Etiket: uyku

  • Stres Uyku Bozuyor, Diş Gıcırdatıyor, Çene Kilitliyor

    Acıbadem Adana Hastanesi Psikologu Meriç Mavi, kontrol altında tutulduğunda motive edici bir etken olan stresin, aşırı derecede yaşanmasının zihinsel, ruhsal ve fiziksel açıdan sağlığı olumsuz yönde etkileyebileceğini söylüyor.

    Stresi, kişinin kendini tehlikede hissettiğinde beynin ‘savaş ya da kaç’ emrini sinir sisteminde alarm durumuna geçirmesi şeklinde açıklayan Psikolog Meriç Mavi, “Stres altındaki kişilerde duygusal etkiler, kolayca ajite olma, sinirlenme ve karamsarlık halleri görülebiliyor. Bu kişiler kendilerini boğuluyor gibi, terk edilmiş, değersiz ve yetersiz olarak hissedebiliyor. Stres altındayken aşırı güven veya güvensizlik duyguları ortaya çıkabiliyor, başarısızlıklara yoğunlaşanlar da olabiliyor” dedi.

    Stresin bedensel tepkilere de yol açtığını söyleyen Psikolog Mavi, bu tepkileri şöyle anlatıyor:

    “Bedensel tepkilere örnek olarak; solunum ile beraber kalp atışının hızlanması, ter bezi faaliyetlerinin artması, göz bebeklerinin aşırı derecede büyümesi, sindirimin yavaşlayarak mide asitlerinin artması ve tansiyonun yükselmesini sayabiliriz.”

    Psikolog Meriç Mavi, aşırı stres altında kalan kişilerde bu fiziksel tepkilere ek olarak aşırı endişe veya kayıtsızlık, uyku bozukluğu, çenede kilitlenme ve diş gıcırdatma durumlarının görülebildiğini, ölüm ve intihar düşüncelerinin bile oluşabileceğini söylüyor.

    BAZI İNSANLAR STRESE DAHA YATKIN

    Bireyleri kişilik yapılarına göre A ve B tipi şeklinde kategorilere ayırmanın mümkün olduğunu söyleyen Psikolog Meriç Mavi, şöyle devam etti:

    “Tipler, kişinin hangi durumlarda kendilerini daha çok stres altında hissedebileceği ya da şok etkisi yaratan bir durumda nasıl tepki verebileceği yönünde ipuçları verir. A tipi kişileri, B tipi kişilere oranla daha telaşlı ve aceleci olarak değerlendirecek olursak bu kişilerin stresi daha yoğun yaşadıkları söylenebilir. B tipi kişiler, özel ya da iş hayatlarında sakin kalma çabasını korudukları için onların stres anından sonra tekrar normal düzene geçmeleri A tipi kişilere göre daha kolaydır.”

    Bazı insanların yapılarının stres altına girmeye daha müsait olduğunu anlatan Psikolog Meriç Mavi, bu kişilerin daha rekabetçi ve devamlı bir telaş halinde olduklarını söylüyor. Psikolog Mavi, “Bu kişiler katı ve keskin davranıyor, başkalarını dinlemiyor. Aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışan stres altındaki kişiler hızlı hareket ediyor ve hep takdir bekliyor” diye konuştu.

    Daima önde olmak isteyen bu kişilerin hırslı olduklarını ve performansı hep rakamlar ile ölçtüklerini söyleyen Psikolog Mavi, “Eğer stres altına girdiğinizi hissederseniz nefes egzersizleri yapın” dedi.

  • Terör Olayları Kaygı Ve Uyku Bozukluklarını Tetikliyor

    Psikolog Zeren Okçuoğlu Kadıoğlu, son dönemlerde artan terör eylemlerinin, pek çok insanda akut stres ve travma gibi psikolojik sorunların ortaya çıkmasına neden olduğunu söyledi.

