Etiket: Tetikliyor

  • Van’daki depremler Batı bölgesini tetikliyor

    Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Onur Köse, Van’da her zaman deprem riski bulunduğunu belirterek, “Van’daki depremler Batı bölgesini tetikliyor” dedi.

    Türkiye’nin bütünüyle Alp-Himalaya Dağ kuşağında yer aldığını ve Van’ın ise çarpışmanın olduğu noktanın eşiğinde olduğunu söyleyen Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Onur Köse, iki plağın çarpışma noktası olan Van’da deprem olmadıkça Batı’da deprem beklemediklerini belirtti. Yrd. Doç. Dr. Onur Köse, 2011 yılında Van’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremi anımsatarak, sadece Van’da değil, Türkiye’nin birçok yerinde deprem olmasının her zaman söz konusu olabileceğine dikkat çekti. Yrd. Doç. Dr. Köse, “Vatandaşlarımızın bu konuda bilinçlenmesinde fayda vardır. Yarın Van’da, Erzincan’da, Elazığ’da ve Batı Anadolu’da da deprem olabilir. Ülkemiz Avrupa’nın en yüksek kodlarına gelen bir zeminin üzerinde yer almaktadır. Burada iki plağın çarpışması sebebiyle yükselmenin hala devam ettiği bir bölgedir. Van böyle bir bölge içerisinde yer aldığı için her zaman deprem riski vardır. Şunu da unutmamak gerekir ki cumhuriyet tarihinde, son yüzyıl içerisinde 35 yıl aralıkla iki deprem yaşayan tek ildir Van. 1976 yılında 7.3 büyüklüğünde Çaldıran depreminde 3 bin 845 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 2011 yılında meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremde ise yaklaşık 700 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Van’ın depremsellik açısından risk taşıdığı göz ardı edilemez” dedi.

    “Vatandaşlarımızın kaygıya kapılmaması gerekir”

    Yüzyıllardır üzerinde gerilim birikimi olan fay hatların birbirini tetiklemesi ve beklemedik bir noktada depremlerin yaşanmasının söz konusu olabileceğini belirten Köse, vatandaşların ise bu durumu sürekli düşünerek kaygıya düşmemesi konusunda uyardı. Köse, “Vatandaşlarımızın bu konuda bilinçlenerek, yaşadıkları yeri düzenlerken, kentsel planlamaları yaparken bu gerçeği göz önünde bulundurması gerekir. Evlerini mümkün olabildiğince kaya zeminlerin üzerinde yapmalarında fayda var. Kaya zeminlerin üzerinde ev yapmanın artı bir özelliği, tarım arazilerini de böylelikle öldürmemiş oluruz. Gelecek nesillere tarım arazilerini sağlıklı bir şekilde bırakmış oluruz. Dolayısıyla bizler hangi şehirde olursak olalım, evlerimizi yaparken mutlaka kaya zeminlerin üzerine yapmayı tercih etmeliyiz” diye konuştu.

    “Van, depremi artı yönde kullanabilmiş bir şehir değildir”

    Van’ın deprem sonrasında depremi pozitif değerlerle çıkabilen bir şehir olamadığını ifade eden Köse, “Türkiye’de büyük depremler sonrasında depremden pozitif değerlerle çıkabilen çok az sayıda yer vardır. Türkiye bu konuda yeni bilinçlenmiş bir ülkedir. Bununla birlikte biz Van’ın depremden pozitif değerlerle çıkmasını beklerdik. Van depremi artı yönde kullanabilmiş bir şehir değildir. Van birçok caddedeki sorunlarını deprem fırsatıyla imarlaşmaya giderek kullanabilirdi. Ancak Van bunu kullanamadı. TOKİ’nin seçmiş olduğu zeminler daha doğru zeminlerdir” şeklinde konuştu.

