Etiket: ürkütücü

  • Sanlav: “Sosyal medya kullanımı ürkütücü boyutlara ulaştı”

    Sosyal medyayı etik, etkili ve güvenli kullanma yollarına değinen Sosyal Medya Uzmanı Sanlav, Türkiye ve Dünyada sosyal medya kullanımının şaşırtıcı ve ürkütücü boyutlara ulaştığını söyledi.

    İbn Haldun Üniversitesi (İHÜ) Kurumsal İletişim Müdürü ve Sosyal Medya Savaşları kitabının yazarı Ümit Sanlav, İstanbul Bahçelievler İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün programında Bahçelievler okul müdürleri ve yöneticileri ile buluştu. Sosyal medyayı etik, etkili ve güvenli kullanma yollarına değinen Sanlav, Türkiye ve Dünyada sosyal medya kullanımının şaşırtıcı ve ürkütücü boyutlara ulaştığını söyledi.

    En az Japonya kullanıyor

    We Are Social’in hazırladığı sosyal medya raporunda Türkiye’nin günde yaklaşık 3 saat sosyal medya kullanımı ile üst sıralarda yer almasına rağmen; Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin bir saatin altında kullanımlarla en az kullananlar arasında olduğuna değinen Ümit Sanlav, Instagram kullanımında dünyanın ikinci ülkesi olmamıza dikkat çekti.

    Her geçen gün ortaya çıkan yeni güvenlik açıklarına rağmen, Facebook’un 2.3 milyar kullanıcı sayısına ulaşması ve dünyanın en kalabalık ülkesinden daha fazla vatandaşı olmasının çok büyük bir güç olduğunu ifade eden Sanlav, teknoloji üretmenin önemine dikkat çekti.

    Teknolojiyi doktorun elinde hayat kurtaran, katilin elinde can alan neştere benzeten Ümit Sanlav, “Türkiye’de ve uluslararası arenada Türkiye ve devlet aleyhine bazı algı operasyonları yapılmakta, sosyal medya mecraları bu operasyonlara alet edilmekte. Bu anlamda hukuki ve teknik yollardan birtakım mücadeleler verilse de, yerli ve milli teknolojimizi üretmediğimiz sürece net bir çözüm bulunamayacaktır. Kendi arama motorumuzu, kendi sosyal paylaşım sitelerimizi kurmamız gereken bu ortamda, İHA, SİHA ve savunma sanayi alanında yüzde 20’den yüzde 65’e çıkan yüzde 100 yerli ve milli üretim, Aselsan gibi bir yüz akı markamıza yapılan yatırımlar, teknoloji üretimi konusundaki ümitlenmemizi sağlıyor” dedi.

    Bireysel anlamda sosyal medya güvenliğine dikkat çeken Sanlav sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Sosyal medya ortamları hızlı iletişime açık olduğu kadar, güvensiz iletişime de en açık mecradır. Her gördüğünüz olaya inanmamak kadar, arkadaş listenizi tanıdığımız ve güvendiğiniz kişilerden oluşturmak da önemli. Sosyal medyada her gördüğünüz erkek erkek olmayabilir, her gördüğünüz kadın kadın olmayabilir, her gördüğünüz çocuk çocuk olmayabilir. Tanımadığınız kişilerden gelen istekleri kabul etmeyin, özel hayatınızın kapılarını açmayın.

    Sosyal medya hesaplarınız üzerinden üye olmayın

    Üyelik gerektiren platformlara sosyal medya hesaplarınız üzerinden üye olmayın. Zararlı yazılım içeren uygulamaları tespit edemeyebilir, arkadaş listenizi, özel ve sizde kalması gereken tüm bilgilerinizi o uygulamaya açmış olabilirsiniz.

    Her uygulamayı indirmeyin

    İndirilen uygulamalar, telefonunuzda depoladığınız fotoğraf ve videolarınıza erişim yetkisi ister ve bunu vermezseniz indiremezsiniz. Güvenmediğiniz uygulamalara bu imkanı vermeyin. Telefonunuzda özel fotoğraflarınızı depolamayın. Kimlerin ve hangi programların telefonunuzda gezindiğini bilemeyebilirsiniz.

