Etiket: Tüketiyoruz

  • Yılda 110 bin ton bal üretiyoruz, 80 binini tüketiyoruz

    Yılda 110 bin ton bal üretiyoruz, 80 binini tüketiyoruz

    Türkiye’de yıllık 110 bin ton bal üretildiğine dikkat çeken Türkiye Arı Yetiştiricileri Merkez Birliği (TAB) Başkanı Ziya Şahin,” Bunun 80 bin tonu tüketiliyor. Kalan 30 bin balı satmamız lazım. Sadece çam balı satarak bu iş olmaz. Pazarı dengeleyebilmek için ürettiğinizin tükettiğinizden üstünü satmanız lazım. Bunun için yurt dışına balı satmak durumundayız”dedi.

    TAB tarafından her yıl farklı bir bölgede düzenlenen Bölgesel İl Birlik Başkanları Toplantısı, Elazığ’da gerçekleştirildi. Elazığ Arıcı Yetiştiricileri Birliği’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen toplantıya TAB Başkanı Ziya Şahin’le birlikte 23 il başkanı katıldı. Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü Konferans Salonu’nda düzenlenen toplantıda, arı yetiştiriciliğinin geleceği ve sorunları görüşüldü.

    Türkiye’nin arı varlığı bakımından dünyada 2. sırada yer aldığını ancak bal üretiminde gerilerde yer aldığını belirten TAB Başkanı Ziya Şahin, “Pandemi nedeniyle Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimizde toplantımızı yapamadık. Bu istişare toplantımızda birliğimizin yaptığı çalışmalar, yapması gereken çalışmalar ve ileriye dönük Türkiye ve uluslararası arıcılık ilişkileri konusunda çalışmaları arz ettik. Bunun yanında illerimizde arıcılarımızın karşılaştıkları sorunları burada masaya yatırıp, notlarımızı alıp bakanımıza ve genel müdürlüklerimize arz edeceğiz. 2003-2004 yıllarına baktığımız zaman Türkiye’deki arı varlığı 4 milyon ve bugün ise 8 milyon. Endemik bitkileri yönünden en zengin ülkelerden biriyiz. Ancak biz hep arıya yatırım yaparken, arı sayısını artırırken, verimli alanları katlettik ve verimli alanları oluşturamadık. Çin’de bir kilometrekareye 1 kovan düşmüyor. Türkiye’de 10 kovan düşüyor. Böyle bir bal üretimi olur mu. Dolayısıyla öncelikle bal üretim alanlarına ihtiyacımız var” diye konuştu.

    Türkiye’de yıllık 110 bin ton bal üretildiğini vurgulayan Şahin, “Bunun 80 bin tonu tüketiliyor. Kalan 30 bin balı satmamız lazım. Sadece çam balı satarak bu iş olmaz. Pazarı dengeleyebilmek için ürettiğinizin tükettiğinizden üstünü satmanız lazım. Bunun için yurt dışına balı satmak durumundayız. Bunun için Birlik olarak Ar-Ge çalışması yapıyoruz. Balımızın dünya pazarında var olabilmesi için izo standartlarını oluşturmamız lazım. Biz bunun çalışmasını yapıyoruz. Kuru kuruya tanıtım olmaz. Herkes sıkı dursun, Türkiye 2-3 yıl sonra Ayçiçeği balı da satacaktır, çiçek balı da satacaktır. Biz izo standartlarını oluşturmaya çalışıyoruz. Projelerimize emek veren bilim insanlarımıza, yetkililere teşekkür ediyorum. 12 bin endemik bitkiye sahip olan Türkiye 3-4 yıl sonra çiçek balıyla dış pazara gittiği zaman herkes şapkasını çıkarıp koyacaktır”ifadelerini kullandı.

    Elazığ Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Fırat Canbay ise “Bu toplantıda, bölgedeki arıcılığı, arıcılığın sorunlarını, bundan sonra arıcılık için ne yapılması gerektiğini görüştük. Bu toplantıdaki amacımız, Türkiye arıcılık kapasitesi bakımından dünyada ikinci, üretim olarak dünyada 4. veya 5. sırada yer almaktadır. Bal ihracatına ve üretim noktasına baktığımız zaman çok eksiklerimiz görülmektedir. Biz de pandemi sürecinde şunu gördük ki arı ve arı ürünleri çok önem arz etmektedir. Bu süreçte bal ve arı ürünlerine çok ciddi rağbet oluştu. Bu konudaki çalışmalar görüşüldü. Bizler bu toplantının ülke ve bölge arıcılığına hayırlı olmasını diliyorum” şeklinde konuştu.

