Etiket: Üniversitesi’nden

  • Giresun Üniversitesi’nden “Türk Siyasetinde 14 Mayıs 1950 Seçimleri ve Demokrat Parti Olgusu” konferansı

    Giresun Üniversitesi Karadeniz Stratejik Araştırma ve Uygulama Merkezi (KARASAM) ile Uluslararası Hukuk Topluluğu birlikte “Türk Siyasetinde 14 Mayıs 1950 Seçimleri ve Demokrat Parti Olgusu” konulu konferans düzenlendi.

    Güre Yerleşkesi Şehit Ömer Halisdemir konferans salonunda öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği konferansa, Rektör Prof. Dr. Cevdet Coşkun, KARASAM Müdürü ve Rektör Danışmanı Dr. Öğr. Üyesi Abbas Karaağaçlı, Tirebolu İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Cem Feridunoğlu, Genel Sekreter Ahmet Tevfik Korkmaz ile üniversitenin akademik-idari personeli katıldı.

    Konferansın düzenlenme amacını anlatan Rektör Prof. Dr. Cevdet Coşkun “14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşen ve Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan, ülkemizin ilk çok partili seçiminin demokrasi tarihimizdeki yerini tartışmak ve ülkemiz demokrasisi uğrunda can veren demokrasi şehitlerimizi anmak için toplandık” ifadelerini kullandı.

    Rektör Prof. Dr. Coşkun konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “İlk olarak, başta merhum Başbakanımız Adnan Menderes, merhum Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ve merhum Maliye bakanımız Hasan Polatkan olmak üzere çok partili siyasi hayata geçişimizden 15 Temmuz Darbe Girişimine kadar demokrasi uğruna can veren tüm demokrasi şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyorum. 14 Mayıs 1950 tarihinde Aziz Milletimiz, Milli birliğin, gönüllü beraberliğin tek zemini, kimsenin kimseye üstünlüğünün olmadığı yönetim tarzı olan demokrasi ve onun ayrışmazı olan refahla tanışmıştır. Demokrat Parti’nin 1946’daki “Yeter Söz Milletindir” çıkışının arkasından esasen Millet kavramında saklı tarihi birikime geçerlilik kazandırmak yatıyordu. Çünkü Demokrat Parti için Milli Egemenlik, demokrasinin gereği olmaktan öte bir anlam taşıyordu. Milleti merkeze alan bu anlayışa göre demokrasi milleti önemli kılmıyor, milletin mevcudiyeti demokrasiyi mecburi kılıyordu. Cumhuriyet’in millete karşı taahhüdü olan ve Cumhuriyetin de demokrasinin de ortak kurucu öğesi olan ’Egemenliğin kayıtsız, şartsız milletin olması’ prensibi bundan 68 yıl önce 41 Mayıs 1950’de sandıkta; milletin hür iradesiyle, kansız, kavgasız bir şekilde hayata geçirilmiştir. Milletimizin hür iradesinin ürünü olan bu demokratik şahlanış Milli Mücadele’den sonra yaşanmış en muhteşem halk hareketinin siyasi zemini ve adıdır.”

    Konferansa konuşmacı olarak katılan Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İdris Demir ise Aydın Menderes’in ’Siyasi Kişiliği’ kitabından yararlanarak yaptığı çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Demir, Aydın Menderes’in entelektüel bilgi birikimi ve sosyal yaşamı çerçevesinde değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasına Demokrat Parti’nin devlet erkinin önüne milleti koyabilmiş olmasının bir başarı olduğunu belirterek 14 Mayıs 1950’e kadar İstanbul’un kimliğinde müslüman vizyonunun ortaya çıkmadığını ve Adnan Menderes’in, Demokrat Parti’nin bu dönemde devlet ve millet kaynaşmasını İstanbul vizyonu ile gerçekleştirdiğini kaydetti.

    İzmir Milletvekili ve Gazeteci Yazar Hüseyin Kocabıyık ise “Bugün yaşadığımız ülkede ve yaşadığımız anda karşılaştığımız sorunların içeriğini ve kaynağını anlamak istiyorsak, Demokrat Parti’nin 1950-60 arası dönemini bilmek zorundayız. 27 Mayıs darbesinin bugün yaşadığımız olumsuzlukların bir numaralı sebebi ve Türk tarihinin büyük felaketidir” diye konuştu.

