Etiket: Türklerde

  • İslamiyet Öncesi Türklerde Kurban Kültürü

    İslamiyet Öncesi Türklerde Kurban Kültürü

    Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Savaş Eğilmez İslamiyet Öncesi Türklerde Kurban Kültürü hakkında bilgi verdi.

    Eğilmez, kurbanın Türk Dili’nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divânü Lûgati’t-Türk’te “yağış” kelimesi olarak geçmekte olduğunu ifade ederek “Yağış, İslamiyet’ten önce Türklerin adak için, yahut Tanrıya yakın olabilmek için kestikleri kurban olarak anlamlandırılmıştır. Yine aynı eserde ıdhuk/ıduk kelimesi geçmektedir. Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesneye denirdi. Kurban edilecek hayvana da bu isim verilirdi. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanırdı. Kurban kesme eylemi, İslamiyet’ten çok önceki çağlara kadar uzanır. Kurban kesme eylemi, İslamiyet’ten çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat inançları ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani inançlarında yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır. Ancak insanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı Hz. İbrahim’inkidir. Türkler içerisinde kurban geleneğinin çok eski tarihlere kadar uzandığını takip edebiliyoruz. Eski Türklerin büyük bir çoğunluğu Gök Tanrı dinine inanmakla birlikte, tarihin muhtelif periyotlarında ve değişik coğrafyalarda ilişkide bulundukları milletlerin dinlerini de kabul etmişlerdir. Dolayısıyla dinsel bir eylem olan kurbanda bu dinlerin etkilerini de görebiliyoruz. Türklerin tarih sahnesinde var oldukları dönemden itibaren, gerek yazılı kaynaklarda gerekse anlatılarda çok yönlü bir kurban geleneğine sahip olduklarını görüyoruz. Kutsal kabul ettikleri maddi manevi varlıkların birçoğu için, doğum ve ölüm olayların yanında zafer ve yenilgileri için de kanlı veya kansız kurbanlar adamışlardır. Türklerin kurban geleneği, İslamiyet’i kabullerinden sonra daha kesin ritüellerle, güçlü bir inanca dönüşmüştür. Her tören için kanlı veya kansız kurban bulunması gerekirdi. Eski Türk kavimlerinin ayin ve törenlerini, belirli vakitlerde yapılması gereken ayin ve törenlerle beraber tesadüfi olaylar dolayısıyla yapılan törenler olarak ikiye ayırabiliriz. Türk boylarındaki ayin ve törenler kurbansız gerçekleştirilmezdi. Her tören için kanlı veya kansız kurban bulunması gerekirdi. Kanlı kurbanların en önemlisi at idi. Attan sonra koyun geliyordu. En son sığır tercih edilirdi. Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı boş salıverilen hayvanlardı. Kansız kurbanların en önemli olanlarından biri de saçı idi. Saçı her topluluğun kendi emeği ile kazandığı, en kıymetli ve kutsal saydığı değerlerden biri olurdu” dedi.

    Eğilmez kurbanlıkların hangi renkte olduğunun büyük önem arz ettiğinin önemli olduğunu belirterek “Türkler için at en değerli hayvanlardan birisiydi. Savaşta ve barışta devamlı at üzerinde olan Türkler ayrıca atın etinden ve sütünden de istifade ediyorlardı. Hal böyle olunca Tanrı’ya sunulacak en değerli kurban da at oluyordu. Kurban edilen atların hangi renkte olduğu da önemliydi. Genelde ak, boz ve sarı renkler tercih edilirdi. Eski Türklerdeki kurbanların renkleri hususunda gösterilen hassasiyet, günümüzde kurbanlıkların süslenmesi, kınalanması şeklinde kendini göstermektedir. Türk boylarında kurban törenlerinin yönetimi şamanların göreviydi. Altay dağları civarında yaşayan Türkler Göktanrı’ya beyaz, Toprakana’ya kahve ya da koyu renkli hayvanlar sunuyorlardı. Eski Türk kültürüne ilişkin sağlam temellere dayanan yazılar ve resimler Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra daha fazla çıkmaya başlamıştır. Bu eserlerden birisi Macar seyyahı Balogh Benedek Barathosi’ye aittir. Bu seyyahın 1911 yılında kaleme aldığı yazı aynen şu şekildedir;