    Yer bildirimi yaparken dikkat

    Temel hedefi bilgiye ulaşmak ve paylaşmak olan sosyal medya ortamlarına atılan bilginin, gizli kalması beklenmemelidir. Özel olan özelde kalmalı, güvenlik tedbirlerine dikkat edilmelidir. Seyahat ve tatillerde yer bildirimi yapmak ve evimizden paylaşımlarda konum bilgisi vermek, hırsızlara davetiye çıkartmak olabilir”.

    Programın sonunda İHÜ Kurumsal İletişim Müdürü Sanlav, üniversitenin liselerle yaptığı işbirliklerine de değinerek, lise müdürlerine; Türkiye Liseler İhtisas Programı (TÜLİP) ve İHÜ Lise Kış Okulu başta olmak üzere, okullara verilebilecek akademik destekle ilgili bilgilendirme yaptı.

  • Yeşilay’dan ürkütücü sigaraya başlama yaşı açıklaması:

    Türkiye Yeşilay Cemiyeti Denizli Şube Başkanı Bünyamin Yakar, sigaraya başlama yaşının Denizli ile birlikte Türkiye genelinde anaokulu yaşına kadar düştüğünü kaydederek, bunun en büyük nedeninin ise anne ve baba özentisi olduğunu ifade etti.

    Başkan Yakar beraberinde yönetim kurulu üyeleri ile birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek cemiyetin Denizli’de gerçekleştirdiği faaliyetleri hakkında bilgiler verdi. Cemiyetin sigara ve uyuşturucu gibi madde bağımlılığı ile yıllardır mücadele ettiğini hatırlatan Yakar ayrıca gönül elçileri projesi hakkında da bilgiler verdi. Gazetecilerin soruları üzerine toplantı da sigara kullanım yaşı hakkında açıklamalarda bulunan Yakar, Denizli ve Türkiye açısından ürkütücü bir tablo çizdi. Denizli’nin sigara kullanım yaşına göre Türkiye genelinde 15. sırada olduğunu vurgulayan Yakar, “Kamusal verileri açıklamamız çok uygun değil ama ben şöyle rakamsal verileri açıklayayım; sigara kullanımına başlama anaokuluna kadar inmiş durumda, Denizli’de de aynı şekilde. Madde bağımlılığı da 9 yaşına inmiş durumda, tehlikeli bir alandayız. Riskli iller arasında da 15 il arasında 15. sıradayız, yani ilk 15’teyiz. Türkiye’de bağımlılıkta riskli görünen iller arısında 15. sıradayız” diye konuştu.

    “Çocuklarda anaokuluna kadar sigara içme alışkanlığı başladı”

    Sigara kullanımının anaokulu yaşına kadar düşmesindeki etkenlerin sorulması üzerin Yakar şunları söyledi:

    “Bununla ilgili değişik etkenler vardır. Anne babaya özenti, anne baba sigara içiyorsa çocukların da bir özentisi var. Anaokulundaki çocuğun dışarıdaki arkadaşından öğrendi diye bir şey yok. Bu anne babaların çocuklarının yanında sigara içmeleriyle alakalı eskiden çocuğun dedesi, ‘Yak oğlum’ falan derdi. Bugün sigara içen anne babalar da bu işi devam ettirdiler ve çocuklarda anaokuluna kadar sigara içme alışkanlığı başladı. Diğer türlü, çocuğun cafede gördü de sigaraya başladı ya da arkadaş çevresi yaptı diyebileceğimiz bir durum yok. Çocukların tamamen aileden kaynaklı sigaraya başladığını düşünüyoruz.”

    “Her esnafı Yeşilay elçisi yapmıyoruz”

    Açıklamalarında son olarak ‘Yeşilay gönül elçileri’ projesinden de bahseden Yakar, elçilerin genellikle esnaflardan seçildiğini aktardı. Yakar, “Yeşilay elçisi olmak için öncelikle mahalle esnafı olmak gerekiyor. Çünkü o mahalledeki gençlerin muhatap olacağı bir esnaf olması gerekiyor. Esnafın öncelikle hiçbir bağımlılığının olmaması gerekiyor. Her esnafı Yeşilay elçisi yapmıyoruz. O mahallede sevilen sayılan, itibar gören ve sözü dinlenen bir esnaf olmasını tercih ediyoruz” dedi.