    “Van, çarpışmanın olduğu noktanın eşiğindedir”

    Van Gölü’nün güneyindeki dağların Arap plakası ile Avrasya plakasının çarpışma noktasında yükselen dağlar olduğunu söyleyen Köse, bu yükselmenin aktif olarak devam ettiğini belirterek, “Türkiye bütünüyle Alp-Himalaya Dağ kuşağında yer alır. Bu iki plağın çarpıştığı yer olan Van ve Van’a paralel diğer iller de deprem olmadıkça Batı’da da deprem olmasını bekleyemeyiz. Van, depremlerin kaynak noktasıdır. Doğu Anadolu’da deprem olabilmesi için iki plakanın birbirini ittiriyor ve sıkıştırıyor olması zorunluluk arz etmektedir. Buradaki hareketlerden dolayı diğer plakalar Batı’ya doğru hareket ederken, Doğu Anadolu fayında deprem meydana gelir” ifadelerini kullandı.

    Van Gölü’nün hem içerisinde hem de dışında depremlerin olduğunu kaydeden Köse, şunları söyledi:

    “Van Gölü eski bir okyanus kalıntısının jeomorfolojik çökelme havzasıdır. Van Gölü’nün içerisinde de faylar var. Bu çukurluğun oluşmasında Van Gölü’nün tektonik kontrollü olduğunu biliyoruz. Bugün lokasyonları verilebilmektedir. Van ili çevresinde olan fayların uzantıları zaten gölün içerisinde geçmektedir. Bunlarda birbirlerini tetikleyebilir.”

  • Sedef hastalarının yaşadığı kaşıntı hissi depresyon ve anksiyeteyi tetikliyor

    Dermatolojik hastalıkların çoğu, başkaları tarafından görülebilir olmaları nedeniyle hastanın yaşam kalitesini hem kişisel, hem de toplum nazarında kötü etkiliyor. Lezyonların genel karakteri, görüntüsü, kaşıntı hissi kişinin ev ve iş yaşamındaki sosyal işlevlerini bozuyor.

    Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Bilal Doğan, sedef hastalığının tutulum şiddetine göre fiziksel kısıtlılıklara yol açmasının yanı sıra, kişide damgalanma, reddedilme, cinsel çekiciliğin azalması korkusu, işe girişlerde, terfilerde sorun yaşama çekinceleri gibi birçok soruna da neden olduğuna dikkat çekti.

    İkizlerde ve ailelerde yapılan çalışmaların, sedefin genetik temelli ve çok faktörlü olduğuna işaret ettiğini söyleyen Prof. Dr. Bilal Doğan, eskiden sadece deri hastalığı olarak nitelendirilen Sedef’in, artık sistemik bir hastalık olarak kabul edildiğini ve tedavisinde de psikolojik desteğin büyük önem taşıdığını belirtti.

    Prof. Dr. Bilal Doğan, Psoriasis yani Sedef Hastalığı ile ilgili şu bilgileri verdi:

    “Sedef hastalığı, cilt üzerinde pullu plaklarla seyreden, aynı zamanda birçok sistemik patolojilere neden olduğu son yıllarda gösterilmiş olan, tekrarlayan, alevlenme ve iyileşmelerle hayat boyu devam eden, uygun tedavilerle yaşama olan kötü etkileri oldukça azaltılabilen kronik bir hastalıktır.

    Eskiden sadece deri hastalığı olarak nitelendirilirken, artık sistemik bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

    Sedef hastalığı toplumun yaklaşık yüzde 1-2’sinde gözlenir. Bu oran ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilmektedir. Örn: Kuzey Avrupa’da yüzde 3, Asya’da yüzde 0,1 olarak bildirilmektedir, Afrika’da ise çok daha nadirdir. Ailede sedef hastalığı varsa bu oran yükselmektedir.

    İkizlerde ve ailelerde yapılan çalışmalar, sedefin genetik temelli ve çok faktörlü olduğunu göstermektedir. Olguların yaklaşık yüzde 30’unda birinci derece akrabalarda da sedef hastalığı saptanmıştır. Çocukluk çağında ortaya çıkan olgularda bu oran yüzde 70’lere çıkmaktadır.

    Kadın ve erkeklerde eşit oranda gözlenir. Ortaya çıkışı sıklıkla 15-30 yaş aralığındadır.

    Sedef hastalığının şiddeti oldukça değişkendir. Tek bir plak ya da bütün vücudu kaplayan lezyonlar olabilir. Tedavi için en iyi seçenek bir dermatoloğa başvurmaktır.

