Etiket: virüsünün

  • Kireçci: “Şiddet virüsünün aşısı örgütlü mücadeledir”

    Kireçci: “Şiddet virüsünün aşısı örgütlü mücadeledir”

    Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen İl Kadın Komisyonu Başkanı Esra Kireçci, 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, “Şiddet virüsünün aşısı örgütlü mücadeledir” dedi.

    Şiddetin tarih boyunca insanlığın temel sorunlarında birisi ola geldiğini dile getiren Esra Kireçci, “Başta şiddete karşı koyamayacak durumda olan çocuklar, yaşlılar ve kadınlar olmak üzere şiddet bütün toplumu tehdit eden kötücül bir olgudur. Şiddet; dil, din, ırk, sınıf, etnisite, mezhep, cinsiyet ayırt etmemektedir. Bu yönüyle sadece toplumun bir kesiminin sorunu değildir, olmamıştır. Bu kadar yaygın ve yıkıcı bir sorun karşısında hem küresel düzlemde hem de çok yönlü örgütlü mücadelenin geliştirilmesi zorunludur” diye konuştu.

    Güçlünün zayıfa karşı uyguladığı, insan onurunu zedeleyen şiddet, bazen yaşam hakkını ihlaline varacak boyutta yıkıcı sonuçlar doğurduğunu anlatan Esra Kireçci, açıklamasını şöyle sürdürdü;

    “Savaşlardan, mülteci kamplarının ağır şartlarından, ücret adaletsizliğinden, çalışma ortamındaki eşitsizliklerden, iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulmamasından, sosyal dejenarasyondan, yoksulluktan ve aile içinde meydana gelen şiddetten en ağır şekilde kadın ve çocuklar etkilenmektedir.

    Dünya genelinde sayıları 60 milyonu bulan sığınmacı/mülteciler insan onurunu dikkate almayan yasalar ve uygulamalar nedeniyle ağır şartlar altında yaşamlarını sürdürmekte, bu ağır koşullardan da en fazla kadınlar ve çocuklar etkilenmektedir. Türkiye’deki göçmen kadınların yaşamlarının, onurlarının ve emeklerinin korunması tüm siyasi mülahazaların üstünde insani bir görevdir. Göçmen karşıtı düşmanca söylem ve eylemlerin mülteci kadın ve çocukların şiddete maruz kalmalarına neden olduğu/olacağı unutulmamalıdır.

    Kadına şiddete karşı politikaların geliştirilmesinde ve uygulanmasında emek örgütlerinin önemi tartışmasızdır. Emek örgütleri; şiddet bakımından yüksek riskli meslek gruplarının belirlenmesi, farkındalık çalışmaları yürütülmesi, toplu sözleşme görüşmelerine bu konunun dâhil edilmesi, uygulamaların izleme ve değerlendirmelerinin yapılması, iş yaşamında kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi hususlarında kritik kurumlar ve önemli paydaşlardır.

    Kadınların karar mekanizmalarında yer alma oranının düşüklüğü ve kariyerlerinde belli bir yerden sonra yükselmelerinin önünde görünmez engellerin çıkması, hem kamuda hem özel sektörde devam etmektedir. Annelik ücret farkı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çözülmesi gereken problemlerdendir. Kadınların kariyer yolculuklarını kısaltan ayırımcılığın ortadan kaldırılmasında, kadının analık haklarının korunması ve iş-aile hayatını uyumlaştıracak politikaların geliştirilmesi önemli ve gereklidir.

    Ayrıca, çalışma yaşamında şiddet, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir iş sağlığı ve güvenliği sorunudur. Çalışma hayatının her aşamasında karşılaşılan yıldırma ve tacizler bir bütün olarak mobbing bağlamında işyerinde şiddet olarak görülmelidir. Bu bağlamda 5. Dönem Toplu Sözleşme tekliflerimizin önemi gün geçtikçe artmaktadır. İş yerlerinde kreşlerin açılması, doğum izinlerinin artırılması ve kadın kamu görevlilerine yönelik mobbinge artırımlı ceza uygulanması taleplerimizin takipçisi olacağımızı yineliyoruz.