  • Denetim ürkütücü gerçeği gözler önüne serdi

    Dicle Elektrik kaçakla mücadele ekiplerinin Diyarbakır’ın merkez Sur ilçesine bağlı Çarıklı beldesinde gerçekleştirdikleri denetim, kayıt dışı elektrik kullanımıyla ilgili ürkütücü gerçeği de gözler önüne serdi. Denetimden geçirilen beldedeki 228 aboneden 202’sinin kaçak elektrik kullandığı belirlendi, 12 abonenin sayacına ise kaçak kullanım şüphesi ile el konuldu. Kaçak kullanımın iptal edilmesinin ardından buraya enerji sağlayan trafoların yükü yüzde 70 aşağı düştü.

    Kış mevsimine girilirken elektrikle ısınmanın artması ve kayıt dışı elektrik kullanımına dair ihbarların çoğalması üzerine harekete geçen Dicle Elektrik Dağıtım ekipleri, sabah erken saatlerde il merkezine 22 kilometre mesafede bulunan Çarıklı beldesine giderek, denetim başlattı. Polis ekiplerinin güvenlik önlemi almasının ardından başlayan kaçak denetimi gün boyu devam etti. Denetimler sonunda ekipler 228 aboneye ait yerleşim biriminde inceleme yaptı. Yapılan kontroller sonunda söz konusu 228 konuttan 202’sinin harici hat, köprü, mandal düşürme gibi değişik yöntemlerle kaçak elektrik kullandıkları belirlendi. Kaçak elektrik kullanımını görüntü ve tutanaklarla belgeleyen ekipler, bu abonelerle ilgili gerekli yasal işlemleri başlattı. Bu arada 12 aboneye ait elektrik sayacına kaçak şüphesi ile el konuldu. Söz konusu sayaçlar, incelenmek üzere Diyarbakır Valiliği Sanayi ve Teknoloji İl Müdürlüğü’ne teslim edildi. Denetimler sırasında bazı ev sahiplerinin kaçak denetim ekiplerine kapıyı açmadıkları dikkat çekti.

    Trafoların yükü yüzde 70 düştü

    Kaçak denetiminden bir süre önce Çarıklı’da “Elektrik yetersiz, sürekli kesiliyor” gerekçesi ile bir grup tarafından yol kesme eylemi yapılmıştı. Yol kesen eylemciler, elektriklerin yetersiz olduğunu, trafoların ihtiyacı karşılamadığına savunmuş ve bu durumun düzeltilmesini istemişti. Bunun üzerine beldede inceleme yapan Dicle Elektrik Dağıtım ekipleri, gerçekte beldeye elektrik sağlayan trafoların kurulu gücünün, abone sayısı ile kıyaslandığında ihtiyacın çok üzerinde olduğunu belirledi. Ekiplerin bir diğer tespiti ise soğuyan havalar yüzünden ısınma amacıyla kaçak elektrik kullanılması yüzünden ihtiyacın çok üzerinde olmasına rağmen verilen elektriğin beldeye yetmediği, aşırı yüklenme nedeniyle de trafoları koruma amacıyla yerleştirilen termik manyetik şalterlerin sık sık atarak elektriklerin kesilmesi oldu. Bunun üzerine gerçekleştirilen kaçak denetimleri sırasında Dicle Elektrik Dağıtım ekipleri kaçak kullanımların tümünü iptal etti. Kaçak operasyonun ardından bu bölgeye elektrik sağlayan trafoların yükü bir anda yüzde 70 oranında aşağı düştü.

    “Algı oluşturulmak isteniyordu”

    Gerçekleştirilen denetim ve oraya çıkan tablo ile ilgili konuşan Dicle Elektrik Dağıtım yetkilileri, “Havaların soğumaya başlaması ile birlikte birçok yerleşim biriminde kaçak elektrik kullanımında artış yaşandığını belirledik. Bu durumu önlemeye dönük olarak Enerji Bakanlığı ve EPDK yönetmelikleri çerçevesinde mücadelemiz sürüyor. Ancak bazı aboneler, sanki dağıtım şebekesinin yetersizliğinden kaynaklı kesinti varmış algısı oluşturmaya çalışıyorlar. Bu denetim de sorunun şebekeden değil, kaçak kullanımdan kaynaklandığını çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Denetimlerimiz il ve ilçe merkezlerinin yanında kırsalda da aralıksız devam edecektir” dedi.

