Etiket: SÜRECİ

  • 28 Şubat süreci ve post-modern darbeler Uluslararası Darbe Sempozyumunda konuşuldu

    Adnan Menderes Üniversitesinin düzenlediği Uluslar arası Darbe Sempozyumunda konuşan gazeteci Kenan Alpay, “Darbeciler çok cesur olarak gözükseler de aslında çok korkak ve ödlek kişilerdir” dedi.

    Adnan Menderes Üniversitesinin ev sahipliği yaptığı Uluslararası Darbe Sempozyumunun ikinci günü “28 Şubat Süreci ve Post-Modern Darbe Söylemi” konulu oturumla başladı. Panele konuşmacı olarak katılan Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Kavakçı ve Yeni Akit Gazetesi yazarı Kenan Alpay 28 Şubat sürecinde yaşananlar ve post-modern darbe söylemi hakkında katılımcılara bilgiler aktardı.

    28 Şubat sürecinin önemli simalarından olan Doç. Dr. Merve Kavakçı, dönemde yaşadıklarını anlattı. Başörtüsü yasağının tüm ailesini mağdur etiğini ifade eden Kavakçı, yaşamı boyunca bu sorunla mücadele ettiğini belirtti. Arap Baharında Tunus ile başlayan kıvılcımın giderek yayıldığına işaret eden Kavakçı, “O dönemde Amerika’da yaşadığım için Büyük Orta Doğu projesinde taşeronluğun FETÖ’ye verildiğinin farkına varmıştım. Ancak dalga dalga yayılan bu süreçte tek söz geçiremedikleri bir ülke vardı. Ekonomik ve siyasi baskılara ve de tepelerine bombalar yağdırmalarına rağmen Türk milletini boyunduruk altına alamadılar. 28 Şubat ve diğer darbeler sadece iç veya dış kaynaklı değil. Bunların ortaya çıkması dahili ve harici tüm işbirliklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Tüm bunlara rağmen halen Türkiye’de dimdik ayakta duran bir hükumet var” dedi.

    “Darbeciler mahkemede çıkıp birbirlerini suçluyor”

    28 Şubat süresi, darbeler ve 15 Temmuz hain darbe girişiminin birbirlerinden farklı değerlendirilmemesi gerektiğine işaret eden gazeteci Kenan Alpay ise, “Anti demokratik girişimlerine imza atanlar Türkiye’de ‘hep makbul vatandaşı’ oluşturmaya çalıştı. Devle hep toplumu mühendislikle şekillendirmeye çalıştı. Bunun son örneğini 15 Temmuz’da yaşadık. Fakat 28 Şubat sürecinde karşımızda Milli Güvenlik Kurumu vardı. 28 Şubat denildiğinde akla gelen en önemli şey siyasi iradenin sıfırlanması ve siyasi iradeyi destekleyenlerin karar değiştirmesi, değiştirilmiyorsa zor kullanılmasıdır. 28 Şubat’ta ‘Ilımlı İslam’ projesi uygulamaya kondu. Merve Hanıma Meclis’e hakaret eden Bülent Ecevit’e, ‘Eğer şefaatçi olabiliyor olsam ilk kişi Ecevit olurdu’ diyen, medya organlarında parlatılan bir hoca efendi vardı. 28 Şubat sürecinin hedefi başörtülüleri ve sakallıları terbiye etmekti. 28 Şubat sürecinin en büyük zarar verdiği kısım ekonomiydi. Dünya tarihinde belki bir olarak 21 banka battı ve Türkiye’deki yapı nedeniyle hepimizin bu bankaların zararlarını kapattık. 28 Şubat süresinin 1000 yıl süreciğini söyleyen kişi dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu idi ama 28 Şubat sürecinin tüm aktörleri 2 yıl sonra ortadan yok olup gittiler. Darbeciler çok cesur olarak gözükseler de aslında çok korkak ve ödlek kişilerdir. Çünkü haktan değil, zulüm ve baskıdan yana oldular. Bakın çatı dava görülüyor. Çıkıp birisi erkekçe timleri ben kurdum, emirleri ben verdim diyebiliyor mu? Hayır, çıkıp suçu birbirlerinin üzerlerine atıyorlar. Bugün artık bir darbe tehdidi sıfır değildir, halen darbe heveslileri vardır. Türkiye’de darbe tehdidinin çok düşük olduğunu düşünüyorum çünkü demokrasisine sımsıkı bağlı bir Türk milleti var”

    Oturumun ikinci bölümü Merve Kavakçı ve Kenan Alpay’ın katılımcılardan gelen soruları cevaplandırmasıyla tamamlandı.

