Etiket: Psikolojik

  • Psikolojik Danışman Mehtap Kayaoğlu:

    Bursa Büyükşehir Belediyesi İncirli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen kültür sohbetlerinde bu ay ‘Ailede Öfke Kontrolü’ konusu ele alındı.

    Psikolojik Danışman Mehtap Kayaoğlu, mutlu ve huzurlu insanların mutlu ve huzurlu ailelerde yetiştiğini söyleyerek, “Ailede öfke dediğimiz durum tamamen duygu kontrol problemidir. Duygularını tanıyan ve bunlarla ne yapacağını bilen insanların bu tür sıkıntılar yaşamadığını görüyoruz. Duygu kontrolü olan insanlar önce düşünür daha sonra harekete geçer, duygu kontrolü olmayan insanlar ise ilk önce hareketi yapar daha sonra bunun üzerine düşünürler. Dolayısıyla pişmanlıklarla sonuçlanabilir. İnsanın öfke anında karşısındakine davranırken o anın sanki birbirleriyle yaşayacakları son anmış gibi olduğunu varsayıp ona göre davranmaları pozitif yönde çok katkı sağlayacaktır” diye konuştu.

    İnsanların birbirlerinin duygularını önemsemeleri gerektiğine işaret eden Kayaoğlu, “Güler yüz ve tatlı dilden başka sermayemiz yok aslında. Tüm dünyada geçerli bir kuraldır, bütün insanlar güler yüzden ve değerli hissetmekten hoşlanırlar” dedi.

    Katılımın yoğun olduğu programın sonunda, söyleşiyi ilgiyle izleyen Muhsin Özlükurt, Büyükşehir Belediyesi’ni temsilen Kayaoğlu’na teşekkür ederek, BUSMEK kursiyerlerinin yaptığı Yeşil Türbe çinisini hediye etti.

  • Kanserle savaşta psikolojik mücadelenin önemi

    Uzmanlar, kanserle mücadelede psikolojik sorunun iyileşme safhasında çok önemli olduğunu söyledi.

    Kanserin birçok insan hayatını derinden etkileyen ciddi bir hastalık olduğunu ifade eden uzmanlar, bedendeki bir sıkıntının ruhta da derinden etkileri olduğunu söyledi. Bu sebeple kanser teşhisi almak bir kişi için kolay olmamakla birlikte psikolojik açıdan sıkıntılar oluşturduğunu ifade eden VM Medical Park Bursa Hastanesi Uzman Psikolog Gözde Nilüfer, “Her kişi kanser olduğunu öğrendiğinde farklı tepkiler verse de belli ortak duyguların bu süreçte yaşanması son derece doğaldır. Örneğin, hasta teşhisini ilk öğrendiğinde durumu kabul etmek istemeyebilir ve bir şok evresi yaşaması olağandır. Bu süreçte kişi kendisine, çevresine öfke duyabilir ve zaman zaman ‘Neden ben?’ diye sorup acı çekebilir. Ayrıca kişi bir depresyon süreci yaşayabilir ve kendisini insanlardan soyutlama yolunu seçebilir. Bu süreçler yaşandıktan sonra hasta artık bir kabullenme sürecine girer ve hastalığıyla beraber oluşan yeni yaşam tarzına ve şartlarına uyum sağlar. Tüm bu duygusal tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir. Ancak bu tepkilerde hastaların kişisel deneyimleri, yaşam biçimleri, değerleri, inançları ve ihtiyaçları büyük bir rol oynar. Dolayısıyla bu tepkilerin yoğunluğu, süresi ve etkileri kişinin hastalıkla mücadelesindeki duygusal ve davranışsal tepkileri, baş etme yollarını, psikolojik durumunu ve yaşam kalitesini doğrudan etkilemektedir” dedi.

    Bazı hastaların durumu kabul etmesi ve uyum sağlaması diğer insanlara göre daha uzun zaman alabilmekte olduğunu belirten Nilüfer, “Hayat biçiminin değişmesi, tedavi sürecinde yaşanan sıkıntılar, beden bütünlüğünün bozulması, ölüm korkusu gibi durumlar hastayı derinden sarsmaktadır. Bu da hem tedavi sürecine hem de bireyin ruhsal sağlığına zarar verici etkiler oluşturur. Bu kişilerde depresyon, kaygı bozuklukları, umutsuzluk gibi durumlar sıklıkla gözlenebilir. Bunun için kanser hastaları için fiziksel tedavinin yanında psikolojik desteğin verilmesi büyük önem taşımaktadır” diye konuştu.