  • Bodrum için ürkütücü değerlendirme

    Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi (MSKÜ) İnşaat Mühendisliği Bölümü Hidrolik, Hidroloji Su Kaynakları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ceyhun Özcelik, ülke turizmi açısından büyük öneme sahip Bodrum’un her yıl su taşkınlarına maruz kaldığını söyledi. 22-23 Eylül 2015 su taşkınının Bodrum şehir merkezini büyük ölçüde etkilediğini belirten Özçelik, “Bodrum’un altyapısında çok önemli mühendislik hatalarının yapıldığı tespit ettik” dedi.

    MSKÜ Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama Uygulama ve Araştırma Merkezi (CBS&UZAL) Müdürü ve İnşaat Mühendisliği Bölümü Hidrolik, Hidroloji Su Kaynakları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ceyhun Özcelik, yoğun kentsel yapılaşma nedeniyle geçirimsizleşen kentsel dokunun, çarpık kentleşmenin de etkisiyle özellikle kısa süreli sağanaklarda kent hayatını yaşanılmaz hale getirdiğini belirtti. Özçelik, yetersiz kentsel alt yapının taşkın yüklerini taşıyabilmesi için gereken mühendislik çalışmalarının geciktiğini öne sürdü. Kentleşmenin yoğun ve çarpık olması, kamulaştırma maliyetlerinin yüksek olması, kurumlararası görev tanımlarındaki belirsizlikler gibi mazeretlerin bir yana bırakılarak yapısal ve yapısal olmayan mühendislik projelerinin biran önce geliştirilerek uygulanması gerektiğini vurgulayan Özçelik, projeler gerçekleşinceye kadar derhal geçici tedbirlerin alınması gerektiğini, aksi halde Bodrum’un benzer akıbetle karşılaşmasının yakın olduğunu dile getirdi.

    “Altyapıda çok önemli mühendislik hataları var”

    Bodrum’da sorunun büyük oranda kent içi drenaj kanallarına, dolayısıyla kamulaştırma maliyetlerine indirgendiğini gözlemlediğini belirten Doç. Dr. Özçelik, “Bodrum’un altyapısında çok önemli mühendislik hatalarının yapıldığı tespit ettik” dedi. Taşkın zararlarının büyük oranda yerel, çarpık düzensiz kentsel sorunlardan kaynaklandığını belirten Özçelik, “Özelikle bir emniyet müdürlüğü binasının dere yatağının üzerine yapılması ve güvenlik amacıyla altına demir kapı konulması vahim sonuçlar doğurmuştur. 22-23 Eylül 2015 Bodrum sel felaketi sırasında bu demir kapı arkasında bir rezervuar oluşturarak normal taşkın debisi şiddetini onlarca kat arttırmıştır” dedi.

    “Dere yatakları yol olarak kullanılıyor”

    “Diğer taraftan Bitezde ibdidai olarak inşa edilen taşkın tutma seddi, Bitez tarihindeki en büyük taşkını üretme potensiyeline sahiptir” diyen Özçelik. “Bu yapı derhal teknik anlamda ele alınmalıdır. Dere yatakları üzerindeki yapılaşmalar, dere yataklarının yol olarak kullanılması, akış güzergahlarındaki düzensizlikler, yığma olarak inşa edilmiş dere yan duvarları, yağmur suyu drenaj sisteminin olmaması, ya da yanlış teşkil edilmesi, mevcut drenaj hatlarının çoğunun tıkalı olması tedbir alınması gereken en önemli hususlardandır” ifadelerini kaydetti.

    “Entegre bir yaklaşıma ihtiyaç var”

    Teknik ve idari sorumluluk üzerine yürütülen tartışmaların sonlandırılarak çözüm odaklı entegre bir yaklaşımla Bodrum’un taşkın zararlarından minimum ölçüde etkilenmesinin sağlanması gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Özçelik, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde 4-6 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen 9. Ulusal Hidroloji Kongresinde Bodrum Taşkınlarını gündeme taşındı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Cumali Kınacı, Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Talip Gül, DSİ Bölge Müdürü Murat Dağdeviren, Türkiye Hidroloji Komisyonu Üniversiteler Temsilcisi Prof. Dr. Hafzullah Aksoy, Su Vakfı Başkanı Prof. Dr. Zekai Şen ve çok sayıda davetli ve bilim adamının katıldığı kongrede Bodrum’un sel sorunu ulusal bazda gündeme getirildi. Doç. Dr. Ceyhun Özçelik, 22-23 Eylül 2015 Bodrum Sel Felaketini kongre gündemine taşıdıklarını ve Bodrum sel taşkınlarının teknik ve bilimsel çevrelerce yakınen takip edildiğini ifade etti.

