Etiket: stres

  • Minibüs Şoförlerine “Stres Yönetimi, Öfke Kontrolü” Semineri

    Tokat’ta şehit içi yolcu taşımacılığı yapan minibüs şoförlerine “İletişim Becerisi, Motivasyon, Stres Yönetimi, Öfke Kontrolü, Beden Dili ve Davranış Kuralları” konulu eğitim semineri düzenlendi.

    Tokat Belediyesi tarafından şehir içi yolcu taşımacılığı yapan üniversite hattında çalışan kooperatif üyeleri ve şoförlerine kişisel gelişim uzmanı Tarkan Zengin tarafından seminer verildi. “İletişim Becerisi, Motivasyon, Stres Yönetimi, Öfke Kontrolü, Beden Dili ve Davranış Kuralları” konulu eğitim seminerine katılan Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, şehir içi taşımacılık görevini vekaleten belediye adına yapan minibüslerin belediyenin aynası olduğunu kaydetti. Dolayısıyla buradaki amaçlarının uzman ve bilirkişi eşliğinde eksiklikleri tespit etmek, bu eksikliklerle ilgili önlemlerimizi almak ve daha iyi bir yapıya kavuşmak olduğunu ifade eden Başkan Eroğlu, “Özellikle 65 yaş ve üzeri taşımacılığıyla ilgili yasal düzenlemeden sonra Tokat Belediyesi Beyaz Masamıza şehir içi taşımacılıkla ilgili yüzde 60-70 oranında şikayet geldi. Ne olursa olsun, yasal anlamda ücretsiz olarak taşımacılık için hakları var. Gittiğimiz tüm mahallelerde minibüslerle ilgili şikayetler oldu. Özellikle son 2-3 aydır yaptığımız çalışmalar ile bu şikayetler azaldı. Bizler bu duruma müdahale etmek, davranış bozukluklarını gidermek, nasıl daha iyi bir seyahat sağlanır bunun için böyle bir semineri uygun gördük. Bizler size kol kanat olmak halkımızın da daha rahat ve huzurlu bir seyahat etmesini sağlamak, daha iyi hizmet sağlamak için çalışmalarımızı bu yönde yapıyoruz. Minibüslerde renk değişikliğine giderek daha farklı bir görüntü sergilemek istedik. Üniversite hattında çalışan minibüslerimiz sarı renkte, şehir içi hattı minibüslerimiz ise fıstık yeşili renginde olacak. Her şey Tokat için, insanların duasını almak için çaba gösteriyoruz. Hep beraberce inşallah güzel bir çalışma yaparak yeni bir düzenleme getireceğiz. İnanıyorum ki yapacağımız yeni düzenlemeler ile müşteri memnuniyetini daha da artıracağız” dedi.

  • Çağın Vebası Stres Gözü Vuruyor

    Kan kolesterol düzeyi ve oksidatif stresin yüksek olduğu kişilerde hasar gören birçok organın arasına gözün de eklendiği bildirildi. Antalya Kamu Hastaneleri Birliği’ne bağlı Antalya Eğitim Araştırma Hastanesinde Prof. Dr. Necat Yılmaz’ın başkanlığında yapılan bilimsel araştırma sonuçlarına göre kan kolesterol, trigliserit düzeyi yüksek ve oksidatif stresi fazla olan kişilerde normal basınçlı glokom fazla görülüyor. Karasu hastalığı diye de bilinen bu hastalıkta görme siniri ve görme alanında hasar ve kayıp oluşuyor.

    Glokomun (göz tansiyonu) yaygın bir göz hastalığı olup, 40 yaşın üzerinde yaklaşık olarak her 40 kişiden 1’inde görüldüğü ve hastalığın ortaya çıktığı 20 kişiden 1’inde her iki gözde kalıcı görme kaybına, yani total körlüğe neden olduğu açıklandı. Bu hastalıkta yaşın önemli bir risk sebebi olduğuna dikkat çekilirken 40 yaş üzerinde yüzde 2, 60 yaş üzerinde ise yüzde 10 oranında görüldüğünün altı çizildi.

    Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan ve uluslararası Bosn J Basic Med Sci isimli dergide yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, kan kolesterol ve trigliserid (doğal yağlardan meydana gelen bir madde) düzeyi yüksek olan ve kanda oksidatif stresin fazla olduğu kişilerde Normal Basınçlı Glokom olarak bilinen bu glokom tipinin daha sık olduğu görüldü. Glokomun sinsi tipinin normal göz içi tansiyonu ile gittiği için daha tehlikeli olabildiğine dikkat çekilen açıklamada, glokomun aynı zamanda kan lipit düzeylerindeki artışın yanı sıra koroner arter hastalığı ve damarsal bozuklular ile birlikte görülebilen bir hastalık olduğu ifade edildi.

    Glokom risk faktörleri arasında ailesel geçişin önemli bir yer tuttuğu bildirilen açıklamada, ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerde hastalığın görülme oranının normale göre 8 kat daha fazla olduğu bilgisi de paylaşıldı.

    AKHB Genel Sekreteri Prof.Dr. Necat Yılmaz, normal basınçlı glokom ile kanda iyi kolesterol üzerinde yer alan PON 1 enziminin fenotipi arasında olası ilişkinin literatürde ilk kez bu çalışma ile gösterildiğini belirterek, Japonya ve diğer Asya ülkelerinde Normal tansiyonlu glokomun Türkiye’ye oranla daha yaygın görüldüğünü söyledi. Prof. Dr. Yılmaz şöyle dedi:

    “Türk toplumunun Asya ırkından farklı bir gen yapısına sahip olduğu bu çalışma ile bir kez daha görüldü. Türk toplumu normal tansiyonlu glokom hastalarında yüzde 59.4 oranında QQ fenotipine sahip iken Asya ülkelerinde tam tersine RR fenotipi genetik olarak daha baskındır. Glokom nörödejeneratif (sinir sistemi) bir hastalık olup gözün retina tabakasındaki gangliyon (sinir hücresi grupları) hücrelerin kaybı ve sonuçta körlük yapabilen ciddi bir sağlık sorunudur. Göz sinirlerindeki bu hasara çoğunlukla göz içi basıncındaki artış neden olabilmektedir. Göz sağlığının ve görme yeteneğinin korunmasında kan kolesterol, trigliserid düzeylerinin normal değerlerde tutulması ve meyve sebze gibi antioksidan bakımından zengin gıdaların tüketilmesi çok önemlidir.”

  • Belirli Dozdaki Stres Zararlı Değil

    Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin,’’Stres belli bir dozda olduğunda zararlı olmasının aksine yararlıdır’’ dedi.

    Stresin çoğu zaman kişilerin özel yaşamını, iş hayatını ve ileri seviyede olduğunda psikolojik / fizyolojik sağlığını olumsuz etkileyen bir unsur olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Stres aslında bir tepkidir. Organizmamızın üstesinden gelmesi gereken bir durumla karşılaştığında verdiği tepkidir, zorlantıdır. Bu tepkinin fizyolojik boyutları çoğunlukla dışarıdan gözlemlenebilir. Nabızda,terlemede artış, mide kasılmaları,kasların gerginleşmesi,nefesin daralması,kalbin hızlı atması gibi… Tepki sadece fizyolojik değil düşünsel ve duygusal boyutta da olur. Yoğun streste birey konsantre olmakta güçlük çeker, duygular daha yoğun ve kontrol etmesi güç bir hal alır.Bu sebeplerden insan ilişkileri ve iş ilişkilerinde problemler ortaya çıkar. Daha da ötesinde psikosomatik rahatsızlıklar dediğimiz psikolojik kökenli fiziksel şikayetler oluşur. Stresin olumsuz yanlarından bu kadar bahsetmişken olumlu yanlarını da unutmamak gerekir. Stres belli bir dozda olduğunda zararlı olmasının aksine yararlıdır. Birey fiziksel hem de düşünsel,duygusal anlamda harekete geçirir. Hiç stresin olmaması aşırı olması kadar uzmanları endişelendirir” diye konuştu.

    Herkesin stres eşiğinin farklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Aynı olaya karşı iki kişi farklı düzeyde stres hissedebilir. Hatta aynı kişi aynı olaya farklı zamanlarda farklı oranda stres hissedebilir. Yani asıl belirleyici olan stres yaratan etkenden daha çok bireyin bu etkene ne kadar önem verdiği ve onunla başetme konusunda kendini ne kadar yeterli gördüğüdür.” dedi.

