Etiket: Tanı

  • Meme kanserinde erken tanı hayat kurtarıyor

    İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesinde ‘Meme Kanseri Tedavisinde Yeni Gelişmeler’ başlıklı 1. Meme Sempozyumu yapıldı.

    Erhan Zafer Akgüç Konferans Salonunda yapılan sempozyuma konuşmacı olarak İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Demir Budak, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Özel Gaziosmanpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Müslüm Çiçek, Prof. Dr. Abur Kebudi, Prof. Dr. Özcan Gökçe, Prof. Dr. Nuh Zafer Cantürk, Prof. Dr. Ömer Erol Uzel, Prof. Dr. Volkan Baltacı ve Doç. Dr. Alper Can katıldı.

    “8 kadından 1’i meme kanseri olacak”

    Meme kanserinde yeni gelişmeleri konuşacaklarını söyleyen İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Leyla Zer, “Erkan tanı çok önemli, kişinin kendi farkındalığı kendi meme muayenesi çok önemli, her kadının bilinçli olup ayda bir kendini muayene etmesi lazım. Gerek duşun altında gerek yatarak bu meme muayene metotlarını da bilmesi lazım. Hastalarımız meme metotlarını bilmiyorlar. Bunu öğrenmeleri ve mutlaka bir hekime başvurmaları gerekiyor. 40 yaş ve sonrasında meme ultrasonu ve mamografi yıllık tarama şeklinde yapılması gerekiyor. Kadınların düzenli gittiği meme cerrahı olması lazım. Eğer ailede meme kanseri varsa 20 yaşından itibaren meme taramalarına başlanması gerekiyor. Yaşamları boyunca her 8 kadından 1’i meme kanserine yakalanacak. Maalesef oldukça yüksek bir oran.

    “Mutlu bir yaşam ve doğru beslenme önemli” dedi.

    “Meme kanserinde çok fazla risk faktörü var bunların en önemlileri kadın olmak” diyen Doç. Dr. Zer, sözlerine şöyle devam etti: “Genetik faktörler, obezite, östrojen hormonu, doğum kontrol hapları, yağ içerikli diyetle beslenme, modern yaşam, stres faktörleri meme kanserini tetikleyen risk faktörleri. Kendimizi korumak için önce bilinçli olmalıyız, taramalarımızı düzenli yaptırmalıyız ama genetik olarak risk faktörleri taşıyorsak bu taramaları daha düzenli ve sık yaptırmalıyız, koruyucu bir takım ilaçlar ve cerrahi tedaviler var. Onun dışında günlük yaşamda stresten uzak durmak, beslenmeye dikkat etmek, gün ışığında spor yapmak, organik gıdalarla beslenmek ve mutlu bir yaşam ile meme kanserinden korunmamız mümkün. Bugün artık kadınlar daha bilinçli tarama metotları arttı, erken tanıyla organı kurtarmak mümkün. Ama geç kalındığında maalesef organ kayıplarıyla sonuçlanıyor. Hastalık metastatik hale gelince mücadeleyle geçen uzun bir süreç sizi bekliyor. Oysaki erken tanıyla küçük müdahaleyle organ kurtarılabilir.”

  • Prof. Dr. Kuru: “Erken tanı ile Romatoid Artrit hastalığından kurtulmak mümkün”

    Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Kuru, Romatoid Artrit’in, erken tanıyla önlenebildiğini söyledi.

    12 Ekim Dünya Artrit Günü nedeniyle açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Ömer Kuru, “12 Ekim Dünya Artrit Günü. Artrit, eklemlerin, vücudun, oynar sistemlerinin intihabı hastalığına verilen tıbbi bir isim. Artrit dediğimiz zaman eklemlerdeki iltihabı anlıyoruz. Artrit dediğimiz zaman aslında pek çok hastalık aklımıza gelebilir ama en başta aklımıza gelmesi gereken tipi Romatoid Artrit dediğimiz iltihabi eklem hastalığıdır. Ülkemizde yaklaşık 250 bin ile 350 bin arasında Romatoid Artritli hastamız mevcuttur. Romatoid Artrit sadece eklemleri tutan bir iltihabi hastalık değildir. Eklemlerin yanı sıra iç organları, akciğerleri, kalbi, beyin zarlarını da tutabilen, böbreklerde hastalık yapabilen bir rahatsızlıktır. Yani bağışıklık sisteminin bozulmasıyla meydana gelen bir hastalıktır. Romatoid Artrit, eklemlerde uzun süre süreli seyrettiğinde kalıcı sakatlıkla sonuçlanabilen bir hastalıktır. Aynı zamanda ölüm riski Romatoid Artritli hastalarda 2 ya da 3 misli daha fazladır. Romatoid Artritli hastalarda beklenen yaşam süresi 5 ila 10 yıl daha kısalmıştır. Romatoid Artrit ciddiye alınması gereken bir hastalıktır” dedi.