    “Su zengini Muğla, su fakiri olmamalı”

    Doç. Dr. Özçelik, suyla ilişkili sorun ve çözüm önerilerinin tartışıldığı en önemli bilimsel platform niteliğindeki Ulusal Hidroloji Kongresinin 2019’da Muğla’da gerçekleştirileceğini açıkladı. Muğla’nın Rize’den sonra en fazla yağış alan il olduğunu belirten Özçelik, buna rağmen Muğla’nın su sıkıntısı çektiğini ve ilin eğimli bir coğrafyada bulunmasına karşın, sürekli olarak taşkınlarla karşılaştığını dile getirdi. Özçelik, “Muğla’nın karstik jeolojik yapısı, sarnıçlar başta olmak üzere antik yağmur suyu depolama sistemlerine sahip olması, ülkemizin en uzun kıyı şeridine sahip olması ve birçok doğal göle ev sahipliği yapması Muğla’nın su mühendisliği bakımından önemini ortaya koymaktadır. Su zengini Muğla, su fakiri olmamalı, yüksek kotlu ve yüksek eğimli bölgelere inşa edilmiş kentler taşkınlara maruz kalmamalıdır. İşte tüm bu hususları komitenin gündemine getirerek 10. Ulusal Hidroloji Kongresi’ni Muğla’ya almayı başardık” dedi.

    Doç. Dr. Özçelik, “Üniversitelerimizin ilgili alandaki tüm öğretim üyelerini, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başta olmak üzere Türkiye’deki tüm Su Kaynakları Mühendislerini, Hidroloji uzmanlarını ve suyla ilgili tüm kurum, kuruluş ve şahısları 10. Hidroloji Kongresinde Muğla’da ağırlamayı bekliyoruz. Hidroloji Kongresi ülkemizin su sorunlarının tartışıldığı çok önemli bir bilimsel platformdur. Bu kongre Muğla’nın su sorunlarını ülke gündemine getirecek, çözüme üst düzey bilimsel bir katkı sağlayabilecek çok önemli bir fırsattır. 10. Hidroloji Kongresi’nin Muğla’da gerçekleştirilecek olması Muğla’mız ve Üniversitemiz açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum” açıklamasında bulundu.

  • YÖK Başkanı: “Sağlıkta şiddet ürkütücü rakamlara çıktı”

    Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof.Dr. M.A. Yekta Saraç, literatür bilgilerin sağlık çalışanlarının şiddete uğrama riskinin diğer hizmet sektörü gruplara göre 16 kat daha fazla olduğunu rapor ettiğini ve bunun çok yüksek aynı zamanda ürkütücü bir rakam olduğunu söyledi.

    YÖK, tarihinde ilk kez üniversitelerde öğrenci ve akademisyenlere yönelik olarak “YÖK Sağlık Söyleşileri” başlığı altında güncel sağlık konularının ele alacağı söyleşi düzenledi. İlk kez Samsun’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde (OMÜ) düzenlenen konferansa YÖK Başkanı Prof.Dr. M.A. Yekta Saraç konuşması olarak katıldı.

    OMÜ Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen söyleşiye YÖK üyeleri, OMÜ Rektörü Prof.Dr. Sait Bilgiç, Ordu Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Tarık Yarılgaç, Sinop Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Nihat Dalgın, Giresun Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Cevdet Coşkun, dekanlar, akademisyenler ve öğrenciler katıldı.

    Söyleşinin açılış konuşmasını yapan OMÜ Rektörü Prof.Dr. Sait Bilgiç, “YÖK’ün son yıllarda üniversitelerimizin çalışanları adına çok isabetli adımlar attığını nice örneklerini yaşamaktayız. Bunlardan birisi de sosyal programlar başlığı altında üniversitemiz çalışanları ile buluşmalarıdır. Bu buluşmalarla birlikte sosyal söyleşiler gerçekleştirmeleridir. Bunlardan birisi olan sağlık söyleşilerinin ilkini samsunda düzenlemesinden dolayı mutluyuz. Samsun’da ok değerli iki kardeşimi görevleri başında kaybettik. Bu şiddet sadece sağlıkta değil değişik alanlarda baş göstermiştir. Suçsuz ve günahsız kişilerin insan olduğunu göz ardı etmeden bakmamız gerekiyor. İki kardeşimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Tekrarın olmamasını diliyoruz. Şiddetin diğer bireysel türlerine de üniversite olarak odaklanmamız gerekiyor. Sırf doktor, esnaf olduğu için değil, sebeplerin üzerine giderek oraları kurutarak çözümlerin olduğuna inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