    Covid-19 pandemisi küresel ekonomik sistem üzerinde yıkıcı tesirinin yanı sıra çalışma hayatında şiddeti artıran bir etkendir. Çalışma hayatı dinamiklerinde yeni bir faktör olan pandemi bir yandan işsizlik sorununu arttırırken öte yandan kamu görevlilerinin iş yeri güvenliğini de tehdit etmektedir. Pandeminin çalışma hayatında şiddeti yaygınlaştırması başta sağlık çalışanları olmak üzere bu süreçte iş yükleri artan tüm çalışanları tehdit etmeye devam etmektedir. Bu vesile ile tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de salgınla mücadelede öncülük eden başta sağlık çalışanları olmak üzere tüm emekçilere yönelik saldırıları kınıyor ve kamu iradesini gerekli tedbirleri almaya davet ediyoruz.

    Bu süreçte Kovid-19 tedbirleri kapsamında uzaktan eğitim veren başörtülü kadın kamu görevlilerine yönelik nefret söylemleri ve ayırımcılığına da tanıklık ettik. Sendikal misyonumuzun gereği olarak, bu menfur hadiseyi Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuna taşıdık ve nihayetinde yetkili merci olayda ayırımcılık yasağının ihlal edildiğine hükmetti. Geçmişte ülkemizde kadın kamu görevlilerinin çalışma özgürlüğünün, kitlesel düzeyde kısıtlayan bu tür yaklaşımlara her ne düzeyde olursa olsun karşı olduğumuzu yinelemekte fayda görüyoruz. Fransa’da geçen yıl gerçekleşen İslamofobik saldırıların yüzde 70’inin kadınlara karşı gerçekleştirildiği göz önünde bulundurulduğunda, islamofobiyi kadına yönelik şiddetle birlikte ele almamız gerektiği açıktır. Başörtülü kadınların kamusal alanda varlığını yasaklayan isamofobik anlayış küreselleştiği oranda, bu çarpık anlayışla emek örgütleri olarak mücadelemizin de küreselleşmesinin gerekliliğine inanıyoruz.”

    Esra Kireçci, açıklamasını şöyle sürdürdü;

    “25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü vesilesi ile Memur-Sen Kadınlar Komisyonları olarak diyoruz ki Kadına karşı şiddetin karşısında durmak hayatı savunmak. Bu savunmanın hakkıyla yapılması için şiddeti cinsiyetler arası değil zihniyetler arası bir çatışma olarak ele almak gerekir. Kadına karşı şiddete karşı çıkmak; çocuğa karşı şiddete, yaşlılara karşı şiddete, yetişkinlere karşı şiddete yani bir bütün olarak şiddet olgusuna karşı çıkmaktır ki bu şiddeti olağan gören zihniyetle mücadeleyi gerektirir. Zihinleri enfekte ederek kuşaktan kuşağa aktarılabilen şiddet virüsüne karşı mücadele bütünsel ele alınmalı ve örgütlü mücadele ile yürütülmelidir.

    Biliyoruz ki, şiddete bütüncül yaklaşımın bir diğer yansıması çalışma hayatında şiddeti ortadan kaldırmaktır. Zira İş hayatında şiddet sonlanmadan toplumsal yaşamda şiddeti azaltmak mümkün değildir. Bu yönüyle işyerlerinde şiddet ve tacizin ortadan kaldırılması için sosyal diyalog mekanizmalarının etkinliği arttırılmalıdır. Kamu hizmeti verirken şiddete uğrayan kamu görevlileri için mevzuatta gerekli düzenlemeler ivedilikle yapılmalıdır. Bu nedenle, sendikalara ve diğer paydaşlara çalışma dünyasında şiddet ve tacizle mücadele konusunda küresel ölçekte ivme kazandıracak 190 sayılı İLO sözleşmesi önemlidir ve tüm ülkeler tarafından benimsenmelidir.

    Bu önemli gün vesilesiyle; Covid-19 pandemisi sürecinde görevlerini yerine getirmeye çalışırken şiddet ve kötü muameleye maruz kalan kadın kamu görevlileri başta olmak üzere tüm emekçileri selamlıyor ve şiddetle mücadelede yanınızdayız diyoruz.

    Kapitalizmin ürettiği emek sömürüsünde kadınların ucuz iş gücü olarak kullanılmadığı, emperyalizmin ürettiği savaşlarda kadınların insan ticaretine kurban verilmediği, kadınların toplumsal yaşamda hakları ile korunduğu ve fırsatlara erişimde eşitliği yakaladığı adil bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz.”