    Bu hastalıkla ilgili farkındalığın artırılması için etkinlikler düzenlendiğini belirten Kuru, “Romatoid Artrit eklemleri tuttuğu gibi diğer sistemlerde de yakınmalara neden olabilir. Akçiğerleri tutup solunum hastalıklarına sebep olabilir. Kronik bir hastalıktır. Dolayısıyla hastalık günlük yaşamı uzun vadede etkiler. Romatoid Artritli hastalar sabah kalktıklarında ellerini açıp kapamakta, çatal bıçak tutmakta, kahvaltı etmekte zorlanırlar. Bu hastalıkta ek hastalıkların görülme olasılığı daha fazladır. Hastaların 3’te 1’inde diyabet, 3’te 1’inde hipertansiyon olması, hastalığın tedavisinde ilaçların kullanılmasında bir takım sıkıntılara da neden olmaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda Romatoid Artritli hastalarda boşanma oranının hasta olmayanlara oranla daha yüksek olduğu, boşanma olduğunda ise yeniden evlenme oranı hasta olmayanlara göre oldukça düşüktür” diye konuştu.

    Erken teşhislerde Romatoid Artritin tedavisinin mümkün olduğunu belirten Kuru, “Romatoid Artritin tedavisi eskiye oranla çok daha iyi yapılmaktadır. Tedavinin ilk şartı tanının erken dönemde ve kesin olarak konulmasına bağlıdır. Dolayısıyla bir veya daha fazla ekleminde şişlik olan sabah tutukluluğu yarım saati aşan hastalara vakit geçirmeden uzman doktora başvurmaları gerekmektedir. Şayet ilk 12 haftada eklem belirtilerinin ortaya çıkmasından itibaren tanı konulabilirse hastaların önemli bir kısmında ilaçsız emisyon elde etmek, sıkı bir tedaviyle mümkündür” diye konuştu.

  • Zatürre tanı ve tedavisi

    Koru Sincan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Nazire Uçar, Sınıflama ve Empirik Tedavi Yaklaşımı Pnömoni tanısı almış bir hastanın hemen tedaviye başlama gereksinimi olduğunu vurguladı.

    Koru Sincan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Nazire Uçar zatürre yani pnömoni hastalığı hakkında bilgi verdi. Hastalığın, bakteri, virüs ve nadiren parazitlerin neden olduğu akciğer enfeksiyonu olarak söyleyen Yrd. Doç Dr. Uçar, “Akciğerde meydana gelen bu enfeksiyon, alveol adı verilen havayla dolu küçük akciğer keseciklerine iltihap hücrelerinin birikmesine ve yine bu alana kan damarlarından gelen serumun dolmasına neden olur. İçleri serum sıvısı ve iltihap hücreleri ile dolan, yani hava içeriğini kaybeden alveoller solunum işlevlerini yerine getiremezler. Eğer pnömoni yaygın ise hastada solunum yetersizliği görülebilir” diye konuştu.