    Konuşmacılar arasında yer alan eski Milletvekili-Yazar Rasim Cinisli de Demokrat Parti’nin geçmişte başlattığı demokrasi mücadelesine değinerek, ülkenin zor zamanlardan geçtiğine işaret etti. Cinisli, gençlerin bugünden geleceklerini tanzim etmek zorunda olduklarını, bugünü kaybetmemek için dikkatli olunması gerektiğini söyledi.

    Konferans Rektör Prof. Dr. Cevdet Coşkun’un günün anısına hazırlanan plaket ve teşekkür belgelerinin konuşmacılara takdim edilmesi ile son buldu.

  • Kıbrıs İlim Üniversitesi’nden ‘Doğu Akdeniz’de Güvenlik Enerji Stratejileri ve Küresel Göç İlişkileri’ konferansı

    Kıbrıs İlim Üniversitesi tarafından “Doğu Akdeniz’de Güvenlik, Enerji Stratejileri ve Küresel Göç İlişkileri” konferansı düzenlendi.

    Kıbrıs İlim Üniversitesi (KİÜ) tarafından Lefkoşa Golden Tulip Hotel’de düzenlenen “Doğu Akdeniz’de Güvenlik, Enerji Stratejileri ve Küresel Göç İlişkileri” konferansına KKTC’den başbakan yardımcısı ve bakan düzeyinde katılım sağlanırken, Kıbrıs İlim Üniversitesinden ise Onursal Başkan Dr. Mustafa Aydın, Mütevelli Heyet Başkanı Selman Arslanbaş ve Misafir Öğretim Üyesi Dr. Naim Babüroğlu gibi önemli isimler katıldı.

    Konferansta konuşan KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Kudret Özersay, “Kıbrıs, Latin Amerika’da Atlantik ya da Pasifik’te bir ada olsaydı, hangi durumda olurdu ve uluslararası politika açısından, nerede konumlandırdı? diye düşünürsek ne olduğunu daha net görmüş oluruz. Coğrafya son derece önemli ama bunun ötesinde tarihin, belli bir coğrafyaya, ülkeye ve ülkede yaşayan halklara yüklediği misyonlar var. Tarih açısından baktığımızda Mussolini, Akdeniz’e ‘bizim deniz’ diyebilmiştir. Bu ilgi biraz da bu tarihten gelmektedir” dedi.

    “Türkiye ve Yunanistan bağlamında Doğu Akdeniz’de bir güç aktörü olmak tarihten gelen bir husustur” diyen Prof. Dr. Özersay, “Başlangıçta istenmeyen ama tarihsel zorunluluk olan bir yük. Doğu Akdeniz’in ve KKTC’nin bir uçak gemisi olarak tanımlanması boşuna değildir. Güvenlik denilen şey, yıllarca klasik konvansiyonel güvenlik olarak algılandı ve bunun sonucu reaksiyonlar gösterdi. Hiç kimse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e bakışını ve Türkiye için önemini Lozan’dan bağımsız okuyamaz. Güvenlik denilen şey anlam değişikliğine uğruyor. Konvansiyonel anlamında farklı bir anlama geçiyoruz, göçler, ekonomik krizler ve enerji bu yeni anlamda belirleyici öğeler. Enerji konusunda Kıbrıs’ın önemi, biraz daha artmış durumda, yakın gelecekte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de buna uygun tavır takınması gerekiyor. Petrol ve doğalgazda geleneksel yaklaşımla yol aldık ama iki konuyu dikkate almalıyız. Birincisi dünya ekonomisinden bağımsız buradan çıkacak bir zenginliği değerlendirmek mümkün değil. Aynı zamanda Avrupa’nın enerjiye ihtiyacından, Rusya’nın enerjiye bağımlılığından bağımsız okumak da mümkün değil. İkinci önemli nokta ise, eski paradigmalarla yeni durumu okumak mümkün değil. Türkiye, haklarımızı saklı tutuyor ama katılmıyoruz diyordu. 2017’ye kadar süren bir tutum artık paradigma değişimine gidiyor. Karşı tarafın adım atmasını beklemeden adım atmak gibi bir kararlılığımız var. Türkiye ve Kıbrıs’ın, coğrafya anlamında belirleyici bir aktör olma kararlılığı var, bizim düşüncemiz, dış politikamız budur. Kıbrıs İlim Üniversitesi’nde de bu konuları tartışacağınızı ve toplantılar düzenleyeceğinizi düşünüyorum” diye konuştu.