  • KKKA virüsünün ölüm riski, Covid-19’dan daha yüksek

    KKKA virüsünün ölüm riski, Covid-19’dan daha yüksek

    Sivas Cumhuriyet Üniversitesi (SCÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. İlhan Çetin, kene ısırması ile ortaya çıkan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsünün Covid-19’dan daha öldürücü olduğunu belirtip, bu yıl Türkiye’de görülen 490 vakadan 16’sının hayatını kaybettiğini söyledi.

    Çetin, İhlas Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada bu yıl kene ısırması sonucu ortaya çıkan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) vakalarında önceki yıla oranla 5 kat artış gözlendiğini hatırlatıp, “Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesine şuana kadar gelen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastamızın sayısı 106 civarında. Bu hastalarımızdan maalesef 5 tanesini kaybettik. Diğer hastalarımız ciddi manada iyileşmektedir. Şuanda servisimizde yatan toplam hasta sayımız 11’e kadar düştü. Bizim Tıp Fakültemizde ölüm oranı yüzde 3-4’ lerde. Aslında bu hastalığın Dünyada ki ölüm oranı yüzde 30’lara kadar çıkmakta. Türkiye de en iyi tedavi edilen yer olarak ta bizim üniversite hastanemiz bilinmektedir” dedi.

    Kene’leri sağlık kuruluşlarında çıkartın

    Çetin, vaka sayısını azaltmak için kene ısırmasını engellemenin şart olduğunu, yapışan kenelerin ise sağlık kuruluşlarında çıkartılması gerektiğini belirtip, “Bu noktada KKKA vaka sayılarını azaltmanın en büyük yollarından bir tanesi vücuda kene yapışması ve kenenin insanı ısırmasını engellemektir. Bunun için bizler beyaz elbise giyecek olursak vücudumuzda bir kenenin gezindiğini veyahut elbiselerimiz üzerinde gezindiğini çok daha çabuk bulabiliyoruz. İkincisi de eğer masa örtümüz veya yerde bir takım aktiviteler yapıyorsak örtülerimiz beyaz olunca o bölgede kene olup olmadığını da biz o nokta da hissetmiş oluyoruz. Eğer tabiatta bir şekilde bir etkinlik yapıyorsak, pantolon paçalarımızı çoraplarımızın içine koymamızda çok ciddi manada bir engelleyici tedbirdir. Arkasından da yine bütün bunlara rağmen de eve geldiğimizde tabiattaki bir etkinlikten sonra mutlaka vücutta bir kene kontrolü yapmakta fayda vardır. Eğer vücudumuzu kene ısırmış ise bunu mümkün olduğu kadar sağlık kuruluşlarında çıkarttırmakta fayda var. Çünkü bunu mümkünse tek defada örselemeden kusturmadan yaptırmamız gerekir diye düşünüyorum. Patlatmak suretiyle öldürmek kenenin taşımış olduğu virüslerin vücuda verilmesi konusunda en önemli etkenlerden bir tanesi. Bundan mutlaka kaçınmamız lazım. Bazen sigara basmak, ateş tutmak gibi keneleri çok rahatsız edici uygulamalar kusmalarına neden olur. Kenenin kusmasından kaynaklı KKKA virüsünün vücuda girmesine ve hastalığın meydana çıkmasına sebebiyet verilmektedir. Biz onun için diyoruz ki mutlaka kene rahatsız edilmemelidir. Mümkünse bir sağlık kuruluşunda çıkarılmalıdır. Eğer öyle bir imkan yok ise tek bir defa da cımbızla başından tutmak suretiyle bir defada çıkarılmaya çalışılmalıdır. Çıkarılmış olsa dahi mutlaka bir sağlık kuruluşuna giderek bir kan testi yapılmalıdır.” dedi.

    Covid-19’dan daha ölümcül

    Çetin, KKKA’nın Covid-19’dan daha ölümcül olduğunu ifade edip, “Özellikle Türkiye de bugün itibarı ile yaklaşık 490 KKKA vakamız var. Bunlardan 16 kişiyi kaybettik. Yani öldürücülük oranı bizim Covid-19’dan iki-üç kat daha fazla. Bizim ülkemizde ölüm oranı düşük olsa da bazı ülkelerde yüzde 30-40’lara kadar ölüm oranlarının yüksek olduğunu biliyoruz.

