Etiket: Uzmanı

  • Güvenlik uzmanı Ağar’dan tehdidin magazinleşmesi uyarısı

    Güvenlik uzmanı emekli özel harpçi Abdullah Ağar, “FETÖ’cü kripto yapılanma varlığını devam ettiriyor, manipülasyonunu devam ettiriyor. Sosyal medya üzerinden, medya üzerinden devam ediyor. Tehdidin magazinleştirilmesi ve magazinin tehditleşmesi söz konusu” dedi.

    Güvenlik uzmanı Ağar, Türkiye’nin terörle mücadelesindeki en önemli kurumu olan TSK’yla ilgili olarak ortaya çok ciddi iddialar atılmaya devam edildiğine dikkat çekerek, “Bu konuda TSK’nın geçmişteki mücadelelerinde FETÖ manipülasyonunun boyutları tartışılıyor. FETÖ’nün TSK’daki varlığının ortaya çıkmasının ardından başlatılan soruşturmalar, sızma ve manipülasyonların pek çok farklı boyutunu ortaya çıkarıyor. Son olarak ortaya atılan iddialar ise oldukça ciddi. FETÖ’nün Güneydoğu’daki terörle mücadelede TSK’yı manipüle ettiği ve aslında mücadeleyi sekteye uğrattığı belirtiliyor. Bununla ilgili olarak özellikle FETÖ-PKK birlikteliği de dile getiriliyor. Ancak bu konu spekülasyona ve yönlendirmeye çok açık. Kritik bir ayrım yapılması gerekiyor” ifadesini kullandı.

    ‘Genele yayma’ tehlikesi

    “FETÖ’cülerin Güneydoğu’da terörle mücadeleyi kirlettiği açık, ancak bu durumu ifade ederken Güneydoğu’da devam eden gerçek mücadelenin göz ardı edilmemesi gerekiyor” diyen Ağar şöyle devam etti:

    “Türkiye’nin terörle mücadelesi FETÖ’cüler tarafından çeşitli şekillerde, hem taktik, hem operatif, hem stratejik hem de ruh anlamında manipüle edildiğine dair bir gerçekle karşı karşıyayız. Ancak bunun terörle mücadelenin tamamını kuşatmış veya tamamına yayılmış gibi bir cümle kurmak, bizim Güneydoğu’da yapmış olduğumuz mücadeleyi kirletir, PKK’nın doğrusal ve asimetrik hedeflerine hizmet eder.”

    “Spekülasyona çok açık”

    Bu konunun spekülasyona çok açık olduğunu ifade eden Ağar, “Bir terörle mücadele var, bir de bu mücadelenin içerisinde manipülatif hareket eden FETÖ’cüler. Bu manada çok dikkatli davranılması gerekiyor. Öncelikle üniformalı teröristlerin PKK ile işbirliği içinde olmasının, doğrusal ve asimetrik destek vermesinin; kişiye, organize suç örgütü şeklinde müşterek davranmasına, belli alanlarda ve belli zamanlarda etki üretmesine bağlı özel durumlar var. FETÖ ile ilişki içinde olan ve ele geçirilen üniformalı teröristlerin Güneydoğu’da görev yaptıkları zamanlarda, yerlerde ve makamlarda ne yaptıkları, oralarda ve o zaman aralıklarında neler olduğu öncelikle açıklığa kavuşmalı. Bizim terörle mücadelemizde o dönem ve yerlerde ne gibi zafiyetler ve manipülasyonlar yaşanmış, öncelikle bunlara bakılmalı. Ancak bunun terörle mücadelenin, zamanın ve mücadele alanının tamamını etki altına almış ve/veya kuşatmış gibi bir cümle kurmak bizim Güneydoğu’da yapmış olduğumuz mücadeleyi fazlasıyla kirletir” değerlendirmesini yaptı.

