Etiket: Sorunumuz

  • Kilis’in su sorunumuz çözülüyor

    Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara, Yukarı Afrin Barajından Kilis’e su getirecek olan isale hattının yapımı için 70 milyon TL ödenek aktarımının gerçekleştiğini söyledi.

    Başkan Hasan Kara, Yukarı Afrin Barajından Kilis’e su getirecek olan isale hattının yapımı için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 2018 yılı bütçesine 70 milyon TL ödenek aktarımı gerçekleştiğini ifade ederek, “Cumhurbaşkanımızın, Kilis’in su sorunun çözülmesi için bizzat talimat verdiği bu gelişme için, başta Cumhurbaşkanımıza, her konu da olduğu gibi, bu süreçte de desteğini esirgemeyen Meclis Başkanımız Binali Yıldırım’a, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal’a, Tarım ve Orman Bakanımız Dr. Bekir Pakdemirli’ye, Devlet Su İşleri Genel Müdürü Mevlüt Aydın’a Milletvekillerimiz Mustafa Hilmi Dülger ile Ahmet Salih Dal’a ve Kilis’in su sorununa kökten çözüm olacak Yukarı Afrin Barajı ve isale hattı projesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” diye konuştu.

  • ASO Başkanı Özdebir: “Ekonomi cephesindeki ilk sorunumuz enflasyondur”

    Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, “Ekonomi cephesindeki ilk sorunumuz enflasyondur. TÜFE’de 2017 yılı Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 1,02, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 4,34, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11,29 artış gerçekleşmiştir. Yani ilk 3 aydaki enflasyon yüzde 4.34 oldu” dedi.

    ASO Nisan ayı Olağan Meclis toplantısında gündemdeki ekonomik gelişmeleri değerlendiren Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, 16 Nisan’da milletin oyları ile kabul edilen anayasa değişikliğine ilişkin farklı bir bakış açısı sunacağını ifade ederek, “Hepinizin malumu olduğu üzere Türkiye ekonomisi 2016 yılını yüzde 2.9’luk bir büyüme performansı ile kapatmıştır. Hiç kuşkusuz bu rakam, istediğimiz bir büyüme oranı değildir. Ancak geçen sene ülkemiz üzerinde oynanan kirli oyunlar ve tezgahlar düşünüldüğünde bu oranın rakamsal değerinin ötesinde bir anlamının olduğunu hepimiz anlayacağız. Uluslararası finans kuruluşları dahi ekonomik olarak Türkiye’nin bu süreçten hızlı bir şekilde çıkmasını takdir etmek zorunda kalmışlardır. 2016 yılının son çeyreğindeki yüzde 3.5’lik büyüme de, 3. çeyrekteki daralmadan sonra Türkiye’nin nasıl hızlı bir şekilde toparlanma sürecine girdiğinin en net göstergesidir” diye konuştu.

    Özdebir, Ankara Sanayi Odası olarak yaptıkları değerlendirmelerde 4. çeyrekteki büyüme rakamının 3. çeyrekten oldukça farklı olacağını öngördüklerini belirterek, “Zira 2016 yılının son iki ayındaki kredi kullanım oranlarındaki artış, Ekim ayındaki sanayi üretim endeksinin yılın tamamının en yüksek değerine ulaşması, kayıtlı siparişlerin Ekim-Kasım ortalamasının 2016 yılının en yüksek değerine yükselmiş olması gibi pek çok gösterge bize bunun sinyallerini vermişti. Peki bu büyüme nasıl ortaya çıktı? Detaylı incelendiğinde iç tüketimin ön plana çıktığı görülmektedir. 2016 yılının tamamında dış ticaretin büyümeye pozitif katkı vermemiş olmasına rağmen özellikle kamu harcamalarındaki artış ile birlikte önemli bir büyüme oranı yakalanmış görünmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

    “Ekonomi cephesinde ilk sorunumuz enflasyondur”

