Etiket: Profesörü

  • Türk Tarih Profesörü FETÖ’den beraat etti

    Erciyes Üniversitesi’nde ihraç Türk Tarih Profesörü Süleyman Demirci, FETÖ/PDY soruşturması kapsamında yargılandığı davada beraat etti.

    Kayseri 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada tutuksuz sanık Süleyman Demirci ve avukatı Metin Polat hazır bulundu. Savcılık mütalaasında, sanık Süleyman Demirci’nin FETÖ yapılanmasında yer aldığı, sohbetlere katıldığı, Londra’da örgüt evlerinde kaldığı, Ermeni sempozyumunda örgüt üyeleri ile yer aldığı gibi suçları gerekçe göstererek ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan cezalandırılmasını talep etti.

    Tanıkların kendisine suç attığını söyleyen sanık Demirci ise “Örgütle hiçbir alakam yok. Katıldığım Ermeni sempozyumu yıllar önce rektörlük bilgisinde yapıldı. Tanıklar bana suç atıyor. Ben masumum, beraatımı istiyorum” dedi.

    Mahkeme heyeti yapılan yargılama sonucu tutuksuz sanık Süleyman Demirci’nin üzerine atılı suçun sübut bulmadığı gerekçesiyle beraatına karar verdi.

  • Türkiye Gazetesi yazarı ve Tarih Profesörü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil: “Osmanlı Devleti Bilecik’te kuruldu”

    Türkiye Gazetesi yazarı ve Tarih Profesörü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Bilecik’te katıldığı sempozyumda rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “Osmanlı’nın Söğüt’te değil Yalova’da kurulduğu” iddiasını eleştirerek, “Osmanlı Devleti Kayı Boyu’ndan gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurulduğu topraklar Bilecik’tir, Söğüt’tür” dedi.

    Uluslararası Marka Değerleriyle Bilecik Sempozyumu’nun ikinci gününde Bilecik Şeyh Edebali Kültür ve Kongre Merkezi’nde “Osmanlı’nın Doğuşu ve Kayı Boyu” adlı tarih oturumuna, Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Yavuz Bahadıroğlu, eski Milli Saraylar ve Müzecilik Tanıtım Başkanı Prof. Dr. Bülent Arı ve moderatör Serdar Tuncer konuk oldu. Açılış sonrası ilk sözü alan Türkiye Gazetesi yazarı ve Tarih Profesörü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Kayı Boyu’nun tam manasıyla nereden hareketlendiğini bilmediklerini söyledi. Net bir bilginin de kaynaklarda yer almadığını aktaran Şimşirgil, “Ancak Gazneliler ve Oğuzların çarpışmaları Selçukluların ve o zaman Oğuz boylarının Anadolu’ya doğru hareketlenmesi var Selçukluyla beraber. Kayıların da bu hareketlenmede beraber geldiklerini biliyoruz. Moğol baskını esnasında Moğolların yeniden Ahlat’a ve Anadolu’ya doğru hareketlenmeleri esnasında hareketlendi. Ertuğrul ile beraber ki babası tabii Süleyman veya Gündüz bu konuda bazı şeyleri söyleyebiliriz. Ama şunu bilelim. Süleyman diyen de doğrudur, Gündüz diyen de doğrudur. Her ikisi de kaynaklarda vardır. İkisi de kaynaklarda, hatta kaynaklar dürülmüştür. Biz Ertuğrul’un üç evladından birine Gündüz denildiği için Gündüz’ü günümüz tarihçileri biraz daha öne alıyorlar, öne çıkarıyorlar. Babasının ismini oğluna vermek gelenek olduğu için muhtemelen bu diye ifade ediyorlar. Hatta ben ona başka bir yoldan daha bakıyorum. Belki birisi bir ismini, diğerleri diğer ismini kullanır ama ikisi de aynı şayeste. Süleyman Gündüz Alp dahi olabilir. Süleyman veya Gündüz Alp’in veya Süleyman Gündüz Alp’in liderliğinde işte hareketlenen Kayılar, Ankara’ya doğru, Anadolu’da o muazzam imparatorluğu kuracak olan bir ailedir” dedi.

