Etiket: Vermeyin”

  • “Takıntılarınızın yaşamınızı kısıtlamasına izin vermeyin”

    “Takıntılarınızın yaşamınızı kısıtlamasına izin vermeyin”

    Dr. Suat Günsel Girne Üniversitesi Hastanesi Klinik Psikoloğu Feriha Kaşifoğlu, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanısı alan kişilerin, obsesyonların meydana getirdiği huzursuzluk ve sıkıntıyı düzenli ilaç ve psikoterapi yanında, aile desteği ile yenebileceğini kaydetti.

    Dr. Suat Günsel Girne Üniversitesi Hastanesi Klinik Psikoloğu Feriha Kaşifoğlu, obsesif kompulsif bozukluğun (OKB), obsesyon adı verilen tekrarlayıcı, kişiyi rahatsız eden takıntılı düşünce ve davranışlar döngüsüne yol açan bir ruhsal hastalık olduğunu belirtti. Kişinin takıntılı düşüncelerini mantık dışı olarak değerlendirse de düşünmekten kendini alıkoyamadığını, yoğun huzursuzluk ve sıkıntı yaşadığını belirten Kaşifoğlu, bu kişilerin obsesyonların meydana getirdiği huzursuzluk ve sıkıntıyı ortadan kaldırmak amacıyla yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemler geliştirdiğini belirtti.

    Yine de her takıntılı düşünce ya da davranışın OKB olarak değerlendirilmemesi gerektiğini de ifade eden Kaşifoğlu, bu tarz düşünce ve davranışların hastalık sayılabilmesi için kişinin günlük işlevlerini etkileyecek, kısıtlayacak, bozacak kadar şiddetli ve yoğun olması gerektiğini söyledi.

    En sık rastlanan obsesif kompulsif bozukluk türleri

    Bulaşma obsesyonu ve temizlik kompulsiyonu, en sık rastlanan obsesif kompulsif bozukluk türlerinden biridir. Elleri aşırı şekilde yıkamak, evdeki eşyaları aşırı temizlemek gibi etkilerle kendisini gösterir. Kontrol etme kompulsiyonları ile olan kuşku saplantıları da bir işi tekrar tekrar kontrol etme dürtüsüne yol açan kompulsiyonlardır. Cinsel içerikli obsesyonlar, günah ya da yasak sayılan düşüncelerin akla gelmesiyle oluşan dini içerikli obsesyonlar da örnek verilebilecek türlerdendir. Her şeyin belli bir düzende olduğundan emin olunmasını zorlayan simetri/düzen obsesyon ve kompulsiyonları, sayma kompulsiyonları, kağıt, şişe, çöp gibi gereksiz şeyleri toplama dürtüsüne neden olan biriktirme ve saklama kompulsiyonları da yine en bilinen türlerdendir.

    Obsesif kompulsif bozukluğun nedenleri

    Obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) nedenlerinin tam olarak bilinmediğini kaydeden Klinik Psikoloğu Feriha Kaşifoğlu, biyolojik ve psikososyal etkenlerin bu hastalıkta etkili olduğunun düşünüldüğünü belirtti. Biyolojik etkenleri, beyin işlevlerinde bozulma, ebeveyn veya yakın derece bir aile üyesinin bu bozukluğa sahip olması (genetik faktörler) olarak tanımlayan Kaşifoğlu, psikososyal etkileri ise erken dönemde travmatik veya stresli olaylar yaşamış olmakla açıkladı.

    “İlaç ve psikoterapi eş zamanlı uygulanır”