    “FETÖ’cüler terörle mücadeleyi kirletti ama Silahlı Kuvvetler’in çoğunluğu FETÖ’ye ve FETÖ’cülüğe bulaşmadı”

    Ağar şunları söyledi:

    “Bugün Silahlı Kuvvetler ve devletin diğer kurumlarına yuvalanmış bir yapı var. Bu terör örgütünün devleti, TSK’yı, değer ve kavramlarımızı kirletmesi ve eksenini kaydırmaya çalıştığı açık. Ancak cümleleri kurarken çok dikkatli davranmak gerekiyor. Sonuçta PKK, IŞİD, FETÖ ve arkasındaki iradeler devlete ve güvenlik kuvvetlerine inançsızlığın ve güvensizliğin derinleşmesini istiyor. Bu noktada darbe girişiminin ardılı manipülasyonlar devam ediyor. FETÖ ile bağlantılı kişi ve suçların sonuna kadar gidilmesi, ortaya çıkartılması ve imha edilmesi birincil şart, ancak bunu yaparken devletin ve TSK’nın korunması gerekiyor. Demek istediğim ‘halk deyimiyle’ sapla samanın, birbirine karışmış at iziyle it izinin birbirinden ayrılması. Sonuçta Silahlı Kuvvetler terörle mücadeleyi yaptı ve yapıyor ve bunların birçoğu FETÖ’ye bulaşmadı. FETÖ’nün manipülasyonları genele yayarsak ’Bizim ordumuz yok/yokmuş’ gibi bir sonuç ortaya çıkar. Burada griliğe, algı mühendisliğine hizmet etmenin, mücadeleyi kirletecek tarzda davranmanın doğru olmayacağı da açık. Ki bu zaten bizim işimiz değil, devletin, adalet mekanizmasının işi. Delillendirme işi, sokak ağzının değil. Bununla birlikte şu gerçek ki; FETÖ’cü yapılanma PKK ile girmiş olduğu doğrusal-asimetrik ve üst akıl eksenlerinde ve etki-inisiyatifleri kadarıyla bizim terörle mücadelemizi kirletti. Bu bir gerçek ve muhakeme yoluyla ortada. “

    “Araştırmalar ile birebir tespit gerekiyor”

    “Buradaki mücadelenin spekülasyonlardan korunması ve suçu işleyenlerin yaptıklarıyla-işledikleri suçlarla aydınlatılması gerekiyor” uyarısında bulunan Ağar, “Terörle mücadele alanlarına tayin edilmiş, bu minvalde taşımış olduğu rütbeyi, makamı manipüle etmiş, bildiğimiz ya da bilmediğimiz kurgulara hizmet etmiş olabilirler. Bunların yapılacak araştırmalar/soruşturmalar neticesinde birebir tespit edilmesi gerekiyor. Öte tarafıyla altı boş çıkan iddia ve ithamlar, bu sefer FETÖ ile mücadeleyi kirletir, etkisizleştirir, sulandırır ve sonuçsuzlaştırır. Örneğin; Adem Huduti tutuklandı, belli ki bu ekibin içerisinde olduğuna dair deliller var, ama o günün Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Metin Temel Paşa bu işin içinde değil ve tam karşısında. O gece ve sonrasında yaptıklarıyla Güneydoğu’daki birliklerden bir darbe tehdidi üremesine engel olan birincil kişi. Metin Paşa şimdi 2. Ordu Komutanı. Onunla birlikte hareket eden dost kuvvetlerin neler yaptıkları da ortada. Güneydoğu’daki mücadele alanlarında yığınaklanmış vurucu güçlerin darbecilerle müşterek hareket etmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalsa idik, bunun nasıl sonuçlar doğuracağını bir düşünün. Dikkatinizi çekti mi bilmem, Şırnak Çakırsöğüt Jandarma Komando Tugayı’na bağlı 2 JÖH taburu ve Semih Terzi’ye bağlı bazı Özel Kuvvet unsurları haricinde ‘darbeciler lehine’ bilinen ve duyulan bir hareketlilik yok. Evet biz 15 Temmuz gecesi Genelkurmay, Özel Kuvvetler ve 1. Ordu başta ulaşabildiğimiz alanlarda neler olduğunu çok konuştuk, ama o gece sonrasında asıl vurucu güçlerin yoğunlaştığı Güneydoğu’da neler olduğunu ve darbe girişiminin buralarda nasıl akamete uğratıldığını hiç konuşmadık. İnanın o gece ve sonrasında oralarda da darbecilerle dost unsurlar arasında çok sert bir mücadele yaşandı. Devreye giren dost unsurlar ve komutanlar ‘hava sahası kapalı olduğu halde’ kendilerini Siirt’ten Van’a öldürmeye gelen darbeci yüklü helikopteri nasıl bertaraf etti? Bu helikopter nereden ikmal yaptı, nereye kaçtı, Gökte dolaşan F-16 ve Süper Kobra kimi ve kimin helikopterini avlamaya çalışıyordu? Konumuza dönecek olursak olayı genelleştirmeye kalktığımız an çok tehlikeli bir şey yapmış oluruz. Burada ayırt edici bir cümle kurmak zorundayız. Evet, FETÖ’ye dahil olan bu üniformalı teröristlerin terörle mücadelemizi parazite ettiklerine dair temel bir hüküm cümlesi kurabiliriz. Bunların başında da vatansever subayların elimine edilmesi/elimine edilmeye çalışılması, başta Türkiye’yi sarsan bazı olaylar olmak üzere alansal ve zamansal bazı manipülasyonlar olduğunu söyleyebiliriz. Şemdinli olayları, Uludere (Robozik) olayı, Dağlıca- Aktütün gibi baskınlar, çözüm sürecindeki PKK sızması ve yığınaklanması, sınır geçişleri, meskun mahallerdeki manipülasyonlar, kaçakçılık ve uyuşturucu nakli/ticareti başta olmak üzere pek çok olayın araştırılması, bağlantılarının ortaya çıkartılması ve delillendirilmesi gerekiyor. Mücadelenin etkinliğini, emir ve komuta, kontrol ve koordinasyon, planlama ve uygulamalarda, ruhun, moral ve motivasyonun köreltilmeye çalışılmasında nasıl bir etkileri ve rolleri oldu? Hepsinin ortaya çıkması gerekiyor” ifadesini kullandı.