    Kan yoluyla bulaşıyor

    Çetin, KKKA virüsünün insanlardan insanlara kan yolu ile bulaşabileceğine dikkat çekip, “Genelde insandan insana kan yoluyla bulaşabilir. Yani KKKA hastalığını geçirmekte olan bir insanın kanı başka bir insanın vücuduna girecek olursa o insanda bu hastalık olabilir. Vücuttan çıkartılan keneye kesinlikle çıplak elle dokunmamak gerekir. Kenenin temasa neden olmayacak şekilde tıbbı bir kap içerisinde muhafaza edilmesi gerekir” dedi.

    Belirtileri nelerdir

    Çekin, KKKA belirtilerini ise şu şekilde sıraladı, “KKKA belirtileri arasında; yorgunluk, ateş yükselmesi, baş ağrısı yer almaktadır. Normalde 3-7 gün arasında kuluçka süresi vardır ve ondan sonrada hastalık belirtileri artarak devam etmektedir. En kesin belirtisi ise 3 günün ardından vücutta oluşabilecek kanamalardır. Hastaları da kaybetmemizde ki en önemli faktör kan kaybıdır. Sağlam insanlardan almış olduğumuz taze kanın trombosit dediğimiz kanın hücrelere verilmesi şeklinde tedavi yöntemini kullanıyoruz. Mide ve bağırsak sisteminde veyahut da solunum sisteminde oluşabilen bir kanamadan bahsediyoruz. İnsanların özellikle büyük abdestinden, ağzından, burnundan gelebilecek veyahut öksürükle gelebilecek kanamalar oluşabiliyor ve bu şekilde bir kan kaybından dolayı biz insanlarımızı genellikle kaybediyoruz”

    Kenenin en büyük düşmanı kanatlı hayvanlar

    Çetin, kanatlı hayvanların kene ile mücadelede etkin olduğunu ifade ederek, “Kuşlar, tavuklar ve keklik gibi bir takım hayvanlar keneleri toplamak suretiyle onların sayılarını ciddi manada azaltabiliyorlar. Mücadelede biz bunu kullanıyoruz. Bir takım keklik türlerini çoğaltmak suretiyle tabiata bırakıp özelikle vahşi alanda ki keneleri toplamaları için biz tabiata bırakıyoruz. Kendi sosyal alanlarımızda ise tavukların mümkün olduğu kadar sayısını arttırmak suretiyle o bölge de kene popülasyonunun azaltılmasında da etkisi olduğunu biliyoruz. Ancak bunların hepsi aynı zamanda kenelerin taşınmasında da etkisi olabiliyor. Çünkü keneler kuşlarla kuşların kanatları arasında kıtalar arası taşındığını da biliyoruz” dedi.

    Bu illerde yaşayanlar daha fazla dikkat etmeli

    Çetin, ölümcül vakalara neden olan kenelerin yaşadığı illeri sıralayarak, “Yozgat, Çorum, Tokat, Giresun’un Güneyi, Gümüşhane, Bayburt, Erzincan, Sivas ve Kayseri bölgesinde KKKA ve buna sebebiyet veren kene sayısında bir oranda artış var. Bu dönmede biz mümkün olduğu kadar dikkatli olmamızda fayda var. Dikkatli olduğumuz zaman bu tür hastalıklar ile mücadelenin en önemli dikkat unsuru bizim bunun farkında olmamızdır. Eğer biz bunun farkında olup yeterli mücadelemizi yapacak olur isek hastalıktan korkmaya, ürkmeye sebep yoktur. Yeter ki biz konuda dikkatli olalım tedbirlere uyalım” şeklinde konuştu.

  • Tekirdağ’da diyaliz hastalarına Hepatit C virüsünün bulaştığı iddiası

    Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, Tekirdağ’ın Kapaklı ilçesinde Türk Böbrek Vakfı’na ait bir diyaliz merkezinde 18 hastada Hepatit C virüsü tespit edildiği iddiasıyla ilgili basın açıklaması yaptı. Erk, konuyu araştırdıklarını ifade ederken, Nefroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Bilal Görçin de “Hastalığın diyaliz makinesinden bulaşması mümkün değil” dedi.