    “Söğüt ve Domaniç Alaaddin’in, Selçuklunun Osmanlı’ya vermesiyle toprak olmadı”

    Kayıların Ankara’nın Karacadağ mıntıkasında uzun süreli kaldıklarını anlatan Şimşirgil, “Ama burada kendilerini yeterli bulmuyorlar ve Alaaddin’den, Selçuklulardan yer istiyorlar. Söğüt ve Domaniç’i Selçuklu verdi diye ifade edilir. Aslında vermedi. Yani Söğüt ve Domaniç Alaaddin’in, Selçuklunun Osmanlı’ya vermesiyle toprak olmadı. Osmanlı’ya buraları cihat alanı olarak gösterdi ve Osmanlı geldi bu toprağı kendi kılıcıyla açtı. Kendi aldı, kendi yurt tuttu, kendi yerleşti. Onun için Osmanlının hiçbir yerden aldığı bir toprak yoktur. Bazen son derece yanlış bilinen bir şeydir. Buraları verdi. Hayır bu bölgeye doğru gönderdi. Buraları yurt açmaya gönderdi ve Osmanlı geldi. Buralarda tamamen Bizanslılar, tekfurlar, araziler ve topraklar var. Zaten Osmanlı burada bir yurt ediniyor Söğüt’te, Domaniç’te, kendine bir yurt ediniyor. Uzun süre o tekfurlar ile muhabbet içerisinde, yani karşılıklı saygı ve sevgi esasına dayalı bir muhabbeti var. Yayla, kışla buraları kullanıyorlar. Bu şekilde devam ediyor” dedi.

    “Türkiye’de diziler aslında sadece tarihi daha fazla merak ettiriyor”

    Türkiye Gazetesi yazarı ve Tarih Profesörü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Türkiye’de dizilerin aslında sadece tarihi daha fazla merak ettirdiğini ifade ederek, “Gerçekten böyle mi diye ifade ediyoruz. Şimdi ben gerçekten muzdaripim. Çünkü bu muzdariplik bizim Muhteşem Süleyman ile başladı. Hatta ben televizyonlarda da şunu söylemiştim, ’Doğru tek bir karesi olmayan dizi’ demiştim. Bana tek bir doğru kare gösteremezsiniz. Ben her karede 3, 5, 7 hata gösterebilirim her karede. Ama bana doğru tek bir kare gösteremezler. Bunlar kendi giysilerini, kendi elbiselerini kanun diye Hürrem Sultan’a giydirdiler ve böyle gösterdiler. Şimdi Ertuğrul şahsiyetle oynamıyor. Yani Diriliş dizisi Ertuğrul’un şahsiyetiyle oynamıyor. Bu yönüyle eyvallah. Yani güzel, hoş. Şimdi diğer bir şahsiyetle oynuyor. Fakat burada Ertuğrul mu sorusuna Ertuğrul bu diyemiyoruz. Sıkıntı burada. Ben isterim ki 1 yıl çekilsin. Ama izleyici benim evladım, milletim, gencim bu Ertuğrul desin ve onu gerçekten hakkıyla bilsin, hakkıyla öğrensin. Ona sen olmadık şeyleri kattığında bu da bir yanlış. Bunu dedirtme ya. Baycu Noyan karşısına elhamdülillah diyecek adam Ertuğrul’u çıkarmadı. Yoksa hayatta kalmayabilirdi. Ama Baycu Noyan’ı Ertuğrul’la karşılaştırıyorsun ve öldürttürüyorsun. Kayı Boyu sığıntı değildir. Kayı Boyu’nu Dodurga Boyu’na sığıntı yapma. Bunu yaptığın zaman Kayı Boyu’nu sığıntı gibi gösteriyorsun ve gencin kafasında Kayı Boyu Dodurga Boyu’na sığındı. Yok böyle bir şey. O zaman başka senaryolar yapabilirsin. Bunları çok daha güzelleştirebilirsin. Çok daha hoş ama 3 yıl olmasın da 2 yıl olsun. Benim tarihim bitmez, benim tarihim tükenmez. 3 bin yıllık tarih. Ben Amerikalı mıyım, iki tane işte bilmem Rambo filmi ile 30 sene idare edeceğim. Ben her yıl da bin tane tarihim var, bin yıllık tarihim var” dedi.

    “Osmanlı Devleti Kayı Boyu’ndan kurulmuştur”

