yıllardır kullandıklarını hatırlatan Serbes, Kelebek Mobilya hakkında şunları kaydetti, “Son 5 yıldır ülkemizde ciddi manada kentsel dönüşüm projeleri yapılıyor. Bu projeler doğrultusunda da evler küçülüyor. Kelebek, ’Hesperia’ adını verdiğimiz yeni bir tasarımla bu küçülen evlere olağanüstü çözümler sunuyor. Özellikle Y kuşağı evlerini sadeleştirerek yaşamayı seviyor. Kelebek olarak biz de onların yaşam koşullarına uygun olan ürünleri tasarladık. İSMOB’a gelerek bu mobilyaları yakından görmelerini çok isterim. Bizde hayat tarzlarına uygun mobilyaları kesinlikle bulacaklar.”

    Serbes son olarak, “Ülkemiz 2016 yılında olağanüstü koşullardan geçti. 2017’de artık bunların bir son bulmasını diliyoruz. İnşallah birlik ve beraberlik içinde istikrarlı bir şekilde ilerlersek bunların hepsinin üstesinden gelebiliriz. Mobilya sektöründe de 2017 senesinde son derece güzel bir yıl yaşayacağımıza inanıyorum” diye konuştu.

  • Hem yaşamayı hem de yaşatmayı öğreniyor

    Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitim gören doktor adayı Batuhan Gedik, hem yaşamayı hem de yaşatmayı öğreniyor. Ailesine fazla yük olmamak için okuldan arta kalan zamanlarında bir kebapçıda çalışan Batuhan Gedik, hayatı daha iyi öğrenmek için sadece ders çalışmanın yeterli olmadığını bizzat hayatın içinde olmak gerektiğini söyledi.

    “Öğrenci denince baba parası yiyen grup akla gelmesin”

    Zonguldak’tan Aydın’a üniversite okumak için geldiğini iki yıldır yaşadığı Aydın’da meslek de ayrı bir meslek de edindiğini belirten Batuhan Gedik, “Üniversite denilince pek çok kişinin aklına baba parası yiyen kişiler geliyor. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinin namını öğrenciyken duymuştum. Üniversite sınavlarından sonra ADÜ Tıp’a tercih yaptım ve kazandım. Şimdi bir yandan okuyor diğer yandan da kebapçılık yapıyorum. Doktorlukla ilgili dersleri hocalarımdan, hayatın gerçek yüzü ve beşeri ilişkilerle ilgili dersleri de ustamdan alıyorum. Ailem çalıştığımı bilmiyor ama, şimdi aileme fazla yük olmadan yaşamaya, hekimlik diplomamı aldığımda da tüm insanları yaşatmaya çalışacağım” dedi.

    “Tıp okuduğunu öğrenenler şaşırıyor”

    Kebapçı salonunda herkesin ‘Doktor’ diye hitap ettiği Batuhan Gedik, aslında bu hitabın hoşuna gittiğini salona yeni gelenlerin ise tıp okuduğunu öğrenince kendisine saygı duyduklarını söyledi. Bir insan için en büyük mutluluğun kendi ayakları üzerinde durabilmek olduğunu kaydeden Gedik, “Bir yandan tıp okuyorum, diğer yandan da hem kebapçılığı, garsonluk ve esnaflığı öğreniyorum. Her şeyden önemlisi ustam sayesinde hayat dersi de alıyorum” diyerek hayata her yönü ile hazırlanmaya çalıştığını söyledi.

  • ’Sağlıklı Yaşamayı Başarabilir Miyiz?’ Adlı Konferans SAÜ’de Gerçekleştirildi

    Prof. Dr. Ramazan Akdemir, Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tarih Öğrenci Topluluğu’nun düzenlediği “Sağlıklı Yaşamayı Başarabilir miyiz?” adlı konferansa konuşmacı olarak katıldı. Akdemir, öncelikle böyle önemli bir konuda konuşma yapmak üzere davet edildiği için öğrencilere ve SAÜ tarih topluluğuna teşekkür etti.

    Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan Akdemir, konferansa “Sağlıklı olmanın tanımını yaptıktan sonra, sağlıklı kalabilmek için öncelikle sağlıklı mıyız veya sağlıklı olarak dünyaya gelmiş miyiz? Şeklinde bir soru sorarak başladı. Akdemir, “Sağlıklı bir bireyin ancak sağlıklı ebeveynlerden doğar. Sağlıklı olmanın daha ana rahmine düştükten sonra annenin sağlıklı bir gebelik süreci geçirmesine ve sağlıklı bir şekilde doğum yapılmasına bağlıdır” ifadelerini kullandı.

