Etiket: Osmanlıda

  • ETÜ’de ‘Osmanlı’da Kahve ve Kahvehaneler’ konferansı düzenlendi

    ETÜ’de ‘Osmanlı’da Kahve ve Kahvehaneler’ konferansı düzenlendi

    Erzurum Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından “Osmanlı’da Kahve ve Kahvehaneler Konferansı” düzenlendi.

    Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Uğur Akbulut konuşmacı olarak katıldığı konferansta, “Türk kültüründe kendine özgü bir yere sahip olan kahve, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kahvehanelerin açılmasıyla beraber yaygınlaşmış, her kesimden insanı bir araya getiren toplumsal bir içeceğe dönüşmüştür. Kahvehaneler, zaman zaman toplu olarak kapatılma kararlarıyla karşı karşıya kalsalar da her seferinde yeniden ve daha fazla sayıda açılmışlardır” dedi.

    Konuşmalarına kahvehanelerin geçmişinden bahseden Akbulut, “Mahalle, esnaf, yeniçeri, tulumbacı, semai, aşık kahvehaneleri gibi çeşitleri olan kahvehaneler; kahve tiryakilerini kendine çekmiş ve toplumsal hayatın şekillenmesine katkı sağlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tüm devlet sisteminde meydana gelen değişimden kahvehaneler de payını almış ve hem mekân hem de hizmet yönünden ciddi bir dönüşüme uğramıştır. Bu dönemde yaygınlaşmaya başlayan çay, kahvenin saltanatına ortak olmuşsa da kahve ve kahvehaneye olan ilgi devam etmiş ve toplumsal bir mekân olarak cumhuriyet dönemine intikal ettiğini” diye konuştu.

    Konferans sonunda ETÜ Rektörü Prof. Dr. Bülent Çakmak, “Osmanlı’da Kahve ve Kahvehaneler Konferansı” sunumundan dolayı Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Uğur Akbulut’a teşekkür belgesi takdim etti. Kahve tadında geçen program toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi.

  • Osmanlı Ocakları’ndan Adana’da “Osmanlı’da Hoşgörü” konferansı

    Osmanlı Ocakları Derneği, Adana’nın Karaisalı ilçesinde ‘Osmanlı’da Hoşgörü’ konulu konferans düzenledi.

    Konferansın açılış konuşmasını yapan Osmanlı Ocakları Derneği Genel Başkanı Kadir Canpolat, “Osmanlı Devleti’nde Osmanlı askerleri ücretsiz askerdi, gönüllüydü. Eğer bir devletin gönüllü askerleri varsa devleti ilelebet devam eder” dedi.

    Canpolat, Osmanlı Devleti’nde Osmanlı askerlerinin ücretsiz asker olduğunu, gönüllülük esasıyla yapılan bu hizmetin Osmanlı Devleti’ni ilelebet devam ettirdiğini belirterek, “İşte biz de Osmanlı Ocakları olarak devlet-i aliyyenin gönüllü askerleriyiz. Tüm teşkilatımız bu vatanın bu milletin askeridir. Kefenli liderin kefenli askerleridir. Biz, hiçbir siyasi partiye organik bağla bağlı değiliz ancak dış güçlere karşı özellikle şu zor dönemde kefenli liderin, Erdoğan’ın askeriyiz. Hazreti Fatih’ten Atatürk’e kadar gelmiş bütün liderlerimizin izinde, Erdoğan’ın emrindeyiz. Bir ahlakla, bir vicdanla Osmanlı Ocaklarıyız. Dünyanın her yerinde Osmanlı medeniyetini ayağa kaldırmaya yemin ettik. Özel dönemlerden geçiyoruz. Milletin Cumhurun ittifakı ile bir olduğunu görüyoruz ve bu bilinçle önümüzdeki seçimlerde oy kullanacağını biliyoruz’’ dedi.