    “KİÜ bize ışık tutuyor”

    Kıbrıs İlim Üniversitesi’nin bir bilim yuvasında nelerin olması gerektiğine dair bir ışık olduğunu söyleyen KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Cemal Özyiğit ise şu ifadelere yer verdi:

    “Gençlerimizi yarınlarımıza ışık tutacak şekilde yetiştirecek. Üniversitelerimiz bilim yuvalarımızdır aynı zamanda. Hem ülkemize hem dünyamıza ışık tutacak, hem hükümete hem muhalefete ışık tutacak, yol gösterecek ve dünyadaki gelişmeleri gündeme getirecek. Bu da politikalarımızı belirlerken onları referans almamızı sağlayacak. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın asırlardır neden rahat bırakılmadığını, neden çatışmalarla yoğrulduğunu gösteriyor. Çünkü burası kara, hava, deniz ulaşımının, enerjinin odak noktası. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki dünyanın süper güçlerinin, ağababalarının bizi rahat bırakması mümkün değil. Çünkü bizim buradaki enerjimizi kendi aramızda paylaşmamız mümkün değil. Onlar burada olacak onlar yönetecek. Yarım asırdır yaşanan sadece, bir Kıbrıs, Rum çatışması değildir. Bu coğrafya, Mezopotamya da Kabil’in Habil’i öldürdüğü ve tarihte ilk kardeş kanının döküldüğü günden beri yaşanır. Mesele bu enerjilere, jeostratejik değeri olan önemli coğrafya ya kim hâkim olacak meselesidir. Tüm çatışmaların odak noktası budur. Yeri geldiğinde dil din ırk mezhep önemlidir. Ama bir şekilde dünya ağababaları kaçıyor ve bizi çatıştırıyor. Suriye çatışması dün başlamadı, Tunus ve Mısır ile Arap Baharı ile başladı. Süper güçler, Suriye’de duvara tosladı çünkü orda başka bir süper güç vardı. Bugün ise Suriye kan gölüne döndü. Orada silahtan kaçanlar Akdeniz’in azgın sularında can veriyor. Bu ülke bizim. Kıbrıs küçük ama hepimize yetecek kadar büyük. Burada adil, hepimizin haklarını teslim eden bir barış istiyoruz. Sadece ülkemizde değil bütün coğrafyada barış istiyoruz. Doğa ve enerjiyi, çatışma değil birlikte yaşama nedeni olarak değerlendirmeliyiz.”

    “Kıbrıs’ı bir eğitim adası yapmak zorundayız”

    Konuşmasına “Kıbrıs’ı bir eğitim adası yapmak zorundayız” diyen Kıbrıs İlim Üniversitesi Onursal Başkanı Dr. Mustafa Aydın ise, “Bugün uluslararası bir öğrencinin bulunduğu ülkeye bıraktığı döviz miktarı ortalama yıllık 40 bin dolar. Dünyada şuan 6 milyon dolaşan uluslararası öğrenci var. Yani 300 milyar dolardan bahsediyoruz. Biz Kıbrıs olarak dünyanın eğitimde de cazibe merkezi olmamız lazım. Güzel Kıbrısımız hem coğrafi olarak hem de, stratejik olarak dünyada hak ettiği yerde değil. Gelin eğitimi daha çok destekleyin ve Dünya ile rekabet edecek duruma gelelim. Kafalardaki algıyı değiştirecek bir eğitimden bahsediyorum. Üniversiteleri devletin beslemesi lazım. Kıbrıs İlim Üniversitesi her daim devletin hizmetinde olacaktır” ifadelerine yer verdi.