    İnatçı bir hastalık olan obsesif kompulsif bozukluğun genellikle stres yaşanan zamanlarda şiddetlendiğini ve artıp yayıldıkça hastanın yaşamını kısıtladığını belirten Kaşifoğlu, takıntılı düşüncelerin günlük yaşamı etkileyecek, günlük işlevleri belirgin olarak kısıtlayacak düzeyde olduğunu kaydetti. Çoğu kişi için bazı düşünce ve davranışların ruhsal bir hastalık belirtisi olabileceğine karar verip uzmana başvurmasının zor olduğunu dile getiren Kaşifoğlu, birçok hastanın ayıplanacağı, dalga geçileceği, küçük düşürülebileceği düşüncesi ile hissettiklerini paylaşmaktan ve tedaviden kaçınabildiğini belirterek,“Tedavi sürecinde bir uzman tarafından hastanın davranışları ve belirtileri değerlendirilip, OKB tanısı alan hastaya ilaç ve psikoterapi eş zamanlı olarak uygulanır. İlaç ve psikoterapi yanında aile desteği de tedavi sürecinde fayda sağlar. Terapideki amaç hastaların ritüellerini gerçekleştirmesini önleyerek korkularıyla yüzleşmelerini sağlamak ve anksiyetelerini azaltmaktır. Düzenli ve iş birliği içinde yapılan tedavi ile başarı sağlanabilir” ifadelerini kullandı.

  • Burun Estetiğinde Doğallıktan Taviz Vermeyin

    Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mert Demirel, burun estetiğinde doğallıktan taviz verilmemesi gerektiği belirtti.

    İleri cerrahi yöntemlerin her geçen gün estetik alanına yenilikler katmaya devam ettiğini söyleyen Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mert Demirel, “Bunlardan biri de burun ameliyatlarında yeni bir dönem başlatan ’mikro motor tekniği’. Estetik cerrahinin en sık uygulanan girişimlerinden biri olan burun estetiklerinde, çekiç kullanımı neredeyse sona erdi. Artık burunlar mikro uçlu motor ile şekilleniyor. Daha az travma, daha kısa bir iyileşme dönemi ve doğallığından taviz vermeyen burunlara mikro motor ile sahip olmak mümkün” diye konuştu.

    Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mert Demirel, burun estetiğinin uzun yıllardan beri en sık uygulanan estetik girişimlerden biri olduğu için sürekli gelişerek ilerlediğini anlatarak, “Bugün burun estetiğinde geldiğimiz noktada artık ’yapılmamış gibi duran’ burunlar revaçta. Bu burunlara yeni yorumu verirken ileri cerrahi yöntemlerin nimetlerinden faydalanan cerrahlar, hastalarına daha az ödem ve morluk ile daha kısa bir iyileşme dönemi sunabiliyor. Şimdi burun estetiğinde yepyeni bir dönem başlatan mikro motor tekniğini en merak edilen yönleri ile ele alalım” dedi.

    MİKRO MOTOR TEKNİĞİ NEDİR?

    Op. Dr. Mert Demirel, geleneksel burun estetiğine kemik şekillendirme yapılırken ince ve hassas bir takım kesici ve törpüleyici aletler kullanıldığını belirterek, “Bu aletler ile kırma işlemi ne kadar hassas yapılırsa yapılsın, yumuşak doku üzerinde bir miktar hasar oluşabilir. Ancak mikro motor tekniği ile burun kemiğini kırmadan, mikro düzeydeki rotasyonlarla törpüleyerek yapabiliyoruz. Bu teknikle motor yardımıyla dönen 2 mm ve 3 mm çapında bir uç var. Bu uç sayesinde dokuya en az hasar verilerek, burun yeni şekline kavuşabiliyor” dedi.

    DAHA KISA İYİLEŞME DÖNEMLERİ

    Hassasiyet oranı en yüksek olan mikro motor yöntemi ile çekiç ile burun kemiği kırmanın sona erdiğini kaydeden Demirel, daha sonra şunları söyledi:

    “Daha hassas bir şekilde ilerlemenin avantajı ise hastaya daha az morluk ve ödem ile daha kısa bir iyileşme dönemi sunması. Özellikle çalışan kişiler ve öğrenciler için sosyal hayata daha hızlı dönüş imkanı, hastalar için büyük bir avantaja dönüşüyor. Mikro motor tekniği ile yaptığımız burunlarda her zaman doğallığından taviz vermeyen ve iyileşme dönemi sonunda ’yapılmamış gibi duran’ zariflikte burunlar hedefliyoruz. Geçmiş yıllarda sıkça uygulanan fazlaca küçültülmüş kuş burunlar bugün artık yok. Yeni burun yorumu kişiye özel belirleniyor çünkü burun şeklini oluştururken yüzdeki diğer organların ahenginden ve hastanın kişisel özelliklerinden de yardım alıyoruz. Dolayısıyla ortaya konan her bir burun, kendine has bir karakterde ve sahibine tıpkı bir kılıf gibi uyacak şekilde tasarlanıyor.”