    Sedef nedeniyle tedavi planlanan hastalara, hangi tedavi seviyesinde olursa olsun psikolojik destek verilmelidir. Bu destek, hastaların gereksinim duyduğu ilaç dozunun azalmasına ya da hastaların daha hızlı iyileşmesine önemli katkı sağlıyor. Depresyon ve anksiyete, sedef hastalarının çoğuna eşlik eden sorunlardır ve bunların en büyük nedenlerinden biri de kaşıntıdır. Bu tür psikolojik sorunların tedavisi aynı zamanda dermatolojik tedavi sonuçlarını da pozitif olarak etkiliyor. Hastaların psikolojik olarak da iyi durumda olmalarını sağlamak, sedef hastalığı tedavisinin olmazsa olmazlarından biridir. Sedef hastaları, genellikle, çeşitli nedenlerle bir psikiyatriste gitmek istemiyor. Bu durumda hastalara ilk desteği; gerek psikoterapik yaklaşım, gerekse ilaç tedavileri ile biz dermatologlar vermekteyiz. Hastalığın tedavisinin en iyi şekilde devam etmesi açısından, gerekli durumlarda bir psikiyatrist tarafından muayene ve tedavi olmaları konusunda hastayı ikna ederek yönlendirmek de çok önemlidir.

    Sedef hastalığı artık sadece bir deri hastalığı değil, sistemik bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Eskiden bir tek eklem tutulumu ve psikolojik etkileri net olarak bilindiğinden, sadece fizik tedavi ya da romatoloji ve psikiyatri branşları ile işbirliği içindeydik. Fakat artık kalp hastalıklarında, metabolik sendromda, bazı barsak hastalıklarında da ilişkisi gösterildiğinden kardiyoloji, endokrin hastalıkları, iç hastalıkları, gastroenteroloji gibi branşlar ile de yakın bir şekilde işbirliği içine girmeye başlamış bulunmaktayız.

    Birçok eğitim hastanesi ya da üniversite hastanesinde, sedef hastalığının tedavisi ve takibi ile özel olarak ilgilenen bölümler bulunuyor. Bu bölümlerde hastaların kayıtları düzenli olarak tutuluyor. Hastalar buralarda, mevcut olan en iyi tedaviyi en az risk ile alabilme olanağına sahipler.

    Sedef hastalığı yönetiminde en önemli konu, hastanın güvenini kazanmaktır. Hasta doktoruna güvendiğinde, dermatoloğu tarafından planlanan tedavi ve takiplere gönüllü olarak sadık kalıyor. Bir tedavinin etkili olup olmadığı hakkında karar verebilmek için de ilacın belli bir süre kullanılması gerekmektedir. İlacın bu süreden önce bırakılmaması gerekliliği konusunda hastanın bilgilendirilmesi oldukça önemlidir”.

    Sedef hastaları yaz aylarında su tüketimini artırmalı

    Prof. Dr. Bilal Doğan, yaz aylarında Sedef Hastalarının yaşadığı psikolojik sıkıntıların daha da arttığını, özellikle bu dönemlerde hastalığın bulaşıcı olmadığını sık sık gündeme getirmek gerektiğini söyledi:

    “Öncelikle sedef hastalığının bulaşıcı olmadığını hatırlatmak istiyorum. Fakat toplum bu hastalığa sanki bulaşıcıymış gibi yaklaşmaktadır. Bedenin kısmen açılmasını gerektiren, özellikle yüzme gibi sportif aktivitelerinde hastalar, çevrenin sadece bakış bile olsa tepkilerinden utanabiliyorlar, damgalanma, toplum dışına itilme korkusu yaşayabiliyorlar. Bu da beraberinde özgüven duygusunda belirgin zedelenmeye yol açıyor.”

    Yaz aylarında güneşin etkisi ile artabilecek kaşıntı hissinin azaltılması için kaybedilen suyun yerine konması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Doğan hastalar için önerilerde bulundu:

    ” Su tüketiminizi artırın

    Nemlendirici kullanın

    Deride kızarıklık oluşturmayacak şekilde, dermatoloğunuzun önerisi doğrultusunda, belirli sürelerle güneşlenin

    Tatilin gevşetici ve daha az stresli ortamının keyfini çıkarın”.