    Pnömonilerin, oluştukları yere ve hasta özelliklerine göre 3 ana grupta incelendiklerini belirten Yrd. Doç Dr. Uçar, “Bunlar: Toplum kökenli pnömoniler, hastane kökenli pnömoniler ve bağışıklığı baskılanmış hastalardaki pnömoniler. Toplumda günlük yaşam sırasında ortaya çıkan pnömonidir. TKP’de klinik tablo, olası etkenler ve tedavi yaklaşımı açısından iki farklı kategoride değerlendirilebilir. Tipik Pnömonide akut, gürültülü başlangıç, üşüme titreme ile ani yükselen ateş, öksürük, pürülan balgam çıkarma, plöritik tipte yan ağrısı, fızik muayenede inspiryum sonu ince raller, konsolidasyon bulguları radyolojik olarak sıklıkla lober konsolidasyon ve genellikle lökositozla karakterize bakteriyel pnömonidir. En sık rastlanan etken Streptococcus Pneumoniae’dir. Atipik Pnömoni ise daha çok genç kişilerde ateş, halsizlik, baş ağrısı gibi prodromal belirtiler ile birlikte subakut bir başlangıç, kuru veya mukoid balgamla birlikte olan öksürük, hırıltılı solunum gibi yakınmalarla karakterize, radyolojik olarak genellikle bilateral yamalı infiltratların görüldüğü, fızik muayene ve radyolojik bulguları arasında çoğu kez uyumsuzluk olan, lökositozun olağan olmadığı, akciğer dışı-sistemik organ tutulumuna ait semptom ve bulguların ön planda görülebildiği pnömonilerdir. Başlıca atipik pnömoni etkenleri Mycoplasma pneumoniae, Chlamydia pneumoniae, Legionella pneumophila ve virüslerdir” şeklinde konuştu.

    Uyumlu semptomlar ve fizik muayene bulgularının varlığında alınan akciğer grafilerinde infiltratların gözlenmesinin tanı için yeterli olduğunu belirten Yrd. Doç Dr. Uçar, “Bunu, sorumlu mikroorganizmanın belirlenmesi aşaması izler ancak çoğu zaman etkeni saptamak mümkün olamadığından empirik tedaviye esas olmak üzere olası etkenleri doğru tahmin etmek gerekir. Bunun için hastanın klinik tablosunun, akciğer grafisi bulgularının, hastada var olan risk faktörlerinin ve eğer yapılabiliyorsa balgamın gram boyamasının sonuçlarının dikkate alınması gereklidir” dedi.

    “Radyolojik incelemelerde semptom ve fizik muayene bulguları ile pnömoni düşünülen hastada, mümkünse göğüs radyografisi çekilmelidir”

    Fizik muayenesinde ateş, taşikardi, takipne, ortopne, hiperventilasyon, siyanoz, hipotansiyon, lokalize ince raller, bronşiyal solunum sesi, perküsyonda matite ve vokal fremitus artışı gibi bulgular saptanabildiğini ifade eden Yrd. Doç Dr. Uçar şöyle devam etti:

    “Radyolojik incelemelerde semptom ve fizik muayene bulguları ile pnömoni düşünülen hastada, mümkünse göğüs radyografisi çekilmelidir. Kavitasyon veya retrokardiyak patolojiden kuşkulanılan olgularda, yan grafi de istenebilir. Göğüs grafileri, hem tanıda hem de pnömoniyi taklit eden diğer patolojilerden ayırımda ve eşlik eden patolojilerle komplikasyonların saptanmasında yardımcıdır. Radyografi, hastalığın şiddetini belirlemede de yararlıdır. Risk faktörü olmayan hastalarda eğer tedaviye klinik yanıt alınıyorsa, erken dönemde kontrol grafisine gerek yoktur çünkü radyolojik düzelme klinik iyileşmeye göre daha geç olmaktadır. Klinik durumu düzelmeyen, hatta kötüye giden ya da tümör gibi eşlik eden bir başka patolojiden kuşkulanılan hastalarda uzman tarafından birden fazla grafi kontrolü gerekebileceği gibi, toraks bilgisayarlı tomografisine de başvurulabilir. Pnömonili bir hastada akciğer grafisi, pnömoninin ilk 24 saatinde, dehidratasyon durumunda, Pneumocystis carinii pnömonisinde (yüzde 10-30 oranında) ve ciddi nötropeni varlığında normal görünümde olabilir.”

    “Kan Kültürleri hastaneye yatırılmış hastalarda önerilen kolay, güvenilir ve nispeten ucuz bir tanı aracıdır”