    OMÜ’nün ’yeşil üniversite’ olması için çalıştıklarını belirten Bilgiç, “Üniversitemiz yeşil bir üniversite olsun istiyoruz. Bu nedenle başladığımız günden itibaren insana değer veren, özellik olarak ikinci kişilere muhtaç kalmaksızın bir anlayışla yönetmeye çalışıyoruz. Hiçbir bir ayrımcı yaklaşıma müsaade etmeksizin yönetim anlayışı kılmak istiyoruz. Huzur içerisinde ve koşarak gelebilecek bir yer olsun istiyoruz. Bu üniversite Türkiye’deki diğer üniversitelerden çok farklı olacak. Egzoz gazının az olduğu bir üniversite olacak. Raylı sistemi buraya çıkartacağız” dedi.

    YÖK Başkanı Saraç: “Sağlıkta şiddet ürkütücü rakamlara çıktı”

    Sağlık söyleşilerinin ilkini ‘Sağlıkta Şiddet, Hekime Saygı’ olarak belirlediklerini belirten YÖK Başkanı Prof.Dr. M.A. Yekta Saraç, “Samsun kıymetli iki hekimini 2015 yılında böyle menfur bir saldırıyla kaybetmişti. Bu vesile ile Dr. Furtun ve Dr. Dağdeviren’i de rahmetle anıyoruz. Bu konuda bugün değerli hocamız Prof. Dr. Rüstem Aşkın’ı dinleyeceğiz. Kendisine toplantımıza katılımı için çok teşekkür ediyorum. Gerçekten inanılmaz bir şekilde, literatür bilgileri, sağlık çalışanlarının şiddete uğrama riskinin diğer hizmet sektörü gruplara göre 16 kat daha fazla olduğunu rapor ediyor. Bu çok yüksek ve ürkütücü bir rakam. Tıp alanı, tabii ki insan çelişkilerinin, toplumsal düzendeki bozuklukların görülebilirliği en kolay olan ve gün yüzüne kolay yansıdığı bir alan. Bütün bu zorluklar tıp alanında, sağlık hizmetlerinde daha hızlı ve daha çok ortaya çıkıyor. Çünkü hizmet alanı doğrudan insanın kendisi. Tıp, etik aşınmaların da toplum tarafından yine en kolay hissedilebilir alanı. Sağlık ile ilgili hizmetlerin iyileştirilmesi, reformların ve gelişmelerin sağlanabilmesi için yapılan çalışmalar sınırsızdır. Sürdürülebilir sağlıklı bir toplumsal hayat için, söz konusu politikalar ciddi anlamda önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki toplumsal düzeydeki sağlık çalışmalarının, 16. yüzyıla kadar uzandığını görmekteyiz. Bu bağlamda, 1839 yılında Padişah Abdülmecid’in İstanbul Üst Sağlık Konseyini Kurması, 1840 Tanca Sağlık Konseyi, 1843 İskenderiye Sağlık Konseyi, 1851 Paris’te ilk uluslararası sağlık konferansı ve 1948’te Dünya Sağlık Örgütü’nün kurulması bu alandaki etkin çalışma tarihleridir” şeklinde konuştu.