  • Prof. Dr. Mevlüt Özben: “Kadın cinayetlerini sosyal medyalarda hızlıca tüketiyoruz”

    Prof. Dr. Mevlüt Özben: “Kadın cinayetlerini sosyal medyalarda hızlıca tüketiyoruz”

    Atatürk Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Merkez Müdürü Prof. Dr. Mevlüt Özben, şiddet ve cinayetin kadınlara yönelik bir tehdit ve olasılık olarak sosyo-kültürel bir zemin gerçekliğine sahip olduğunu söyledi.

    Prof.Dr. Mevlüt Özben, kadın cinayetleri hakkında değerlendirmelerde bulundu.

    Ülke de, zaman kesişmesi bakımından, internet ve sosyal medya araçlarının yaygınlaşmasıyla örtüşen ve Merve Karabulut cinayeti (2009) ile başlayan, Ayşe Paşalı (2010) ve Özgecan Aslan (2014) ile devam eden ve bugünlerde Emine Bulut (2019) cinayeti ile toplumsal öfkenin üzerine odaklandığı kadına şiddet ve kadın cinayetleri konusunda “kapitone noktası”na varılmış olduğunu ifade eden Prof.Dr. Özben, “Haberli olduğumuz ya da medyaya yansıyan kadın cinayetlerinin kimi ortak özellikleri var elbette, ancak bu özellikler arasında birisi diğerlerinden daha dikkat çekici Buna göre, ülkemizde ve aslında tüm dünyada, kadın cinayetleri Mrquez’in “Kırmızı Pazartesi” adlı romanının ana kurgusu olan, işleneceği açıkça duyurulmuş bir cinayetin hiçbir engele takılmaksızın gerçekleşmesine benziyor. Başka bir deyişle şiddet ve cinayet kadınlara yönelik bir tehdit ve olasılık olarak sosyo-kültürel bir zemin gerçekliğine sahip. Bu biliniyor, ancak engellenemiyor. Başta kadın bedeni olmak üzere, onunla ilgili pek çok şeyde belirleyici olmak isteyen ataerkil tavır ve eril baskı araçları politik, dinsel, kültürel ve ekonomik hedefler dolayımın da karşımıza çıkabiliyorlar. Bu alanlarda kadın bedenine ve kimliğine, kısacası kadının varlığına sahip olmayı tarihsel ve kültürel bir kazanım olarak sürdürme taraftarı olan bir erkek egemen kültür söz konusu. Bu kültürde baskı, sindirme ve tüm çeşitliliği içerisinde şiddet gözlemlenebilir bir olgu ne yazık ki. Şunu söylemek istiyorum; kadın, “organize bir kültürün” hem sahiplendiği, desteklediği (koruduğu-kolladığı) hem de baskı ve denetim altında tuttuğu bir varlık. Dikkat ederseniz şiddet gören ya da cinayete kurban giden kadınların failleri yakınları. Yani hem koruyan, kollayan hem de denetim ve baskı altında tutan erkek fail, kadının yakını. Benim iddiam şu; kadına şiddet ve bilhassa kadın cinayetleri konusunda ileri sürülen ve/veya görünen nedenler ne olursa olsun bu insanlar kadın oldukları için de kolayına şiddet görüyor ve daha kötüsü öldürülüyorlar. Şayet bu doğruysa, yani kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde görünen nedenler dışında failin mağdur ya da kurbana yönelik edimini belirleyen temel olarak mağdurun/kurbanın kadın olmasıysa, cinsiyetçi terörle karşı karşıyayız demektir. Bu bağlamda denilebilir ki, cinsiyetçi terörün ilk ve en belirleyici özelliği kurbanlarının cinsel statüsüdür: kadın olmalarıdır” dedi.