    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Bilecik’te katıldığı sempozyumda rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “Osmanlının Söğüt’te değil Yalova’da kurulduğu” iddiasına eleştirerek, “Halil Bey gezdi, anlatıyor gerçekten duayen ama bir şeye katılmıyorum. Halil Bey FETÖ’cüleri az gezdirmedi. Az gezdirmediler ve Kayı Boyu’nu Kayı Boyu’ndan değil dedirttiler. Bu da yine birilerinin oyunuydu. Halil Bey, Türkiye’de bütün Türkiye’nin tanımış olduğu, kabul etmiş olduğu bütün ilim adamlarının tartıştığı, net bir şekilde ortaya koyduğu Osmanlı Kayı Boyu’dur. Bunu cümle tarihçiler son yüz yıl içerisinde tartıştılar. Büyük tartışmalara sebep oldu bu. Fuat Köprülü, Şahabettin Tekindağ, nice nice tarihçilerimiz bunları tartıştı. Bir kısım Avrupalı tarihçiler, ’Osmanlı işte Osmanlı Rum mudur? Osmanlı Moğol mudur? Osmanlı şu mudur?’ söyleyince bizim tarihçilerimiz bunlara yerinde ve hakkıyla cevap verdiler. Bu artık bitmişti. Ama bir gün geldi, Halil İnalcık Bey çıktı. Yüzde yüz tarihçilerin duayenidir. İyi bir tarihçimizdir. Bütün tarihçilerin kabul ettiği bir tarihçidir. Ama her sözü doğru değildir ve en tepede bir adam da olsanız kullanılmaya müsait olabiliyorsunuz. Bir gün çıktı acaba neydi bunun maksadı belki çok çok düşünmek lazım. Bundan 12 sene önce, 8 sene önce, tabii 10 sene oldu benim tahminim. Dedi ki Osmanlı Kayı Boyu’ndan değildir dedi” dedi.

    “Hakikate yönelirsek filmin büyüsü bozulur”

    Bu sözler sonrası Prof. Dr. Halil İnalcık’a 18 yıl asistanlık yapan eski Milli Saraylar ve Müzecilik Tanıtım Başkanı Prof. Dr. Bülent Arı araya girerek, “Dizi ve filmlerden yola çıkacak olursak yapımcılar şöyle der; hakikatin filmin büyüsünü bozmasına izin verme. Hakikate yönelirsek filmin büyüsü bozulur. Büyü bozulmasın yine de. Ama bu Kayı Boyu meselesi çok enteresan bir mevzu fakat ne zamanımız buna müsait ne ortam müsait. Bu ayrı bir tartışma konusu. Bununla ilgili yeni okumalar yapmak gerekiyor” dedi.

    “Osmanlı Devleti Bilecik’te kuruldu”

    Ardından tekrar söz alan Prof. Dr. Şimşirgil, Prof. Dr. Halil İnalcık’ı eleştirmeye devam ederek, “Osmanlının ilk camisinde Kayı Boyu’nun damgası var. Osmanlının ilk parasında Kayı Boyu damgası var. Osmanlının ilk dönem ilk tarihçileri ’Osmanlı Oğuz Boyu’ndan’ der ve bu tartışmasızdır. Osmanlının yine ikinci dönem yani ikinci dönem dediğim onlar da çağdaş tarihlerdir hemen hemen. Tamam yani Aşık Paşazade olsun, Necbi olsun, İdris-i Bekir olsun, Kemal Paşazade olsun Osmanlının bütün kaynakları Osmanlı Kayı Boyu’ndandır der. Bakın net bir şekilde bunu ifade ederler. Bunun tartışılacak zerre kadar bir yönü yok. Ve ben Halil Bey’e şunu ifade ettim. Halil Bey yaşıyordu 6 sene önce. Ben 40 senedir bunu söylüyorum dediği zaman televizyonlarda şunu söyledim. Bu sözü söyleyen bir kişiye tek bir soru sorarlar. Hangi boydan? Yani Kayı değilse hangi boydan? Halil Bey’in buna verilecek cevabı yok işte. Osmanlı Kayı’dır bunu böyle bilelim, net. Başka bir boy söyleyemezsin. Hocam şimdi farklı söylüyor tartışılabilir ama neyi tartışacağız. Moğol mu diyeceğiz? Bugün hocamın söylediği 15 Temmuz sokağa çıkmakla sadece önlenecek bir şey değil. 15 Temmuz’un fikir dünyası var. 15 Temmuz bu milletin 40 yıldır diniyle, tarihiyle oynuyor. Bunları çözmezsek hiçbir şeyi çözemeyiz. Halil Bey Osmanlı Kayı’dan değildir dediği zaman Osmanlı Rum’dur, Osmanlı Pontus’tur, Anadolu Pontus’tur, Anadolu Rum’du diye altını döşemeye başladılar. Bugün Türk milleti o hale getirilecekti ki 15 Temmuz olsa dinen Peygamber Efendimizin yok sayıldığı, tarihin Osmanlı Rum ve Pontus olduğu bugün konuşuluyor olacaktı. Onun için bunları bu milletin gençlerinin, fertlerinin öğrenmesi lazım. Bunu bilmemiz lazım. Yalova’da ben 10 sene Osmanlının bu topraklarda kurulduğunu biliyor musunuz diye Yalova’da görmedik mi biz askılarda Osmanlının bu topraklarda kurulduğunu biliyor musunuz? Bunu kim söyledi Türkiye’ye. Halil Bey değil mi? Yalova 1326’da fethedildi. 1326’da fethedilen bir yerde 1302’de nasıl devlet kurarsınız? Sadece şu soruyu söyleyeceksin. Osmanlı bu topraklarda kuruldu Bilecik’te, net” dedi.