    Özdebir, referandum tartışmaları sonrasında yaşanan ekonomik gelişmeleri değerlendirerek, “Ekonomi cephesinde ilk sorunumuz enflasyondur. TÜFE’de 2017 yılı Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 1,02, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 4.34, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11.29 artış gerçekleşmiştir. Yani ilk 3 aydaki enflasyon yüzde 4.34 oldu. Küresel finansal krizden bu yana Türkiye’nin ilk 3 ayda karşılaştığı en yüksek enflasyon değeri olması, enflasyon noktasında Türkiye’nin ciddi bir sorun ile karşı karşıya kaldığını bize söylemektedir. Tüketicinin ekonomi algısını göstermesi açısından önemli olan Tüketici Güven Endeksinin Nisan ayında ulaştığı değer, önceki 2 senenin Nisan aylarının üzerindedir. Mevcut değer olan 71, her ne kadar son 5 aydan daha yüksek olsa da ekonominin düzelmeye başladığının göstergesi olarak tüketici güven endeksinin en az 75 değerine ulaşması, tam anlamı ile düzelme için ise değerin 80’e ulaşması gerekmektedir. 2017 yılının ilk iki ayındaki sanayi üretim endeksi değerleri incelendiğinde her ikisinin de 2010 sonrası dönemin üzerinde olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle sanayi üretiminde kısmi bir hareketlilikten bahsetmek mümkündür. Diğer taraftan sanayi üretim rakamları bize imalat sanayi olarak halen istediğimiz performanstan uzak olduğumuza da işaret etmektedir. Kapasite kullanım oranı rakamları değerlendirildiğinde de Mart ayında yüzde 74.9 oranında gerçekleştiği görülmektedir. Diğer değişkenlere kıyasla kapasite kullanım oranını yorumlamak ve bundaki hareketlilikten ekonomiye ilişkin bir çıkarım yapmak oldukça zordur. Örneğin 2016 yılında daralmanın yaşandığı 3. çeyrekte kapasite kullanım oranında bir düşüş görülmemektedir. Ancak yine de son açıklanan Mart ayı değerinin kısmi de olsa geçen yılın üzerinde olması, bu yılın ilk çeyreğindeki sınırlı düzeydeki hareketliliği göstermektedir. Ekonomi noktasında bir diğer önemli unsur hiç kuşkusuz işsizliktir. Son açıklanan rakamlar ile son 7 yılın en yüksek değerine ulaşan işsizlik rakamları kafalarda bir soru işareti oluşturmuştur. Türkiye’nin büyümesine rağmen istihdam sorunu bugüne ya da bu döneme has bir sorun olarak karşımıza çıkmamaktadır. Türkiye ‘istihdam yaratmayan büyüme’ olgusu ile 2000’e girerken tanışmış ve bu durum 2016 senesinde de devam etmiştir” açıklamasında bulundu.

    İstihdam seferberliği

    Son dönemde Türkiye’nin enflasyon ile birlikte kronik sorunlarından birinin işsizlik olduğunu söyleyen Özdebir, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı ile başlayan ‘istihdam seferberliği’nin bu sorunu çözmeye yönelik en önemli adım olduğuna vurgu yaparak, “7 Şubat’ta başlatılan istihdam seferberliği kapsamında 800 binin üzerinde yeni istihdam rakamına ulaşılmış olması, bu adımın yıl sonuna kadar önemli bir etki yapacağının en net göstergesidir. Bildiğiniz üzere Türkiye’nin işsizliği artırmadan aynı istihdam seviyesini yakalayabilmesi için yaklaşık her sene 1 milyonun üzerinde iş imkanı oluşturması gerekmektedir. Diğer taraftan bu istihdamın sektörel dağılımı da önemlidir. Türkiye sanayi sektöründeki istihdamı artırdıkça ve bunu sürdürülebilir hale getirdikçe, Türkiye ekonomisi sağlam temellerde büyümeye devam edecektir. Ne yazık ki 2016 senesine sanayideki istihdam 36 bin kişi azaldı. Bu noktanın üzerinde çok ciddi düşünmemiz gerekmektedir. Diğer taraftan Türkiye istihdam modelini son dönemde ciddi bir yükseliş gösteren inşaat sektörü üzerine inşa etmiş durumdadır. Sektörel büyüklükler bize bunun nasıl gerçekleştiğini söylemektedir. Buna göre 2002 senesinde inşaat sektörünün büyüklüğü, sabit fiyatlarla imalat sanayinin yüzde 31’i iken 2016 senesinde bu oran yüzde 46’ya yükselmiştir. Bu inanılmaz yükseliş, kısa vadede getirisi olmakla birlikte uzun dönemde Türkiye’nin ekonomik yapısında ciddi bir kırılma oluşturacağı kesindir. Türkiye imalat odaklı olmaktan uzaklaştıkça uzun vadede kaybeden yine Türkiye ekonomisi olacaktır” dedi.