  • Uzman Diyetisyen Işın Sayın: “Çocukları Mutlu Etmek İçin Şekerli Gıdalar Vermeyin”

    Uzman Diyetisyen Işın Sayın, mutlu etmek ya da ağladığında susturmak için verilen şekerli gıdaların çocukların bilinç altında ‘şeker acıları dindirir’ algısı oluşturduğunu söyledi. Sayın, “Çocuğunuz için en büyük ödül sevgidir. Kendini mutsuz hissettiğinde şekere hamur işlerine yönelen, gittikçe şişmanlayan, hatta diyabete doğru giden çocuklarınız olsun istemiyorsanız şekerli gıdalar ve hamur işlerine sınır koyun” dedi.

    Anne ve babalar, çocukların beslenme alışkanlıkları üzerinde belirleyici oluyor. Onların ellerinde gördüğünü, onların yediklerini doğru kabul eden çocuklar, aynı beslenme alışkanlıklarını kendileri de sürdürüyor. Uzman Diyetisyen Işın Sayın, çocukların beslenmelerinde anne ve babaları uyararak, “Çocukların karşısında çikolata gofret yemek, sürekli bir çekmecede bunları topluca bulundurmak, ağlayınca susması için çikolata, şeker, bisküvi, dondurma vermek, ’uslu durursan makarna pişireceğim, patates kızartacağım’ demek; karne hediyesi olarak yaş pasta sunmak, ergenlik dönemine gelen çocukların hem bedenlerini hem de psikolojilerini olumsuz etkiliyor” şeklinde konuştu.

    Sayın, “Çocukluktan gelen ’mutsuzluğu yenmek için tatlı ye’ alışkanlığına dayanarak iş başvuruları geri çevrilen, kendini mutsuz hisseden genç, koca bir dilim çikolatalı pasta yiyerek rahatlıyor. Sevgilisi tarafından terk edildiğinde, kalbi kırıldığında, hayal kırıklığına uğradığında koca bir paket çikolatayı ya da büyük bir kutu dondurmayı, ne yediğini bile fark etmeden bitiriyor. Bunların altında aslında tatlıya yüklediğimiz rahatlatıcı anlam var. Tıpkı çocukken ağladığımızda, üzüldüğümüzde annemizin teselli etmek için verdiği tatlılar gibi geliyor bize. Yedikçe yiyoruz. Duygusal boşluğu doldurmaya/bastırmaya çalışırken çocukluk anılarında olduğu gibi tatlılardan yardım istiyoruz. Sadece üzüntülü anlarda değil, mutlu zamanlarda da kutlama şekillerimiz hep tatlı ve hamur işi ile yapılıyor. Maç için toplanıyoruz. En büyük boy beyaz undan kalın pizza, şekerli meşrubatlar sipariş ediliyor” dedi.

    “ÖDÜL VE CEZADA ŞEKER OLMASIN”

    Sakinleşmek için, gevşemek için ve bir şeyi her elde edemediğinde, ödülde ve cezada hep şeker, un ve patates kullanıldığını söyleyen Işın Sayın, “Çocukları mutlu etmenin yolu şekerli gıdalar değildir. Size öyle öğretilmiş olsa da, bunun iyilik olmadığına emin olun. Ödül kadar cezalar da, çocukların “şekeri değerli ve mutluluk kaynağı” olarak görmesine yol açar. Yanlış bir şey yaptığında sana bundan sonra şeker yok derseniz, o mahrumiyet duygusu şekeri daha da değerli hale getirir. Çocuk için alıyorum/pişiriyorum sözlerini unutun. Çocukları bahane ederek kendinizi kandırmayın ve çocuklarınızı kendinizden bile koruyun. Unutmayın çocuğunuzu ödüllendirip cezalandırma biçiminiz, onun ileride karşılaşabileceği hastalıkların temelini oluşturur. İnsulin direnci, reaktif hipoglisemi, diyabet, kalp hastalıkları, hipertansiyon, karaciğerde yağlanma; safra kesesi, barsak hastalıkları, obezite, yaşam boyu bitmeyen zayıflama diyetleri, davranış bozuklukları, ruhsal sorunlar bunların sadece bir kaçıdır” şeklinde konuştu.