    Tekirdağ’ın Kapaklı ilçesinde Türk Böbrek Vakfına bağlı bir diyaliz merkezinde tedavi gören 103 hastadan 18’inde Hepatit C virüsü bulaştığının iddia edilmesi üzerine diyaliz merkezi hasta kabulünü durdurdu. Özel diyaliz merkezindeki bazı hastaların karaciğer enzimlerinde yükselme olduğunun bildirilmesi üzerine İl Sağlık Müdürlüğünce inceleme komisyonu oluşturuldu. Komisyonun, virüsün bulaşma nedeninin tespitine ilişkin incelemelerini sürdürdüğü öğrenilirken Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, diyaliz merkezine gelerek açıklama yaptı.

    Sağlık Bakanlığına başvurduklarını söyleyen Timur Erk, “Biz iki hastayla başlayan süreçte, Haziran ayında birden kuluçka dönemi olan süreç içerisinde dört hastaya çıkınca bu konu bizi aşıyor, Hepatit C virüsü taşıyan hastalar artıyor diyerek bize uygun bir etik düşünce ile Sağlık Bakanlığı’na başvurduk. Komisyon kuruldu, komisyon inceleme yaptı ve aldığı karar yeni hasta alınmayacak, 6 aylık bir süre verilecek ve kök nedeni bulunacak. Kök nedeni bulunması bizim kendi talebimiz. Biz diyoruz ki bu nasıl oldu? Birkaç günde mi bir günde mi, kim bulaştırdı nasıl bulaştırdı. Acaba başka bir neden mi var? Dışarıdan bir müdahale mi var? Hiç bilmiyoruz. Diyoruz ki dışarıdan bir hasta aldı da ama onun da hastalara bulaşmasının imkanı yok. Şu anda durma aşamasına geldi. Dört hasta geri dönüm var bir hasta ilave var şu anda üç aylık süre hemen hemen bitmek üzere inşallah bu işin üstesinden kalkarız diyoruz. Bunun için de beklentimiz bir çağrı yapayım şuanda mevcut komisyondaki uzmanlara ilaveten yurtdışından ve yurtiçinden enfeksiyon uzmanları gelip kök nedenin bulunmasına hem kurulan komisyona hem de Türk Böbrek Vakfına yardımcı olurlarsa çok memnun oluruz. 30 seneden beri bu vakıfın başkanlığını yapıyorum, başıma daha böyle bir konu gelmemişti. Türk Böbrek Vakfı hiçbir şekilde, hiçbir yerde negatif şekilde anılmamıştır” dedi.

    “Tetkiklerde hastaların karaciğer enzimlerinin yükselmesinden biz uyandık”

    Nefroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Bilal Görçin de, hastalığın diyaliz makinesinden bulaşma ihtimalinin neredeyse imkansız olduğunu belirterek, “Bir hasta diyalize başlayacağı zaman, sıfırdan olsa veya bir başka yerden gelse, diyaliz merkezi o hasta için Hepatit B, Hepatit C ve AIDS için HİV bakmak zorundadır. Buna bakmadan hiçbir hasta diyaliz merkezinden içeri giremez. Bunu yapıyoruz ve bunun yanında ayda bir hastaların karaciğer enzimlerine bakıyoruz, her üç ayda bir hastalara negatif olsalar bile bir şey bulaşmış mı, etmiş mi diye düzenli bir şekilde bu hastalara, Hepatit B, Hepatit C ve HİV tetkikleri yapılır. Zaten bizim bu hastalığı tespit etmemiz de, aylık tetkiklerde hastaların karaciğer enzimlerinin yükselmesinden biz uyandık. Bu HCV’nin kısa bir özelliğini söylersek, bu bir virüs ve kesinlikle öpüşmekle, aynı kabı kullanmakla, aynı ortamda bulunmakla, dokunmakla kesinlikle bulaşmaz. İki bulaşma yolu var, birincisi kan yoluyla, yani Hepatit C’si pozitif bir kanın, negatif olan bir kana bulaşması lazım. Ya da cinsel yolla bulaşması lazım. Basit iğne batması yoluyla da bulaşması zor” diye konuştu.