    SAÜ Fen Edebiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen konferansta konuşma yapan Prof. Dr. Akdemir, “Bugünkü bilgilerimize göre hastalıkların çoğunun genetik temelleri vardır. Bu bakımdan anne veya babanın ciddi genetik hastalıkları varsa bu hastalıkların bebeklerde de olması riski vardır. Örneğin, bazı kanserler, bazı kalp hastalıkları, diyabet ve obezite gibi. Anne sağlığı bakımından doğum yapmanın anne sağlığına önemli katkıları vardır. Ancak çok fazla doğum yapmanın da anne sağlığına belli bazı riskleri vardır. Yine de doğum yapan kadınlar hem ruhsal olarak ve hem de belli bazı hastalıklar bakımından daha sağlıklıdır. Gebelikte annenin sigara ve alkol alması bebeklerin sağlığını olumsuz etkiler. Mutlu ve huzurlu bir gebelik geçiren annelerin bebekleri daha mutlu ve huzurlu olacaktır. Doğum sonrası da özellikle doğduğu ilk andan itibaren annesiyle olan ve anne sütü ile beslenen bebeklerin hem çok sayıda hastalıklara karşı dirençli olduğundan, bebek daha doğduğu bilinir. Bu bakımdan doğumdan sonra bebekler hemen anneye verilmeli ve anne sütü ile doyurulmalı” dedi.

    Doğumun ve doğurganlığın önemine değinen Prof. Dr. Ramazan Akdemir, kişilerin sağlıklı çocuklar doğurup yetiştirebilmesi için gerekli ‘doğru bir zaman’ olduğunu söyledi. Akdemir, “Gebe kalabilmek için kadın için en uygun doğurganlık zamanı adet olmaya başladığı yılları izleyen ilk 10-15 yıldır. Anne yaşı 40’a doğru yaklaştıkça sağlıklı bir gebelik şansı azalmaktadır. Erkekler içinde yaş ilerledikçe üreme sağlığı bakımından bazı problemler çıkabilmektedir” diye konuştu.

    Doğum öncesi ve doğum esnasında yaşanabilecek sorunlar konusunda da bilgiler veren Prof. Dr. Akdemir, hamile olan kadınlara rutin testler yapıldığını ve bu testlerle çocuğun sağlıklı olup olmadığının kontrol edildiğini anlattı. Akdemir, konuşmasına şöyle devam etti: “Rutin kontrol testler 12 ile 18’inci haftalarda yapılıyor. Bazen bu 24’e de sarkabiliyor. Eğer çocukta bir eksiklik varsa, ‘mesela çocuk yaşıyor ama beyni yok’, burada yasal olarak müdahale edebiliyor. Doğum esnasında da bazı sıkıntılar olabilir. Bu sırada kordonun çocuğun boğazına dolanması gibi ihtimaller var. Bu ve bunun gibi doğabilecek sıkıntılar için doğumun evde değil hastanede yapılması önemli. Çünkü ultrason yardımıyla doğum öncesinde doğabilecek sıkıntılar tespit edilebiliyor. Eğer durum normal doğuma elverişsizse sezaryen olarak doğum gerçekleştiriliyor.”

    Doğum sonrası yaşanabilecek olaylara değinen Prof. Dr. Akdemir, “Mesela çok güzel bir şekilde doğdunuz, nur topu gibi. Ama bazı fiziksel özellikleriniz istediğiniz gibi değil. Burnunuzu, dudaklarınızı beğenmiyorsunuz. Tabi bu doğum esnasında bizim elimizde olan bir şey değil. Sağlıklı kalabilmek için öncelikle sağlıklı bir birey olarak dünyaya gelmiş olmak önemlidir. İnsan biyopsikososyal bir varlıktır. Dolayısıyla sağlıklı bir birey olarak dünyaya gelen bebeklerin biyolojik ihtiyaçları, beslenmesi, bakılması, yanında, anne ve baba gibi mutlu-huzurlu ailelerden aldığı psikolojik destek yanında okul öncesi kreş ve okullara gönderilmeleri sosyal gelişimleri açısından çok önemlidir. Sağlıklı kalabilmemiz için en temel unsunrlar olarak sağlıklı beslenme, düzenli ve sağlıklı bir aile hayatı ve egzersizin çok önemli olduğu vurgulanmalıdır. Bu üç unsur birlikte olursa ancak sağlıklı kalabiliriz” şeklinde konuştu.

    Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Akdemir sağlıklı beslenme ile ilgili olarak ise, “Sağlıklı beslenme denince; doğal gıdalarla beslenmeye, dengeli ve ölçülü beslenmeye dikkat etmeliyiz. Bugün çevremizdeki pek çok gıda maalesef sağlıklı değildir. Özellikle, hormonlu gıdalar, sağlıklı koşullarda saklanmayan besinler ve genetiği değiştirilmiş gıdaların sağlığımızı tehdit ettiğini unutmamalıyız. Aslında yediğimiz, içtiğimiz gıdalar, bir süre sonra hem vücudumuzu ve hem de hayatımızı tehdit eden birer tehdit haline gelmektedir” dedi.

    Çağın hastalıklarına da değinen Akdemir, “Bugün çağın hastalıkları; kanser, obezite, diyabettir ve kalp-damar hastalıklarıdır. Obezitede esas iki unsur dengesiz beslenme ve hareketsizlik yani egzersiz yapmayışımızdır. Obeziteyi önlemede güne iyi bir kahvaltı ile başlamamız ve akşam geç vakitlerde yemek yemememiz önemlidir. Obezite şüphesiz çok sebebe bağlıdır ancak egzersiz , hem kanseri, hem obeziteyi ve hem de diyabeti önlemede çok önemlidir. Bu amaçla çok çeşitli egzersiz reçetesi olsa da en basiti haftada 3 gün bire saat yürüyüş herkesin yapabileceği bir egzersizdir. Ancak daha güzeli de yüzmektir. Yüzmek tüm vücudur çalıştıran çok önemli bir egzersizdi” şeklinde konuştu.