    Genel olarak stresin aşamaları üç kategoride ele alındığını anlatan Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Bunlar; Alarm, Direnme ve Tükenme. Stres oluşturan etkenle karşılaştığımızda alarm durumuna geçeriz,bu bir nevi uyarı gibidir. Böylece bütün organizma bu duruma karşı direnmeye başlar. Ama direnme süreci uzun ve başarısız bir süreçse enerjimiz biter ve üçüncü aşama olan tükenme evresine gireriz. Önemli olan tükenme aşamasına gelmeden stres düzeyimizi dengeleyici önlemler alıp daha sağlıklı düşünebileceğimiz bir alana sahip olmaktır. Unutmayın sağlıklı ve sakin düşünemezsek problem çözme yeteneğimizi verimli olarak kullanamayız.” şeklinde konuştu.

  • Fizik Tedavi Uzmanı Şahabettinoğlu: “Stres Hayatınızı Kabusa Çevirmesin”

    Türkiye’de, her üç kişiden birinde görülen fıtık rahatsızlığının en büyük sebeplerinden birisinin stres olduğu bildirildi.

    Günümüzde değişen hayat şartlarından kaynaklanan stresin fıtığa sebep olduğunu ifade eden uzmanlar, stres anında kasların gerilmesiyle omurgaya giden oksijenin ve kanın azaldığını söyledi. Yaşanan bu olumsuzluk karşısında omurlar arasındaki diskin beslenmesinin zorlaştığı ve en ufak ters bir harekette diskin içindeki çekirdeğin dışarı çıkmasına neden olduğu belirtildi.

    Fizik Tedavi ve Manipülasyon Uzmanı Dr. Ali Şahabettinoğlu, Türkiye’de her 100 kişiden 80’inin bel ağrısından, 3 kişiden birinin fıtık rahatsızlığından şikayetçi olduğunu söyledi. Bel fıtığının en sık rastlanan belirtilerinin bel ağrısı, bel çevresi kaslarda spazm olarak adlandırılan kasılma hali ile birlikte bazen kalçalardan bir veya ikisine doğru yayılan ağrı ve bel hareketlerinin yapılmasında zorluklar olarak ortaya çıktığını anlattı.

    Şahabettinoğlu, sinir kökü baskısı yoğunsa, sinir fonksiyonlarında bozulmanın bulgularını hastanın hissedebileceğini belirterek “Bunlar arasında bacak veya ayağın değişik bölgelerinde uyuşukluk, karıncalanma ve ileri durumlarda parmak ucunda veya topukta yürüyememe, ayak düşüklüğü, dizin yürürken boşalması gibi kas gücünde azalma görülebilir” dedi.

    Şahabettinoğlu, aşırı zihni ve ruhi gerginlik yaşayan, birçok şeyi aynı gün içinde düşünüp halletmeye çalışan, her şeyi içine atan, hassas ve aşırı mükemmeliyetçi yapıya sahip mutsuz ve depresif insanlarda bel ve boyun fıtığının daha çok görülebileceğine işaret etti. Şahabettinoğlu, elle tedavi olarak bilinen manipülasyon yöntemini Türkiye’de uygulayan birkaç uzman olduğunu söyledi. Manipülasyon tedavisinin 5 bin yıllık bir tedavi olduğunu ifade eden Şahabettinoğlu, “Klasik tıbbın değişilmez bir fizik tedavi şeklidir. Türkiye, bu tedavi yöntemi konusunda diğer batılı ülkelerin çok gerisinde. İngiltere’de bu sayı 16 bin. ABD’de bu rakam daha fazla. Bu tedavi yöntemi Orta Doğu ülkelerinde neredeyse hiç yok” şeklinde konuştu.

    Bel ve boyun fıtıklarının yüzde 98’inin ameliyatsız elle tedavi edilerek iyileşebileceğinin altını çizen Şahabettinoğlu, manipülasyonun masajla karıştırılmaması gerektiğini sözlerine ekledi.

  • Aşk, Kanser, Stres Ve Uykusuzluğun İlacı

    Biyokimya uzmanı. Dr. Servet Külahçıoğlu, vücuttaki bir dizi biyokimyasal olayı harekete geçiren karmaşık bir duygu hali olan aşkın, kanser, stres, uykusuzluk gibi hastalıkların tedavisi için kullanıldığını belirtti.