    Konferansta programa katılamayan AK Parti Adana milletvekilleri Tamer Dağlı ve Ahmet Zenbilc’‘nin mesajları okundu. Konferansa, Osmanlı Ocakları Kurucu Genel Başkanı Kadir Canpolat, Osmanlı Ocakları Genel Merkez Yöneticileri, Osmanlı Ocakları Teşkilatları, emekli Müftü Prof. Dr. Yazar Ragıp Güzel, Karaisalı Kaymakam Vekili Melih Aydoğan, Karaisalı Belediye Başkanı Sadettin Aslan, eski Karaisalı Belediye Başkanı Hasan Hüseyin Kuşçu ile vatandaşlar katıldı.

  • Unutulan bir Ramazan geleneği: Osmanlı’da diş kirası

    Üç kıtada 600 yıl boyunca hüküm süren Osmanlı Devleti’nde Ramazan ayı her zaman özel bir yere sahipti. Ev sahipleri yemeğe gelen misafirlerine ‘diş kirası’ ismi altında hediyeler sunardı. Osmanlı’nın nezaketini gösteren diş kirası günümüzde unutulmaya yüz tutan gelenekler arasında yer alıyor.

    Osmanlı vatandaşları, Ramazan ayında hem evlerinin hem de kalplerinin kapılarını sonuna kadar açıyorlardı. İftar saati kapıyı kim çalmışsa kesinlikle geri çevrilmezdi. Hem zenginler için hem de ihtiyaç sahipleri için sofralar kurulurdu. İftarın ardından ise ev sahibi, yemeğe gelen misafirlerine diş kirası ismi altında hediyeler sunardı. Unutulmaya yüz tutan bu gelenek ile ev sahibi; “Misafirim oldunuz, benim sevap kazanmam için zahmet edip yol yürüdünüz, yemek yerken dişlerinizi yordunuz, bu da sizin dişinizin kirası olsun” demek isterdi.

    “Ecdadımızın nezihliğini, tevazusunu ve cömertliğini gösteren enteresan bir ananedir”

    Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş gelenekler arasında yerini alan diş kirasının ecdada ait güzel ve enteresan bir özellik olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, “Diş kirası tatbikatı ecdadımızın nezihliğini, tevazusunu ve cömertliğini gösteren enteresan bir ananedir. Ramazan ayına mahsus olmakla beraber başka ziyafetlerde de tatbik edilir. Burada iftara davet edilen davetlilere iftar davetinden ayrılırlarken bir hediye vermek adettir. Buna diş kirası deniyor. Bu kelimede de bir incelik var; yani biz sizin dişinizi kiraladık. Eskiler yaptıkları iyilikleri, başkalarına yaptıkları iyilikler olarak değil de onların kendilerine yaptıkları iyilikler olarak görürlerdi. Yani iftar veren bir kimse, ‘uzak yerlerden bu insanlar ben sevap kazanayım diye çıktılar geldiler. Alışmadıkları yemekleri, alışmadıkları insanlarla yediler. Ben de bu iyiliklerin karşılığında onlara bir hediye vereyim’ der. Mantığı budur” ifadelerini kullandı.

    “Diş kirasında hediye umumiyetle paradır”

    Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, iftar sahipleri tarafından verilen hediyelerin genellikle para olduğunu fakat başka hediyelerin de verildiğini kaydederek, şöyle konuştu:

    “Bu dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan bir hususiyettir. Osmanlıların ne kadar ince düşündüklerini, İslam ahlakını ve terbiyesini ne kadar derinden yaşadıklarını gösteriyor. Bu hediye umumiyetle paradır ama para misafirin eline verilmeyeceği için altın veya gümüş bir havlunun, mendilin veya bir kesenin kenarına bağlanır ve bu şekilde hediye edilir. Sanki havlu hediye ediliyormuş gibi davranılır fakat kenarında para bağlıdır. Eskiden para verilirken çocuklara da bayramlarda mendile veya çoraba bağlarlardı. Para şart değil başka hediyeler verdikleri de olur ama umumiyetle paradır. Adet bu şekilde cereyan etmiş”.