    Mikrobiyolojik incelemelerin ise balgam veya alt solunum yolundan alınan diğer örneklerin mikroskopik incelemesi tanıda yardımcı olduğunun altını çizen Yrd. Doç Dr. Uçar, “Hasta balgam çıkaramayabilir önceden antibiyotik kullanım öyküsü balgamın tanı değerini azaltır. Balgam örneği bol su ile ağız temizliği ve gargara yapıldıktan sonra alınmalıdır. Elde edilen balgam örneği bekletilmeden incelenmelidir. Hastaneye yatırılması gereken hastalarda balgam kültürü yapılabilir. Antibiyotik tedavisi başlanmış olması, hastanın balgam çıkaramaması veya kaliteli balgam örneği alınamaması, balgamın laboratuvara ulaştırılmasında gecikme ve sonuçlanmasının 24-48 saat gerektirmesi balgam kültürünün tanı ve tedaviyi yönlendirmedeki değerini azaltmaktadır. Kimi solunum yolu patojenleri farinkste flora üyesi olarak da bulunabildikleri için balgam kültüründe üremeleri, alt solunum yolu infeksiyonu etkeni olduklarını kanıtlamamaktadır. Rutin balgam kültürlerinin duyarlılık ve özgüllüğü düşüktür. Balgam kültürü sonuçları gram boyaması sonuçları ile birlikte yorumlanmalıdır. TKP olgularında, etkenin saptanması için bronkoskopi, transtorasik girişimler ve diğer invazif işlemler rutin olarak kullanılmaz; ancak tedaviye yanıt alınamayan, kliniği ağır seyreden veya kötüleşen hastalarda uygulanması gerekebilir. Kan Kültürleri hastaneye yatırılmış hastalarda önerilen kolay, güvenilir ve nispeten ucuz bir tanı aracıdır. TKP’lerde etkene göre değişmekle birlikte yüzde 30’a varan oranlarda pozitif bulunmaktadır. Kan kültürü ateşi olsun ya da olmasın her olguda tercihen antibiyotik tedavisi başlanmadan önce ve en az iki kez alınmalıdır. Kan kültürleri ve varsa plevra sıvısının kültürü çoğu kez geç sonuçlanmasından dolayı başlangıç tedavisini yönlendirmez” açıklamasında bulundu.

    Tam kan sayımı, serum elektrolitleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testlerinin pnömoni tanısındaki katkılarının sınırlı olduğunu ifade eden Yrd. Doç Dr. Uçar, ancak hastalığın prognozunu tayinde, hastaneye yatış kararı verilmesinde, tedavi seçiminde ve antibiyotik dozunun belirlenmesinde yararlı olduğunu söyledi. Yrd. Doç Dr. Uçar, “Hastaneye yatırılan hastalarda özellikle prognostik açıdan bilgi verdiği için kan gazları tayini de yapılmalıdır. Örneğin, pnömonili bir hastada siyanoz, ciddi dispne, hipotansiyon, KOAH, bilinç bulanıklığı varsa kan gazlarına mutlaka bakılması gerekir” dedi.

    “Pnömoni tanısı konulmuş bir hasta hemen tedaviye başlamalıdır”

    Sınıflama ve Empirik Tedavi Yaklaşımı Pnömoni tanısı almış bir hastanın hemen tedaviye başlama gereksinimi olduğunu vurgulayan Yrd. Doç Dr. Uçar, tüm invazif işlemler ve gelişmiş laboratuvar desteğine karşın, TKP olgularının yarısından fazlasında etken saptamadığını anlattı.

    “Üstelik bu mümkün olsa bile zaman gerektirmektedir” diyen Yrd. Doç Dr. Uçar, şunları kaydetti:

    “Bu durum, hiç olmazsa başlangıçta empirik antibiyotik tedavisini zorunlu hale getirmektedir. TKP’lerin tedavisinde penisilinler, sefalosporinler, makrolidler, kinolonlar gibi birçok antibiyotik kullanılmaktadır. Antibiyotik seçiminin hastanın prognozu, ilaç direnci ve tedavi maliyeti açısından yaşamsal önemi vardır. Son yıllarda yayımlanan tanı ve tedavi rehberlerinde bazı ölçütler esas alınarak başlangıçta önerilen empirik antibioitik tedavisi başlanır. Etkin bir antibiyotik tedavisi uygulandığında konak ve etkene ilişkin bazı faktörler iyileştirmeyi geciktirse bile, klinik bulgularda 48-72 saat içinde belli bir düzelmenin olması beklenir. Bu nedenle ilk 72 saatte başlangıç tedavisi değiştirilmemelidir. Klinik olarak önemli ölçüde kötüleşme varsa veya kullanılan tedavinin etkili olmadığı bir etken saptanmışsa (M.tuberculosis, fungus gibi) tedavi daha erken değiştirilebilir. Risk faktörü taşımayan ve komplikasyon gelişmemiş pnömonili hastalarda ateş genellikle 2-3 günde düşer. Bir haftalık tedaviye rağmen olguların yüzde 20-40’ında fizik muayene bulguları kaybolmayabilir ancak bu durum tedavi şekli ve süresini etkilememelidir. Göğüs radyografisindeki bulgular klinik belirti ve bulgulara oranla çok daha geç silinir. 50 yaşın altında ve risk faktörü taşımayan pnömokoksik pnömonili olguların yüzde 40’ında radyolojik silinme 4 haftayı aşabilir. Yaşlı, alkolik ve KOAH gibi kronik bir hastalığı olanlarda ise bu oran yüzde 75’lere çıkmaktadır. Bu durumda hekim tedirgin olmamalı, seçtiği tedaviyi ve süresini değiştirmemelidir. Ancak, tedavi sırasında klinik kötüleşme ile birlikte radyolojik bulgularda artma varsa, bu durum, tedavinin etkin olmadığını gösterir. O zaman ileri incelemeler eşliğinde uygulanan tedavi gözden geçirilmelidir.”