    Öncelikle, kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde failin özelliklerinin ve yaptığı şeyin hangi gerekçelerle yaptığından ziyade, onun yapılana eklenen bir kurgu olduğunu akılda tutmak, yani ‘yapılana’ odaklanma önerisinde bulunan Prof.Dr. Özben, “Başka bir deyişle, kadına yönelmiş olan şiddet ve kadın cinayetlerinde olayın detaylarına ve/veya kendi hususi hikayesine odaklanmaktan çok yapılana odaklanmak gerekmektedir. Çünkü ortada evrensel olarak “kadının güvenliği sorunu” duruyor. Evet, yanlış duymadınız; tüm dünyada ve Türkiye’de kadın özelinde bir güvenlik sorununa odaklanmanın vaktinin geldiğini düşünüyorum. Örneğin ABD’nin Güney Caroline eyaletinde Afrika kökenli Amerikalıların ibadet ettiği tarihi kiliseyi kana bulayan 21 yaşındaki (beyaz) Dylann Roff’un fail olarak kimliği ve özellikleri önemlidir elbette; ancak bundan daha önemlisi bu eylemin nefret duygusuyla gerçekleştirilmiş bir ırkçı saldırı olmasıdır. Tam da bu yüzden, tümüyle faile odaklanmaktan ziyade, failin de eklendiği kurguya, yani ‘büyük gerçeğe’ (yapılana) odaklanmak daha doğru olacaktır. Aynı şey, çoğunlukla, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri için de geçerlidir. Nedenler değişse de, faillerin özellikleri başka başka olsa da, değişmeyen ya da ortak olan, kadınların, çoğunlukla, kadın oldukları için (de) şiddete uğradıkları ve/veya cinayete kurban gittikleridir. Kadına şiddet konusunda her kültürün bir takım defoları var. Örneğin bizim kültürümüzde, kadına şiddeti ‘olduğundan hafif göstermenin’ kimi aksiyomatik meşrulaştırım biçimlerinden söz edebiliriz. Buna göre, ‘babasıdır döver’, ‘abisidir döver’, ‘kocasıdır döver’ gibi kabullerin erkek ve kız çocuklarının kültürü içselleştirme süreçlerine dahil edilmeye devam edildiklerini biliyoruz. Bunları ve benzerlerini terk etmeliyiz” diye konuştu.

    “Sosyal medyalar bizleri, “bakan insan” durumuna indirgediler”

    Sosyal medya üzerinden gösterilen tepkilerin bazen olumlu olduğunu, ancak kimi sakıncalarının bulunduğunu kaydeden Prof.Dr. Özben, “Şöyle ki, bir olay, sosyal medya tarafından zapt edildiğinde, olayın kendisi, birçok durumda, olayın “aktarımına” kıyasla ikincil kalabilmekte ve böylece olay büyük ölçüde nesneye dönüştürülebilmektedir. Nesneye dönüştürülen ve özellikle sosyal medya teknolojileri aracılığıyla, sayısız tekrarlar içinde her yerde yansıtılabilen olaylar, ister istemez bir anlam erozyonuna da uğrayabiliyorlar. Örneğin kadın cinayetleri gibi tüm toplumun vicdanını kanatan olaylarda, kurbanların fotoğrafları/görüntüleri ve bunlara iliştirilen bir kaç kelime veya cümle etiketlenerek paylaşıldıkça, ‘yapılana’ dair anlam kaybolma riski ile karşı karşıya kalabilmektedir. Sayısız paylaşımlar ilgiyi kurbana acıma ve faili lanetlemede sabitleyebilmekte ve böylece “yapılan” anlam erozyonuna uğrayabilmektedir. Ayrıca bu türden olaylara ilişkin sayısız paylaşım ve tekrarlar, bir şekilde, “görevimizi yaptık” ya da “Ohh be! Hassasiyetimizi gösterdik” duygusunu da güçlendirerek, görülmedik derecedeki ilgi patlamasına rağmen, ‘yapılanın’ olduğundan hafif gösterilmesine, hatta algılanmasına yol açabilmektedir. Sosyal medyalar pek çok olumlu tarafları dışında bizler için şöylesi bir olumsuzluğu da beraberinde getirdiler. Daha açık söylemek getirirse, sosyal medyalar bizleri, “bakan insan” durumuna indirgediler. Biz sosyal medya kullanıcıları, bakan ama “göremeyen” insanlar haline geldik bir bakıma. Oysa bakmakla görmek aynı şey değil. Görmek için etkinlik, içsel açıklık, ilgi, sabır, samimiyet ve konsantrasyon gerekiyor. Buna karşılık bakmak daha nötr bir duruma göndermede bulunuyor. Bu durum kadına şiddet ve kadın cinayetleri için de geçerli gibi geliyor bana. Yani, kanımca, kadına şiddet ve kadın cinayetlerini, görmek ve görebilmekten ziyade, bakılan ve ‘gezilen’ yerler olarak sosyal medyada hızlıca tüketiyoruz? Bunların üzerinde düşünmemiz gerekiyor Çünkü tartışılan, konuşulan kadınların eşitlikçi hukuki hakları veya eğitim hakkı değil, ‘yaşam hakkı’ Bilinçli olarak tekrar etmek istiyorum: Kadınlar, güvenliklerini tehdit eden ataerkil kültür ve eril tahakkümün araçları olan eşitsizlikçi kurumlar ve elbette toplumlarda yaşadıklarından, bunun adının “güvenlik sorunu “olarak konulması ve gerekli tedbirlerin ivedilikle ele alınması gerekmektedir” açıklamalarında bulundu.