    “ÖDÜL VE CEZA ANLAYIŞINIZI DEĞİŞTİRİN”

    “Çocuğunuzun mutluluğu da, sorunların çözümünü de şeker, un ve patateste arayan, hasta ve obez bir jenerasyonun parçası olmasını istemiyorsanız çocuklarınız için ödül ve cezada farklı motivasyon ögeleri kullanın” diyen Uzman Diyetisyen Işın Sayın, “Yeni bir oyuncak, kitap, beceri geliştiren aktiviteler, lunapark, akvaryum, havuz, dans okulu, hobi kursları gibi motivasyon kaynakları kullanılırsa daha iyi bir anne baba olacağınızı söylemeliyim. Böylece çocuklarımız ileride bilinçaltında iyi hissetmek için yalnızca bir yiyecek/içeceğe değil, bir aktiviteye, spora, hobiye, dansa yönelme ihtiyacı duyacaktır. Bu şekilde daha doğru ve faydalı bir şeye kanalize olmaları da uzun vadede fiziksel, sinirsel ve ruhsal olarak her bakımdan daha sağlıklı bireyler olmaları anlamına gelir. Bence bu önerilere kulak asmaya hemen bugünden başlayın. Abur cubur çekmecesini temizleyin. Alış veriş sepetinize pirinç, patates, beyaz un ve şekeri bir daha asla koymayın” diye konuştu.

  • Doç. Dr. Alabaz: “Çocuğunuz Gripse Aspirin Vermeyin”

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Doç. Dr. Derya Alabaz, çocuklara İnfluenza-Grip döneminde, Reye Sendromu riski nedeniyle aspirin ya da salisilat içeren antipiretikler verilmemeli uyarısında bulundu.

    Adana Tabip Odası Aile Hekimliği Komisyonu 1. Basamak Eğitim toplantıları kapsamında “Birinci Basamakta Mevsimsel Grip- Domuz Gribi (H1N1) Ayırıcı Tanı Ve Tedavisine Yaklaşım” konusunu ele aldı. Eğitime Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalından Doç. Dr. Derya Alabaz konuşmacı olarak katıldı.

    “CİDDİ BİR GRİP ENFEKSİYONU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Prof. Dr. Sezgin Güvel’in gerçekleştirdiği “Yaşama Dair ve Zamansız Mekanlar” konulu fotoğraf sunumu ve söyleşisinin ardından “Birinci Basamakta Mevsimsel Grip- Domuz Gribi (H1n1) Ayırıcı Tanı Ve Tedavisine Yaklaşım” başlığıyla eğitimlerini sürdürmek istedikleri söyleyen Adana Tabip Odası Aile Hekimliği Komisyonu Başkanı Dr. Yaşar Ulutaş, yaptığı açılış konuşmasında “Ciddi bir grip enfeksiyonu ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin tüm illerinde olduğu gibi Adana’da da H1N1 (Domuz Gribi)’den sayısı 10’u geçen ölüm vakası olduğu bilinmektedir. Bu anlamda oda olarak hekim arkadaşlarımızın hem bilgilerini tazelemek hem de yeni çalışmalardan haberdar olmalarını sağlamayı istedik. Değerli Hocamız Doç. Dr. Derya Alabaz Kış günlerinde insan yaşam kalitesini olumsuz etkileyen Grip-Domuz Gribi (H1N1) ayırıcı tanı ve tedavisine yaklaşım konusunda klinik bilgileri ile bizleri aydınlatacaktır. Ben şimdiden kendisine teşekkür ediyorum” dedi.