    Bu süreçte en önemli noktalardan biri yaşanan duyguları kabul etmek ve ifade etmek olduğuna dikkat çeken Nilüfer, “Duyguları bastırmak yerine, sizi anlayan birileriyle konuşun. Çok kaygılandığınızı ve öfkelendiğinizi düşündüğünüzde rahatlatıcı egzersizler yapın. Sizi rahatlatan bir yeri hayal etmek ya da derin ve doğru bir nefes almak bu egzersizlerdendir ve sizi o anki duygu yoğunluğundan uzaklaştırır. Bir insanın sürekli olumlu düşünebilmesi, keyifli olması pek mümkün değildir. Aksi halde bir de bunun suçluluğunu taşımayın. Şu da unutulmamalıdır ki, psikolojik mücadelede tek bir yol yoktur. Ancak temel amaç, hastalıkla yüzleşmek, olasılıkları algılamak, umutlu olmak ve mücadeleye sıkı sıkı sarılmaktır” şeklinde konuştu.

  • Hayvanlara yapılan işkencenin hukuki ve psikolojik açıdan nedenleri

    İstanbul Aydın Üniversitesinde (İAÜ) öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Pakize Ezgi Akbulut ve Yrd. Doç. Dr. Şahide Güliz Kolburan, Türkiye’de sık sık meydana gelen hayvanlara yapılan eziyetleri hukuki ve psikolojik açıdan ele aldı.

    Hayvanların korunmasına ilişkin olarak yürürlükteki mevzuatta sahipli ve sahipsiz hayvanlar bakımından bir ayrım olduğunu belirten İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Pakize Ezgi Akbulut, “5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu çerçevesinde eğer sokakta yaşayan sahipsiz bir hayvan kötü muamele, işkence ve yahut benzeri eylemlere maruz kalırsa, bu eylemi gerçekleştirene idari para cezası veriliyor. Bu idari para cezası, fail bu suçu birden fazla defa işlese dahi değişmiyor, sadece artabiliyor. Birkaç kere ceza almış oluyor. Türk Ceza Kanunu’nda sahipsiz hayvana işkence bir suç olarak yer almıyor; günümüzdeki mevzuata göre bir kabahat olarak öngörülüyor. Bu nedenle sahipsiz hayvana kötü muamele nedeniyle mahkemeye düşen bir dava, bir kovuşturma olamıyor ne yazık ki” diye konuştu.

    “Sahipli hayvanlar mal statüsünde görülüyor”

    Sahipli hayvanların ise durumunun farklı olduğunu söyleyen Akbulut konuşmasına şöyle devam etti:

    “Sahipli hayvanlar mal statüsünde görülüyor. Bu nedenle sahipli bir hayvana kötü muamele edenler Türk Ceza Kanunu’na göre bir kimsenin malına zarar verme suçundan dolayı ceza alabiliyor. Bunun da cezası 4 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ya da adli para cezası şeklinde değişiyor. Bununla birlikte bazı hukukçular, yasa değişene kadar sahipsiz hayvanlara karşı yapılan bazı kötü muamelelerin de, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş birtakım suçlar çerçevesinde değerlendirilerek failin ceza alabilmesi doğrultusunda çeşitli çalışmalar yapsalar da uygulamada bu konuda pek yol kat edilemiyor” dedi.

    Cezaların her iki durumda da suçu işleyen failin ya da faillerin bulunması takdirde uygulanabildiğini söyleyen Akbulut, “Kanunlarımız hayvan haklarını korumak anlamında yetersiz. Sivil toplum kuruluşları ile birlikte bu kanunların değişmesi için çok fazla çalışma yapılıyor. Öncelikle bizim hayvanları sahipli sahipsiz şeklinde ayırmayı bir kenara bırakarak bütün hayvanları hayvan olduğu için koruma altına almamız gerekiyor. Onlara yapılan her türlü kötü muamelenin suç olarak Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmesi ve cezaların caydırıcı olacak şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bununla paralel olarak da aile eğitiminin yanında her çocuğun okula başladıktan itibaren hayvan hakları konusunda bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi lazım” ifadelerini kullandı.