  • Yılda kişi başı 12,4 kilogram kırmızı et tüketiyoruz

    Dünya üzerindeki farklı ülkelerin yılda ortalama ne kadar et tükettiğine bakılırken, Türkiye’nin yılda kişi başına dana, sığır ve koyun olmak üzere toplamda 12,4 kilogram et tükettiği belirlendi.

    Medya takip ve raporlama ajansı PRNet, ülkelerin tükettiği et miktarına yönelik yapılan araştırmayı inceledi. PRNet’in Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) verilerinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye’nin yılda kişi başına dana, sığır ve koyun olmak üzere toplamda 12,4 kilogram et tükettiği belirlendi. Sadece dana ve sığır eti tüketimindeki yıllık kişi başına düşen miktar ise 8,3 kilogram olarak görüldü. Ayrıştırılmış olarak bakılan dana ve sığır eti tüketiminde ise listenin başına 43,1 kilogram ile Uruguay yerleşti. Buna karşın neredeyse sıfıra yakın tüketim ile listenin sonuna Sudan’ın yerleştiği kaydedildi.

    Medyanın gündeminde yer aldı

    PRNet ve Ajans Press’in gerçekleştirdiği medya incelemesinde konuyla ilgili yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. 2018 yılı içerisinde gerçekleştirilen incelemede, kırmızı et yılın en çok konuşulan gıda haberleri içerisinde yer aldı. Kırmızı et tüketimi ve ithalatı yıl içerisinde 15 bin 564 haberle konuşuldu. Et fiyatlarında yaşanan artış, üretim yetersizliği ve ithalat haberleri konuyla alakalı yazılı mecralarda en çok konuşulan başlıklar arasında yer aldı.

  • EPDK Üst Kurulu Üyesi Şenel: “Buzdolaplarımızla 5 Keban Barajı değerinde enerji tüketiyoruz”

    Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) Üst Kurulu Üyesi Fazıl Şenel, sadece evlerdeki buzdolaplarının Türkiye enerjisine yükünün 5 Keban Barajı ile eş değer olduğunu söyledi.

    Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Taşbaşı Kültür Merkezi’nde “Orta Doğu ve Türkiye’de Enerji Politikası ve Ülkemizdeki Bor Çalışmaları” konulu konferans gerçekleştirildi. Konferansa, EPDK Üst Kurul Üyesi Fazıl Şenel ve Zorlu Maden Grubu Genel Müdürü Dr. Orhan Yılmaz katıldı. Fazıl Şenel, Türkiye’nin enerji politikasıyla ilgili bilgiler verdi. Ülke olarak başlıca meselelerinin enerjide dışa bağımlılığı azaltmak olduğunu ifade eden Şenel, özellikle hedeflerinin sıfır enerji ithalatı olduğuna değindi. Bu amaçla kat edilecek yolda en önemli yardımcılarının enerji verimliliği ve alternatif enerji kaynakları olduğuna değinen Şenel, “Yenilebilir enerji konusunda hedefimiz enerji üretiminde yüzde 30. Yenilebilir enerji ve nükleer enerjinin ülke için gerekliliğine inanıyorum. Nükleer enerji konusunda geciksek de bugün izlenilen yol ve hedeflenenler güzel. Özellikle elektrik üretiminde doğalgaza olan bağımlılığın azaltılmalı, bu amaçla enerji verimliliğine önem verilmeli. Düşünün bugün sadece evlerimizdeki buzdolaplarımızla 5 Keban Barajı değerinde enerji tüketiyoruz. Sadece buzdolaplarımızı A sınıfı olanlarla değiştirerek bu enerji hasılatını yarı yarıya hafifletmiş oluruz” dedi.