    “Hediyeyi satıp Fatih’te küçük bahçeli bir ev almışlar”

    Osmanlı’da diş kirasının önemine de değinen Prof. Dr. Ekinci, Koca Hüsrev Paşa’dan örnek vererek, “Eskilerin anlattıklarına göre bazı namlı evlerde verilen hediyelerden bazen bir ev eşyasını düzecek kadar para verirlermiş. Koca Hüsrev Paşa diye bir sadrazam var. O sadrazama bir memur iftara gitmiş. İftarın ardından sadrazam sandığı karıştırırken, bir kahve fincanının zarfı olurdu eskiden altın, gümüş işlemeli. Sadrazam, “Evladım kusuruma bakma yok zamanıma denk geldin. Bunu diş kirası olarak kabul eder misin?” demiş. Memur kabul edip bir kenara atmış. Gel zaman git zaman onu satmak icap etmiş. Satıp Fatih’te küçük bahçeli bir ev almışlar. Diş kirasının ehemmiyetini gösteren dikkate değer bir hadisedir” diye konuştu.

  • (Özel Haber) Osmanlı’da koruyucu hekimliğin önemi anlatıldı

    Sultan Abdülhamit Han’ın 4. kuşak torunu Nurhan Osmanoğlu, Osmanlı zamanında koruyucu hekimliğin çok önemli olduğunu belirterek, insanların hasta olmasını beklemek yerine hasta olmamaları için faaliyet gösterildiğini söyledi.

    Nurhan Osmanoğlu, Konya’da Emine Baran Yaşam Merkezi tarafından Bacıyan-ı Meram Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen programa katıldı. Osmanoğlu, programda, “Osmanlı’da koruyucu hekimlik” başlığında Osmanlı’da tıbbı nebevinin öneminden bahsetti, saray adabı, padişahların ve sultanların sağlık kuralları ve hacamat hakkındaki bilgilerini paylaştı.

    “Osmanlı’da koruyucu hekimlik çok etkindi”

    Osmanlı zamanında koruyucu hekimliğin çok etkin olduğunu belirten Nurhan Osmanoğlu, günümüzde ise bunun tam tersi olduğunu belirterek, “İlk başta besinler, özel besinler verilirmiş, ne tüketmesi gerektikleri belli aralıklarla. Zaten padişahlarımız, sultanlarımız, hacamat yaptırırlar. Bu şekilde de bireyleri hasta etmemek için uğraşmışlar. Artık çok ilerleyen vakalarda, Osmanlı şifahanelerine, hastanelere giderlermiş ve tek amaç hasta olmamaları. Zamanımızda maalesef koruyucu hekimlik yok. 35-40 yıl önce üniversitelerde okutuluyordu koruyucu hekimlik ve bunun önemi. İnsanları hasta etmemek ve biz nasıl bunun için uğraşabiliriz diye öğretiliyordu. Günümüzde çok sık ilaç satılarak tıbbı nebevinin önemi azaldı. Çok sık sülük tedavileriyle, besin, çevre koşulları, hacamatla korunuyorlar. Ama şuanda bakıyoruz ki, 2001’de 600 milyon kutu ilaç satılmış, 2011’de bu 6 milyar kutu ilaç oluyor. İlaçlarla tedavi, tanı ve tedavi şeklinde ama tıbbı nebevide bu şekilde değil, metabolizma, bağışıklık ve hasta etmemek, koruyarak. Ondan sonra herhangi bir şey varsa ilerleyerek oluşabilecek bir şey varsa korumaktır” dedi.

    “Çok güzel kahve geleneğimiz var”

    Sultan 2. Abdülhamit Han zamanından gelen çok güzel bir kahve geleneklerinin olduğunu anlatan Osmanoğlu, “Kahveyle başlıyoruz güne, kahveyle başlar babam. Muhakkak sabah hurmayla beraber bir fincan kahvesini içer, 1-2 saat sonra kahvaltısını eder. Akşam namazını kıldıktan sonra akşam yemeğini yerler çok da geç kalmadan. Sebze tüketilir bizim evde, salata, çorba. Normal tuz yerine kaya tuzu kullanıyoruz. Zeytinyağlı yemekleri annem çok güzel yapar. Konya’da da çok güzel yemekler var. Bu şekilde küçüklüğümden beri çok fazla değişikler olmadı” şeklinde konuştu.