    Özdebir, Türkiye ekonomisini etkileyebilecek bir diğer unsurun ise AB ile olan ilişkiler olduğunun altını çizerek, “Bildiğiniz gibi çok uzun zamandır AB’nin Türkiye’ye verdiği sözleri tutmasını bekliyoruz ancak ne yazık ki bu noktada ne AB kurumlarından ne de AB ülkelerinden beklediğimiz desteği göremedik. Referandum öncesinde yaşananlar AB ülkeleri ile olan ilişkilerimizi iyice germiştir. Ancak son yapılan açıklamalar Türkiye’nin halen AB’ye tam üyelik hedefini sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Zira AB ve AB ile ekonomik ilişkiler, Türkiye ekonomisi açısından bugüne kadar çok önemli bir katalizör vazifesi görmüştür. Bugün dinamik bir Türkiye ekonomisinden bahsediyorsak bunun arkasında yatan en önemli unsurların başında Gümrük Birliği gelmektedir. Gümrük Birliği anlaşmasının başlangıcındaki kimi kaygılara rağmen bu süreç uzun vadede Türkiye sanayisinin daha rekabetçi bir yapıya kavuşmasına imkan tanımıştır. AB’nin üye olmayan bir devlet ile gerçekleştirdiği ilk işleyen Gümrük Birliği anlaşması Türkiye ile yapılmıştır. Bu açından Türkiye 1995 yılında daha önceden tecrübe edilmeyen ekonomik bir sürece dahil olmuş ve bu süreçten ekonomik anlamda Avrupa ve dünya ekonomisine eklemlenmek sureti ile daha rekabetçi bir yapı ile çıkmıştır” ifadelerini kullandı.

  • BİRKONFED Sanayi Komisyonu Başkanı Niziplioğlu: ’’Türkiye’de sanayide en büyük sorunumuz planlamanın olmamasıdır’’

    İş Dünyası Konfederasyonu (BİRKONFED) Sanayi Komisyonu Başkanı Ömer Niziplioğlu, ’’Türkiye’de sanayide en büyük sorunumuz planlamanın olmamasıdır. Sanayinin nasıl gelişeceği yönünde bir fikrimiz olmadığı için herkes kendi fikrine göre sanayileşmeye kalkıyor. Bu da verimsiz ve kalitesiz bir üretime neden oluyor. Çoğu firma başarı elde edemiyor’’ dedi.