    “En önemli neden aile içi şiddet, istismar ve ihmal”

    İnsanların diğer canlılara tahammülsüzlüğünün en önemli nedenin aile içi şiddet olduğuna dikkat çeken İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şahide Güliz Kolburan, “Aile içi şiddete tanık olan ya da maruz kalanların şiddet uygulama olasılıkları, şiddet görmeyenlere göre 8 kat daha fazla olarak karşımıza çıkıyor. Aile içi şiddet tanığı olmak, problemlerin öfke ile çözülebileceği yolunda bir hatalı öğrenmeye sebep olabiliyor. Aynı zamanda ergenliğe doğru gidildikçe kabadayılık, kendini kanıtlama, kendi maruz kaldığı şiddeti yansıtma, dikkat çekme, güç gösterisi gibi etkenler de devreye giriyor. Bunlar istediğimiz ve sağlıklı kendini kabul ettirme nedenleri değil tabii ki. Bunların hatalı örgütlenmesi aile dinamiklerinde ve sosyal yapı desteklerinde yatıyor” diye konuştu.

    “Çocuklukta ya da ergenlikte hayvanlara zarar veren davranışlar; anti sosyal bozukluk, narsisizm, sadizm gibi, ilerde saldırgan suçlara zemin hazırlayan psikolojik rahatsızlıkların habercisi olabilir” diyen Kolburan, “Şiddet içeren suçlar işleyenlerle yapılan araştırmalarda çocukluğunda hayvanlara eziyet edenlerin daha sonra şiddet içeren suç davranışında bulunma olasılıkları yüksek olduğu görülmüştür. Seri katiller veya birden fazla cinayet işleyen zanlıların geçmişinde bu tip eylemler sık görülmektedir” ifadelerini kullandı.

    Anne ve babalara düşen görevler

    Anne ve babalara tavsiyelerde bulunan Kolburan, anne babaların bu konuda model olma davranışlarının önemli olduğunu ifade etti. Kolburan, “Çocuklar 2 yaşından itibaren davranışlarının başkaları üzerindeki duygusal yansımalarının farkına varabilirler. Buna hayvanlara karşı tutum ve davranışlar da dahildir. Anne babalara düşen en önemli görev burada başlamaktadır. Çocuklar 4-6 yaştan itibaren temel ahlaki kavramları anlamaya başlarlar. Kendilerinden güçsüz bir canlıyı incitmenin ahlaki boyutu, çocuğun gelişim düzeyine göre anlatılabilir. Modern yaşam insanı doğadan ve hayvanlardan gittikçe uzaklaştırıyor. Çocuklar 4-5 yaşlarından itibaren bir hayvan beslemenin kısmi sorumluluklarını alabilir. Bu, beslemenin ötesinde empati ve duygusal alışverişi de kapsayan bir süreç ve önemli bir kazanımdır” dedi.

    Kolburan son olarak, “Hayvanlar doğada en az insanlar kadar hak sahibi canlılardır. Hayvanlar haklarını hayatta kalmak üzerine yapılandırmışken, biz insanlar sahip olduğumuz üst düzey zihinsel fonksiyonlar sayesinde bunlara ek olarak varoluşsal ihtiyaçlara da sahibiz. Varoluşsal ihtiyaçlar sadece insana özgü olup; insanın hayvan özelliklerinin üzerine çıkma ve bir yaratık olarak kalmayıp yaratıcı bir varlık olma ihtiyacından kaynaklanır. İnsan varoluşu doğada bir öncelik değildir” şeklinde konuştu.

  • (Özel Haber) İzmir saldırısından etkilenenlere psikolojik destek

    Travma İyileştirme Grubu’na bağlı gönüllüler, İzmir’deki terör saldırısında yaşamını yitirenlerin yakınlarına, yaralananlara ve olaydan etkilenen kişilere ücretsiz psikolojik danışmanlık hizmeti veriyor.

    İzmir’de 5 Ocak günü düzenlenen terör saldırısı sonrası, 1999 Marmara Depremi’nden bu yana gönüllü olarak psikolojik danışmanlık hizmeti veren Travma İyileştirme Grubu da kolları sıvadı. Terör saldırısında yaşamını yitirenlerin yakınları, yaralananlar ve olaydan etkilenen kişilere ücretsiz psikolojik danışmanlık hizmeti veren gönüllüler, Dünya Sağlık Örgütü’nün travmatik olaylar için önerdiği EMDR tekniğini kullanıyor.