    ADÜ Atatürk Kongre Merkezinde gerçekleşen söyleşiye ADÜ Rektörü Prof. Dr. Cavit Bircan, ADÜ Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Recai Tunca, Prof. Dr. Törün Özer, Mursi Dönemi Mısır Milletvekili Muhammed Elfeky, akademisyenler ve davetliler katıldı.

  • ÇED süreci ATO’da tartışıldı

    Ankara Ticaret Odası (ATO) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mustafa Deryal, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinin yatırımların önünde engel olmaması gerektiğini belirterek, “ÇED yatırımcıların korkulu rüyası olmamalı” dedi.

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Ankara Ticaret Odası (ATO) Danışmanlık Hizmetleri Meslek Komitesi ve Çevre Danışmanlık ve Mühendislik Birliği Derneği’nin (ÇEV-BİR) birlikte düzenlediği “ÇED Sürecinde Yaşanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri Paneli” ATO Meclis Salonu’nda yapıldı. Panelin açılışında konuşan ATO Başkan Yardımcısı Mustafa Deryal, Allah’ın tabiatı bir denge üzerine yarattığını belirterek, gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakmak için bu dengeyi bozmamak gerektiğini söyledi. Çevreyi korurken yatırımcıyı bezdirici uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurgulayan Deryal, “ÇED yatırımcıların korkulu rüyası olmamalı. Devletin sanayiciyi ve yatırımcıyı kucaklaması lazım. Yatırımcının teşvik edilmesi, önünün açılması gerekiyor” dedi.

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürü Mustafa Satılmış ise konuşmasında, 1993 yılında çıkarılan ÇED Yönetmeliği’nin AB ÇED direktifine uyumlu olduğunu söyledi. Yatırımcıların ÇED raporuna uygun çalışmaları halinde sıkıntı yaşamayacaklarını belirten Satılmış, iyi hazırlanmış bir ÇED sürecinin ortalama 5 ayda tamamlandığını bildirdi. Satılmış, yatırımcıların ÇED sürecinde sorun yaşamamak için seçilmiş alanları tercih etmeleri tavsiyesinde de bulundu.

    Çevre Danışmanlık ve Mühendislik Birliği Derneği Başkanı Turgut Babür Sarıfakıoğlu da derneğin 2017 hedeflerini anlattığı konuşmasında, üyelerin ekonomik sorunlarını çözmek için kredi temini konusunda KOSGEB ile görüştüklerini anlattı. Yeminli Mali Müşavirlik gibi Yeminli Çevre Denetim firmaları olması gerektiğini belirten Sarıfakıoğlu, ÇED raporu kalitesini artırmak istediklerini de sözlerine ekledi.

  • ATSO Başkanı Çetin: “Enflasyonda rekor kırma süreci devam ediyor”

    Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Yönetim Kurulu Başkanı Davut Çetin, Türkiye İstatistik Enstitüsü (TUİK) tarafından açıklanan nisan ayı enflasyon rakamlarıyla ilgili, “Batı Akdeniz’deki TÜFE oranı, aylık yüzde 1,35, dört aylık yüzde 5,98 ve yıllık bazda yüzde 11,84 olarak gerçekleşmiştir” dedi.

    ATSO Başkanı Davut Çetin, TÜİK tarafından açıklanan nisan ayı enflasyon rakamlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    “Enflasyondaki artışın yarısı giyim kaynaklı”

    Enflasyonda rekor kırma sürecinin nisan ayında da devam ettiğini kaydeden Başkan Çetin, “2017 Nisan ayı enflasyonu bir önceki aya göre TÜFE’de yüzde 1,31, Yurtiçi ÜFE’de yüzde 0,76 artış göstermiştir. Yıllık enflasyon ise tüketici fiyatlarında yüzde 11,87, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 16,37 artış göstermiştir. Böylece yıllık enflasyonda mart ayında başlayan rekor kırma sürecinin nisan ayında da devam ettiğini görüyoruz. TÜFE’de aylık yüzde 1.31 oranındaki enflasyonun yüzde 0.64’ü giyim, yüzde 0.26’sı gıda grubundan kaynaklanmaktadır. Nitekim ’giyim ve ayakkabı’ fiyatları aylık yüzde 9,1, ’gıda ve alkolsüz içecekler’ fiyatları yüzde 1,23 oranında yükselmiştir. Yıllık enflasyon ise gıda ve ulaştırma ağırlıklıdır” dedi.