  • TİKA’dan Kiev Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi’ne destek

    Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından Ukrayna sağlık sektörüne sağlanan destek kapsamında Kiev Şehri Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi’ne tadilat ve donanım desteğinde bulunuldu.

    TİKA’nın desteği ile merkezin istatistik, muhasebe ve sterelizasyon bölümlerinin tadilatı gerçekleştirildi. Açılış törenine Svyatoşın Semti Devlet İdaresi Başkanlığı Temsilcisi Oleksiy Mıkhaylov, Svyatoşın Semti Devlet İdaresi Sağlık Müdürü Natalya Krıştal, Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi Müdürü Bogdan Podlujnıy, Ukrayna Tıp Kulübü Başkanı İvan Soroka, TİKA Ukrayna Program Koordinatörü Hacı Bayram Bolat ve Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi uzmanları katıldı.

    Açılış konuşmasını yapan Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi Müdürü Bogdan Podlujnıy TİKA’ya teşekkürlerini ileterek, söz konusu katkının merkez idaresi ile çalışanları için önemini vurguladı. Merkezin Ukrayna’da uygulanan sağlık reformu neticesinde teşhis koyulmasında a rol oynayan ve sağlık sisteminin ikinci basamağı olan kurumlardan olduğunu açıklayan Podlujnıy, bütçe yetersizliğinden ötürü uzun yıllardır merkezin sorunlarının çözüme kavuşturulamadığını belirtti. Merkezin problemlerine kısa süre içerisinde fiili bir yardımda bulunduğu için TİKA’ya teşekkür ettiğini tekrarladı.

    Svyatoşın Semti Devlet İdaresi Başkanlığı Temsilcisi OleksiyMıkhaylov, Ukrayna ve özellikle Kiev Şehrinin sağlık sektörüne verdiği destek için TİKA’ya teşekkür ettiğini belirterek, yapılan işbirliğin gelecekte de devam etmesini temenni ettiğini iletti.

    Ukrayna Tıp Kulübü Başkanı İvan Soroka, devleti güçlü kılan eğitim ile kültürün yanı sıra sağlık sektörünün de önemine değinerek, sağlık kurumlarının altyapısının iyileştirilmesi konusunda TİKA’nın faaliyetlerinin kendi yerel makamlarına örnek olmasını ümit ettiğini dile getirdi.

    TİKA Ukrayna Program Koordinatörü Hacı Bayram Bolat, TİKA’nınUkrayna’da gerçekleştirdiği faaliyetlere ilişkin kısa bir bilgilendirmede bulunduktan sonra ülke vatandaşlarının kaliteli bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerinin önemini vurguladı. Ukrayna’nın güçlü insan kaynaklarına sahip olduğunu ifade eden Bolat, özellikle sağlık alanında kaliteli uzmanların çalıştığını vurguladı.

    Sekiz şubeden oluşan Kiev Şehri Svyatoşın Danışma ve Tanı Merkezi, Kiev’in en eski yerleşim yerlerinden biri olarak bilinen Svyatoşın Semtinde olup, 325 bin kişiye enfeksiyon, cerrahi, dişçilik, doğum ve kadın hastalıkları alanlarında tedavi hizmeti sunuyor. 1985 yılından bu yana faaliyet gösteren merkez, laboratuvar analizleri, röntgen, ultrason, fonksiyonel ve endoskopik tanı hizmetlerinin yanı sıra, 160 yatak kapasitesine sahip.