    PKK’yı aklama tehlikesi

    Güneydoğu’da terör estiren PKK ile 32 yıldır yapılan bir mücadele olduğunu hatırlatan Ağar, şunları ifade etti:

    “Yanlış düşünür ve yanlış davranırsak bu mücadeleyi kirletmek, PKK’yı aklamak, mücadeleyi akamete uğratmak gibi bir dizi sonuç ortaya çıkar. Biz bütün saf ve samimiyetiyle Güneydoğu’da mücadeleye dahil olan Mehmetçiklerimizi komutanlarımızı koruyup, diğer tarafıyla da birlikte iş tutan PKK ve FETÖ’cüleri aynı kapta eritmek zorundayız. Bu bizim açımızdan çok önem taşıyor.”

    “FETÖ’cü kripto yapılanma varlığını devam ettiriyor”

    “FETÖ’cü kripto yapılanma varlığını devam ettiriyor, manipülasyonunu devam ettiriyor” diyen Ağar, “Sosyal medya üzerinden, medya üzerinden devam ediyor. Tehdidin magazinleştirilmesi ve magazinin tehditleşmesi söz konusu. 15 Temmuz gecesi Türk insanı ılımlı İslam silahını Batı’nın elinden alarak büyük bir zaferin altına imza attı. Bu doğru, ancak bunun geliştirilmesi gerekiyor. Bu zaferi geliştirebilirsek eğer, bu aynı zamanda zamanın kırılması, tarihin seyrinin değişmesi demek. Ve bu noktada ‘aynı darbe gecesinde olduğu gibi’ Türk medyasına büyük sorumluluk düşüyor. Medyanın tehdidin magazinleşmesine, magazinin de tehdit üretmesine izin vermemesi, geleceğimiz açısından büyük değer taşıyor. Ama öncelikle tehdidin kavramsallaştırılması ve bu kavramsal mücadelenin bütün etkinliğiyle yapılması gerekiyor. Bu aynı zamanda gerçek bilginin savaşıdır” diye konuştu.

  • İletişim Uzmanı Sanlav: “Sosyal medya, darbeye karşı direnişte başrol oynadı”

    İletişim Uzmanı Ümit Sanlav: “15 Temmuz darbe girişiminde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vatandaşı sokaklara davet etmesinde kullanılan sosyal medya, darbeye karşı direnişte başrol oynadı” dedi.