    Kıbrıs İlim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Bülend Göksel de yaptığı konuşmada “Öğrenci tercihlerinin üniversitemize yönelmesi için, başta Türkiye olmak üzere, Afrika ülkeleri, Türk Cumhuriyetleri ve Orta Doğu ülkeleri olmak üzere geniş kapsamlı tanıtım faaliyetlerine başlamış bulunuyoruz” dedi.

    “Savaşlarda artık askerden çok sivil ölüyor”

    Konuşmasında Doğu Akdeniz’deki güç, enerji ve strateji mücadelelerini ana konu olarak ele alan Kıbrıs İlim Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Dr. Naim Babüroğlu ise, “Savaş, güç mücadelesi, küresel güçlerin var olma savaşları, insan ölümleri çok kompleks, çok denklemli bir konu. Yazılı tarihin M.Ö 3200’de bulunduğunu kabul edersek ve 5 bin yıllık yazılı tarihi incelediğimizde dünya sadece 236 yılını barış içinde geçirmiştir. O zaman insanlık tarihine savaş tarihi diyebiliriz. 5 bin yılda bu kadar savaştıysak o halde savaş bir sanattır. Stratejisi, senkronizasyonu var en önemlisi ölüm var” dedi.

    Günümüzde savaşların, askerlerden çok sivillerin, kadın ve çocukların öldüğü bir şekle döndüğünü de ifade eden Dr. Babüroğlu, “Artık babaların çocuklarını gömdüğü bir döneme girdik. Tekrar soğuk savaş dönemine geçiyoruz. Şu anda sert güç yumuşak güçtür algısı var. Yani süper güçlerin, silah ve asker kullanmadan istediği yönetimi ele geçirme dönemindeyiz. ABD Irak’ta sert güç kullandı, asker gönderdi artık bunu yapmıyor, asker göndermiyor yani yumuşak güç kullanıyor, Rusya yumuşak güç kullanıyor, yani artık savaşın çehresi değişti. Barışı nasıl kazanacağız, savaş yoluyla mı? O zaman eğer iki kişiysek dünyada, kardeşime karşı ben savaşacağım ve hep savaş olacak, küresel güçler öyle söylüyor ne yazık ki. Savaş artık özelleştirildi, ABD Irak’ı işgal ettiğinde, askerlerin tabutlarının uçaktan indirildiği anı izliyorduk. Ancak Suriye’de böyle bir durum yok. Neden artık asker için ülkesinde cenaze karşılama töreni düzenlenmiyor? Çünkü ölen askerler artık paralı, özel askerler” diye konuştu.

    “ABD dünya savunma bütçesinin yüzde 50’sini harcıyor”

    Coğrafyanın ülkelerin kaderinden çok geleceğini belirlediğini de kaydeden Dr. Babüroğlu, “Jeopolitik, coğrafyayı dünya siyasetinde kullanma sanatıdır. Kim iyi kullanırsa öne çıkar. Dev olan coğrafyanızı, dış politikada uygun şekilde kullanmazsanız bir bakarsınız cüceleşir. Kıbrıs, Ortadoğu’nun zengin enerji kaynaklarının olduğu bir ülke. Bu nedenle merak uyandırıyor. Kıbrıs Adası etrafındaki doğalgaz rezervleri ve petrol zenginliğine baktığımızda Rusya’nın yarısı kadarına denk geliyor. Doğu Akdeniz’de şuanda keşfedilerek çıkarılan doğalgaz kaynakları Suudi Arabistan’ın yarısı kadar, eğer bu gaz çıkarılırsa Rusya ile yarışacak duruma gelecek onun için çok önemli. 2025’ten itibaren AB Güney Kıbrıs’tan doğalgaz almayı planlıyor. AB ve Rusya denklemin bir parçası. AB bugün Rusya’dan doğalgaz alıyor ve bu onları dış politikada bağımlı yapıyor. Bugün Suriye’de ABD’nin desteklediği, silahlandırdığı PKK-PYD var. PYD Suriye’yi alınca Doğu Akdeniz’e ulaşan bir enerji koridorunda ilerleyip Türkiye’den de bazı toprakları almayı hedefliyor. ABD hiçbir zaman Suriye’yi İran siyasetine bırakmaz, ABD hiçbir zaman Suriye’den çekilmez çünkü İsrail için tehlike arz eder” diyerek sözlerini tamamladı.