    “Zam şampiyonu domates”

    Mart ayının zam şampiyonunun domates olduğunu dile getiren Çetin, “Aylık olarak en yüksek artış gösteren seçilmiş maddeler yüzde 61,03 ile domates, yüzde 29,33 ile patates olurken, en fazla düşüş gösteren seçilmiş maddeler ise yüzde 47,99 ile patlıcan, yüzde 46,66 ile salatalık ve yüzde 42,31 ile taze fasulye oluşturmuştur. Domateste fiyat artışı öncelikle ürün azlığından ve ikinci etken olarak da ihracattaki canlanmadan kaynaklanmaktadır. Sebze ve meyve fiyatlarında üretim bolluğu yaşanan ürünlerde fiyat düşüşleri başlamıştır, önümüzdeki aydan itibaren bütün fiyatlar düşüşe geçecektir. Gıda enflasyonunda et, yağ gibi birçok üründeki fiyat artışlarının devam etmesi dikkat çekicidir” diye konuştu.

    “Döviz kurundaki artışın yavaşlaması maliyet artışlarını sınırladı”

    ATSO Başkanı Çetin, “Üretici fiyatlarında 2009 yılından bu yana yaşanan en yüksek yıllık enflasyon serisi ocak ayından bu yana devam etmektedir. Yi-ÜFE’de aylık yüzde 0,76 artışın yüzde 0.14’ü gıda kaynaklı olup, diğer sektörlerde fiyat artışları yavaşlamaya başlamıştır. Döviz kurundaki artışın durması maliyet artışlarını sınırlamıştır. Bir önceki aya göre en fazla artış, yüzde 4,15 ile tütün ürünleri, yüzde 3,43 ile içecekler, yüzde 2,15 ile kağıt ve kağıt ürünleri sektörlerinde gerçekleşmiştir. Buna karşılık metal cevherleri yüzde 2,03, ham petrol ve doğalgaz yüzde 1,80 ve diğer madencilik ve taş ocakçılığı ürünleri yüzde 0,49 ile bir ay önceye göre endekslerin en fazla düştüğü alt sektörler olmuştur” ifadelerini kullandı.

    “İşsizlik ve enflasyon gündemde gereken yeri bulamıyor”

    Türkiye ekonomisin 2017 yılında yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon gibi iki önemli sorunla karşı karşıya kaldığını savunan Çetin, “Toplumun büyük bir kesimine bedel ödeten bu sorunlar ülke gündeminde gereken yeri bulamamaktadır. Gıda enflasyonu mevsimlik bir sorun olmayı aşmış ve yapısal bir sorun halini almıştır. Reel sektördeki yüksek maliyet sorunu; bir tarafta, enflasyon diğer tarafta işsizlik yaratmaktadır” dedi.

    “Üretim cephesinin yapısal sorunlarına çare aramak zorundayız”

    “Türkiye ekonomisi verim ve maliyet sorunu yaşayan üretim sektörü ile reel sektörden bağımsız ayrı bir dinamik kazanmış inşaat ve finans sektörleriyle ikili, hatta üçlü bir yapıya sahip olmuştur” diyen Çetin, şöyle konuştu:

    “Böylece sektörel performanslar, sektörel sorunlar ve çözümler farklılaşmakta, bu nedenle ekonomideki yapısal sorunları algılamak zorlaşmaktadır. Ancak ekonomi yönetimi ve bizler üretim cephesine bakmak, sorunları konuşmak ve çare aramak zorundayız. Bu açıdan ülke gündeminin daha fazla ekonomi odaklı olmasına duyduğumuz ihtiyacı bu vesileyle bir kez daha dile getirmeyi gerekli görüyorum.”