    Sosyal Medya Savaşları Kitabı Yazarı ve İletişim Uzmanı Ümit Sanlav, başarısız olan 15 Temmuz darbe girişimine direnme sürecindeki sosyal medya kullanımını değerlendirdi. Vatandaş ve devlet adamlarının darbe gecesinde sosyal medyayı etkili kullanmalarının darbenin gerçekleşmemesinde önemli rol oynadığını ifade eden Sanlav, “Çevrimiçi platformlardan yapılan çağrılar, haberler ve başta Cumhur Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzaktan bağlandığı canlı yayınlar; vatandaşın sağlıklı bilgilendirilmesi ve kahramanca direnişi ile birleşince, darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı” dedi. Daha önce dünyada ve Türkiye’de sosyal medyayı kullanan eylemelere dair bilgi veren Sanlav: “Sosyal medya olayı olarak görülen bir çok olayda sosyal medyanın kullanımı aslında önemli farklılıklar göstermektedir. Örneğin Arap baharı olarak adlandırılan olaylarda, Tunus, Suriye ve Libya’da sosyal medya, olan biteni aktarmak için kullanılırken, Mısır’da eylemlerin organize edilmesinde kullanılmış ve halkın sosyal medyada örgütlenerek sokağa dökülmesi sağlanmıştır. Aynı şekilde Türkiye’de gerçekleşen Gezi olayları, Kobani eylemleri gibi eylemlerde de sosyal medya üzerinden örgütlenilmiştir” diye konuştu.

    “Darbe girişimi anında sosyal medya”

    Sosyal medyada aylar öncesinde Türkiye’ye yapılması planlanan darbeye ilişkin pek çok işaret ve algı operasyonlarına dair paylaşımların görüldüğüne dikkat çeken Sanlav, ”İnternet kullanıcıları; herhangi bir mahkeme kararı olmamasına rağmen Twitter, Facebook ve YouTube’a erişemedi. Nitekim saat 21.15’te Boğaz Köprüsünün tanklarla kesilmesi ile başlayan hain girişim hakkında saatlerce çeşitli hurafeler dolaşsa da, kesin olarak ne yapılmaya çalışıldığı uzun süre anlaşılamadı. Yani bir anlamda sosyal medyaya erişimin engellenmesi darbeciler açısından işe yaramıştı. Türk kullanıcılardan gelen erişim şikayetleri üzerine resmi hesabından 00:53’te Türkçe ve İngilizce tweetler atan twetter, “Kasıtlı olarak hizmetimizin ülke çapında yavaşlatıldığından şüpheleniyoruz” yazdı. Sosyal Medya erişiminin sağlandığı ilk dakikalarda saat 00:30’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk’e FaceTime üzerinden canlı bağlantı sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüntüsü, programın sunucusu Hande Fırat’ın telefon görüntüsü ile yayına verildi. Vatandaşları bu mecradan demokrasi ve vatana sahip çıkmaya davet eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, kişisel ve Cumhurbaşkanlığı resmi Twitter ve Facebook hesaplarından da darbeye karşı direniş çağrılarını tekrarladı.Bu ana kadar whatsapp üzerinden irtibat sağlayan vatandaş Cumhurbaşkanının çağrısı üzerine, darbe girişimine direnmeye başladı. Bu direniş sosyal medya mecraları tarafından da desteklendi ve büyüdü” dedi.

    Başbakanlık resmi Twitter hesabının da kararlı bir şekilde darbeye karşı direnişte olduğuna vurgu yapan Sanlav, “Başbakan Yıldırım tweetlerinde, darbe girişiminin ordunun emir komuta zinciri dışında gerçekleştirildiğini ordu komutanlarının ifadesi ile dile getirdi.Erişimin normale döndüğü sosyal medyada organizasyon bütünlüğünü #DarbeyeHayır etiketi ile sağlanırken, operasyonlar, yetkililerden gelen açıklamalar ve tüm gelişmeler paylaşılmaya devam etti. Meydanlara çıkanlar, Facebook ve Periscope üzerinden canlı yayınlar ile ülke genelindeki durumu anlık olarak aktardı” dedi.