    BİRKONFED Sanayi Komisyonu Başkanı Ömer Niziplioğlu, Türkiye’deki sanayinin planlanmadığına ve bankaların sanayiye kredi verirken çok kontrollü davrandığına dikkat çekti. Niziplioğlu, destek verildiği takdirde ellerinde yerli otomobil projesi olduğunu ve bunu pazarlamak istediklerini belirtti. “Türkiye’de sanayide en büyük sorunumuz planlamanın olmamasıdır” diyen Niziplioğlu, ’’Sanayinin nasıl gelişeceği yönünde bir fikrimiz olmadığı için herkes kendi fikrine göre sanayileşmeye kalkıyor. Bu da verimsiz ve kalitesiz bir üretime neden oluyor. Çoğu firma başarı elde edemiyor. Biri çorap ürettiyse ve bu başarı olduysa o köydeki herkes çorap üretiyor. Burada insanlar gereksiz olarak kendi kendini rekabeti ile boğuyor. Çoğu zaman sonuçları iyi olmuyor. Baştan bir planlama yapılması lazım. Krom madeni işlenecekse türevleri; sacı, profili ve pulu üretilmeli. Bor madenlerimiz var. Borun en önemli sahası deterjan. Deterjanı ithal ediyoruz. Boru hammadde olarak satıyoruz. Bunun gibi mermeri örnek verebiliriz. Mermerin tonunu 100 dolara satıyoruz. Çinli, metrekaresini 50 dolara sattığı zaman 1 metreküpten 5-10 bin dolar para kazanabiliyor. Dünya mermer ticaretinin 100 milyar dolar olduğu düşünülürse Türkiye’deki pay yüzde 2. Bu da demek oluyor ki 2 milyar dolar. Çinliler bizden aldığı mermeri dünyaya satarak 50-60 milyar dolar kazanabiliyorlar. Hangi yönde ilerleyeceğimizi sanayi ve endüstri olarak planlamamız lazım. Planlama bittikten sonra üretim yapılacak açılacak yerleri açmamız gerekiyor’’ şeklinde konuştu.

    ’’Sanayi, gerçek manada kaynak bulmakta çok zorlanıyor’’

    Türkiye’deki bankacılığın sanayiye karşı tavrını değerlendiren Niziplioğlu, ’’Türkiye’de bankacılık çok kontrollü gidiyor. Avrupa, Amerika ve Japonya’da yaşanan krizlerden sonra bankacılık çok korunaklı oldu. Sanayi, gerçek manada kaynak bulmakta çok zorlanıyor. Türkiye’de bankaya giderseniz paranız varsa kredi verir ya da teminatınız varsa kredi verir. Sizin ticaretinizdeki volümünüz, üretiminiz ya da ülke ekonomisine katkınızla çok ilgili, alakalı olmaz. Dünyada bu böyle değil. Ticarethaneniz varsa, belli bir ciroya ulaştıysanız birçok banka kredi verir. Türkiye’de bu konular tamamen sıfırlanmış durumda. Bizim önerimiz; özel sektörden bu kadar büyük kaynağın çıkartılmasını beklemek biraz zor. Bu durumda yurt dışından Türkiye Sanayi Kalkınma Fonu adı altında bir fon bulmalıyız. Bunu devlet garantisi altında almalıyız. İthal ettiğimiz ürünlerin listesini çıkartarak, bu ürünleri Türkiye’de kim üretmek istiyorsa hem teşvik hem de kredi vermeliyiz. Başarısız olursa fabrikası bizde kalacağı için o üretim tesisi alınıp, başarmak isteyen başka birine vererek Türkiye’nin kanayan yaralarını süratle iyileştirebiliriz’’ dedi.

    ’’Otomobil ile ilgili projemiz var’’

    Konfederasyonun yaklaşık 2 milyon iş adamı üyesi olduğunu ve birçok sektörde faaliyet gösterdiklerini dile getiren Niziplioğlu, ’’Daha çok görev almak istiyoruz. Türkiye’de olmayan işleri yapmak istiyoruz. Türk otomobili yok. Fikri mülkiyet ve patentleri Türkiye’ye ait taşıt yok. Biz bunlara talibiz. Türkiye’de yapalım diyorlar ama bir yerde mühendislimizin olmadığını düşünüyorum. Bu ayıp ve utanılacak durum değil. Cumhuriyet yeni kurulduğunda inşaat mühendisleri de yoktu. İnşaat mühendisi olmadığı için çok fazla konut yapamadık. Türkiye, bugün dünyada inşaat sektöründe 3’üncü durumda. Bizim otomobil ile ilgili projemiz var. Bunu paylaştık. Tasarımsal olarak beklentimiz oluyor ama illa Türk tasarımcı olması şart değil. 100 yıldan beri bu konuda tasarım yapmış firmalar ve ülkeler var. Bu konuda gerekli girişimlerde bulunduk. Fikri mülkiyet hakları ve patenleri Türkiye’ye ait bir otomobil için teklifler alındı. Buna sıcak bakılması durumunda Türkiye’de üretmek isteriz. Yetkililerin sanayimize, sanayicimize ve ülkedeki dinamiğe güvenmesi gerekiyor. Gerekli desteklerin verilmesi gerekiyor. Bir arabanın gerçek manada planlanması ve prototiplerinin üretilmesi tüm segmentler için yaklaşık maliyeti 100 milyon dolar. Bunu özel sektörden birinin karşılamasını beklemek mantıklı değil. Gerçek manada samimiyet ile yaklaşılırsa Türkiye’nin ekonomik, orta, lüks segmentini kendi markamız olarak yapar, Ortadoğu ülkeleri, Müslüman ve Afrika ülkelerine satabilecek duruma getirebiliriz diye düşünüyorum’’ ifadelerini kullandı.