    “Ramazan ayını hacamat yaparak karşılarız”

    Ramazan ayını hacamat yaparak ve sülük tedavisi olarak karşıladıklarını ifade eden Nurhan Osmanoğlu şöyle devam etti:

    “Ramazan’a hazırlanmak için çok güzel bir kür yaptık. Hepimiz gittik hacamat olduk. 2-3 kere sülük yaptık. Böyle arınarak Ramazan’ı karşılıyoruz. Sahurdan epey önce kalkılır, yatılmaz, 3’te sofra hazırlanmaya başlar. Kahvaltı ve çorba olabilir. Belki kahvaltılıklarla beraber açık çay olabilir. Ihlamur bazen babam ister. Bu şekilde sahurumuzu bitiririz. Ozon tabakasının en temiz havasının sabah ezanı vakti olduğunu babam sayesinde öğrendim. Namazımızı kılarız ve babam sabah ezanı okunmadan çıkıp sabah namazını mescitte kılmamızı çok arzu eder. Bunun tıbbi olarak araştırmasını yaptım. Ozon tabakasının en güzel yakalayabileceğiniz, havanın en temizini yakalayabileceğiniz sabah namazından biraz önce ve sabah ezanıyla olan havadır. Ozonla tedavi var aynı zamanda. Kulak, burun, boğazdan ve lokal olarak yapılan tedavi de var.”

    “Hacamat her derde deva”

    Hacamatın her derde deva olduğunu söyleyen Osmanoğlu, dedelerinden kalan bu güzelliğin daha fazla duyurulması gerektiğini belirterek, “Hacamat her derde deva ve hacamatın nokta atışlarıyla yapılan, gerek astıma, gerek varise, akciğere ve buna benzer birçok hastalıklara faydası var. Tabii bu dedelerimizden kalan çok güzel şeyler bunlar. Arzu ediyorum ki bunlar her yere yayılsın. Kadınlarımızın sesi çıkmalı bu konularda. Çok güzel bir soyun torunlarıyız. Ben kandan torunuyum ama candan torunları sizlersiniz. Sizler bir şekilde bizleri buraya getirdiniz” diye konuştu.

    “Osmanlı’da koku önem taşıyordu”

    Uzun yıllar Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yapan koku eksperi ve sosyolog Bihter Türkan Ergül ise, Osmanlı şifahanelerinde koku tedavisinden bahsetti. Bihter Türkan Ergül, Osmanlı’da hacamat, sülük, koku ile tedavinin çok ayrı bir önem taşıdığını belirterek, padişahların sefere giderken yaptırmış oldukları hacamatlar ve sülüklerin kayıt altında olduğunu söyledi. Uluslararası anlaşmaların yapılacağı zaman bile kokular kullanıldığını ifade eden Ergül, “Osmanlı, anlaşma maddelerini yazarken mürekkebin içerisine derkamber kullanmıştır. Devlet erkanında koku aynı zamanda adap ve protokol için daha ayrı bir önem taşımaktaydı . Divanda padişahlar karar vermeden önce, avuç içlerine misk ve uhud sürerlermiş, liderlik özelliklerini tetikledikleri için” dedi.

    Emine Baran Yaşam Merkezi sahibesi Emine Baran da, hacamatın sağlık ve psikolojik etkilerinden bahsetti, bu tür etkinliklerin önümüzdeki günlerde tekrarlanacağını ifade etti.

  • Osmanlıda Azınlıklara Hak Verilmediği İddialarına Cevap

    Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu’nda konferans veren Gazeteci Yazar Bülent Ağcabay, Osmanlı’nın azınlıklara hak vermediği iddialarına, “Özelikle Antep’in işgal edildiği günlerde Antep’te 2 tane okulumuz vardı. Ancak işgal günlerinde sözde azınlıkların yani Amerikalılarının, Fransızların, İngilizlerin ise 33 tane Antep’te okulu vardı” dedi.