    “Darbe girişimi sonrası sosyal medya”

    “Darbe karşıtları sosyal medya üzerinden 15 Temmuz’da #DarbeyeHayır derken, 16 Temmuz’da #MilletçeMeydanlardayız etiketi ile meydanlarda toplanmaya devam etti” diyen Sanlav, “Darbeci vatan hainleri ne sosyal medyada ne de silahlı mücadelede istediğini elde edemeyince, bu kez vatan ve demokrasi sevdalılarının vatanına ve bayrağına sahip çıkma operasyonunu değersizleştirmek, itibarsızlaştırmak için düğmeye bastı. ifadelerini kullandı.

  • Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar: “FETÖ, PKK ve DAEŞ üzerinden jeopolitik bir kırılma yaşanıyor”

    Güvenlik uzmanı emekli özel harpçi Abdullah Ağar, FETÖ, DAEŞ, PKK, HBDH VE TAK’ın tek elden yönetildiğini söyleyerek, “FETÖ, PKK ve DAEŞ üzerinden jeopolitik bir kırılma yaşanıyor” dedi.

    Güvenlik uzmanı Ağar, terör örgütlerinin Türkiye üzerindeki kirli oyunlarına devam ettikleri vurgulayarak, FETÖ’nün ardından bu kez de PKK terör örgütünün Şırnak, Diyarbakır ve Mardin’de kanlı terörünü estirdiğine dikkat çekti. 15 Temmuz’un ardından iyice su yüzüne çıkan FETÖ-PKK işbirliğinin dün de bunu kanıtlar nitelikte alçak saldırılar düzenlediğini belirten Ağar, bu olaylarda hayatını kaybedenlerle birlikte ‘darbe girişimi sonrası’ şehit sayısının 50’yi aştığını ifade etti. FETÖ’nün darbe girişimi başarılı olamayınca ortağı PKK’nın tehditler savurmaya başladığını söyleyen Ağar, şunları kaydetti:

    “PKK’nın sözde yöneticilerinden Cemil Bayık Türkiye’ye yönelik meşum ifadelerle; ’Savaş artık dağ ile sınırlı olmayacaktır. Metropollerde yürütülecektir, yürütülmektedir’ diyerek, bunun yeni bir aşama olduğunu iddia etti Peki, Türkiye’de darbe girişiminde bulunan ve hain kanlı saldırılar düzenleyen terör örgütleri tek bir elden mi yönetiliyor? Terör örgütleri bundan sonraki süreçte Türkiye üzerinde nasıl bir oyun planlıyor? Artık biz ’zamana ve alana yayılı, sıralı terör eylemlerinin katlayıcı etkisinden’ bahsetmek, karşı koyuşumuzu ve taarruz ruhumuzu buna göre yapılandırmak zorundayız. Asıl yapılanma da zaten bu bileşik tehdide ve ardılına göre olmalı. Şimdilik bir PKK vuruyor, bir DAEŞ vuruyor, bir FETÖ vuruyor veya bunlara müzahir diğer yapılar vuruyor. Bir de bunun ardılı var, asıl unutulmaması gereken. Yeniden yapılanma bileşik iç ve dış tehditle ’bugün ve yarın’ nasıl mücadele edilebilecekse ona göre olmalı. Emir ve komuta, kontrol ve koordinasyon, planlama buna göre yapılandırılmalı. ’Mücadele’ ve ’dış tehdit’ ve ’seferberlik tetkik yapılanması’ güçlerinin taktik-operatif ve stratejik konumlanmaları da buna göre belirlenmeli.”