    “ Baykal kıyılarında kayalık bir yere ulaştık. Burada devasa, üç metre uzunluğunda bir buçuk metre genişliğinde bir kaya öbeği bulunuyordu. Ön kısmı ateş yakmak için yapraklarla örtülmüştü. Bazıları sütle dolu birkaç sürahi getirip lahite süt serpmeye başladılar. Bu arada altı kişi gri bir at getirdi. İki kişi iki yandan atın koşumlarını tuttu, diğerlerinin elinde ise birer halat bulunuyordu, bunları atın ayak bileklerine bağlamışlardı. Baykal’ın suyundan günün ilk ışıkları yansımaya başladığında dört erkek lahite doğru koşarak atı yere devirdiler ve ayaklarını dört bir yandan germeye başladılar. Yaşlı bir adam özel bir bıçakla atın karnını kesti, açılan yarığa elini sokarak kalbe giden damarları bulup çekip kopardı; böylece at fazla acı çekmeden kısa süre içerisinde öldü. Bundan sonra oradakiler hızla atın derisini yüzdüler ve lahite yerleştirdiler. Atın dersisin doğrudan ateşe attılar, yaşam için gerekli nimetleri sağladığı için tanrıya şükranlarını sunmuşlardı. Hayvanın gökyüzüne yükselen ruhu Tanrı’ya insanın şükranını götürecekti. Türklerin hayvan kurbanları sadece Tanrı’nın iyi niyetinin sağlanması değil aynı zamanda dengenin, doğal fonksiyonların devamının garantilenmesiydi. Kısacası evrensel bir ibadet olan kurban, İslamiyet öncesi Türk kültüründe de çok önemli bir yer tutuyordu” ifadelerini kullandı.

  • Dünya Medeniyetleri İçinde Türklerde ve Başka Topluluklarda Aile ve Akrabalık İlişkileri Çalıştayı sona erdi

    2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti Kastamonu’da başlayan, Dünya Medeniyetleri İçinde Türklerde ve Başka Topluluklarda Aile ve Akrabalık İlişkileri Çalıştayı değerlendirme toplantısı ile sona erdi.

    22 Kasım tarihinde başlayan Dünya Medeniyetleri İçinde Türklerde ve Başka Topluluklarda Aile ve Akrabalık İlişkileri Çalıştayı sona erdi. Kastamonu Valiliği, Kastamonu Belediyesi ve Kültür Konseyi’nin ortaklaşa hazırladığı çalıştayın değerlendirmesini Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, Prof. Dr. Korkut Tuna, Prof. Dr. Mualla Uydu Yüceler gerçekleştirdi. Toplantının Başkanlığını Kastamonu Valisi Yaşar Karadeniz gerçekleştirdi.

    Değerlendirme toplantısında konuşan Kastamonu Valisi Yaşar Karadeniz, “Dünya Medeniyetleri İçinde Türklerde ve Başka Topluluklarda Aile ve Akrabalık İlişkileri Çalıştayının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Dr. Metin Eriş Hoca ile bir görüşmemiz oldu. Katılım sağlayan akademisyenlerimizin ve kıymetli katılımcılarımızın iyi bir şekilde hem ilimiz için hem ülkemiz için çalıştıklarını biliyorum. Ve önemli bir yolun kat edildiğini söylediler. Güzel sonuçlar çıkaracağımızı düşünüyorum” şeklinde konuştu.

  • Bahadıroğlu: “Avrupa, İstanbul’un Türklerde olmasını hazmedemiyor”

    Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, “İstanbul’un fethi dendiğinde gavurun yüreğini hala acıtan bir olaydan bahsediyorsunuz demektir. Avrupa, İstanbul’un Türk’ün eline geçmesini hala hazmedebilmiş değil” dedi.

    Samsun’da, İstanbul’un fethinin 565’inci yıl dönümü nedeniyle Atakum Belediyesi tarafından bir program düzenlendi.