    “Batı Akdeniz’de de en fazla giyim ve ayakkabı fiyatları arttı”

    Batı Akdeniz Bölgesi enflasyon rakamlarına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Başkan Çetin, “Bölgemizdeki TÜFE oranı, aylık yüzde 1,35, dört aylık yüzde 5,98 ve yıllık bazda yüzde 11,84 olarak gerçekleşmiştir. Bölgede ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 10,95 ile ’giyim ve ayakkabı’, yüzde 1,29 ile ’ev eşyası’ ve yüzde 1,03 ile ’ulaştırma’, ’lokanta ve oteller’ gruplarında görülürken en fazla düşüş ise yüzde 0,38 ile ’eğlence ve kültür’ grubunda görülmüştür. Yıllık enflasyonda ise en fazla artış yüzde 21,73 ile ’alkollü içecekler ve tütün’, yüzde 18,73 ile ’ulaştırma’ ve yüzde 15,18 ile ’gıda ve alkolsüz içecekler’ gruplarında görülmüştür. TR61 Bölgesi (Antalya-Isparta-Burdur), 26 bölge arasında aylık enflasyonda 6’ncı, dört aylık enflasyonda 10’uncu, yıllık enflasyonda is 20’nci sırada yer almıştır. Bu oranlara göre Antalya, Isparta ve Burdur illerini kapsayan Batı Akdeniz Bölgesi’nin, aylık ve dört aylık bazda Türkiye ortalamasının üzerinde, yıllık bazda ise altında olduğu görülmüştür” dedi.

  • Kanser tedavi süreci ile ilgili doğru bilinen yanlışlar

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Anabilim Dalı Uzmanı Dr. Ömer Diker, 1-7 Nisan Kanser Haftası dolayısıyla hastalıkla ilgili doğru bilinen yanlışları anlattı. Ömer Diker, kanserle ilgili tek bir çareden söz etmenin mümkün olmadığını söyleyerek, kanser hastalarının günlük yaşamlarına devam etmelerinin tedavi sürecini pozitif yönde etkilediğini belirtti.

    1-7 Nisan Kanser Haftası sebebiyle açıklamalarda bulunan Uzm. Dr. Ömer Diker, kanser hastalarının şeker kullanmasında bir sakınca olmadığını, ışın tedavisi alan kişilerin radyasyon yaymadığını ve en önemlisi tedavi gören kişilerin günlük yaşamına devam etmesinin tedavi sürecinde hasta açısından pozitif etkileri olduğunu ifade etti.

    “Kanser hastalarında şekerin kısıtlanması gerektiğini söylemek hiçbir gerçekliğe sahip değildir”

    Şeker molekülünün, insan vücudundaki tüm hücrelerin, hatta kanser hücrelerinin de temel enerji kaynağı olduğunu belirten Uzm. Dr. Ömer Diker, vücudumuza şeker alınmaması durumunda, yağların ve proteinlerin şekere dönüştürülerek kullanıldığını, dolayısıyla kişilerin şeker alımını tamamen kısıtlamasının salt kilo kaybı ile sonuçlanacağını ifade etti. “Ketojenik diyet” adı verilen bu diyet metodunun, vücut geliştirme ile uğraşan kişilerde yağ kaybı sağlamak amacıyla kullanıldığını söyleyen Uzm. Dr. Ömer Diker, özellikle kanser tanısına sahip bireylerde bu tarz bir diyete gidilmesinin kas, kilo kaybı ve beslenme yetersizliği ile sonuçlandığını ve hastaların özellikle aktif tedavi döneminde komplikasyonlara açık hale geldiğini belirterek şöyle devam etti:

    “Şekerli gıdalar tüketilmesi ile kanser arasında gösterilmiş bir ilişki söz konusu değildir. Beslenme ile kanser arasında ilişki ortaya koyulması, binlerce molekülün diyet içerisinde yer alması nedeniyle oldukça güçtür. Şekerli gıdaların tamamıyla kısıtlanması ve özellikle hasta bireylerde bunun endişesinin oluşması kişide stresi tetiklemekte, stresin tetiklenmesi ise kortizol denilen hormonun vücutta artışına neden olmaktadır. Kortizolün bağışıklık baskılayıcı bir hormon olduğu çok iyi bilinen bir gerçektir. Bağışıklık sisteminin kanser alanındaki önemi, günümüzde bilim dünyasının en flaş konuları arasında yer almaktadır. Bağışıklık sistemi üzerinden tümörü vuran tedaviler, akciğer kanseri, idrar kesesi kanseri, böbrek kanseri, cilt kanserleri gibi kanserlerde devrim niteliğinde yenilikler getirmiş ve getirmeye devam edecek gibi gözükmektedir”.