    “Osmanlı Devleti’nin adı Osmanlı Devleti olmasaydı gaziler devleti olurdu”

    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, son olarak Osmanlı Devleti’ni farklı kılan çok unsurun olduğunu belirterek, “Osmanlıları farklı kılan gerçekten çok unsurlar var. Bana Osmanlı Devleti’nin adı Osmanlı Devleti olmasaydı ne olurdu diye sorsanız tek bir söz var. Gaziler devleti olurdu. Bütün kaynaklarda tek bir ifade geçiyor. Bunlar gazilerdir. Yani bunları ilahi kelimetullah aşkına savaş yapan insanlar. Bunlar hak yoluna gidicilerdir. Bunları yetimleri, garipleri sevicilerdir. Bunlar kafirleri, azileri ezicilerdir. Hep böyle güzel ifadelerle Osmanlıyı hoş anlatırlar. Ama bu şu demek değil. Birinin elindeki toprağı gasp etmek, birinin malını almak, çarpmak manasında asla alamamalı. Gündüz Alp Osmangazi’ye diyor ki; ’Bilecik’i alalım.’ Osmangazi’de ’Biz bu ile garip geldik. Bunlar bizimle hoş komşuluk yaptılar. Biz malımızı, mülkümüzü buraya döktük yaylaya çıkarken. Neden saldıralım’ der. Bakın aradan zaman geçiyor Bilecik’te Osmangazi’yi ortadan kaldırmak istiyor. Osmangazi o gün Bilecik’i alıyor. Çok gerçekten bu kadar önemli. Bazıları sanki Osmanlı onun bunun toprağını almak için Kanuni der ki; ’Üzerimize yağmur bulutları gibi tehdit bulutları yağdırmasalardı Allah şahidimdir ben hiçbir yere sefere çıkmazdım. Benim üzerime yağmur bulutları gibi tehdit bulutları yağdırdılar.’ Nicea’nın (İznik) Osmanlı’ya, tekfurunun saldırışı, İkizce Savaşı’nın sebebi bizim şu Bilecik’i Osmanlının fethetmesi hep tehdit sebebiyledir. Buda yine gözden kaçırılmaması lazım olan çok önemli olan hususlardan birisidir” dedi.

    “Var olan tarih bilgileri Bursa’nın fethinde Timur tarafından maalesef yakılmış, yıkılmış yerle bir edilmiş”

    Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Yavuz Bahadıroğlu ise, “Kayıların ve Osmanlı’nın kurulma tarihi hakkında çok az belgenin bulunduğu var olan belgelerle Bursa’nın işgalinde Timur tarafından maalesef yakılmış, yıkılmış yerle bir edilmiş. O bakımdan biraz el yordamıyla yürüyor kesinlik yok. Kesin olan şey 8-9 sene önce Ahlat’ta kaldıkları. Ben devletin demleme süreci olduğu olarak düşünüyorum. Devlet tefekkürü olarak düşünüyorum. Kafalarında bir şey var kayıp yurdu arıyor bu insanlar. İkinci istila döneminde yani Anadolu’ya geldiği zaman önlerinde iki şık var ya burada kalıp savaşacaklar veya Anadolu’nun daha başka kesimlerinde, başka kesim dediğimizde ne? Bizanslıların tercih ettikleri bir muammadır bunun çözülmesi lazım. İşte şimdi yeğenim noktası bu işin. Benim yorumum oradan kaçmıyorlar, onlar devlet adamıyla gelmişler. Yani Malazgirt zaferinden sonra Anadolu bir deniz olarak düşünülürse o akan ırmaklar hep Anadolu’da küreleniyor ve Kayılardan çok büyük aşiretler de var. Gene Türk boyları var. Onların hiçbirisine imparatorluk nasip olmuyor. Bunları da iki şey olarak düşüneceksiniz kafalarında taşıdıkları bir devlet var. Yüreklerinde kurdukları bir yürek devleti var. Hatta bazı unsurları böyle ülke göç ederken hocaların, mürşitlerin, müritlerin, o tarikatlar efendim hep beraber göç ediyorlar, sadece koyun sürüleriyle insan olarak değil” dedi.