    Niziplioğlu, ’’Yaklaşık 500 bin tane mühendisimiz var. Pırıl pırıl yetişmiş insan gücümüz var. Arazilerimiz var. Donanıma sahibiz ama bir türlü istediğimiz ve hak ettiğimiz noktaya gelemiyoruz. Öncelikle planlama yapılması gerekiyor. Daha sonra kaynak bulunması gerekiyor. Kaynak, Türkiye Sanayi Fonu adı altında toplanması gerekiyor. Teminatı çok olan ya da çok zengin olan değil, projesi olan, üretmek isteyen kim varsa ve bizimde göstereceğiz doğrultuda sanayileşebilir. Türkiye bunu çok fazla hak ediyor” dedi.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Bizim sorunumuz süratli hareket edememek”

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin sorununun süratli hareket edememek olduğunu belirterek, “Ekonomideki güncel sıkıntılarımız çözümüne yönelik atılması gereken adımlar konusunda biraz daha hızlı olunması gerektiği açıktır. Nitekim bu adımlar atılmaya başlanmıştır” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Borsa İstanbul Kuruluş Yıl Dönümü Programı ve Yeni Hizmet Binası Açılış Törenine katıldı.

    “15 Temmuz darbe girişiminde İstanbul’da hedef alınan yerlerden birinin de Borsa İstanbul olması tesadüf değildir” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Burada verdiğimiz şehitler başta olmak üzere tüm şehitlerimizi rahmetle yad ediyor, gazilerimize şükranlarımızı sunuyorum. Türkiye’ye yönelik her çeşit saldırı ekonomi boyutu ile kurgulanıyor. Türk ekonomisinin derinliğinin olmadığı dönemlerde bu saldırıların başarıya ulaşması çok daha kolaydı. 1994 ve 2001 krizlerinin birkaç milyar dolarlık spekülasyonlarla hatırlarsınız tetiklendiğini biliyoruz. Cumhuriyetin ilanının ardından başlatılan sanayileşme hamlesinin önünün 2’nci Dünya Savaşı sonrasında kesilmesinin de çok basit operasyonlarla yürütüldüğünü görüyoruz. Türkiye’yi her şeyiyle dışa bağımlı hale getirmek isteyenlerin elleri üzerimizden eksik olmadı. Benzer yöntemler zaman zaman denenmek istendi. Borsa üstünden, döviz kurları üzerinde, faizler üzerinde kriz çabaları hep yaşandı. Büyük projeleri engellemek için her yolu denediler. Ama artık şunu herkesin bilmesi lazım eski Türkiye yok. Türk ekonomisinin rakamları, hacmi, çapı çok çok büyüdü. Buna rağmen ülkemize yönelik ekonomik saldırılar durmuş değil. Milletimiz bu oyunu gördüğü için istiklalinin ve istikbalinin önemli bir parçası olarak kabul ettiği ekonomisine sahip çıkıyor. 15 Temmuz gecesi darbecilerin silahlarını durduran milletimiz ertesi sabahtan itibaren ekonomiye yönelik saldırılara karşı siper oldu. Demokrasi nöbetleri gibi ekonomi nöbetleri tutan milletime şükranlarımı sunuyorum” ifadelerini kullandı.