    “Kanser alanında önerilen tüm tedaviler geniş insan çalışmaları neticesinde önlenebilir” diye devam eden Ömer Diker, “Hücre kültürü ortamı veya fare deneyleri hipotezleri destekler, ancak insanlardaki başarı hakkında pek fikir vermezler. İnsan vücudu bu alanlara göre çok daha kompleks yapıdadır. Geliştirilen pek çok molekül hücre kültürleri ve hayvan deneylerinde başarılı olurken, insan çalışmalarında başarısız olarak bilim tarihindeki yerlerini almaktadır. Ayrıca kannabisin akciğer kanseri, prostat kanseri, baş-boyun kanserleri, yemek borusu kanseri, testis kanserlerini artırdığına dair literatürde pek çok çalışma da mevcuttur” ifadelerini kullandı.

    Cerrahi işlem veya biyopsi önerilen bir kanser tipinde ameliyattan kaçınmak hastaya zarar verir

    Pek çok kanser tipinde tümörlü dokunun cerrahi yöntemlerle çıkarılmasının oldukça standart ve gerekli bir yaklaşım olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Ömer Diker, tümör dokusunun yerinde bırakılmasının, tümörün yayılmasına neden olan su götürmez bir gerçek olduğunu, tümör tiplerinde cerrahi işlem yapılması veya yapılmamasına dair bilimsel çalışmaların çok gerilerde kaldığını ve sonuçların cerrahi işlemin yapılmasına dair sonuçlandığını ifade etti. Biyopsi yapılmasının ise kanserin adını koymada, uygun ilaç seçiminde, hastalığın gidişini belirlemede ve süreçte karşılaşılabilecek riskleri belirlemede altın standart metot olduğunu belirten Uzm. Dr. Ömer Diker, cerrahi işlem veya biyopsi önerilen bir kanser tipinde ameliyattan kaçınmanın ancak hastaya zarar verdiğini ifade etti.

    “Kanser ile ilgili tek bir çareden söz etmek mümkün değildir”

    Pek çok farklı türe sahip ve çok kompleks mekanizmaların devrede olduğu bir hastalık olan kanserin, tek bir ilaç ile çözüleceğini düşünmenin son derece hayalci bir yaklaşım olduğunu belirten Uzm. Dr. Ömer Diker sözlerine şöyle devam etti:

    “Bir an için biz sıradan insanların sözüm ona “kanserin çaresi” isimli ilaca erişemediğimizi kabul edelim. Steve Jobs, David Bowie gibi son derece varlıklı ve ünlü kişiler neden bu ilaca erişemediler? Bir ilacın kanser alanında etkili olup olmadığını bilmek için mutlaka insan çalışması yapılmalıdır. Bu tek bir kişinin yapabileceği bir şey değildir. Hatırı sayılır insanın görev aldığı ve pek çok insanın tedavi edildiği bu ilacın günümüz global dünyasında hala ortaya çıkmamış olması enteresan değil midir? Komplo teorileri üretmek, bilim üretmekten çok daha kolay ve maliyetsizdir. Günümüzde pek çok kanser alanında devrim yaşanmaktadır ancak tek bir çareden söz etmek mümkün değildir.”

    Kanser hastalarının günlük yaşamlarına devam etmeleri tedavi sürecine pozitif yönde etki ediyor

    Kanser hastalarının kemoterapi aldıkları dönemde, kan değerlerinde (beyaz küre değerlerinde) düşüklük olması durumunda maske kullanımından fayda gördüklerini belirten Uzm. Dr. Ömer Diker, bu kullanımın hekim yönlendirmesiyle olması gerektiğini, kontrolleri yapılmış, kan değerleri normal olan veya kan iğnesi kullanmış bireylerde maske kullanımına gerek olmadığını ifade etti. Tedavi alan kanser hastalarında herhangi bir sosyal kısıtlamaya gitmenin de yersiz olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Ömer Diker, kişilerin normal günlük yaşamlarına devam etmesi ile sosyal açıdan kendilerini daha iyi hissedeceklerini, bunun da tedavilerini daha iyi tolere etmelerine yardımcı olacağını ifade etti.

    Kanser hastalığı bulaşıcı değildir

    Kanser hastalığının hiçbir bulaşıcı özelliğe sahip olmadığını da söyleyen Uzm. Dr. Ömer Diker, çevredeki insanların bazı bakteriyel ve viral enfeksiyonlarda olduğu gibi, yakın temas, kan yolu, dokunma, cinsel yolla kanser olmasının söz konusu olamadığını ifade etti.