    Kadıoğlu, güvenlik tehdidinin getirdiği ani gelişen korku, çaresizlik ve yas duyguları içerisinde bazı psikolojik durumların tetiklendiğini belirterek, “Günlük yaşam akışını olumsuz etkileyen bu olaylardan toplumun ileri düzeyde etkilenmesi doğal bir süreçtir. Yapılan araştırmalar da terör eylemlerini medya üzerinden uzun süre takip eden yetişkin ve çocukların daha fazla kaygı bozukluğu yaşadığını göstermektedir. Psikolojik olarak fazlaca etkilenmiş kişilerde; uyku sorunları, kabuslar ya da depresyon görülmektedir. Üstelik bu kişiler saldırıya maruz kalmış ya da bir yakını saldırıdan etkilenmiş bireyler olmayabilir. Araştırmalar bazı okul çağı çocuklarında terör saldırılarından sonra gelişen travma sonrası stres bozukluğunun başlıca nedeninin bu olumsuz haberlere aşırı maruziyet olduğunu göstermektedir” dedi.

    Kadıoğlu, terörün, psikolojik silah olarak korkuyu kullandığını, ve korkunun insanlar için ciddi psikolojik etkileri olduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti:

    “Korku, terör saldırıları karşısında verilen en normal tepkidir. Bu tepki aynı zamanda insanların nasıl sosyalleşeceğini, toplu taşıma aracı kullanıp kullanmayacaklarını, kalabalık yerlerde bulunmayı tercih edip etmemeleri gibi birçok günlük aktiviteyi etkilemektedir. Terör tehdidinin etkileri her birey için aynı değildir. Bazı insanlar terör karşısında daha rasyonel ve yapıcı tepkiler verebilirler. Örneğin öfke duymak bazen koruyucu bir faktör olabilir. Öfke duyulduğunda insanların kontrol duygusu, yüzleşme arzusu artar, korku ise kontrolsüzlüğü ve karamsarlığı daha çok hissettirir.”

    Terörün günlük aktivitelerin yerine getirilmesini engelleyebileceğini anlatan Kadıoğlu, “Terörist bir saldırı sonrasında travma yaşayan kişiler arasında, saldırının kurbanı olanlar, buna şahit olan kişiler, yakınları etkilenenler ya da geçmiş travmatik olayların hayatta kalanları olabilir. Bu bireyler akut bir stres tepkisi geliştirebilirler” diyerek bu kişilerde görülen belirtiler şu şekilde sıralanabilir:

    “Olayla ilgili tekrar eden düşünceler, her şeyden korkmak, evi terk edememek ya da yalnız kalamamak, günlük işleyişten uzaklaşmak, günlük rutinleri yerine getirememek, hayatta kalmanın suçluluğunu duymak, ’Ben neden hayattayım?’ diye düşünmek kaybetme korkusu yaşamak, hayatla ilgili kontrol kaybı yaşamak, duygularını ifade etmede gönülsüzlük.”

    Kadıoğlu aileler çocukların psikolojisini korumak için yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

    “Olayla ilgili duygu ve düşüncelerini anlattırmaya çalışın. Ne gördüklerini, duyduklarını ya da yaşadıklarını sorun. Ebeveynlerinin onlarla ilgilendiğini, onlara dikkat ettiğini, onları korkutan ve endişelendiren her olayla mücadele etmelerine yardımcı olacağınızı söyleyin. Zorluklarla karşılaştıklarında ya da olumsuz bir duyguları olduğunda üstesinden gelmek için ne yaptıklarına dikkat ederek, bunu onların da görebilmesini sağlayın. Terör saldırılarıyla ilgili haberlere aşırı derecede maruz kalmak ya da yetişkinlerin bu konuyla ilgili konuşmalarını duymak çocukların hassasiyetini arttırabileceğinden bu konularda daha dikkatli olunmalıdır.”

  • Beslenme, Spor Ve Uyku Düzeni De Boy Uzamasında Etkili

    Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük, boy uzamasının genel olarak genetik unsurlarla birlikte düşünülmekte olduğunu fakat genetik unsurların dışında beslenme alışkanlıkları, spor, uyku düzeni, ağır iş-yapıp yapmama gibi birçok çevresel faktörlerin de boy uzamasını etkilediğini belirtti.