  • Diş çürüklerini beslenme tarzı tetikliyor

    İstanbul Aydın Üniversitesi (İAÜ) Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Diş Hekimi Aylin Bal, diş çürüğünün oluşma nedenlerini beslenme tarzımızın belirlediğine işaret ediyor.

    Günümüzde hazır gıda endüstrisinin gelişmesiyle birlikte her an elimizin altında olan bu tür gıdaların tüketiminin de artması, daha az çiğneme gerektiren yumuşak gıdalarla beslenilmesi, günümüzde diş çürüğü artışının başlıca sorumlusu olarak kabul ediliyor. İlk insanların sert gıdalarla beslendikleri için dişlerdeki temizliğin doğal yollardan gerçekleştiğini belirten İAÜ Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Diş Hekimi Aylin Bal, günümüzde hazır gıda ve daha az çiğneme gerektiren yumuşak gıdaların diş çürüklerine davetiye çıkardığına vurgu yapıyor.

    Elma, havuç, ayva ısırılarak yenmeli!

    Elma, havuç, ayva gibi sert besinlerin ısırılarak yenmesinin diş etlerini güçlendirdiği gibi dişlerin mekanik temizlenmesini de sağladığını ifade eden Diş Hekimi Bal, “Bu tarz meyveleri ısırarak yemeye özen göstermeliyiz” diyor.

    Diş düşmanı yiyecek ve içeceklere dikkat!

    Diş hekimi Aylin Bal; işlenmiş karbonhidratlar, alkol, yapışkan gıdalar, kola-gazoz gibi şeker ve asit oranı yüksek içecekler, limon, sık kahve ve çay tüketimi, şekerli sakız gibi yiyecek ve içecekleri diş sağlına düşman gıdalar olarak tanımlarken; protein, peynir, yoğurt gibi kalsiyumdan zengin gıdalar, yer fıstığı, rafine edilmemiş hububat, kereviz, yeşil çay, kivi, balık, şekersiz, xylitollü sakız, elma gibi gıdaların diş dostu gıdalar olduğunu belirtiyor.

    Neyi nasıl tüketmeliyiz?

    Diş Hekimi Bal, içeriğinde yüksek düzeyde şeker ya da nişasta bulunan yiyeceklerin öğünler arasında değil, ana öğünler esnasında tüketilmesinin diş sağlığı açısından önemli olduğuna dikkat çekiyor.

    Şekerli gıda yedikten sonra bir parça peynir yemenin diş çürümesinin önüne geçeceği bilgisini de paylaşan Bal, yemeklerden sonra veya bir şey atıştırdıktan sonra su içmenin dişler açısından faydalı olacağını belirtirken, suyun besinlerin renklerinin diş minelerinize geçişini azaltacağı gibi ağız içi asiditesini de korumaya yardımcı olacağına vurgu yapıyor. Bal, biberonla beslenen çocuklarda özellikle gece verilen sütün içerisine pekmez, reçel gibi şekerli gıdalar koyulmaması uyarısında bulunuyor.

  • Kronik kabızlık basuru tetikliyor

    Halk arasında basur olarak bilinen hemoroid hastalığı, dünya genelinde toplumun yaklaşık yüzde 30’undan fazlasını etkiliyor. Her iki cinsiyette de eşit olarak görülen hastalığı, çoğunlukla kronik kabızlık, diyet ve genetik faktörler tetikliyor.

    İç Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Hepatoloji Uzmanı Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, iç hemoroidlerde en sık görülen bulgunun makatta kanama olduğunu söyledi. Dışkıya bulaşık olmayan, büyük abdest öncesi veya sonrası görülen açık kırmızı renkli kanın hastalığın tipik belirtisi olduğunu ifade eden Gümürdülü, “Kanama bazen fışkırır tarzda da olabilir. İkinci sıklıktaki bulgu dışarıya doğru çıkmasına bağlı olarak büyük abdest esnasında veya sonrasında insanın eline pakelerin gelmesidir. Sümüksü akıntı, kaşıntı, anal rahatsızlık hissi gibi bulgular da sık görülür. İç hemoroidlerde ağrı nadir görülür. Ancak aniden tromboz veya sarkma gelişen hemoroidlerde şiddetli ağrı önemli bir bulgudur” dedi.