    “Karacahisar’ın fethi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu için çok önemli”

    Son olarak söz alan eski Milli Saraylar ve Müzecilik Tanıtım Başkanı Prof. Dr. Bülent Arı, “Şimdi bu dönemle ile ilgili çok bilinmeyen var. Bununla ilgili 70-80 senedir üst adlar çalışıyor. Benim çalışma alanımdan biri değil bu fakat rahmetli hocamız Halil İnalcık çok uzun süre buna emek saffetti. Pek çok yeri biz birlikte gezdik. Osmanlı Beyliği’nin 1. Murat’a kadar olan dönemleri biliyorsunuz tarihler karmakarışıktır. Yani kronojide çok hatalar vardır. Çünkü pek çok menakıp name var, diğer tarihler var, terkip tarihçiler var ve rivayetler var. Bunların hepsi bir arada örtüşmüyor aslında belli bir noktaya varmıyor. İhtilaflar çok fazla, fakat bizim rahmetli Halil İnalcık hocamız şuna çalışmıştı, Osmangazi’nin izindeyim dedi. Onu bulacağım, en son bunu tarih kurumu yayınladı Belleten Dergisi’nde Osman Bey adlı makalesiydi. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey olarak tarih sahnesine çıkardı. Osman Bey dikkat ederseniz bu dizi falan olmadan önce Ertuğrul dizisi falan olmadan önce bundan 15-20 sene kadar önce hep bir aşiret reisi, koyun çobanı olarak tarihler yazardı. Bilhassa Batı’dan gelen tarihler. Yani nasıl oluyor da bu bir devlet kurabiliyor aşiret reisi, bir çoban sürüleri var, nasıl oluyor da bir devlet kurabilir. Evet ilk başlarda devlet çok küçüktü belki fakat bir strateji olan bir bey, Osman Bey bu safhaya gelene kadar pek çok merallerden geçti. Halil İnalcık hocamız bunların üzerinde çalıştı. Bu merallere nasıl geldi. Bununla ilgili olay mahallelerine keşifler yaptık. Bundan birkaç yıl önce Karacahisar Eskişehir’e 7 kilometre mesafede biliyorsunuz. Osmanlının ilk başkenti. Karacahisar’ın fethi çok önemli Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu için çok önemli” ifadelerine yer verdi.

    Sempozyumu sonunda Bilecik Belediye Başkanı Selim Yağcı, katılımcılara plaket, üzerinde Kayı Kamgası, Osmanlı Devlet Arması ve Türk bayrağının bulunduğu flama hediye etti. Program sonunda Türkiye Gazetesi yazarı ve Tarih Profesörü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil ve Belediye Başkanı Selim Yağcı dolu salonu arkalarına alarak selfie çekti. Ardından Prof. Dr. Şimşirgil sevenlerine kitaplarını imzalarken, uzun kuyruklar oluştu.

  • Tıp Profesörü Beşiktaş’taki saldırı gecesi yaşadıklarını anlattı:

    Beşiktaş’taki saldırıda görevli olmamasına rağmen hastaneye koşan Sakarya Üniversitesi Akademisyeni Prof. Dr. Derya Özçelik, o gece yaşadıklarını anlattı. Özçelik, “O gece acil hayatımda hiç görmediğim kadar sessizdi. Yaralı polisler sedyelere uzanmış, sadece iyiyim diyorlardı” dedi.

    44 şehidin verildiği Beşiktaş saldırısında patlamanın yaşandığı yere yaklaşık 500 metre uzaklığındaki evinden görevli olmamasına rağmen koşarak yardıma giden Sakarya Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Derya Özçelik, o gece yaşadıklarını anlattı.

    Patlama sesini duyduktan hemen sonra televizyondan bombalı saldırı olduğunu öğrendiğini kaydeden Tıp Profesörü Derya Özçelik, “Büyük bir gürültünün ardından televizyondan geçen altyazıdan bomba olduğunu anladım. Evimin karşısında bulunan hastanedeki görevliler ‘ambulansları çıkarın’ diye bağrışmaya başladı. O zaman da yaralıların olduğunu anladım. Birden gitmeyi düşündüm, yaralılar var ve ben çok yakın bir mesafedeydim. Olay yerine bir 5 dakikada ulaşmışımdır. Acil olarak bir şey yapabilir miyim diye düşünmüştüm ancak girişime izin vermediler öyle olunca da hastaneye gittim. Yaralı polislerimiz sedyelere uzanmış yatıyorlardı. Tüm doktorlar koşmuş gelmiş içeride kalabalık bir ekip vardı. Yüzünde ve bacağında kesi olan iki polis kardeşimize müdahalede bulundum. O geceki atmosferden çok etkilendim, çok üzüldüm tüm vatandaşlar gibi. Ama birebir yaşamak da çok zor” dedi.