    Gebze Medical Park Hastanesinden Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük, sağlıklı kemiklere sahip olmak, uzun boylu olmak isteyenlerin birincil dikkat etmesi gereken hususlardan olduğunu ifade ederek, “Kemiklerin gelişip yenilenebilmesi, sağlıklı olması için de bazı minerallere ihtiyacı vardır. Bu minerallerden en önemlileri kalsiyum ve fosfordur. 11-24 yaş arasındaki dönem fosfor ve kalsiyum ihtiyacının en fazla olduğu dönemdir. Diğer bir etken ise D vitaminidir. D vitamin de kemik gelişimi için önemli bir faktördür. D vitamini sayesinde mineraller etkin bir şekilde emilir. D vitamini en çok yumurta sarısında, karaciğerde, balık yağında bulunur. Ama temel kaynağı güneş ışınlarıdır ve deride güneş ışığının etkisiyle de meydana gelir. Günde en az 15-30 dk. arasında güneş ışınlarından faydalanmak gerekir. Uzun bir boya sahip olmak içinse tek başına beslenmek veya egzersiz yapmak sizi bir sonuca götürmez. Egzersizin yanı sıra boy uzaması için gerekli olan besin desteklerini de mutlaka kullanmalıyız. Özellikle besin konusunda daha duyarlı olarak buna başlayabilirsiniz” diye konuştu.

    En uygun beslenme tarzının ise sebze, meyve ve proteinlerin dengeli alınması olduğunu kaydeden Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük, şöyle konuştu:

    “Normal kemik büyümesi için yeterli proteinin alınması, A, C, D vitaminleri, kalsiyum, fosforlu gıdaların yeterli miktarda tüketilmesi gerekir. Çinko ve bakır gibi elementler de boy uzaması için oldukça gerekli minerallerdir. Bunlar sadece boyun normal şekilde uzamasını sağlar ve eksikliğinde boy kısalığı görülebilir. Protein ve gerekli minerallerin yeterince alınabilmesi için et ve süt ürünlerinin çocukluk ve ergenlik döneminde düzenli olarak tüketilmesi gerekiyor. Ancak kemik gelişimini daha tamamlamamış boyu kısa bireylerin ise bazı besinleri daha fazla tüketmeleri gerekiyor. Süt: Gün boyunca 2 su bardağı süt içilmesi boy uzamasını desteklemesinin yanı sıra çocuğunuzun kemik yapısının da güçlenmesini sağlıyor. Sütün boy uzamasını daha fazla desteklemesi için ise gece yatmadan içilmesi gerekir. Çünkü bu saatte içilen süt, büyüme hormonunun salgılanmasına da destek verir. Süt Ürünleri: İçerisinde kalsiyum bulunan bu grupta yoğurt, ayran ve peynir bulunur. Özellikle yoğurt, çocuğunuzun sebze yemeği tüketirken bile tabağında mutlaka bulunmalıdır. Peynir tüketmeyen çocuklarda peynir tüketimini sağlamak için ise peynirli börek veya poğaça hazırlayabilirsiniz.

    Brokoli: Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde ve vücudun korunmasında başrol oynayan brokoli, çocuğunuzun boyunun uzamasını sağlayan önemli bir sebzedir. Çocuklar tarafından çok sevilmese de belirli sıklıklarla tüketilmesi önerilir.

    Kuru Meyveler: Kuru meyvelerde iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Bu sebeple boy uzamasını sağlar. Ara öğün olarak veya süt ile birlikte tatlı ihtiyacını gidermek için çocuğunuza verebilirsiniz. Kuru meyvelerin tüketim miktarı önemlidir. Çünkü fazla tüketilirse, kilo sorununa da neden olabilirler. Gün içerisinde 4-5 kuru kayısı, 2 kuru incir, 1 avuç siyah kuru üzüm seçeneklerinden birinin tercih edilmesi yeterli olacaktır.

    Susam: En yüksek kalsiyum içeren besin olması nedeni ile çocukların beslenmesinde önemli olan susam tohumunun 100 gr da 1160 mg kalsiyum bulunmaktadır fakat yağ içeriğinin yüksek olması nedeni ile porsiyon miktarına dikkat edilerek tüketilmesi gerekir. Çocuklarınıza bazı günler ekmek yerine simit verebilirsiniz.

    Soya Fasulyesi: Soya fasulyesi kalsiyum içeriği zengin olan besinlerdendir. Genellikle ülkemizde salata olarak tüketilir. Çocukların boyunun uzamasına katkısı olacak bu besini sizde yemeklerinizde kullanabilirsiniz.”