  • Pamukkale Üniversitesi’nden beyin araştırmalarına katkı

    Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı ve Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esat Adıgüzel çalışma arkadaşlarıyla birlikte patent işlemlerini başlatmış oldukları ve histolojik incelemelerde doku saydamlaştırma işleminde kullanılan ’CORES’ cihazını bilim dünyasına kazandıracaklarının müjdesini verdi.

    Prof. Dr. Adıgüzel, projeyi Prof. Dr. Erdinç Şahin Çonkur ve Araştırma Görevlisi Ayşegül Güngör Aydın ile birlikte hazırladıkları belirtti. Projeyle ilgili açıklama yapan Prfo. Dr. Adıgüzel, histolojik çalışmaların çeşitli organlardan doku kesitleri alınarak bu örneklerin histo-patolojik yönden değerlendirilmesini kapsadığını kaydetti. Prof. Dr. Esat Adıgüzel, “Organlardan alınan doku örnekleri histoloji laboratuvarlarında bir dizi işlem neticesinde incelenecek hale gelir. Doku örneği bu işlemlerden geçmeden özellikle de beyin dokusu, doğrudan mikroskop altında incelenemez. İnceleme öncesi yapılan işlemlerden biri de doku saydamlaştırmadır. Saydamlaştırma işlemi dünyada bilinen bir yöntemdir. Geliştirdiğimiz cihazla doku örneği inceleme prosesinde sürecin hızlanması sağlanmaktadır. Patent başvurusunu yaptığımız ve TÜBİTAK destekli ürettiğimiz ’CORES’ cihazı, beyin araştırmaları başta olmak üzere tıp alanında önümüzdeki yıllarda yapılacak olan çalışmalara büyük katkı sağlayacak” dedi.

    “TÜBİTAK destekledi”

    Prof. Dr. Adıgüzel, geliştirdikleri projeyle TÜBİTAK’tan 250 bin lira maddi destek aldıklarını belirterek, “Asistanım Aydın’ın doktora teziyle ilgili çalışmalar yaptığımız sırada cihazı üretme fikrini geliştirdik. Bir yöntem üzerinde çalışırken cihazı tasarlama süreci içerisine de girmiş olduk. Cihazın proses aşamalarında, PAÜ Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdinç Şahin Çonkur cihazın tüm donanım ve yazılımlarının çalıştırılmasını sağladı. PAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Ak ise bu projenin kimyasalları ile ilgili bölümde destek oldu. Mimar Endüstriyel Ürün Tasarımcısı Gökçen Köseli proje ekibinde yer almamasına rağmen hem cihazın dış tasarımında hem de üretilmesinde destek olup emek harcayarak ortaya kompakt bir cihaz koymamızı sağladı. Nihayetinde her biri farklı alandan olan çalışma ekibimiz cihazın prototipini üretti ve laboratuvarımızda kullanmaya başladık. Cihazın üretimiyle birlikte asıl hedefimiz, beyin araştırmaları-nörobilim alanında alt yapı ve temel oluşturarak üniversitemizde beyin araştırma merkezi kurmaktır. Üretilen cihazın beyin araştırmaları başta olmak üzere tıp alanında önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalara büyük katkısı olacağına inanıyoruz” şeklinde konuştu.

  • Rektör Uzun, Viyana Teknik Üniversitesinden konuklarıyla Amasra’yı konuştu

    Amasra’da bilimsel incelemelerde bulunmak üzere Bartın’a gelen Viyana Teknik Üniversitesinden akademisyen ve öğrenciler, Bartın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Uzun’u ziyaret etti.

    Ziyarette, Viyana Teknik Üniversitesi Sanat Tarihi – Bina Arkeolojisi ve Restorasyon Bölümünden Dr. Gudrun Styhler Aydin ve 7 yüksek lisans öğrencisi gerçekleştirdikleri çalışmalar hakkında bilgi verdi.

    Dr. Styhler Aydin, 2013 itibariyle UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne eklenen Amasra ile ilgili mimarlık, bina arkeolojisi ve peyzaj mimarlığı ilgili incelemelerde bulunduklarını kaydederek, verdikleri destekten dolayı Rektör Uzun’a ve Orman Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Artar ve öğrencilerine teşekkür etti.