    “FETÖ, DAEŞ, PKK, HBDH ve TAK’ın tek elden yönetildiği belli”

    “Türkiye üzerinde emelleri olan terör örgütlerinin adı DAEŞ, FETÖ, PKK, HBDH, TAK veya diğer taşeronların, vekalet ve proxy örgütlerin tek bir çatıdan yönetildiği aşikâr” diyen Ağar şunları ifade etti:

    “Şuan coğrafyada bir dizayn var. Dizayn eden güçler bu coğrafyadaki aparat güçleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanıyor. Bu örgütleri Irak ve Suriye’de hem zemin hazırlayarak hem de bizzat kendileri kurarak ortaya çıkarttılar. Bu örgütleri beslediler, himaye altına aldılar. Hem de ilginç bir şekilde bunlardan bazılarını gerekçe göstererek coğrafyayı dizayna giriştiler.Delicesine bilginin ürediği ve nefes nefese bu bilgileri takip etmeye çalıştığımız FETÖ terörü ortamında çok önemli bir detayın gözlerden kaçmaması gerek. İHA’nın istihbarat kaynaklarına dayandırarak aboneleriyle paylaştığı haberde ’iki örgüt arasında darbe’ anlaşmasının yapıldığı, FETÖ darbe girişiminin başarılı olması halinde kuzey Suriye’de (Rojava) ‘sözde’ PKK oldubitti (infacto) devletinin tanınması için destek sözü verdiği, FETÖ ve arkasındaki güçlerin PKK’yı (KCK-PKK-HPG-PJAK-YRK) İran’a karşı kullanmayı planladığı, FETÖ’nün PKK’ya darbe yapılacağını bildirdiği-tam tarih vermediği-10 ile 20 Temmuz arasını işaret ettiği, FETÖ’nün darbenin başarılı olması durumunda PKK’nın terörist varlığını Türkiye’den Kandil’e çekmesini istediği, iki terör örgütü arasındaki anlaşma nedeniyle PKK’nın sözde kuzey saha sorumlusunun kendisine bağlı teröristlere darbe girişimi gecesinden itibaren bir süre eylem yapmamaları uyarısında bulunduğu, ancak girişiminin başarısız olmasıyla PKK’nın yeniden eylemlerine başladığı’ ifade ediliyor. Bu bilgiler, yaşanan ve sahadan gelen diğer verilerle birlikte değerlendirildiğinde büyük bir doğruluk ve gerçeklik ortaya koyuyor. Burada çok önemli bir detay daha var. Bu veri, iki örgüt arasındaki ilişkinin sadece iki örgüt arasında değil, işin içinde çok daha büyük bir iradenin veya iradelerin olduğunu ispat ediyor. Yoksa bir süredir karıştırılmakta olan İran’ın kuzey Suriye’de ‘sözde’ PKK oldubitti devletinin, Irak’taki bizden bağımsız diğer gelişmelerin konuyla ne ilgisi var? Aynı zamanda ‘başarılı olması halinde’ cilalanmış darbenin Türk halkına yutturulmasıyla ilgili çok ilginç ve önemli bir detay bu; ’PKK, FETÖ sayesinde Kandil’e çekildi’ Ya sonrası? Bu Türkiye’nin jeopolitik direncinin ortadan kalkması, sonra Türkiye’nin bölünmesi ve sıranın İran’a gelmesi demek. Dizayn artık bitiyor demek.”

    Ağar, Batı’nın tavrını değerlendirdi

    Batı’dan yapılan açıklamalara da dikkat çeken Ağar, şunları kaydetti:

    “Onlar FETÖ’cü darbe girişimiyle ya da PKK terörüyle ilgili kınama ve ‘ilgilerinin olmadığına dair’ mesajları yayınlamaya devam ede dursunlar, artık şunu bilmeleri gerekiyor. ‘Demokrasi, adalet ve özgürlük getireceğiz’ diye, ‘Barış, istikrar, refah, huzur ve stabilizasyon getireceğiz’ diye bu coğrafyaya müdahale ettiler. Ve bütün bunlar bu müdahaleler sonrasında ortaya çıktı. Batı’nın gerçekten demokrasi, barış, huzur, istikrar, adalet, özgürlük getirmek, refah, huzur, güvenlik ve stabilizasyon üretmek gibi bir derdi varsa bunun nasıl yapılacağını kesinlikle bilmiyor. Hem de hiç bilmiyor. Gitsinler biraz medeniyet çalışsınlar lütfen. Eğer dertleri karmaşa, kaos, istikrarsızlık ve düşmanlık üretmek ise bu işi gerçekten çok iyi biliyorlar. Hem de çok iyi biliyorlar. Dersini de çok iyi çalışmışlar. Bugün bu coğrafyada etnik, mezhepsel, meşrepsel kırılmalar, düşmanlıklar, darbeler, çatışmalar ve savaşlar varsa bunun temel nedeni Batı’nın coğrafyaya müdahaleleri ve manipülasyonlarıdır. Bunlara çanak tutanlar da, coğrafyada ve içimizde elemanlanan, devşirilen dinsel, mezhepsel, meşrepsel etnik güç ve menfaat odaklarıdır. Irak ve Suriye’de yaşanan işgal, iç savaşlar, kurulan ve kurulmak istenen kukla devletçikler ve aparat örgütler ile Türkiye’deki PKK, IŞİD ve FETÖ terörü bunun en belirgin örnekleridir.”

  • Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek:

    Koru Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek hamilelik ve sonrası dönemde idrar kaçırma sorunu hakkında bilgi verdi.

    Hamilelik sırasında idrar kaçırma probleminin oldukça yaygın rastlanan bir durum olduğunu belirten Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek, “Hamilelikte sık idrara çıkma hemen her zaman görülen bir durumdur ve normal bir durum olarak kabul edilir; bu duruma bazen idrar kaçırma eşlik edebilir. Bazı hamilelerde ara sıra ve az miktarda idrar kaçırma olurken bazı hamilelerde daha ciddi boyutlarda olabilmektedir. İdrar kaçırma şikayetine gebeliğin ilk 3 ayında nadiren rastlanır, 4. aydan sonra artmaya başlar, gebeliğin son aylarında da yaygındır” dedi.

    Bütün hamilelerin yaklaşık yüzde 50’sinin idrar kaçırma durumu ile karşı karşıya kaldığını ifade eden Koru Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek, genellikle doğumdan sonra lohusalık döneminde idrar kaçırma problemi kendiliğinden ortadan kalktığını ancak nadiren devam edebildiğini söyledi.

    Doğumdan sonraki aylarda aşırı çay içmek, kahve tüketimi, kolalı içecekler ve alkol tüketiminin mesane kontrolünü azalttığını; bu tür içeceklerden kaçınmanınsa idrar kontrolünü kolaylaştırdığını vurgulayan Koru Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek, “Bu tür çalışmalarda stres inkontinansın doğum eylemi sırasında pelvik taban doku ve kaslarında meydana gelen hasara bağlı geliştiği vurgulanmıştır. Bu önlemlere rağmen geçmeyen idrar kaçırma mutlaka doktor tarafından değerlendirilmelidir” diye konuştu.

    Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek, “Üriner inkontinans sorununun tedavi yaklaşımında jinekoloji, üroloji, nöroloji, fizik tedavi, psikiyatri uzmanları ve sosyal danışmanların birlikte çalışmaları ile kişiye en uygun tedavi metodu saptanabilir.İdrar kaçırma problemi olan anne adaylarına muhakkak idrar kültürü ve antibiyogram yapılmalıdır. Bu işlemler idrar yolu enfeksiyonun mevcut olup olmadığının fark edilmesini sağlar. Eğer enfeksiyon var ise tedavisi gerçekleştirilmelidir. Gebelik sırasında bazı fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Bu değişiklikler sebebi ile doğum sonrası 6 hafta geçinceye dek diğer ürolojik tetkiklerin yapılması ertelenebilir.İdrar kaçırma şikayetlerinin giderilmesinde cerrahi olmayan medikal ilaç tedavileri yanı sıra uygulanan bir takım cerrahi ameliyatlar bulunmaktadır.” Diyerek tedavi yöntemlerini anlattı.

    Doğumdan sonra idrar kaçırma durumunun yüzde 20-30 oranında görüldüğünü söyleyen Op. Dr.Melike Özge Çiçek Özek, normal doğum sonrasında idrar kaçırmanın sezaryen doğumlara göre biraz daha fazla olduğunu, doğum eylemi sırasında pelvis taban ve kaslarında hasar meydana geldiğini ve bunun sonucunda idrar tutamama gibi sorunlar çıkabildiğini ifade etti.