  • Uyku Dengesizliği Migren Ağrılarını Tetikliyor

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.Ülkü Sarpkaya, uyku dengesizliğinin migren ağrılarını tetiklediğini söyledi. Dr.Ülkü Sarpkaya, “Migren ağrıları çok çeşitli nedenlerle tetiklenebilir. Stres, hava değişimi, menstrual siklus, aşırı uyku veya yetersiz uyku en sık rastlanılan nedenlerdendir” dedi.

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.Ülkü Sarpkaya konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde ikisinde kronik migren görüldüğünü belirterek, “Hem kadınlarda hem de erkeklerde en şiddetli haline 30’lu veya 40’lı yaşlarda erişir. Dünya Sağlık Örgütüne göre migren gelişmiş ülkelerde 19. sıradaki sağlığa bağlı fiziksel engeldir ve başlıca işe gitmeme nedenlerinden biridir. Erkeklerin yaklaşık %6-9’u ile kadınların yüzde 17-18’inde migren görülür. Şiddetli ve tekrarlayan baş ağrısı ataklarına zaman zaman mide bulantısı veya kusma bulguları eklenir. Ağrılar genellikle 4-72 saat sürer ve kişiyi iş göremez hâle getirebilir. Başlıca migren tipi, eskiden bayağı migren olarak bilinen aurasız migrendir. Bu tip migrende genellikle başın tek tarafı şiddetli ve darbeli bağ ağrısına maruz kalır; mide bulantısı ve kusma eşliğinde ışık ve gürültüye hassasiyet görülür” diye konuştu.

    Migrenin genellikle ergenlikte veya 20’li yaşlarda ortaya çıktığını ancak nadiren çocuklarda da migrene rastlanabildiğini ifade eden Dr.Ülkü Sarpkaya, “Eğer migren 50 yaşından sonra ortaya çıktıysa bir beyin rahatsızlığı ile bağlantılı olabilir. Vakaların yaklaşık yarısında migren kalıtımsaldır. Migren ağrıları çok çeşitli nedenlerle tetiklenebilir. Stres, hava değişimi, menstrual siklus, aşırı uyku veya yetersiz uyku en sık rastlanılan nedenlerdendir. Migren belirtileri hastadan hastaya büyük oranda değişebilir. Örneğin bir hasta, başın tek tarafında hafif bir ağrı ve mide bulantısından şikayet ederken bir başkası başın iki tarafında şiddetli ağrı, ışığa ve sese duyarlılık görebilir ancak mide bulantısı çekmeyebilir. Migren tedavisinde ilaçlar kullanılmaktadır. Kullanılan ilaçlar migreni tedavi etmez. Atak sıklığını azaltabilir ve ağrı sırasında kullanılanlar ise atağın daha kolay atlatılmasını sağlayabilir. Migren hastalığına temelde bir Alman ekolü olarak kabul edebileceğimiz Nöralterapi tedavi yönteminin bakış açısı tamamen farklıdır. Batı tıbbı içinde önemli bir bilim dalı olarak yer alan Nöralterapi, hastalıkların sebebi ile ilgilenir. Bu yaklaşımda migrene sebep olan ve vücudun düzenini bozan (bozucu alan) hastanın öyküsünden tespit edilir ve Nöralterapiyle düzeltilir. Bozucu alanlar; vücudun düzenini bozan ve ağrıyı tetikleyen sebeplerdir. Diş ve çene eklemi ile ilgili problemler, geçirilmiş ameliyatlar, özellikle tonsillit gibi çocukluk enfeksiyonları, travmalar, duygusal yüklenmeler ve stress vücutta bozucu alan yaratabilir. Nöralterapi yaklaşımında yakınmaları ortaya çıkaran bu değişiklikler incelenir, kişiye özel durum tespit edilir ve engeller ortadan kaldırılır. Akupunktur noktalarına Nöralterapi uygulamaları, bozucu alanların tespiti ve tedavisi, ganglion ve segment tedavisi ile Nöralterapiyle migrene etkin ve kalıcı tedavi sağlanır. Bu tedavi yaklaşımı özellikle ilaç tedavisine cevap alamamış hastalarda başarı ile çözüm sağlamaktadır. Ozon Tedavisi ile dokulara oksijenizasyon sağlanması tedaviye yardımcı bir modalitedir. Proloterapi, Ağrı Mezoterapisi ve Nöroproloterapi uygulamaları ile lokal doku instabiliteleri giderilerek mekanik ve kimyasal etki sayesinde kalıcı rahatlama sağlanabilir” şeklinde konuştu.