    “Ortak çalışmalarla bilime katkı sunmalıyız”

    Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Rektör Uzun, Üniversite olarak uluslararasılaşmayı temel hedeflerinden biri olarak benimsediklerini söyledi. Rektör Uzun, “Üniversitemiz, uluslararasılaşma noktasında öğrencilerine uluslararası bir kariyer kazandırmak, eğitim ve araştırma kalitesini geliştirmek amacıyla çeşitli işbirliği protokolleri imzalamıştır. Bunun yanı sıra öğretim elemanlarımız uluslararası ortaklıklı projeler üretmekte ve bölgesine değer katacak çalışmalar yapmaktadır. Bu doğrultuda bugün Viyana Teknik Üniversitesinden yapılan ziyareti önemsiyorum. Önümüzdeki dönemlerde farklı alanlarda ortak çalışmalar yapacağımıza ve birlikte bilime önemli katkılar sunacağımıza inanıyorum” dedi.

    “Amasra, Dünya Miras Listesine dâhil edilmeli”

    Ziyarette, Amasra’nın tarihi dokusu ve doğal güzellikleriyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmeyi hak eden bir yer olduğunu da vurgulayan Rektör Uzun, “Amasra, geçmişten günümüze birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ülkemizde, kültürel ve doğal dokunun en iyi yaşatıldığı yerlerden biridir. Amasra’yı değerli kılan bu dokunun korunmasında ve gelecek kuşaklara aktarılmasında her birimize ayrı görevler düşmektedir. Bu doğrultuda Üniversitemiz bünyesinde gerçekleştirilen çalışmalarla doğal, tarihi ve kültürel değerlerimizi gün yüzüne çıkartmaya ve yaşatmaya gayret gösteriyoruz” diye konuştu.

    Ziyarette, Dr. Styhler Aydin’ın Rektör Uzun’a Fakültelerinde son bir yıl içerisinde akademisyenler ve öğrenciler tarafından yapılan çalışmaların yer aldığı 2 kitap hediye etti.

  • Bölgenin organik yemi Dicle Üniversitesinden

    Dicle Üniversitesi (DÜ) Ziraat Fakültesinde organik hayvancılık faaliyetlerini yaygınlaştırmak ve çiftçilere eğitim vermek amacıyla aylık 300 ton üretim kapasiteli organik yem fabrikası kuruldu.

    DÜ Ziraat Fakültesince GAP Bölge İdaresi Başkanlığı ve Karacadağ Kalkınma Ajansı’nın desteklediği proje ile üniversitesi bünyesindeki arazide aylık 300 ton kapasite üretim yapabilen organik yem fabrikası kuruldu. Organik yem üretimin olmadığı bölgede bu açığı kapatmak ve organik hayvancılık faaliyetlerinin yaygınlaştırılması ve girişimcilerin yem tedarik sıkıntısını gidermek amacıyla kurulan tesis 200 bin liraya mal oldu. Yem üretiminin yanında çiftçilere hayvanlara verilecek yemin içeriğini hazırlama eğitimi veriliyor.

    DÜ Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Denli, tesisin saatte yaklaşık olarak 2 ton yem üretim kapasitesinde olduğunu belirterek, “Burada ürettiğimiz organik yemleri proje kapsamında ürettiğimiz organik tavuklara verdik. Ancak tabi buranın kuruluş amacı sadece kendi tesisimiz için değil, bölgede organik hayvancılık faaliyetini yaygınlaştırmak için yem tedariki sağlamak amacıyla kuruldu. Projemizde pilot uygulama olarak burada üretimi gerçekleştirdik. Organik üretim ile ilgili çiftçilerimize eğitimler verdik. Üretimin başından sonuna kadar ne şekilde yapılacağını uygulamalı olarak gösterdik. Bölgemizde organik yem üretimi yok. Biz de bu açığı kapatmak için en azından organik hayvancılık yaygınlaşana kadar bu tesisi kurduk. Talep edildiği takdirde yem tedarikini sağlamaya çalışacağız. Organik hayvancılık bölgemizde yaygınlaştıkça da diğer girişimciler kuracakları tesislerde bu yemi üretebileceklerdir. Ayda 300 tona yakın yem üretebilecek kapasitedeyiz” dedi.