    Acillerde olan kargaşa havasının o gece hastanede yaşanmadığını ifade eden Özçelik, “O gece hayatımda hiç görmediğim kadar sakin bir ortam ve yaralı polislerimizden sıfır ses. Arkadaşlar sadece sedyeye yatmışlar, muhtemelen de şoktalar aynı zamanda çok efendiler. Sadece kendilerine sorulanlara ‘iyiyim’ diye cevap veriyorlar” diye konuştu.

    Patlamanın ardından Whatsapp’tan diğer cerrah arkadaşlarına da ulaştığını belirten Özçelik, koordineli olarak gece saatlerine kadar çalıştıklarını söyledi.

  • Kalp profesörü, kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi

    Sivas Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Kalp ve Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi 47 yaşındaki Prof. Dr. Ufuk Yetkin, üniversitenin misafirhanesinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

    Edinilen bilgiye göre olay, gece yarısı saat 00.30 sıralarında CÜ misafirhanesinde meydana geldi. 15 ay önce CÜ Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak göreve başlayan Prof. Dr. Ufuk Yetkin, gece saatlerinde misafirhaneye gelerek odaya çıktı. Prof. Dr. Yetkin’in odasını telefonla arayan misafirhane personeli, bir süre haber alamayınca odaya çıktı. Prof. Dr. Yetkin’in cansız bedeniyle karşılaşan görevliler daha sonra durumu sağlık ekiplerine haber verdi. Sağlık ekipleri Yetkin’in kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini belirledi. Bilimsel çalışmalarıyla dikkat çeken Prof. Dr. Yetkin’in bekar olduğu öğrenildi.

    Yetkin için Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi önünde tören düzenlendi. Törene CÜ Rektörü Prof Dr. Alim Yıldız, Yetkin’in meslektaşları ve yakınları katıldı. Törende konuşan Rektör Yıldız, “Aslında sözün bittiği yer. Ölüm karşısında söyleyeceğim çok bir şey yok. Ölüm bizim için bir ibret bir gerçek var hepimiz öleceğiz. Her an yanımızda her an bizi takip ediyor. Ufuk Yetkin hocamız dün akşam kalp krizi sonucu vefat etti. Kendisine rahmet diliyorum. Ailesinin başı sağolsun” dedi.

    Yetkin’in cenazesi yarın sabah toprağa verilmek üzere memleketi İzmir’e gönderilecek.

  • Matematik Profesörü 8 Yılda 4 Kur’an-ı Kerim Yazdı

    Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik-Bilgisayar Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr Şükrü Olgun, 10 yıl önce başladığı hüsn-i hat eğitiminin ardından son 8 yılda yaklaşık 4 Kur’an-ı Kerim yazarak inanılması güç bir başarıya imza attı. Yazdığı 3 Kur’an-ı Kerim’i tamamlayan, sonuncusunda bitirmek üzerek olan Prof. Dr. Olgun, “Hat eğitimine başladıktan sonra, aradığım, bana göre gerçek dünyanın burası olduğunun farkına vardım” dedi.

    Hattatlık eğitimine 2006 yılında, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nin açmış olduğu hüsn-i hat kursuyla başlayan Prof. Dr. Olgun, kısa süre içinde önemli bir mesafe aldı. Daha önce hüsn-i hatla, onu zevkle seyretmenin dışında hiçbir alâkası olmadığını belirten Olgun, “Hattâ, hüsn-i hattın bir sanattan ziyade, bakırcılık, demircilik, marangozluk gibi, özellikle İstanbul’da üç-beş usta tarafından icra olunan, yok olmaya yüz tutmuş bir zanaat olduğunu düşünmekteydim. 52 yaşında hüsn-i hatla tanıştıktan sonra anladım ki, 1400 yıllık geçmişi ve geleneği olan kadim el sanatlarımızın başında gelmektedir. 2006 yılına kadar hüsn-i hatla, uygulama anlamında hiç alâkam olmamakla beraber, kaligrafi anlamındaki günlük el yazımı hep geliştirme ve güzelleştirme gayreti içinde oldum. Belki bu sebeple yakın çevrem yazımın güzel olduğu hususunda hemfikirdir diyebilirim. Hat kursuna başladıktan sonra, aradığım, bana göre gerçek dünyanın burası olduğunun farkına vardım” dedi.