    Dış hemoroidlerin ise tromboz gelişmedikçe genelde bulgu vermediğini kaydeden Gümürdülü, “Akut tromboz ile gelişen şiddetli ağrı en önemli bulgudur. Perianal ödem ve ağrı 48 saatte pik yapar ve günlerce sürebilir” diye konuştu.

    Tedavi yöntemleri

    Hemoroidin tedavi yöntemleri hakkında da bilgiler veren Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, hastalığın, ağrıyan yere uygulanan krem tedavisinin yanı sıra 1960’lardan beri kullanılan elastik band ligasyonu tekniğiyle de tedavi edildiğini kaydetti. Elastik band ligasyonunun Amerika’da endoskopi ünitelerinde en çok kullanılan hemoroid tedavi yöntemi olduğunu ifade eden Gümürdülü, bu tekniğin 1, 2 ve 3. derece hemoroidlerin tedavisinde kullanılabildiğini vurguladı.

    “Hasta, beslenme alışkanlığını değiştirmeli”

    İç Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Hepatoloji Uzmanı Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, endoskopik enjeksiyon yönteminde de basur içine iğne ile enjeksiyon yapıldığını belirterek, şunları söyledi:

    “İnfrared fotokoagülasyon, bipolar ve monopolar elektrokoagülasyon, kriyoterapi ve cerrahi yöntem gibi birçok tedavi yöntemi vardır. 1. derece hemoroidlerde konservatif- medikal tedavi yöntemleri başarılı sonuçlar verir. Hastaların diyet alışkanlıklarını değiştirmesi ve yüksek lifli diyet (20-30 gr/gün) uygulaması önerilir. Doğal besinlere ek olarak lif içeren ürünler diyete eklenebilir. Yumuşak gaita oluşumu ve düzenli bağırsak hareketlerinin sağlanması için günlük su alımının en az 2-2.5 litre olması, düzenli egzersiz mutlaka yapılmalıdır. Günde 2-3 defa 10 dakika süre ile yapılacak olan sıcak su oturma banyoları faydalıdır. Son yıllarda streptokinaz ve fenilefrin içeren fitillerin kullanımı ile tedavide başarı artmıştır. Kabızlığı olan hastalarda oral laksatifler tedaviye eklenebilir.”

    1 ve 2. derecede başarı oranı yüzde 90

    2. derece hemoroidlerin tedavisinde veya medikal tedaviye yanıt vermeyen dirençli 1. derece hemoroidlerin tedavisinde medikal ve konservatif tedavi yöntemlerine ek olarak endoskopik ve lokal tedavi uygulamalarının da kullanıldığına işaret eden Gümürdülü, bu yöntemlerin sıklıkla poliklinik ve endoskopi ünitelerinde sedasyonsuz veya hafif-orta seviyede sedasyon ile rahatlıkla uygulanabildiğini dile getirdi. Gümürdülü, 1. ve 2. derece hemoroid tedavilerinde yüzde 90’a ulaşan yüksek başarı oranları bulunduğunu kaydetti.

    Son çare cerrahi tedavi

    Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, 3. derece hemoroidlerin tedavisinde ise medikal ve konservatif tedaviler ile endoskopik- lokal tedavilerin birlikte kullanıldığını belirterek, “Bu kombine tedavilere yanıt alınamayan hastalarda cerrahi tedavi uygulanır. 4. derece hemoroidler ve prolapsus olan olgularda da tedavi cerrahidir” ifadelerini kullandı.

  • D vitamini eksikliği MS’i tetikliyor

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, MS’e etki eden çevresel faktörlerden birinin ise D vitamini eksikliği olduğunu belirtti.

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, sıklıkla genç bireyleri etkileyen ve önemli bir hastalık olan multipl skleroz’da (MS), kişinin kendi bağışıklık hücrelerinin yanlış programlanma sonucu göz sinirlerine, beyin ve omuriliğindeki sinir hücrelerine zarar verdiğini, tedavi seçeneklerinin ise her geçen gün dinamik bir şekilde genişlediğini ifade etti.