    “Diyaliz makinesinden bulaşması mümkün değil”

    Yrd. Doç. Dr. Görçin, diyaliz ünitesinde kullanılan ürünlerin tek kullanımlık olduğunu belirterek, “Normal hijyenik şartlarla da bulaşmaz, buna rağmen biz 10 yıldır, hazır kitler kullanıyoruz hastalarımıza. Bir hastanındır bu, içinde gazlı bezi var, flasteli var, eldiveni var sadece o hastada kullanılır ve on yıldır kullanıyoruz. Bu hastalarda diyaliz makinesinden bulaşabilir diyorlar, mümkün değil, çünkü hastanın kanı hiçbir zaman makineyle temasa girmez. Hastanın kanını alan iğnelerimiz, getiren setlerimiz, temizleyen diyalizörümüz ve tekrar hastaya veren iğnelerimiz yani kanın bulaştığı her şey tek kullanımlıktır. Kullanılır atılır, hatta toplanması ve imha edilmesi de özel şekilde yapılır. İnanın gelin burada bir hastadan 17 hastaya bulaştırın size ödül veririm yani bu kadar zor bir şey. Sorunun ne zaman başladığını bilmiyoruz, çünkü her virüsün bir kuluçka dönemi var, bu nezle durumunda bir haftadır en fazla ama Hepatit C’de bu süre 30 gün ile 180 gün arasında değişebiliyor. Yani şuradaki hepimiz virüsü alırsak, kimimiz, bir ay sonra reaksiyon gösteririz, kimimiz 2 ay sonra, 3 ay, 4 ay sonra veya vucut bunu yener hiç göstermeyiz. Yani o 2 hasta 4 oldu sonra 17’ye çıktı diye bir şey diyemeyiz belki de hepsi aynı dönemde aldı hastalığı, bilmiyoruz, bunu bilecek kimse yok. Bir kan tahlili yapalım sen iki aylıksın sen 3 aylıksın diyemiyoruz. Hepatit C’de ilk baktığımız, anti HCV diye bir şey bakıyoruz bu Hepatit C’ye karşı vücudun oluşturduğu antikorları biz tespit ederek teşhisi koyuyoruz. Biz bunları görünce, HCV RNA denen bir tetkiklerini hem İstanbul’dan istedik hem Hıfzı Sıhha’ya gönderdik. Zaten baktık ki 2 hastadan 4 hastaya yükseldi hemen Sağlık Müdürlüğü’ne, üniversitelere ve üniversitelerden ekipler defalarca geldi, bizi çek edin dedik, işlerimiz burada, kullandığımız malzemeler burada. Geriye dönük bütün tetkiklerimiz burada, kamera kayıylarımız burada, buna hiç kimse, devlet bile bir sebep getiremiyor, gerçekten bilen yok, keşke bilen olsa” ifadelerini kullandı.

    “Gereken her şey yapılmaktadır”

    Ayrıca, diyaliz merkezinden yapılan yazılı açıklamada da, “Tüm süreçler, diyaliz merkezimiz ile birlikte T.C. Sağlık Bakanlığı ve Tekirdağ İl Sağlık Müdürlüğü kontrolü ve denetimindedir. Akut HCV(+) yayılımı konusunda Ankara Halk Sağlığı Müdürlüğü laboratuvarlarında Akut HCV(+)’li hastaların virüs genotiplemesi, sekans analizi yaptırılmaktadır. Bu hastaların dördünün değerlerinde düzelme olduğu görülmekte olup, doğrulama tahlillerine devam edilmektedir. Konu vakfımızın yetkililerince de kontrol ve takip edilmekte olup, daha sonra pozitifleşen bir hasta ile birlikte toplam 18 hastamızın tedavisi için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayarak gereken her şey yapılmaktadır. Yetkililerce HCV(+) yayılımı konusunda ‘kök neden’ tespit edilmesi halinde, vakfımızca gerekli işlemler ivedilikle gerçekleştirilecektir” denildi.

    “Hastane yatışının Akut Hepatit C ile hiçbir ilgisi yoktur”

    Açıklamanın devamında, diyaliz merkezinden bulaşan Hepatit C dolayısıyla yoğun bakımda bulunan bir çocuğun bulunduğu iddasi ile ilgili şu ifadeler kullanıldı:

    “Akut Hepatit C virüsü bulaşması nedeniyle Tekirdağ Devlet Hastanesi’nde yoğun bakımda yattığı iddia edilen çocuk hastamız, aslında altı aylıkken yakalanmış olduğu ‘sistinozis’ isimli kalıtsal hastalıktan kaynaklanan komplikasyonlar nedeniyle enfeksiyon hastalıkları ara yoğun bakım servisinde bulunmaktadır. Hastane yatışının Akut Hepatit C ile hiçbir ilgisi yoktur.”