    “Bor üretiminin dörtte üçü ülkemizde gerçekleşiyor”

    Dr. Orhan Yılmaz ise, Türkiye’deki bor üretimi konusunda bilgiler verdi. Bugün dünyanın bir numaralı bor üreticisi olduğumuzun altını çizen Yılmaz, üretimin dörtte üçünün Türkiye tarafından karşılandığını belirtti. Türkiye’nin bor konusunda çok ciddi gelir sağladığını söyleyen Yılmaz, “Buna rağmen hala şöyle düşünüyoruz; bizim böyle çok ciddi kaynaklarımız var, niye biz uçamıyoruz. Bor üretimiyle tek başına uçabilmek yani trilyonlarca lira kazabilmek mümkün değil. Çünkü dünyada tüketilen tüm bor kimyasallarının değeri yılda 2 milyon dolar civarında. Bordan itibaren türevlere değil de malzemeye gidildikçe değer artıyor. Biz farzı mahal borax penta üretiyoruz. Bu ürün izolasyon sanayinde ya da elyaf sanayinde gidiyor. Elyaf sanayinin dünyadaki cirosu 120 milyar Euro. Elyaf bor olmadan da yapılır hatta elyafın sadece yüzde 20’sinde bor vardır, yüzde 80’nin de kullanılmaz. Şimdi biz zannediyoruz ki en yüksek maliyet bordan geliyor, halbuki sanayide en büyük maliyet hep enerjidir. Ülkemizin ise elyaf sanayinden aldığı pay 10 milyon dolar civarında. Biz zaten bor üretiminde iyi noktalardayız, daha fazla kazanmak için bor madeninin kullanıldığı sanayi ürünlerine yönelmeliyiz” şeklinde konuştu.

  • Onca Uyarıya Rağmen Kişi Başı 26 Kutu İlaç Tüketiyoruz

    Türkiye’de, yapılan onca uyarıya rağmen bilinçsiz ilaç kullanımı her geçen yıl katlanarak artıyor. Türkiye’de, 2015 yılında ilaç tüketimi 2 milyar 46 milyon kutuya yükselirken, kişi başına yılda 26 kutu ilaç alıyoruz. Mersin Halk Sağlığı Müdürü Dr. Aytekin Kemik, “Antibiyotik kullanımında dünya birincisiyiz” dedi.

    Türkiye’de, bilinçsiz ilaç kullanımı konusunda yapılan uyarılar boşa gidiyor. ‘Bilinçsiz ilaç kullanmanın hastalıkların tedavisini zorlaştırdığı’ yönündeki açıklamalar da ne yazık ki, bir işe yaramıyor. Sağlık Bakanlığının verileri, ilaç tüketiminde şampiyonluğu bırakmadığımızı ve bırakmaya da niyetli olmadığımızı ortaya koyuyor. Uyarılarla azalması gereken bilinçsiz ilaç tüketimi, aksine her geçen yıl katlanarak artıyor.

    “DÜNYADA İLAÇLARIN YÜZDE 50’Sİ UYGUNSUZ ŞEKİLDE KULLANILIYOR”

    Mersin Halk Sağlığı Müdürü Dr. Aytekin Kemik, yaptığı yazılı açıklamada, ilaç tüketiminde Türkiye’nin geldiği noktaya dikkat çekerken, yurttaşları bir kez daha uyardı. Dünyada ve Türkiye’de akılcı olmayan ilaç kullanımları sonucu hem insan sağlığını tehdit eden olumsuz sonuçlar doğduğunu hem de ülkelerin ciddi anlamda mali kayıpları olduğunu belirten Dr. Kemik, dünyada ilaçların yüzde 50’sinin uygunsuz şekilde kullanıldığının altını çizdi. Akılcı ilaç kullanımının, kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre uygun ilaca, uygun süre ve dozda, en düşük maliyette ulaşabilmeleri olduğunu aktaran Kemik, hekim tarafından reçete edilen ve eczacı danışmanlığında alınan ilaç, insan sağlığı için ne kadar faydalıysa bilinçsizce kullanılan ilacın da insan sağlığına o derecede zarar verebildiğini vurguladı.