    “Bize ulaşın”

    Travma İyileştirme Grubu olarak 1999 Marmara Depremi’nden bu yana Türkiye’deki hemen hemen bütün travmatik olaylar sonrası gönüllü olarak psikolojik destek verdiklerini kaydeden Travma İyileşme Grubu Türkiye Koordinatörü Şenel Karaman, “Türkiye’nin her yerinde psikolog, psikiyatr, sosyal hizmet uzmanlarından oluşan ekiplerimiz var. Birçok insanı etkileyen bir olay meydana geldiğinde; o bölgeye gidip olay sırasında bulunanlar, hayatını kaybedenlerin yakınları ve yaralılarla çalışıyoruz. İzmir’deki saldırıda; orada bulunan insanlar, hayatını kaybedenlerin yakınları, yaralananlar, bize ulaşabilir. Travma İyileştirme Grubu’nun ismini internete girdiklerinde telefon numaralarımıza ulaşabilirler. Gönüllü olarak her zaman destek vermeye hazırız” dedi.

    “Altı duyu organı, travmatik olayda ayrı ayrı kayıt yapıyor”

    Travmatik bir olay olduğunda altı duyu organının normalden farklı olarak ayrı ayrı kayıt yaptığı bilgisini veren Karaman, “Beynimizin bazı özellikleri var. Normal hayatta altı duyu organımız birbirleriyle senkronize kayıt yapar. Ancak travmatik bir olay olduğunda altı duyu organı ayrı ayrı veri kaydeder. Zaman içerisinde birbirleriyle senkronize olabilirler ama olamadığında uzun yıllar geçse bile etkisi devam edebilir. Bunun bir şekilde işlemlenmesi gerekiyor. Beynimizin de bunu yapabilme yeteneği var” diyerek Travma İyileştirme Grubu olarak EMDR tekniğini uyguladıklarını belirtti.

    Travmatik olaylardan etkilenenler için uyguladıkları EMDR tekniğini anlatan Karaman, “Bu yöntem beynin o durumu işlemlemesini hızlandırıyor, kolaylaştırıyor. EMDR tekniği, travmatik olaylarda çok etkili bir yöntem. Çünkü diğer yöntemlerle çözemezsiniz. Örneğin patlama oluyor. Patlamada insan etleri kişinin yüzüne yapışıyor, en yakınını kaybediyor, ölmekten korkuyor. Yani insanlar çok fazla deneyim yaşıyor ve önlerinde çok fazla trajik sahneler var. Bu da sürekli akıllarına geliyor. EMDR oldukça hızlı etki eden, olayı anlatmanızı gerektirmeyen bir yöntem” diye konuştu.

    “Travma sonrası stres bozukluğuna yol açabiliyor”

    Travma İyileştirme Grubu olarak birçok kişiyi etkileyen bir olay yaşandığında olabildiğince durumdan etkilenenlere ulaşmaya çalıştıklarını ifade eden Karaman, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizim en büyük beklentimiz, travma mağdurunun kendisinin bize ulaşmasından çok onun yakınlarının bize ulaşması. Çünkü o kişinin aklına bizden destek almak gelmeyebilir. Eğer beynimiz travmatik bir durumda altı duyu organının ayrı ayrı kaydettiği durumu işlemleyemezse, uzun vadede travma sonrası stres bozukluğu dediğimiz hastalığa yol açabilir. Travma sonrası stres bozukluğu olan kişilerde yoğun alkol kullanımı, çevresiyle ilişkide bozukluk, iş yaşamında bozukluk yaşayabiliyor.”

    “Şu sıra insanlar en çok patlamadan korkuyor”

    Travmatik bir olayda, sadece orada bulunan kişilerin değil, olayı televizyondan duyanların da etkilendiğini dile getiren Karaman, şunları söyledi:

    “İzmir örneğinden gidersek, terör saldırısı sırasında adliyede olan insanlar vardı, bir de bu olayı duyanlar vardı. Olayı gören de bu durumdan etkilenir, televizyondan duyan insanlar da etkilenir. Orada olmayan kişilerin de etkilenmesi normal ve sağlıklı bir durumdur. Korkarız, üzülürüz, öfke duyarız. İnsanlar şu anda en çok bir patlamadan korkuyorlar. ’DAEŞ’, ’PKK’, ’IŞİD’, ’terör’, ’canlı bomba’ gibi kelimeler insanları tetikliyor. İnsanlar sırtından çanta taşıyan kişilerden tedirgin olabiliyor. Toplu taşıma araçlarına binmekten endişe duyabiliyorlar, kalabalık yerlere gitmemeye çalışıyorlar.”