    Op. Dr. Melike Özge Çiçek Özek sözlerini şöyle sürdürdü; “Ayrıca spinal,epidural anestezi alımı sonrası da idrar kaçırma şikayeti görülebilir. Kegel egzersizi adı verilen çok basit olan egzersizleri gebeliğin 16.haftasından sonra yapmaya başlamak ve doğum sonrası dönemde de düzenli bir şekilde devam ettirmek bu sorunların tedavisinde etkilidir.”

  • Koru Ankara Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal:

    Koru Ankara Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal, “Myelodisplastik sendromlu hastalar, hastalığın alt gruplarına, morfolojik-sitogenetik anomalilere, moleküler mutasyonlara, hastaların yaşlarına ve birlikte olan hastalıklara bağlı olarak çok farklı yaşamlar sürebilirler” dedi.

    Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal myelodisplastik sendromun ne olduğunu anlattı. Kansızlık, kanamalar ve enfeksiyonlarla ortaya çıkabilen, sıklıkla orta – ileri yaşlarda görülebilen bir sendrom olduğunu belirten Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal, hastalığın erkeklerde kadınlara göre daha sık görüldüğünü ayrıca çocuklarda da tanımlandığını söyledi.

    Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal, “Günümüzde insan ömrünün uzaması, radyoterapi, kemoterapi, kimyasallarla artan temas sonucunda sendromun görülme sıklığı ne yazık ki giderek artmaktadır. Sendromun içeriğinde refrakter kansızlıktan, akut lösemiye kadar giden bir grup hastalık bulunmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren ayrı ayrı refrakter anemi, ring sideroblastik anemi, prelösemi, kronik myelomonositik lösemi olarak tanımlanan bu hastalıklar, seksenli yılların başlarından itibaren yapılan sınıflandırmalarla myelodisplastik sendrom başlığı altında toplanmışlardır” dedi.

    Bu hastalık grubunda sadece alyuvarların azlığı ile birlikte olan dirençli anemiler ile akut ve kronik lösemilerinde bulunduğunu vurgulayan Uysal, “Bu nedenle myelodisplastik sendromlu hastalar; hastalığın alt gruplarına, morfolojik – sitogenetik anomalilere, moleküler mutasyonlara, hastaların yaşlarına ve birlikte olan hastalıklara bağlı olarak çok farklı yaşamlar sürebilirler” diye konuştu.

    Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal Hastalığın tanı ve ayırıcı tanısında, çevresel kandaki sitopeni, bisitopeni ya da pansitopeni sıklıkla myelodisplastik değişikler içeren, hücrelerden zengin , daha seyrek olarak da hücrelerden fakir kemik iliği bulguları, bazı alt gruplarda dalak büyüklüğünün varlığı, mutasyonlar, sitogenetik anomalilerin yardımcı olduğunu da belirtti.

    Hastalarda, MDS’nin alt gruplarının özelliklerine bağlı olarak önemli ölçülerde değişmek üzere, hastalığa yönelik spesifik ve destek tedavilerden söz edebilineceğini ifade eden Uysal , “Spesifik yani doğrudan hastalığa yönelik tedaviler; Sitozin arabinozid, antrasiklinler, azasitidin, desitabin, topotekan, isotretinoin, lenalidomid, arsenik trioksit…gibi ilaçların kullanımları. MDS’li hastalarda allojenik kök hücre transplantasyonu da önemli bir tedavi seçeneği olarak dikkate alınmalıdır. Hastanın yaşı, uygun vericiler ( akraba – akraba dışı ) , hastalığın alt grupları ve birlikte olan hastalıklar gibi faktörler bu tedavi seçeneğinin uygulanmasını ve başarılarını önemli ölçüde etkiler” diye anlattı.

    Prof. Dr. Vasıf Akın Uysal destek tedavileri ise şöyle sıraladı:

    “Eritrosit ve trombosit transfüzyonları, büyüme faktörleri , eritropoietin , demir bağlayıcı ajanlar hastalığın alt tiplerine bağlı olarak hastalar uygulanabilir. Hastaların izolasyonu, ağız bakımları, enfeksiyonlara karşı değişik antibiyotik, antifungal ve antiviral ilaçların kullanımı tedavilerdeki diğer yaklaşımlardır”.