    “KİŞİ BAŞINA İLAÇ TÜKETİMİ 26 KUTUYU BULDU”

    Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 2014 yılında 1 milyar 969 milyon kutu olan ilaç tüketiminin, 2015 yılında 2 milyar 46 milyona yükseldiğine dikkat çeken Dr. Kemik, “Ülkemizde kişi başına ilaç tüketimi yaklaşık 26 kutuyu bulmuştur. Toplam reçete içerisinde ise antibiyotik önemli bir yer tutmaktadır. OECD 2015 Sağlık Raporuna göre, her bin kişi için günlük antibiyotik kullanımında ülkemiz binde 42,2’lik antibiyotik kullanımı ile dünyada birinci sırada yer almakta olup, antibiyotiklerin basit hastalıklara karşı etkisiz kaldığı ülkeler arasında ise ilk 3’te yer almaktadır” dedi.

    Dünya Sağlık Örgütünün, antibiyotik direncini küresel bir tehdit olarak gördüğüne işaret eden Kemik, şöyle konuştu: “Bakteriler için antibiyotik direnci, bakterilerin herhangi bir antibiyotiğin varlığına rağmen üreyebilmesi ve enfeksiyon yapabilmesidir. Bunun sonucunda daha sonra antibiyotiğe ihtiyaç duyulduğunda antibiyotikler işe yaramaz hale gelmektedir. Bu durum yalnızca antibiyotiği uygun olmayan biçimde kullanan kişi açısından değil, sonradan dirençli bakteriye yakalanma riski olan herkes için tehlike oluşturmaktadır. Antibiyotik dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlar, hastalığın ve ölüm oranlarının artması ve hastanede geçirilen sürenin uzaması ile sonuçlanmakta, ayrıca tedavi maliyetlerinde de artışa neden olmaktadır.”

    “ANTİBİYOTİKLER GEREKSİZ KULLANILDIĞINDA ZEHİR GİBİDİR”

    Antibiyotiklerin masum ilaçlar olmadıklarını, hatalı kullanımda ciddi yan etkilere neden olduklarını kaydeden Kemik, “Antibiyotikler gereksiz kullanıldığında yan etkileri nedeniyle zehir gibidir” diyerek, vatandaşları uyardı. Kemik, gereksiz antibiyotiğin yol açtığı 6 ciddi sorunu da şöyle sıraladı: “Ciddi alerjik reaksiyonlar oluşturur, karaciğer fonksiyonlarını bozabilir, böbrek yetmezliği yapabilir, antibiyotik ilişkili ishale yol açabilir, obeziteye neden olabilir, bağırsak sistemine zarar verebilir” diye konuştu.

    Antibiyotiklerin etki alanının hastanın yaşı, cinsiyeti, kullandığı diğer ilaçlarla gireceği etkileşimlere göre farklılaşabildiğine işaret eden Kemik, dolayısıyla her antibiyotiğin her hastaya iyi gelmediğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Antibiyotikler ateş düşürmez, ağrı dindirmez, virüslere bağlı enfeksiyonları tedavi edemez. Grip ya da nezle gibi virüslere bağlı solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotiklerin tedavide yeri olmadığı unutulmamalıdır.”

    “HEKİM TARAFINDAN BELİRTİLEN DOZ, SIKLIK VE SÜREDE İLAÇ KULLANIN”

    Hekim tarafından reçete edilmediği takdirde asla antibiyotik kullanılmamasını isteyen Dr. Kemik, akılcı ilaç kullanımı ile ilgili dikkat edilmesi gereken konuları şöyle aktardı:

    “Hekim tarafından belirtilen doz, sıklık ve sürede ilaç kullanılmalı. Hasta tarafından alerjik durumlar hakkında hekime bilgi verilmeli. İlacın olası yan etkileri, besin ve ilaç etkileşimleri bilinmeli. Hamilelik ve emzirme döneminde, çocuklarda, yaşlılarda, böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalarda, kronik hastalığı olanlarda, ilaç alerjisi öyküsü olanlarda ilaç kullanımı konusunda daha dikkatli olunmalı. İlaçlar çocukların göremeyeceği, ulaşamayacağı yerlerde, ışık ve nemden korunarak, ambalajında en uygun saklama koşullarında muhafaza edilmeli. İlaç dışı gıda takviyesi, bitkisel ürün gibi tedaviye yönelik diğer ürünlerin bilinçsiz kullanımından kaçınılarak hekime danışılmalı. İlaç, hekimin veya eczacının önerisi dışında çiğnenerek, kırılarak, bölünerek veya suda çözülerek kullanılmamalı. Hekime muayene olmadan kesilmiş veya açılmış ambalajlar eczaneden satın alınmamalı, son kullanma tarihi geçmiş olan ilaçlar kesinlikle kullanılmamalıdır.”