    Akdemir, konuşmasını şu şekilde tamamladı: “Sigara, alkol, kimyasal ajanlar, yanlış ve gereksiz kullanılan ilaçlar bu gün sağlığımızı tehdit eden önemli nedenlerdir. Kanser, obezite, diyabet ve kalp-damar hastalıklarının önlenebilir en belli basil sebepleri sigara, alkol, obezite ve sedanter yaşam yarzıdır. Yine de sağlıklı yaşlanmak önemlidir. Bazı hastalıklar, örneğin hipertansiyon gibi yaşlanmayla doğrudan ilişkilidir. Besinlerimzdeki yağ, tuz ve tatlılar azaltılırsa hipertansiyon ve kalp hastalıkları gelişmesi önlenebilir. Şüphesiz her canlının öleceği bir gerçektir. Ancak bu gün ölümlerin en sık nedeni kalp ve damar hastalıklarıdır.

    Bu bakımdan sağlımızı korumak bizim elimizde. Ne yiyip içtiğimiz ve nasıl bir yaşam sürdüğümüz aslında sağlıklı bir şekilde hayatta kalıp kalmayacağımızı belirliyor.”

    Prof. Dr. Ramazan Akdemir konferans sonunda katılımcıların sorularını cevaplandırdı.

  • Prof. Dr. Tuncer Çelik: “Depremle Yaşamayı Öğrenmeliyiz”

    1-7 Mart Deprem Haftası’nda bulunduğumuz bu günlerde toplumu bilinçlendirmek adına İstanbul Esenyurt Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Tuncer Çelik, önemli açıklamalarda bulundu.

    1-7 Mart Deprem Haftası’nda bulunduğumuz şu dönemde toplumu bilinçlendirmek adına İstanbul Esenyurt Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Tuncer Çelik konu ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

    ARTÇI DEPREMLER BÜYÜK DEPREM RİSKİNİ AZALTIYOR

    Depremlerin dünyanın kendini yenileme süreçlerinden biri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tuncer Çelik, “Deprem dünyanın kendini yenileme sürecinde karşılaştığımız doğal bir olay. Dünya üzerinde her zaman her yerde deprem olma olasılığı var. Türkiye’de bu yerlerden biri ve deprem riski yüksek bir bölge. Altında çok fazla fay hattı bulunduran bir yer. Türkiye’de belirli miktarda depremler oluyor. Eğer bir fay çok aktif ise küçük küçük çok sayıda deprem üreterek yer kabuğunun deformasyonunu absorbe eder. Ancak fay herhangi bir nedenle kilitlenir ise bu sefer çok uzun süre orada deprem üretilmez. Yer kabuğunun deformasyonu o fay kırılana kadar devam eder. İşte o zaman büyük ölçekli depremlerin oluşması meydana gelir. Yani küçük depremler büyük depremlerin olma riskini azaltıyor” diye konuştu.

    “GÜVENLİ YAPILAR İNŞA ETMELİYİZ”

    Önemli olanın depremle barışık yaşamak olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Çelik, “Depremle beraber yaşamaya alışmamız gerek. Kendimizi buna alıştırmamız için ise depreme uygun evler inşa etmeliyiz. Bunun en güzel örneklerini Japonya ve Meksika gibi ülkelere bakarak görebiliriz. İnanıyorum ki Türkiye bunu başaracak. Çünkü depremle ilgili yeni yönetmelik çok ciddi şekilde hazırlandı. Ve yeni yapılarımız artık buna şekilde yapılıyor. Böyle devam edersek ve doğru kentsel dönüşüm ile yapı stoğumuzu yenilersek inanıyorum ki depremle ileride daha barışık olacağız. Ne zaman yapılan yapılar deprem olduğu zaman uykumuzu bozmayacak kadar güvenli olursa o zaman depremle barışık olacağız” dedi.

    “DÜNYA VAR OLDUKÇA DEPREMLE YAŞAMAYA ALIŞMALIYIZ”

    Deprem esnasında yaşanan can kayıplarının büyük bir bölümünün panik sebebi ile yaşandığını belirten Prof. Dr. Çelik, “Deprem dünyanın yenilenmesi için gerekli bir olay. Yer kabuğu depremler sayesinde yenileniyor. Yer kabuğunun eski kısımları magmaya dalıyor, yeni kısımları fışkırıyor ve tazeleniyor. O nedenle insanoğlu dünya var oldukça depremle bir arada yaşamak durumunda. Depremlerden korkmayacağız ve korkmamak üzere önlemlerimizi alacağız. Ve hiçbir zaman hiçbir şekilde paniklemeyeceğiz. Depremde zayiat çok büyük bir kısmı panikleyen insanlar tarafından oluşturulmuştur” şeklinde konuştu.