    Toplantının ikincisi Gaziantep’te

    Toplantının ikincisini Gaziantep’te yapacaklarını ifade eden Saraç şöyle devam etti: “Son yıllarda, bugünkü konumuzu ve bizi ilgilendiren önemli bir kavram, Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2011’de Rio zirvesinde gerçekleştirilen sağlığın sosyal belirleyicileri üzerine yoğunlaşılması kavramıdır. Gerçekten de zirvede sağlığın sosyal belirleyicileri deklarasyonu kabul edilmiş ve yayınlanmıştır. Bu deklarasyona imza atan ülkeler, sağlığın sosyal, ekonomik, çevresel ve davranışsal belirleyicileri üzerine eşitsizlikleri giderme odaklı kamu sağlığı politikaları oluşturmuşlar ve uygulamaya koyma gayreti içerisindedirler. Sağlık ile ilgili ulusal ve uluslararası çalışmalarda, vatandaşlar arasındaki mevcut eşitsizliklerin giderilebileceği yönündeki anlayışlar, daha iyimser sosyal politikalar vaat etmektedir. 1900’lü yıllarda 1.5 milyar olan dünya nüfusu, 2015 yılında 7.5 milyara ulaşmıştır. Bugünkü güne baktığımızda dünya nüfusu açısından refah hizmetleri bağlamında sağlık hizmetleri, sağlıkta kalite hem fiziksel hem de ruhsal açıdan sağlıklı olmak ve de sosyal anlamda iyi olmak, ülkelerin geleceğini etkileyen en önemli kavramlardan biri olarak değerlendirmeye alınmaktadır. Biz de YÖK olarak, yetiştirdiğimiz 7.3 milyon gencimize bu bilinci yerleştirmek istiyoruz, bu nedenle buradayız. Toplantılarımızın ikincisi inşallah Gaziantep Üniversitesinde gerçekleşecek. Çünkü Gaziantep, bugün neredeyse 3 milyona ulaşan Suriyeli nüfusa ev sahipliği yapan Türkiye’nin, bu yoğunluğu en çok yaşayan ilidir. Gaziantep’te de Suriyeli kardeşlerimizin sağlık ile ilgili sorunlarını ayrım gözetmeksizin çözmeye taahhüt eden devletimizin kararlarında bize düşen görevleri gözden geçireceğiz.”

    Türk yükseköğretiminde son 10 yılda önemli gelişmelerin sağlandığını belirten Saraç şunları kaydetti: “Bu selamlama konuşmasında YÖK Başkanı olarak akademide yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz ve gerçekleştireceğimiz özellikle yapısal dönüşüm odaklı girişimlerimizden de sizlere kısaca bahsetmek isterim. Özellikle son 10 yılda sayısal açıdan çok önemli gelişmeler sağlamış olan Türk yükseköğretiminin bundan sonraki aşaması keyfiyet itibariyle nitelik ve kalite bakımından büyümedir. Bu konuda, üniversitelerimizde misyon farklılaşması odaklı ihtisaslaşma ve kalite kurulu oluşturulması çalışmaları, 2015-2016’nın ana hedeflerini oluşturmuştur. Bu yıl 2016-2017’de bu iki önemli projeyi güçlendirmek üzere nitelikli insan kaynağını yetiştirme ve geliştirme çalışmalarını önümüze koyduk. Ülkemiz için öncelikli olan ve öğretim üyesi ihtiyacı olan belli alanlarda ‘ihtisaslaşacak 1000 Yönlendirilmiş Araştırma Görevlisi Alımı’ için ilana çıktık. Ayrıca, ülkemizin doktoralı insan ihtiyacını karşılamak üzere 100 önemli ve disiplinler arası alanda 2 bin kişiye burs projesi olan ‘100/2000 Doktora Projesi’ni hayata geçiriyoruz. Bu yıl önümüze koyduğumuz önemli başlık araştırma üniversiteleridir ve bunun için de çalışmalarımız başlamıştır. Yaptığımız düzenlemeler ve daha verimli, sağlıklı bir sistem için gösterilen gayretler siz öğrencilerimiz ile ilgili alanlarda da nitelik ve nicelik açısından önemli sonuçlar vermektedir. Dünya Tıp Eğitimi Federasyonu, bütün ülkelerde bütün tıp hekimlerinin ve de sağlık çalışanlarının, güçlü mobilize bilgi ile donatılmış bir çekirdek eğitim programı ile eğitilmelerini, eleştirel düşünce anlayışına sahip olmalarını ve de en önemlisi etik değerler ve kavramları iyi öğrenmelerini önermektedir. Sizlerin daha da iyi bildiğiniz gibi, tıp eğitimine bakıldığında 20. yüzyılda 3 ciddi eğitim reformu görüyoruz. 20. yüzyılın başlarında science-based (bilim-temelli) müfredatlı eğitim yürütülmüş, 20.yüzyılın ortalarında probleme dayalı eğitim gündeme taşınmış ve son olarak şimdi 21. yüzyılın başlarında 3. nesil tıp eğitimini ve sağlık hizmetlerini profesyonel yetkinlik ve global bilgiye dayalı performans temelli yaklaşım yürütmektedir.”