    Işın tedavisi (radyoterapi) alan kişiler çevreye radyasyon yaymıyor

    Işın tedavisi (radyoterapi) alan hastaların diğer hastalardan uzak durma endişesinin, özellikle tiroid hastalıklarında kullanılan ve insanlar arasında atom tedavisi olarak bilinen I131 tedavisi ile karıştırılmasından ileri geldiğini vurgulayan Uzm. Dr. Ömer Diker, ışın tedavisi alan kişilerin çevreye radyasyon yaymadığını ve etrafındaki insanlara zarar vermediğini de belirtti. Bu tip tedavilerde radyasyonu yayanın sadece tedavi veren alet olduğunu ve hastanın direk olarak radyasyona maruz kaldığını söyleyen Uzm. Dr. Ömer Diker, atom tedavilerinde ise kaynağın kendisinin direk insan vücuduna verildiğinden, çevreye yayılmasının söz konusu olabileceğini, bu gibi durumlarda ise Nükleer Tıp uzmanlarının zaten gerekli önlemleri aldığını ifade etti.

  • Giresun’da “Anayasa Değişikliği ve Referandum Süreci “konferansı

    GİRESUN (İHA) –Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay, “Mevcut sistemde cumhurbaşkanı sınırsız yetkiye sahipken, teklif edilen sistemde ise her türlü yaptığı göreviyle yargılanabilecek, meclis de yüce divana gönderebilecektir” dedi.

    Giresun Üniversitesi Yeşilay Topluluğu ve Memur-Sen tarafından “Anayasa Değişikliği ve Referandum Süreci” konulu konferans düzenledi. Giresun Üniversitesi Güre Yerleşkesi Şehit Ömer Halisdemir Konferans Salonunda gerçekleştirilen konferansa konuşmacı olarak katılan Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay, teklif edilen sistemde tek adam söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını söyledi. Alpay, “Çünkü Cumhurbaşkanının yüz bin imzayla cumhurbaşkanı seçilmesi müthiş bir demokratik değişimdir. Bir yıl ve üzeri ceza alanlar cumhurbaşkanı olmazlar. Bu değişiklik toplumsal mutabakatla meydana geldi. Toplumsal mutabakat ve siyasal uzlaşmadan tek adamlık çıkar mı? Mevcut sistemde cumhurbaşkanını hiçbir sorumluluğu yok. Cumhurbaşkanı tamamıyla sınırsız yetkiye sahip. Getirilen sistemde ise cumhurbaşkanı her türlü yaptığı göreviyle yargılanabilecektir. Hatta TBMM’nin oylamasıyla cumhurbaşkanı yüce divana gönderebilecektir. Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesini isteyerek meclisi feshi ederse kendisinin de yeniden seçime gitmesini göze alacak. Bu durumu iki defa tekrarlarsa bu defa kendisi seçime giremeyecektir. Şimdi burada tek adamlık nerededir. Ayrıca teklif edilen sistemde kuvvetler ayrılığı tam olarak uygulanabilecektir. Cumhurbaşkanı ve yardımcıları yürütmeyi devam ettirirken, meclis yasama görevini yürütecektir. Yargı ise kendi içerisinde bağımsız olarak görevini yürütecektir” dedi.

    “Türkiye’nin 15 Temmuz öncesiyle sonrası bir değil”

    Sivil Dayanışma Platformu Başkanı Ayhan Oğan ise, “Bir değişim olgunlaştığı zaman gelir. Türkiye’de özellikle darbelerden sonra Anayasa konuşuyor. Bugünde bir den bir anayasa değişikliği karşımıza çıkmış değil. 15 Temmuzdan önceki devletle sonrası bir değildir. 14 Temmuzla 16 Temmuzdaki siyaset, yargı aynı değildir. Bu yüzden hayır çıkarsa bir şey olmaz değil. Değişimler vaktinde olmazsa faturası mutlak karşımıza ağır çıkacaktır” dedi.

    Düzenlenen konferansta Doç. Dr. Bengül Güngörmez, Türkiye Gaziler Kültür ve Dayanışma Vakfı Lokman Aylar da konuşmaların ardından katılımcıların sorularını yanıtladılar.