    İLK DEMEDE AMME CÜZÜ

    Kursun ilk yılki hocasının, İstanbul’da icra-ı sanat eden, Merhum Hamit Aytaç’ın yetenekli ve son derece üretken icazetli öğrencilerinden Hattat Yusuf Sezer olduğunu, öğrencilerine yazmış olduğu meşkin bir sayfa yazılmasını kâfi görmesine rağmen, kendisinin her meşkini en az on sayfa yazdığını anlatan Prof. Dr. Şükrü Olgun, “Kursun ikinci yılı Yusuf hocam, görevi Hattat Mahmud Şahin hocaya devretti. Aralıksız iki yıl da Mahmud hocamla nesih çalışmış oldum. Öğrenciliğimin ikinci yılında Hattat Mehmet Şevki Efendi’nin, Hattat Hüseyin Kutlu tarafından nefis bir tıpkıbasımı yapılan Amme cüzünü taklîden yazdım. Bu çalışma, mushaf yazma çalışmalarım için en önemli temeli teşkil etmiştir diyebilirim. Yazmış olduğum bu Amme cüzünün basılabilecek düzeyde bir çalışma olduğunu, istersem bastırabileceğimi ifade buyuran değerli hocalarımın, artık Mushaf yazmaya başlamam gerektiği hususunda ısrarlı diyebileceğim teşvikleri oldu. Oysa benim böylesine devasa bir projeye başlama cesaretim yoktu. Haftalarca bu meseleyi hep düşündüm. Nihayet Yusuf hocamı bir ziyaretimde, konu tekrar gündeme geldi. Başarabileceğime dair tereddüdüm tam zail olmamışken, tabir caizse, hocam bir emrivaki yaptılar. Masasındaki kalem kutusundan bir kamış kalemi kendi eliyle açıp bendenize vererek, adeta yazmaya başlamamı emir buyurdular. İşte ilk Mushaf-ı Şerifimi yazmaya, 2008 yılı Ağustos ayında, böyle başladım. İki buçuk yılda tamamlamak nasip oldu. Mushaflar Kurulu’nun onayından geçtikten sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’na, basılması kaydıyla, bağış talebinde bulundum. Bağış eser söz konusu olduğu için Başkanlık, Mushafı Türkiye Diyanet Vakfı’nın basmasının daha uygun olacağı gerekçesiyle Vakf’a havale etti. Mushaf, Vakfın icra kurulu, yayın kurulu ve mütevellî heyetin de onayından geçerek, yayın kararı alınmış oldu. İnşallah basımını beklemekteyiz” diye konuştu.

    Birinci Mushafımı tamamladıktan sonra hiç ara vermeden, ikincini yazmaya başladığını ve 2 yıla yakın bir sürede de bitirmenin kısmet olduğunu anlatan Prof. Dr. Olgun, şunları söyledi;

    8 YILDA 4 KUR’AN-I KERİM YAZDI

    “Ardından üçüncü Mushafımı da bir buçuk yıl gibi bir sürede tamamlayarak dördüncü Mushafıma başladım. Şu an itibariyle 18. cüzü bitirmiş bulunmaktayım. İnşallah en geç bir yıl içinde bitirmeyi umut ediyorum. Söz konusu Mushaflarımın ilk üçü Ali el-Kârî imlâlı olup, dördüncü Mushafım Resmi Osmanî imlâsıyla yazılmaktadır. El yazması bir Mushaf yetmez miydi? Neden dört veya daha fazla Mushaf yazmak istediğim hususuna gelince; bunun bence iki sebebi var: Birincisi, bizatihi hüsn-i hattın tanımının, Kur’an’ı en güzel biçimde yazma gayreti olarak ifade olunmasıyla ilgilidir. Her yazdığım Mushafın bir öncekine göre, sanat açısından, daha ileri olduğuna inanıyorum. İkincisi de yazmanın bendenizde bir tutku hâlini almasından kaynaklanmaktadır. Yazmadan edemediğimi söyleyebilirim. Nitekim 2006 yılından bugüne hiç durmadan yazmaktayım. Aşağı yukarı 8 yılda 4 Mushafın yazımını tamamlayacak olmam da, zannediyorum son söylediğim hususu teyid edecektir. Birinci Mushafımın her yaprağının, arkalı-önlü olmak üzere, yazımının 15 saatin altına hiç düşmediğini söyleyebilirim. Her gün bir yaprağı bitirmek gibi bir prensiple çalıştığıma göre, günde 15 saat çalıştığım çok olmuştur. İkinci Mushafımda her bir yaprak için bu süre yaklaşık 12-13 saati bulurken, üçüncü Mushafda 9 saat, dördüncü Mushafımda ise 8 saat olarak tezahür ettiğine göre, bu husus, yazdıkça süratin de belli ölçüde arttığı anlamına gelmektedir ki, gayet tabî bir durumdur.