    “Biz travma ülkesiyiz”

    İnsanların korku, üzüntü, öfke gibi duyguları hissetmesinin normal olduğunu vurgulayan Karaman, “Belirli bir süre geçtikten sonra kişi hala sokağa çıkamıyor, çoluğunu çocuğunu bir yere göndermiyor, aklında sürekli bu konu var ise yardım almalarında fayda var. Biz Travma İyileştirme Grubu olarak olaydan 1. derecede etkilenen kişilerle ilgileniyoruz ancak bu durumda olan kişilerin de destek almaları gerekiyor. Hayatımızın devam ediyor olması lazım. Bu ’devam’ tıkandığında bir sorun vardır. Bu da sadece bugünkü olayla ilgili olmayabilir. Geçmiş travmalarımızla da bağlantılı olabilir. Biz travma ülkesiyiz. Bu topraklarda bu hep böyleydi. Burada dokuz medeniyet kurulmuş, yıkılmış, savaşlar olmuş. Bu toprakların insanları asırlardır görüyorlar. Deprem bölgesi olduğu için doğal afetleri zaten yaşıyorlar” ifadelerini kullandı.

  • (Özel Haber) Prof. Dr. Erdem: “Dolar satışı çağrısı psikolojik bir hareket”

    Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Politikası Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ekrem Erdem, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Dolarınızı Türk Lirasına çevirin’ çağrısının psikolojik düzeyde kaldığını söyledi.

    Söz konusu çağrıya, dövizi daha çok elinde bulunduran firmalardan ziyade hane halklarının ilgi göstermesinin, beklenen reel etkiyi ortaya çıkarmadığını belirten Prof. Dr. Ekrem Erdem, olayla ilgili toplumsal dalgalanmayı ‘psikolojik bir hareket’ olarak değerlendirdi.

    İktisat dilinde ‘konjönktür karşıtı’ olarak tabir edilen hareketle, satışta beklenen etkiye ulaşılmasa bile, döviz alımının önemli ölçüde durdurulduğunu belirten Prof. Dr. Ekrem Erdem, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Burada alıcıların ve satıcıların büyüklüğüne bakmak lazım. Dövizi hane halkları, firmalar alır satar bir de hükümetler kullanır. Firmalar Cumhurbaşkanının çağrısına çok da katılıyor görünmüyor. Devletin de dolar ve euro ile çok fazla işi olmuyor ama bazı alanlarda, örneğin belediyelerin ödemelerinde Türk lirası ile hareket etmeye başladıklarını ifade ediyorlar. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığının hac ve umre organizasyonlarına artık dolar, euro kullanmayacağını beyan etmesi. Dolayısıyla büyük hareketler ya da devlet ve firmalar burada çok fazla var görünmüyor. Küçük esnaf ve asıl olarak hane halkları yani bireyler görünüyor. Burada yastık altındaki döviz stoğunun büyüklüğüne bakmak lazım ki, onun ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Açıkçası bu, psikolojik bir hareket ve psikolojik etkisi reel etkisinden daha ön plana çıkıyor. Ama bu da önemsiz değil, satıştan daha ziyade alışın önünü kesmiş görünüyor. Burada, bu kampanya olmasaydı insanlar dövizi ne kadar alacaklardı ona bakmak lazım. Tek tek fertlerin döviz alması büyük ölçüde durmuş görünüyor.”

    “Kampanya her şeye rağmen kur yükselişini engelledi”

    Kampanyanın psikolojik etki düzeyinde kalmış olmasına rağmen, kur hızının yükselişini engellediğini vurgulayan Prof. Dr. Ekrem Erdem, ekonomik sorunlardan uzaklaşmak için hükümet tarafından yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

    “Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile olan ilişkileri kurumsal bazda daha yapıcı bir dille sürdürmesi kuşkusuz olumlu etki doğuracak ama şunu artık görmeliyiz, Türkiye yapısal reformlar yaparak hukuk, demokrasi, vergi düzenlemeleri konusunda, küçük esnafı ve büyük işletmelerimizin rekabet güçlerini artırma yönündeki alınacak kararlar doğrultusunda acele etmeli.”