    Belirtileri neler?

    Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, MS hastalığının aynı anda bir ya da birden fazla bölgede yer tutabileceğini, etkilenen bölge ya da bölgelere göre şikayetlerin ortaya çıktığını, hastalığın en sık belirtilerinin genellikle tek gözde bulanık görme, beraberinde göz hareketleri ile ağrı, çift görme, dengesizlik, hissizlik, uyuşma, karıncalanma, ağrı gibi duyusal belirtiler, kuvvet kayıpları, idrar yapamama ya da tutamama ve normal dışı aşırı yorgunluk olduğunu ifade etti. MS hastalığında felçten farklı olarak belirtilerin aniden ortaya çıkmadığını, genelde yavaşça başlayarak bir iki gün içinde belirginleştiğini söyledi. Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, hastalığın atak ve düzelmelerle gidebileceği gibi ilerleyici bir şekilde de seyredebileceğini, sebebinin net olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel faktörlerin bir arada etki edebileceğini, MS’e etki eden çevresel faktörlerden birinin ise D vitamini eksikliği olduğunu belirtti.

    Düşük D Vitamini MS’ i arttırıyor

    D vitaminin MS hastalığında bağışıklık sistemini düzenleyici etkilere neden olduğunu söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, düşük D vitamini düzeylerinin MS oluşumunu ya da ilerleyişini arttırdığını dile getirdi. Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker şöyle devam etti: “Bu konuda yapılmış çok sayıda çalışma vardır. Bunların çoğunda D vitamininin normal sınırlar içinde olması MS geliştirme, yeni MS atağı, MS ilerleyişi, beyin MRG’da yeni plak gelişimi gibi risklerde azalma ile ilişkili bulunmuştur. Yakın zamanda büyük bir dergide yayınlanmış çalışmada gebeliği sırasında güneş ışığına daha fazla maruz kalmış annelerin çocuklarında MS’e daha az rastlandığı saptanmıştır. Ancak henüz dışarıdan D vitamini takviyesinin MS hastalığını önlemede etkinliğini ve güvenilirliğini test eden bir çalışma yoktur. Hali hazırda D vitamini ve MS ilişkisini inceleyen pek çok çalışma devam etmektedir ve sonuçları D vitamini eksiliğinin hastalık gelişimi ve ilerleyişindeki rolü ile takviyesinin etkileri ve nasıl olması gerektiği hakkında bilgilerimizi arttıracaktır.”

    Güneş ışığına ve beslenmeye dikkat

    Uygulamanın kolaylığından ötürü D vitamini takviyesinin, MS hastalarının almakta olduğu özellikli tedavilere ek olarak oldukça yaygın şekilde kullanıldığını söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, ancak hasta bazında kar zarar oranının her zaman göz önünde tutulması gerektiğini belirtti. Tedavi öncesi mutlaka alınan kan numunesinden 25 – hidroksi D3 düzeyine bakılması gerektiğini vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, D vitaminin vücutta depolanan ve birikebilen bir vitamin olduğu için ancak eksiklik olması durumunda uygun dozda takviye yapılmasının doğru olduğunu belirterek şunları kaydetti: “Yapılan çalışmalarda genel olarak 25-OH D3 düzeyinin 40 – 60 ng/ml arasında tutulması önerilmektedir. Tedavi sırasında çok yüksek dozlar kalsiyum düzeylerinde normalin üstünde artışa sebep olabileceği için, onun yerine daha sık aralıklarla daha düşük dozlar tercih edilmelidir. Hastanın kalp hastalığı ya da böbrek taşı hikayesi mutlaka sorgulanmalıdır. Şuanki pratiğimizde MS hastalarında rutin olarak 25-OH D3 düzeyi bakarak, yetersizlik var ise uygun dozda tedavi başlamaktayız. Bunun yanında güneş ışığından uygun saatlerde yeterli şekilde faydalanma ve D vitamini içeren gıdaların diyetimizde dengeli şekilde bulundurulması da önerilerimiz arasındadır.”