    “Bizim sorunumuz süratli hareket edememek”

    “Biz direndikçe karşımızdakiler de saldırı çıtasını yükseltiyorlar” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Son günlerde döviz kurunu silah olarak kullanıp üzerimize gelmeye başladılar. Varsın gelsinler biz de bunların alternatiflerini üretiyoruz. Hiçbir ekonomik temeli karşılığı olmayan bir şekilde döviz kurunun yükseltilmesinin başka bir izahı yoktur. Esasen bizim bu saldırıyı karşılayacak gücümüz ve imkanlarımız vardır ama maalesef eskiden beri var olan tüm çabalarımıza rağmen üstesinden gelemediğimiz bir hastalığımız yüzünden böyle bir görüntüye sebebiyet veriyoruz. Bizim sorunumuz süratli hareket edememek. İlgili kurumlarımız bekleyip kendi zaviyelerinden meseleyi taraflıca değerlendirdikten sonra ihtiyatlı şekilde harekete geçiyorlar. Bu da son günlerde yaşadığımız döviz spekülasyonlardan da olduğu gibi milletin moralini bozacak şeklide dalgalanmalara yol açıyor” diye konuştu.

    “Türkiye bu durgun görüntüyü hak etmiyor”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorun yaşanılan ülkelerle yeni bir dönemin içine girildiğini belirterek, “Elbette meselenin gerisindeki oyunların gayet iyi farkındayız. Özellikle Suriye meselesinin çözümü konusunda oldukça ümit verici gelişmeler yaşanıyor. Irak’ta da olumlu neticeler alınmasın için her türlü çabayı gösteriyoruz. Yakın geçmişte sorun yaşadığımız pek çok ülke ile yeni bir döneme girdik. Küresel durgunluğun aşılmaya başlandığına şahit oluyoruz. Ekonomideki güncel sıkıntılarımız çözümüne yönelik atılması gereken adımlar konusunda biraz daha hızlı olunması gerektiği açıktır. Nitekim bu adımlar atılmaya başlanmıştır. Döviz kurundaki suni şişkinliğin giderilmesi ile birlikte piyasadaki bekle gör politikasının sona ereceğini ümit ediyorum. Türkiye güçlü kamu maliyesi, bankalarının sağlam yapısı, disiplinli bütçe uygulamaları, cazip yatırım imkanları ile ekonomideki bu durgun görüntüyü hak etmiyor. Esasen ortada üstesinden gelinemeyecek bir mesele de yoktur. Tüm sıkıntılara rağmen geçtiğimiz yıl dünya ticaretinde aldığımız pay yüzde 0.89 ile tüm zamanların rekorunu kırdı. Özellikle AB ve ABD gibi büyük ekonomilere ihracatımız en yüksek seviyelere ulaştı. Ülkemizin ihracat rakamlarındaki sorunun en önemli nedeni dünya genelindeki ürün fiyatlarına düşüş, Suriye, Irak çatışma ortamları ve parite etkisidir. Şayet bizim elimizde olmayan bu sorunlar olmasaydı Türkiye’nin ihracatı yine çok yüksek artış oranlarına ulaşacaktı. Nice zorlu imtihanı geride bırakan Türkiye ekonomisinin bu sıkıntıları atlatacağına da yürekten inanıyorum” ifadelerini kullandı.

  • Yeni Sanal Sorunumuz: Gelişmeleri Kaçırma Korkusu

    Psikiyatrist/Psikoterapist Yrd.Doç.Dr.Rıdvan Üney, yeni sanal sorunumuz fomo konusunda uyardı.