    Atakum ilçesinde belediye tarafından kurulan Ramazan Sokağı’nda gerçekleştirilen programa tarihçi Yavuz Bahadıroğlu konuk oldu. Mehter takımının gösterisinin ardından İstanbul’un fethiyle ilgili katılımcılara konferans veren tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, fetih döneminde yaşanan olayları paylaştı.

    Programda konuşan Atakum Belediye Başkanı İshak Taşçı ise, “Atakum’da Ramazan ayını her yıl birlik ve beraberlik içerisinde geçiriyoruz. Ramazan ayının en güzel yanı, iftar sofralarında bir araya gelmek ve oruçlarımızı hep birlikte açmak oluyor. Atakum’da Ramazan ayını, gerçekleştirdiğimiz birbirinden önemli etkinliklerle, vatandaşlarımızla bir arada geçiriyoruz. Tabii İstanbul’un fethinin 565’inci yıl dönümü. Bu fetih İslam aleminin en önemli ve en büyük fethi olmuştur. Peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han, genç yaşında İstanbul’u fethederek tarihe adını yazdırmıştır. Bugün burada çok değerli tarihçi hocamız var. İnşallah detaylı şekilde İstanbul fethini kendisinden dinleyeceğiz” diye konuştu.

    “Afrin kesmez. Onun ucu Kerkük’e gider, Musul’a gider, Batı Trakya’ya ve Ege adalarına kadar gider”

    Batı devletlerine eleştirilerde bulunan Bahadıroğlu, “Bugün kimsenin toprağında gözümüz yok, diyorlar ama bu milletin evladı olarak benim toprağımda gözü olan herkesin toprağında benim gözüm var. 22 milyon kilometre karelik Osmanlı coğrafyasında benim gözüm var. Afrin kesmez. Onun ucu Kerkük’e gider, Musul’a gider, Batı Trakya’ya ve Ege adalarına kadar gider. Buraları ya anlaşma ile ya da başka türlü yeniden hakimiyet altına almadan oraların insanları da rahat etmeyecek, Kudüs de huzur bulmayacak. O topraklarda bizim irademizin gözükmesi lazım. İstanbul’un fethi dendiğinde gavurun yüreğini hala acıtan bir olaydan bahsediyorsunuz demektir. Avrupa, İstanbul’un Türk’ün eline geçmesini hala hazmedebilmiş değil. Hayatımızın en rezil yenilgisini aldık, diyorlar hala hatırladıkça. Yani tarih olmuş bitmiş olaylar zinciri değildir. Tarih hala yaşanan ve yaşanmakta olan süreçtir. Fetih bir devlet politikasıdır. Osmanlı devleti 2 büyük hedef çerçevesinde kuruldu. İlk hedefi Allah’ın emir ve yasaklarını bütün insanlara ulaştırmaktı. İkinci büyük hedef ise Kızılelma. Sonra ise İstanbul. Osmanlı Devleti kurulduğundan bu yana başa gelen beyler ve padişahlar İstanbul’u fethetmek için zorlamıştır. Ama Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olmuştur. Maalesef Fatih Sultan Mehmed Han, Roma seferinde iken ölmüş veya Avrupa tarafından zehirlenerek katledilmiştir. Batılıların bize yaptığı suikastin ne ilki ne de sonudur bu. Her daim elleri içimizde ve bizi kaşırlar. Önemli olan onların çelmesi değil çelmelerini boşa çıkartma iradesidir. Türkiye bu iradeye sahiptir ve kıyamete kadar da sahip olacaktır” diye konuştu.

    Daha sonra konuşan Atakum Belediye Başkanı İshak Taşçı ise, “Atakum’da Ramazan ayını her yıl birlik ve beraberlik içerisinde geçiriyoruz. Ramazan ayının en güzel yanı, iftar sofralarında bir araya gelmek ve oruçlarımızı hep birlikte açmak oluyor. Atakum’da Ramazan ayını, gerçekleştirdiğimiz birbirinden önemli etkinliklerle, vatandaşlarımızla bir arada geçiriyoruz. Tabii İstanbul’un fethinin 565.’nci yıl dönümü. Bu fetih islam aleminin en önemli ve en büyük fethi olmuştur. Peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han genç yaşında İstanbul’u fethederek tarihe adını yazdırmıştır. Bugün burada çok değerli tarihçi hocamız var. İnşallah detaylı şekilde İstanbul fethini kendisinden dinleyeceğiz” şeklinde konuştu.