  • Hastalığına 5 Yıl Sonra Doğru Tanı Konuldu

    Elazığ’da, 17 yaşından itibaren yanlış teşhis nedeniyle astım ve Akdeniz ateşi hastalığı tedavisi gören 22 yaşındaki Ahmet Tavuş’a, 5 yıl sonra tavsiye üzerine gittiği doktor tarafından doğru tanı konuldu. Gerçek hastalığı 5 yıl sonra ortaya çıkan Tavuş, 3 aylık tedavinin ardından rahat yürümeye ve spor yapmaya başladı.

    Elazığ’da ikamet eden 22 yaşındaki Ahmet Tavuş’a, 17 yaşındayken yaşamaya başladığı öksürük, balgam, nefes darlığı gibi sebepler yüzünden başta İstanbul ve Ankara olmak üzere gittiği birçok hastanede astım ve Akdeniz ateşi teşhisi konuldu. 5 yıl boyunca bu hastalıkların tedavisiyle hayatına devam eden ve günden güne zayıflayarak, yürümekte zorlanan Tavuş, tavsiye üzerine Medical Park Elazığ Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Gencer’e göründü. Tavuş’un yapılan muayenelerinde akciğer mantarı olduğu belirlendi. Prof. Dr. Gencer gözetiminde yaklaşık 3 ay tedavi gören Tavus, hastalığın verdiği sorunlardan kurtularak, yemek yemeye ve kilo almaya başlayıp, rahat bir şekilde hareket etmeye başladı.

    17 yaşında rahatsızlıklarının başladığını belirten Ahmet Tavuş, “Öksürük şikayeti ile hastanelere gittiğimde bana astım ve bronşit tanıları konuldu. Buna yönelik tedaviler uygulandı. İlaçlar kullandım ama fayda etmedi. Daha sonra şikayetlerim arttı. Öksürük şikayetime ek olarak mide ağrısı, iştahsızlık, kilo kaybı ve nefes darlığı gibi çeşitli şikayetlerim eklenince farklı illerdeki çeşitli hastanelere gitmek zorunda kaldım. İstanbul ve Ankara’da çeşitli hastanelere gittiğimde hastalığıma farklı teşhisler konuldu, buna yönelik tedaviler uygulandı. Uygulanan tedaviler sonucunda kendimi iyi hissetmediğim için bir öneri üzerine Medical Park Hastanesinde Göğüs Hatalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Gencer’e geldim. Filmime baktığında akciğer mantarı olabileceğini söyledi. Buna yönelik tetkikler yaptıktan sonra tedaviye başladık. Yaklaşık 3 ay tedavi süreci geçirdim. Bu tedavi sürecinden sonra vücudum rahatladı, nefes darlığım ve öksürüğüm geçti. Kilo almaya başladım. 5 yıl sonunda Prof. Dr. Mehmet Gencer doğru tanıyı koydu. Tedavimin üzerinde geçen 3 aylık sürede iştahım açıldı, hastalığın zararlarından kurtulmaya başladım” dedi.

    “HASTAMIZ ŞU AN ÇOK RAHAT YÜRÜYOR”

    Ahmet Tavuş’un hastalığına teşhisi koyan Prof. Dr. Gencer, “Hastamız uzun yıllardan beri astım tedavisi görmesine rağmen bir türlü sentomları geçmemiş, günlerini zorla geçiren, şiddetli balgam ve nefes darlığı ile geceleri uyuyamayan, rahatlıkla yürüyemeyen bir duruma gelmişti. Akciğer filmlerinde, tomografisinde akciğerinde bir çeşit mantar hastalığı olabileceğini düşündük. Yaptığımız tedavi sonucunda Ahmet sağlığına kavuştu. Şuan çok rahatlıkla yürüyebiliyor, sporunu yapıyor, uykusunda bir sıkıntı yok ve normal sağlıklı bir insan durumuna geldi. Bu tür hastalıklar tedavi edildikten sonra daha sonraki yıllarda tekrarlayabilir. Hastamızın dikkatli olması, doktor takiplerinin iyi bir şekilde yapılması önemlidir” diye konuştu.