    SIK KARŞILAŞILAN HASTALIK ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI

    En sık karşılaşılan hastalıkların başında üst solunum yolu enfeksiyonları (influenza) olduğunu belirten Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalından Doç. Dr. Derya Alabaz, “Grip’te orta kulak, sinüsler, gözler ile birlikte hepsi enfekte olduğundan birbirine benzediği için ayırt etmek zordur. Yüzlerce soğuk algınlığı virüsü olduğundan, kişinin birbiri ardına soğuk algınlığına yakalanması mümkündür. Çocuklar yılda 4-8 defa, erişkinler 2-5 defa buna maruz kalırlar. İnfluenzaya yakalanma riski ise yılda 1-2 dir. Soğuk algınlığı ile Kuş ya da Domuz Gribini karıştırmamak gerekiyor. Soğuk algınlığında klinik belirtisi iştahsızlık, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hafif boğaz ağrısıdır. İnfluenza-Grip klinik belirtileri ise üşüme, titreme, ateş, halsizlik, kırgınlık, iştahsızlık, yaygın kas ve eklem ağrısı, öksürük, çocuklarda gözlerde yanma-kızarıklık, bulantı/kusma, karın ağrısı ve ishal görülmesidir. Soğuk algınlığı virüsleri sıcak, kapalı mekanlarda daha kolay yayılır. Merkezi ısıtmalar burnun içini kaplayan ve virüslere karşı koyan burun sıvısını kurutur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bu hastalıklara bağlı gelişen şiddetli komplikasyon olarak ölüm sayısı yılda 250-500 bin kişidir. Tedavide çocuklara İnfluenza-Grip döneminde. Reye sendromu riski nedeniyle aspirin ya da salisilat içeren antipiretikler yerine asetaminofen veya ibuprofen gibi diğer ateş düşürücüler kullanılmalıdır. Sıvı alımı artırılmalı, boğaz için sprey ve pastiller kullanılmalı. Riskli gruplar başta olmak üzere kişiler hekim kontrolünde önleyici tedbir olarak grip aşısı yaptırmalıdır. Korunmanın temelini hijyen oluşturmaktadır. Şahıslar sık sık ellerini yıkamalı, ellerini ağız, göz ve buruna götürmemelidir. Kişisel malzemeleri paylaşmamalıdır. Maske ve kağıt mendil kullanılmalıdır. Hasta kişilerle temas engellenmelidir” diye konuştu.

  • Kılıç: “Şirkete Geçmek İçin Dilekçe Vermeyin”

    Tes-İş Sendikası Afşin Şube Başkanı Mustafa Kılıç, ERG Elektrik A.Ş.’ye devri gündemde olan A Termik Santrali’ndeki kamu personelinden şirket bünyesine geçmek isteyenler için EÜAŞ tarafından talep edilen dilekçeleri teslim etmemelerini istedi.

    Afşin-Elbistan A Termik Santrali ile linyit işletmelerinin ERG Elektrik A.Ş.’ye devri noktasında 21 yıllık serüvenin 1 Ocak 2016’da sona ermesine kesin gözüyle bakılıyor. ERG Elektrik A.Ş.’nin Afşin-Elbistan A Termik Santrali ile kömür işletmesini bu tarihte 20 yıllığına devralacağını doğrulayan en önemli gösterge ise Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) Genel Müdürlüğü İnsan Kaynakları Daire Başkanlığı’nın Afşin-Elbistan Linyitleri İşletme Müdürlüğü ve A Termik Santrali İşletme Müdürlüğü’ne personelin devrine yönelik olarak gönderdiği resmi yazı oldu. ‘Günlü’ olarak gönderilen yazıda devir sözleşmesinin uygulanmasına yönelik EK-Protokol’ün 14 Kasım 2014 tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca onaylandığı ve devir işlemlerinin devam ettiği hatırlatılarak EÜAŞ personelinden geçiş için istekli olanların dilekçe vermesi istendi.