    “Makineler her türlü yemi üretecek şekilde dizayn edildi”

    Tesiste şuan kanatlı kümes hayvanlarının yemlerinin üretildiğini aktaran Prof. Dr. Denli, “Talep edildiğinde büyükbaş ve küçükbaş hayvan yemlerini de üretme şansımız var. Makinelerimiz bunu üretebilecek şekilde dizayn edildi. Burası tabi küçük kapasitede bir yem fabrikası. Geçen yıl kurduk. Organik yem üretebilmemiz için organik yem ham maddelerine ihtiyaç var. Organik yemin diğer normal geleneksel yemden farkı; organik yem ham maddelerinde genellikle mısır, soya küspesi, buğday, arpa gibi yem ham maddeleri kullanabiliyoruz. Tabi bu yem ham maddelerinin organik tarım esaslarına göre yetiştirilmiş sertifikalı ürünler olması gerekiyor. Bunlar tarlada yetiştirilirken kontrol ve sertifikasyon kuruluşu üretimi denetliyor. Organik tarım kurallarına göre bir üretim varsa bu sertifikayı veriyor. Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) olmaması gerekiyor. Sentetik bir takım katkı maddelerinin kullanılmaması gerekiyor. Bu sertifikalı bir şekilde üretilmiş yem ham maddelerini getirip hayvanların ihtiyaç duyduğu besin madde gereksinimini karşılayacak şekilde oluşturduğumuz rasyon formulasyonlarıyla üretebiliyoruz” diye konuştu.

    “Yem ham maddelerini de üreteceğiz

    Yem ham maddelerinin dışarıdan ilgili kurum ve kuruluşlardan tedarik ettiklerini aktaran Prof. Dr. Denli, bir sonraki aşamada üniversite bünyesindeki arazilerde projeler geliştirerek organik yem ham maddelerini de üretmeyi planladıklarını söyledi. Denli, şunları kaydetti:

    “Böylece hem kurduğumuz deneme ünitelerinde bu yemleri kullanabileceğiz hem de dışarıdan talep edildiğinde tedarik sağlayabileceğiz. Çiftçilerimize, girişimcilerimize bu yeni hayvancılık üretim modelinde karşılaşacakları tedarik sıkıntısını en azından karşılayabilelim. Bir yem ham maddesinin veya bir yemin organik olup olmadığını bakarak anlayamıyoruz. Oradaki bilgilere dayanarak biz bunun organik olup olmadığını bilebiliriz. Yoksa yemin antibiyotik içerip içermediğini, GDO’lu olup olmadığını anlama şansımız yok. Biz ürün alırken ambalajlarda ürün alıyoruz. Ambalajları ile beraber hem sertifikası geliyor hem de diğer ürünle ilgili bilgiler geliyor. Kuşku duyabilirsiniz ama üretim aşamasında hem yem örneklerinden hem de hayvansal bir üretim varsa elde ettiğimiz gıda örneklerinden de analiz için gönderiyoruz. Laboratuvarda hem antibiyotik katkısı olup olmadığını hem de GDO olup olmadığını test ediyoruz. Test sonucunda eğer bir olumsuzluk yoksa ürünümüz organik yem olmuş oluyor. Yem üretiminin yanında çiftçilerimize rasyon hazırlama desteği de verebiliyoruz. Hayvanların besin madde gereksinimlerini bölgemiz koşullarını göz önüne alarak, sahip oldukları yem ham maddelerini kullanmak suretiyle rasyon desteği de çiftçilerimize talep edildikleri takdirde verebiliyoruz. Hayvancılıkta yem maliyeti toplam giderlerin yüzde 70-75’ine tekabül etmektedir. Bu da hayvanlara verilecek yem içeriğinin yani rasyonun önemini bir kez daha ortaya çıkarıyor. Doğru rasyonla doğru bir üretim yapılabilir. Bölgemizin temel eksiklerinden bir tanesi de yanlış rasyon uygulamaları ile hayvanların beslenmesidir. Verim kayıplarına neden olmaktadır. Biz bu alanda da teknik desteği çiftçilerimize veriyoruz.”