  • Burun eğriliği Türklerde daha fazla

    Nefes alma güçlüğü ve yüzde asimetriye yol açan burun eğriliği fonksiyon ve estetik sorunlar nedeniyle kişileri mutsuz yapıyor.

    Burun eğriliği probleminin geçmiş yıllara oranla daha kolay bir şekilde çözülebildiğini belirten KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. H. Baki Yılmaz, eğri burun ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Burun asimetrileri ve düzensizlikleri ile beraber burun piramidinin yüz orta hattından olan bütün sapmaları için ’Eğri burun’ terimi kullanılıyor. Burun eğriliği dıştan eğri burun, içten eğri burun ve hem içten hem dıştan eğri burun olmak üzere 3 şekilde sınıflandırılıyor.

    Avrupa ülkelerinin burun yapısının bizim toplumumuza göre daha düz olduğunu belirten KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. H. Baki Yılmaz, Türkiye’de eğri burun sıklığının daha fazla olmasında buruna alınan darbeler, geçirilen burun ameliyatları ya da doğumsal nedenlerin etkili olduğunun altını çizdi. Afrika ülkelerinde burun yapısı düz ama daha yayvan, Asyalılarda ise burun küçük ama burun kökü oldukça basık olduğunu söyledi.

    Eğri burun tanısı

    Eğri burun tanı koymak için illaki doktor olmaya gerek olmadığını belirten Doç. Dr. H. Baki Yılmaz, “Hastaların dış görünümünden burun eğriliği tanısı konulabiliyor. Dıştan olan burun eğrilikleri çoğu zaman burun içindeki sorunlarla birlikte oluyor. Bu sorunlardan en sık karşılaştığımız burun ara bölmesi eğrilikleri ve burun içindeki yapıların şişmesi. Bazen burun dıştan bakıldığında tamamen düz olmasına karşın içinde eğrilikler olabiliyor. Bu da nefes alma güçlüğüne neden oluyor. Eğri burun hem nefes alma güçlüğüne hem de görünüm bozukluğuna yol açıyor. Sıklıkla her iki sorun aynı anda olabildiği gibi ayrı ayrı da olabiliyor. Hem sağlık hem de estetik açısından kişileri günlük hayatta mutsuz edebiliyor” dedi.

    Eğri burun tedavisi

    Eğri bir burnu medikal tedavi veya alternatif tıbbi yöntemlerle düzeltmenin zor olduğunun altını çizen Doç. Dr. H. Baki Yılmaz, eğri burnun ameliyat ile tedavi edileceğini ifade etti. Yılmaz, eğri burun tedavisi konusunda şu bilgileri verdi:

    “Ameliyatlarda eğri burnu düzeltebilmek için hem dış yapılar dediğimiz; burun kemiği, burun kıkırdaklarını hem de iç yapılar dediğimiz; burun ara bölmesi ve burun etleri tedavi edilmeli ve düzeltilmeli. Bazen eğri burunlu bir hastanın burnu tamamen düzelse bile nefes alma problemi devam edebiliyor. Bunun birçok nedeni var. En başta gelen nedenler burun alerjileri, burun sistemik ve lokal hastalıkları, doktorunuzun eksik muayene ve tedavisi. Estetik açıdan eğri burnu tam olarak düzeltmek burundan nefes almayı sağlamayacağı gibi çok rahat nefes alan bir burun da ameliyat sonrası yine de eğri olabiliyor. Bu sorunlarınız için tekrar doktorla görüşmek gerekiyor. Eğri bir burundan kurtulmak günümüzde cerrahi tedavi (ameliyat) ile 5-7 gün gibi kısa bir zaman içerisinde mümkün oluyor. Eğri olması nedeniyle nefes alamayan ve güzel görünmeyen bir burun ve bu burunun nfyarateden olduğu sıkıntılar kişileri günlük yaşamda başarısızlığa ve mutsuzluğa itiyor. Tüm bu sorunlar ameliyatla kolayca aşılabiliyor.”