    “20 YILLIK DEVİR SERÜVENİ SONA ERDİ”

    Konuyla ilgili olarak kamuoyunda ve işçi cephesinde doğan soru işaretlerini kaldırma adına bir basın açıklaması yapan Tes-İş Sendikası Afşin Şube Başkanı Mustafa Kılıç, “Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin kömür sahasıyla birlikte 20 yıllık devir serüveni sona erdi. Artık son noktaya geldik. Biz, bu devir konusunda hep işçi odaklı olarak hareket ettik. Memur için bir sıkıntı yok. Memura devlet öz evlat muamelesi yapıyor. Memura 3 yere tayin hakkı tanıyor. Özlük haklarında hiçbir eksiltme olmuyor. Sıkıntı işçide. Biz, o zamanki devir sözleşmesinde personelin devri başlıklı yazıda kamu işçisinin ‘muvafakati halinde alıcı firmaya geçer’ şeklinde yarım bir cümle vardı. Ama işçi geçmek istemiyorsa ne olacaktı. Bizim ciddi mücadelemiz sonucunda görevimizi yaptık. Bugüne kadar 20 tane termik santral özelleştirildi. Şu anda 2-3 tane termik santrali kaldı. Biz, burada tarihi bir görev yaptık. Biz üyemize kurum içi tayin hakkı aldık. Yani ilk devir sözleşmesindeki yarım cümleyi tamamladık” dedi.

    “KAMU PERSONELİNİN KURUM İÇİ TAYİN HAKKI VAR”

    Kamu personelinden şirket bünyesine geçiş için kesinlikle dilekçe vermemelerini isteyen Başkan Kılıç, “Arkadaşlarımız bu kurum içi tayin hakkı konusunda hiçbir şekilde kaygı taşımasınlar. İşletme müdürlüklerine gelen yazıyla ilgili olarak da işyerlerimiz arasında bir panik oluştu. Arkadaşlarımızın telaşa kapılmasına gerek yok. İlgili yazıda 2 Aralık 2015’e kadar şirkete geçmek isteyenler dilekçelerini vermeleri isteniyor. Biz, dilekçe falan vermiyoruz. Tüm arkadaşlarımıza da bunu ilan ediyorum. EÜAŞ bünyesinde çalışan hiçbir arkadaşım emekliliği dolsun dolmasın şirkete geçeceğim diye dilekçe vermesin. Bu bizim görüşümüz. Önümüzde bir şey yok. Şirketin bize ne sunacağını bilmiyoruz, şartları bilmiyoruz. Neye göre dilekçe vereceğiz? Biz şu anda EÜAŞ’ın personeliyiz ve EÜAŞ’ta kalıyoruz. Kurum içi tayin hakkımız da saklı. İstersek geçeriz, istemezsek geçmeyiz. Kamuoyunda spekülasyonlar yapılıyor. Biz bu süreci en yetkili kişilerle birlikte görüşerek götürüyoruz. Şartları sağlama almadan, üyemizi garantiye almadan, mevcut haklarını bir adım öne geçirmeden kesinlikle şirkete geçmeyiz” ifadelerini kullandı.

    “DİLEKÇE VEREN EÜAŞ’LA SÖZLEŞMESİNİ KENDİ ELİYLE FESHEDER”

    Söz konusu yazının devir halinde EÜAŞ’ın kendi bünyesinde kalacak personeli görme, ERG Elektrik’in de kendi ile çalışmak isteyen kişileri belirleme amacı taşıdığını savunan Tes-İş Sendikası Afşin Şube Başkanı Mustafa Kılıç, “EÜAŞ, şirkete geçecek personelini görmek istiyor. Firmada çalışacağı kişileri görmek istiyor. Şu ortamda hiçbir arkadaşımın geçmek gibi keyfiyeti yok. Şirketin şartları ne olacak, ücret ne olacak, emekliye ne olacak? Bizim bu yönde bir hazırlığımız var. Şu anda işçimizin maaşı belli. Biz, o rakamın altında hiçbir ücret kabul etmeyeceğiz. Biz işçi olarak bir yazıya istinaden kendi elimizle kendi iş akdimizi feshetmeyiz. Şirkete geçmek isteyen dilekçe versin şeklinde bir emrivakiye gerek yok. Bu dilekçeyi verdiğimiz zaman kendi elimizle ayağımıza sıkmış oluruz. EÜAŞ da haklı duruma geçer” şeklinde konuştu.