    İŞTİYAKLA YAZMA ARZUSU ALLAH’U TEÂLÂ’NIN BİR LÜTFÜ

    Prof. Dr Şükrü Olgun, Mushaf yazma işinin hat sanatının en ağır projelerinden biri, belki de birincisi olarak zor ve meşakkatli olduğu kadar; o ölçüde de yazan için bir huzur kaynağı olduğunu belirtti. Olgun, “Elbette günde en az 8-10 saat çalışarak yoruluyorsunuz ancak ertesi gün daha büyük bir iştiyakla yazma arzusunu taşıyorsunuz. Bu husus Allah’u Teâlâ’nın bir lütfu olsa gerek! Çünkü herhangi bir metni her gün aynı istek ve arzu ile yazmanın mümkün olamayacağına inanıyorum. Bilindiği üzere hat sanatında mezuniyet anlamına gelen “icazetname” geleneği vardır. Hoca, öğrencinin yazının belli türlerinde olgunlaştığına kanaat getirirse, ona icazetnamesini genellikle bir törenle verir. Öğrenci icazetini aldıktan sonra yazılarının altına imza atmaya da hak kazanmış olur ve kendi üslubunu ortaya koyarak yazmaya devam eder. Bendeniz de dördüncü Mushafımın ortalarında iken hüsn-i hattın nesih türünde, yani Kur’an yazısı olan tarzında, Mushaf-ı Şerif Hattatlığı denilebilecek icazetnamemi, Hattat Yusuf Sezer Hocamdan, 18 Nisan 2016 tarihinde, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde düzenlenen bir törenle almış oldum. Rabbime şükürler olsun” diye konuştu.

    EN BÜYÜK ARZUSU

    Mushaf yazmanın hazzına erdikten sonra onu bırakmanın mümkün olmadığına, bu nedenle sağlığı elverdikçe de yazmaya devam edeceğime inandığını söyleyen Olgun, “En büyük arzum, yazmış olduğum Mushaf-ı Şerif’lerin basıldığını ve okunduğunu dünya gözüyle görmektir. Yazmış bulunduğum ve bundan böyle de yazacağım bütün Mushaflarımı, birinci Mushafım gibi, telif ücretsiz, yani Allah rızası için bağış yoluyla bastırmayı düşünmekteyim. Yazmış olduğum tüm Mushaflar, Mushaflar Kurulu’nun kriterlerine çok uygun olmakla birlikte, özellikle son iki Mushafımda satır sonlarındaki muhtemel sıkışmaları bertaraf etmeye, kelimelerin karmaşık terkiplerinden olabildiğince sarfı nazar etmeye gayret ettim. Harekeleri ve secavendleri mümkün mertebe, estetik mülâhazayı da göz önüne alarak, yerli yerinde kullanmaya çalıştım. Her bir kelimenin terkibinin hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekilde açık ve net olmasına dikkat ettim. Son Mushafımda, tüm bunlara ilave olarak, hiçbir durak gülünü satır başına getirmemeye bilhassa dikkat etmekteyim” dedi.

    BASKI İÇİN DESTEK BEKLİYORUM

    “Bağış yoluyla bastırmak istediğim tüm Mushaflarımın basımı ve dağıtımı hususunda hamiyetperver, ilgili yayınevlerinin himmet ve desteğini beklemekteyim” diyen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Matematik – Bilgisayar Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr Şükrü Olgun, şunları belirtti;

    “Bugün itibariyle ülkemizde İmam Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakülteleri başta olmak üzere, Kur’an eğitimiyle ilgilenen tüm kurum ve kuruluşlarda büyük ekseriyetle bilgisayar dizgisi Mushaf kullanıldığını biliyoruz. Bu durum medeniyet tasavvurumuzdaki akıl almaz kırılma ve parçalanma açısından son derece üzüntü ve hattâ kaygı verici bir durumdur. Çözüm bize göre basittir: Yapılacak şey, söz konusu tüm kurumlarda, el yazması Mushafı zorunlu kılmaktan ibarettir. Bir Kur’an öğreticisi, öğrencilerine el yazması veya bilgisayar dizgisi Mushaftan hangisini tercih ederlerse etsinler, ancak sınavın el yazması Mushaftan olacağını söylerse, öğrenciler ne diyebilecektir? Kaldı ki, el yazması Mushafın 1400 yıllık İslâm kültür ve sanatındaki önemine dair 10-15 dakikalık bir konuşma bile, öğrencileri ikna etmeye yetecektir kanaatindeyim.”

    TEŞEKKÜR

    Prof. Dr Şükrü Olgun, açıklamasının sonunda, hocaları ve ailesinin yanı sıra, kendisine her türlü desteği sağlayan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektör Prof. Dr. Hasan Gönen, Fen – Edebiyat Fakültesi Matematik – Bilgisayar Bölümünde huzurlu bir yazma ortamı sağlayan Dekan Prof Dr. Tevifik Gedikli ve Bölüm Başkanı Prof. Dr Zekeriya Arvasi’ye teşekkür etti.