    Üney, “İnternete ulaşım ve akıllı telefonlar artık ceplerimizde birer bilgisayar taşıma imkânı verdi. 2006 yılında ilk sosyal paylaşım sitesi Facebook’un üye kabul etmesi ve bugün dünyada her 4 kişiden birisi tarafından kullanılmakta olması yeni bir durumu ortaya çıkardı. Arkasından devam eden süreçte twitter, instagram, swam, foursquere, snapchat gibi sosyal ağlar yaygınlaştı. Önceleri sadece gençlerin ilgi gösterdiği bu platformlar artık neredeyse tüm yaş gruplarınca kullanılmaya başlandı. Bu sosyal ağlara yakınlarımızı, eski arkadaşlarımızı, akrabalarımızı ekledik. Çeşitli gruplar kuruldu ve bunlara üye olduk. Bunun ilk etkisi paylaşımlarımızla birlikte; hayatımızdan, yaşadıklarımızdan, seyahatlerimizden, eğlencelerimizden herkesin haberi oldu. Bunun tersi olarak, tanıdıklarımızın neler yaptığından haberdar olduk. Bunun eğlenceli bir durum olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak mahremiyet bir ölçüde ortadan kalktı. Bir başka gelişme ise bizim yapamadığımız ve diğerlerinin yaptıklarından ve keşfettiklerinden de zaman zaman kendimizi geri kalmış olarak hissetmeye başladık. İşte bu noktada yeni bir sorun çıkmaya başladı ve gelişti. Bu duruma gelişmeleri kaçırma korkusu, diğer adıyla FOMO (Fear of Missing Out) denmektedir” dedi.

    FOMO, oluşumunda en büyük etkenin kişinin gelişmeleri kaçıracağı korkusu olduğunu dile getiren Yrd.Doç.Dr.Rıdvan Üney, “Ancak sosyal ağlarda arkadaş sayıları ve onların yaptığı eylemler dikkate alındığında gelişmelerin her birisine uyabilmek, kişi için imkânsızdır. Buna rağmen kişi sıkıntı duyar. Sürekli sosyal ağlarını kontrol eder. Hatta bu yüzden zaman kaybı yaşar, işleri aksayabilir, dersleri aksayabilir ya da uykusuz kalabilir. Araç kullanırken bile kontrol etmeye devam eder. Katılamadığı veya çağırılmadığı etkinliklerden dolayı olumsuz duygular hisseder, dışlanmışlık yaşar. Sıkıntılıdır. Mutsuzluk, kıskançlık, paranoya, nefes almada güçlük, çarpıntı hissi oluşur. Bunları geçiştirmek ister ancak kabul görmediği ve gelişmelerden uzak kaldığı düşüncesi, moral bozukluğuna neden olur.

    Türkiye’deki internet kullanıcılarının sosyal medya kullanım oranı yüzde 92’ken dünya genelinde ise bu oran yaklaşık yüzde 40 civarındadır. Aynı zamanda Türkiye’de internet kullanıcılarının 16-24 yaş aralığındaki kullanıcıların 84, 25-34 yaş aralığında yüzde 77, 35-44 yaş aralığında yüzde 62, 45-54 yaş aralığında ise yüzde 41’i her gün internete giriyor. Ayrıca ülkemizde her iki kişiden biri akıllı cep telefonu kullanıyor. Bunlar FOMO olma riskimizin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. FOMO erkeklerde daha sık görülür. Kimliğin oluşma dönemi olan ergenlik ve ilk yetişkinlik döneminde daha sık görülür. Çünkü bu dönemde kendine güven tam olarak oluşmaması, arkadaşların kişinin yaşamında etkili olması ve yetersizlik duygularının daha yoğun yaşanması nedeniyledir” diye konuştu.

    Yrd.Doç.Dr.Rıdvan Üney, FOMO ile nasıl başa çıkılabileceği konusunda ise şunları söyledi; “Birkaç günlüğüne sosyal medya hesaplarınızı dondurun, sizde nasıl bir etki yarattığını gözlemleyin. Fark etmek değişim için şarttır. Kendi hayatınıza odaklanın. Böylece neler yapıp, neler yapamadığınızı keşfedin. Yaşadığınız anın tadını çıkarın, iyi zaman geçirirken, telefonla fotoğraf çekmeyin veya konumunuzu, kimlerle birlikte olduğunuzu paylaşmayın. Planlar yapın ve onlara uymaya çalışın. Mutlaka hobi edinin, böylece kendinizi daha fazla geliştirirsiniz. Egzersiz yapın. Özellikle yürüyüş hem kendinizle baş başa kalmanızı hem de çevrenizi daha iyi fark etmenizi sağlayacaktır. Kitap okuyun. İnternet paketinizi azaltın.”