    Memorial Diyarbakır Hastanesi Biyokimya Bölümü’nden Uz. Dr. Servet Külahçıoğlu, aşkın biyokimyası hakkında bilgi verdi. Aşkla birlikte ortaya çıkan, aşkın sürdürülmesine ve sonrasında yerini sevgi ve bağlılığa bırakmasına dopamin, serotonin, oksitosin, melatonin, adrenalin, noradrenalin ve testosteron gibi hormonların neden olduğunu anlatan Külahçıoğlu, bu hormonların hepsinin ayrı ayrı görevlerinin olduğunu iade etti. Dopamin hormonunun insanın kendini iyi hissetmesine, coşkulanmasına neden olan kimyasal bir madde olduğu ifade eden Külapçıoğlu, “Dopamin ne kadar çok artarsa kişi o kadar ağır aşk belirtileri gösterir. Fazla salınan dopamin nedeniyle kişi daha hareketli, daha dağınık olur ve konsantrasyon bozukluğu yaşayabilir. Dopamin düzeyi aynı zamanda tutku ve sadakat ile de ilgilidir” dedi.

    “SEROTONİN MUTLULUK HORMONU”

    Serotoninin mutluluk hormonu olarak bilindiği aktaran Külahçıoğlu, “Serotonin yükseldiğinde kişinin ruhsal durumu düzelir, enerjisi artar, keyifli olur. Bu etkilerinden ötürü depresyon ve başka diğer psikolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlarda serotonin hormonu vardır ve hastanın serotonin düzeyini yükselterek tedavi eder. Dolayısıyla aşık olmakta serotonin düzeyini yükseltir ve insanı depresyondan uzak tutar. Adrenalin ve noradrenalin aşkın en yoğun olduğu dönemde fazla salınır. Ayakların yerden kesilmesi duygusunu yaşatan bu hormonlardır. Aşık olan kişide kalbin hızlı çarpmasına, ellerin terlemesine, kan basıncının yükselmesine ve heyecanlı ruh haline sebep olurlar” diye konuştu.

    “OKSİTOSİN KADINLARDA BULUNUR”

    Oksitosin şefkat hormonu olarak bilindiğini, bu hormonun kadın ve anne olmanın temeli gibi olduğunu dile getiren Külahçıoğlu, şu ifadelerde bulundu:

    “Kadının cinsellik sırasına zevk almasını, doğumun başlamasını, emzirme sırasında göğüslerden süt gelmesini bu hormon sağlar. Çocuk annesinin memesini emdikçe bu hormon artar ve anne ile bebeğin birbirine bağlanmasını sağlar, sevgiyi arttırır. Aşık olunca da oksitosin salınımı artar ve benzer etki ile aşık olunan kişiye karşı şefkat ve sadakat geliştirir. Aşkın en parlak döneminde salınımı artan adrenalin ile dopamin zaman içerisinde azalarak normal düzeye iner ve yerini oksitosine yani sevgi ve şefkat duygusu oluşturan hormona bırakır. Aşkın ömrü ile ilgili varsayımlar bu durum ile açıklanabilir.”

    “TESTOSTERON ERKEKLERDE DAHA FAZLA BULUNUR”

    Testosteron, östrojen ve progestoronun seks hormonları, melatoninin ise bağışıklık sistemini güçlendirdiğine dikkat çeken Külahçıoğlu, şunları kaydetti:

    “Testosteron kadınlarda az erkeklerde ise çok miktarda bulunur. Her iki cinste de testosteron düzeyinin artması kişilerin kaşıt cinse yönelmelerine neden olur. Testosteron hormonunun yüksek olması erkek cinsi davranış modeline ve çok eşliliğe sebep olur. Melatonin yine aşık insanların kanında artmış olduğu görülen başka bir hormondur. Bu madde karanlık odada uyurken salınımı artan bir hormondur ve kişinin bağışıklık sistemini güçlendirerek kişiyi hastalıklara karşı korur. Zaten bu özelliği nedeniyle kanser, stres, uykusuzluk gibi hastalıkların tedavisi için kullanılmaktadır. Aşıkken daha az hastalanmamızın aşk acısı çekerken devamlı hasta olmamızın sebebini buna bağlayabiliriz.”