  • “Uyku Ve Uyku Hastalıkları Hakkında Bilmek İstedikleriniz”

    Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Klinik Nörofizyoloji Bilim Dalı tarafından “Uyku ve Uyku Hastalıkları Hakkında Bilmek İstedikleriniz” konulu bilgilendirme toplantısı düzenlendi.

    Prof. Dr. Necla Özdemir Salonu’nda gerçekleşen toplantıda konuşan Klinik Nörofizyoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Oğuz Erdinç, uykuya eşlik eden bir çok hastalık olduğunu belirtti. Uykunun, yaşantımızın üçte birini geçirdiğimiz bir süreç olduğunu anlatan Prof. Dr. Erdinç, “Sanıldığının aksine uyku pasif bir süreç değil, aksine aktif bir süreç ve uykuda uyanıklıktakinden farlı olarak beynimizde çeşitli dalgalar elde edilmekte. Bunu biz elektroensefalografi dediğimiz cihazda görebiliyor, polisomnografide de izleyebiliyoruz. Uykuya eşlik eden ve uykuyla ilişkili olan pek çok hastalık var. Biz bugün şehrimizdeki hekim arkadaşlarımizla bir araya gelerek bilgi birikimimizi paylaşmak ve toplumda uyku ve uyku bozuklukları hakkında farkındalık yaratmak istedik. Bugün tanımlanmış 80’in üzerinde uyku hastalığı var. Fakat şikayetler uykuyla ilişkili de olmayabiliyor. Sürekli baş ağrısı çeken, tansiyonu yüksek olan, kan şekeri düşmeyen hastaların uykuları düzenlendiğinde bu şikayetlerinin düzeldiğini biliyoruz. Sık sık uyuklaması olan, uyanıklıkta zorluk çeken kişilerin; unutkanlık, depresyon veya sürekli çökkünlük durumu olan kişilerin yine uykularının araştırılmasını öneriyoruz. Bu vesileyle uyku hastalıklarının ve uykunun önemini tekrar vurgulamak istiyorum” dedi.

    “İNSANLARIN UYKU İLE İLGİLİ SORUNLARINI ÇÖZMEYİ AMAÇLADIK”

    Dr. Rabia Sedef Üre ise konuşmasında, uykunun insan fizyolojimizi destekleyen önemli bir unsur olduğunu anlatarak, “Uykuyla ilişkili birçok hastalık grubu bulunmaktadır. Bunlardan biri de ‘insomni’ dediğimiz uykusuzluk durumu. İnsomninin de türleri var ve gerçekten toplumda önemli bir sorun. Bugünkü eğitim programımızın konularından biri de bu. Etkinliğimiz aracılığıyla uykusuzluk çeken, uykusuzluk yakınması olan kişileri de bu açıdan bilinçlendirmek istedik” ifadelerini kullandı.

    Dr. Çiğdem Coşkun de, horlamanın insan hayatının hayat kalitesini belirlediğini vurguladı. Çoşkun, “Nöroloji polikliniklerinde gece uyurken horlama, nefes durması ya da gündüz uyuklama hali şikayetleriyle başvuran çok sayıda hastamız olmaktadır. Bu toplantımızla bu hastaları ve buna benzer şikayeti olan ama hiç doktora başvurmamış hastaları bilinçlendirmek istedik. Çünkü bu durum hayat kalitesi açısından çok önemli. Eğer hastanın uyku apnesi sendromu varsa bu, hipertansiyonlarının bile kontrol altına alınmasını zorlaştırıyor. Bu konulara değinerek biz insanların uyku ile ilgili sorunlarını çözmeyi amaçladık” diye belirtti.

    Dr. Gönül Akdağ ise, “Uyku ile ilgili bir diğer hastalık grubu ise uykuda hareket bozukluklarıdır. Periyodik bacak hareketleri ve huzursuz bacak sendromu ise bunlardan bazılarıdır. Hem diğer hastalıklara eşlik etmeleri, hem de hayat kalitesini bozmaları ve uyku etkinliğini azaltmaları nedeniyle bu hastalıkların önemini anlatmak ve tedavilerinin geciktirilmemesi gerektiğini vurgulamak amacıyla bu toplantıyı düzenledik” dedi.