    “Hedefimiz memleketini iyi tanıyan yetenekli hekimler yetiştirmek”

    YÖK olarak hedeflerinin toplumun sağlığını koruyan, hastalandığında onlara iyi bakan, memleketini iyi tanıyan yetenekli hekimler yetiştirmek olduğunun altını çizen Saraç sözlerini şöyle tamamladı: “Yetiştirdiğimiz genç hekimlerden beklediğimiz hizmet sunmayı esirgememeleri, karar verici olmaları, tüm dünyayı ama özellikle hizmet verdikleri toplumu iyi tanımalarıdır. Türkiye’nin sağlık sorunlarını bilmelidirler ve mezun olduktan hemen sonra bu sorunların üstesinden gelebilecek bilgi, beceri ve tutumlarla donanmış olmalıdırlar. Söylemek istediğim, değerlerin farklılaştığı bir ortam var. Buna uyumlu yüksek etik değerler ve yüksek kalite ile bir hekimi nasıl yetiştireceğiz, özenle çalışmamız gerekiyor. Sıkıntıların bilincindeyiz, ancak özellikle eğitimde kaliteden hiç ödün vermemek yeni YÖK olarak önümüze koyduğumuz birinci sayfadır. Hepimizin amacı, nitelikli ve işlevsel üniversite hastanelerini oluşturmaktır. Sağlık Bakanlığı 2015 yılı verileri, Türkiye’de hastanelere yatan hastaların yüzde 15’i, polikliniğe başvuranların da yüzde 8’inin üniversite hastanelerinde tedavi olduğunu göstermektedir. Bu hastaların neredeyse tamamı başka hastaneler sonrası başvurulan son noktadır. Bu çerçevede, bilmekteyiz ki üniversite hastanelerimiz diğer sağlık kuruluşlarında tanı, tedavi ve izlemi yapılamayan hastalara hizmet sunan kurumlar niteliğindedir. Dolayısıyla, bu kurumların işlem hacmi ve doğal olarak işlem maliyeti diğer hizmet sunan kuruluşlar ile farklılık gösterebilmektedir. Bilinen bir diğer gerçek, OECD ülkelerinde son 10 yıllık dönemde kamu sağlık harcamaları reel olarak yıllık bazda yüzde 4.1 oranında artarken Türkiye’de bu oran yüzde 9.1 ile Lüksemburg’un arkasından ikinci sırada çıkmıştır. Sağlık hizmetlerindeki bu maliyet artışları doğal olarak üniversite hastanelerini de etkileyerek, finansal sorunlarla karşı karşıya kalınmasına neden olmuştur. Biraz önce de ifade etmeye çalıştığım gibi üniversite hastanelerinin ana amacı eğitim ve araştırmadır. Tabii ki hizmet sunumu da görevlerinden biridir. Ancak üniversite hastaneleri finansal sorunlarının temelinde, gelirlerin giderleri karşılayamadığı, sonuçta hizmet sundukça artan oranda zarar eden ve borçlanan bir bilançoya sahip olunduğu akademik çalışmalarla gösterilmiştir. Bu durum, sadece son beş yılda, 2.7 misli bir artışla toplamda üniversite hastaneleri için tedarikçilere borçların 1.4 milyar TL’den 3.8 milyar TL’ye sıçramasına yol açmıştır. Bu ekonomik değerlendirmelerin sadece para ile ölçülen tespitler şeklinde algılanmamasını dilemekteyim. Ülkemiz sağlık sisteminin geleceğindeki muhtemel riskleri vurgulamak ve eğitim kalitesinde olumsuzluklar oluşturmadan bu konulara hep birlikte ve ivedilikle çözüm bulabileceğimizi ifade etmek istiyorum. Bu konuda halen bu hafta bile ilgili bakanlıklar ile yoğun çalışmalar yürütmekteyiz. Ve iyi sonuçlar elde edeceğimize inanıyorum. Devletimizin, hükümetimizin ‘Güçlü Türkiye’ hedefine ulaşabilmesinde yüksek öğretim ve nitelikli insan gücü için katkı sunmaya ve meydan okuyan adımlar atmaya devam edeceğiz.”

    Konuşmaların ardından Prof.Dr. Rüstem Aşkın, “Sağlıkta Şiddet, Hekime Saygı” konulu söyleşiyi gerçekleştirdi. Ardından basına kapalı olarak YÖK Başkanı Prof.Dr Yekta Saraç, öğrencilerin sorularını cevaplandırdı.