    GAÜN Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu konferans salonunda Gaziantep Kültür Yaşamından Küçük Bir Kesit isimli konferans veren Gazeteci Yazar Bülent Ağcabay, öğrencilerin yoğun ilgisini gördü. Ağcabay, Gaziantep’in özellikle Cumuhuriyetin ilk yıllarındaki kültür yaşamından kesitler sunarak, Halkevi Kültür Yayınları ve sosyal yaşamdan örnekler verdi. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte tüm yurtta olduğu gibi Gaziantep’te de eğitim seferberliği başlatıldığını ve ilk olarak okul olabilecek yerlerin tespit edilerek kısıtlı imkanlarla eğitim verilmeye başlandığını kaydeden Ağcabay, Antep’in Fransızlar tarafından işgal edildiği günlerinde iki tane okulda eğitim verilmeye çalışıldığını ifade etti. Sayının Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen eğitim seferberliğiyle 63 okula çıktığını vurgulayan Ağcabay, okullarda eğitim veren öğretmen sayısının 136, öğrenci sayısının ise 2 bin 696’ya ulaştığını kaydetti.

    Ağcabay, “Gaziantep’te kültürel anlamda hareketlilik 1923 yılından 1931 yılına kadar yani cumhuriyetin ilk 8 yılında türk ocaklarının çalışmalarıyla başlanmıştır. Ancak kültürel anlamda yoğunluk 24 Haziran 1932 tarihinde bu günkü öğretmen evi olarak bilinen Kendirli Kilisi’nde açılan halk eviyle gerçek yoğunluğuna kavuşmuştur. Burada ilk önce Türkçe konuşma, okuma yazma kursları açılarak dil ve alfabe anlamında önemi yeniliklere katkıda bulunacak çalışmalar yapılmıştır. Halk evlerinde açılan kurslarla, kitap saraylarla, okuma odalarıyla bir taraftan halk aydınlatılırken, sahnelediği halk tiyatrolarıyla konferanslarla rejimi kökleştirmek ve Milli Şuuru arttırıcı çalışmalar yapılıyordu. Bu dönemde aynı zamanda dönemin şair ve yazarları tarafından Hasırcıoğlu gibi, daha sonra türk dil kurumunun da başkanlığını yapan Ömer Asım Aksoy gibi yazarlardan da Gaziantep ile ilgili 37 tane kitap Gaziantep kültür yaşamında yer bulmuştur” dedi.

    Osmanlı döneminde azınlıklara hak verilmediği yönündeki iddialara da cevap veren Ağcabay, “Özelikle Antep’in işgal edildiği günlerde Antep’in 2 tane okulumuz vardı. İdadi dediğimiz ticaret mektebi ve rüştiye dediğimiz bu günkü gaziler caddesinde bulunan sarı mektep olarak bilinen bir okuldu. Ancak işgal günlerinde sözde azınlıkların yani Amerikalılarının, Fransızların İngilizlerin 33 tane Antep’te okulu vardı. Yani Antep işgal edilmiş, kendi memleketimizde 2 tane okulumuz var. 33 tane de azınlıkların o dönemde devam eden okulları var. Bunların çocukları bu okullarda eğitimlerini görüyorlardı. Çok ilginçtir bu okullar Amerikalılar tarafından, Amerika Erkek Koleji, Fransızlar tarafından Fransız, Fransız Sen Joseph Kız Koleji gibi. Sen Joseph kız koleji çok önemlidir. Çünkü, dünyada yalnızca 4 tane vardır, bir tanesi de Antep’tedir. Bunlar işgalden önce yıllar önce önce yerleşmişler, oturmuşlar. Okullarını açmışlar, eğitimlerini vermişler sonrada 1918 yılında önce İngilizler daha sonra da Fransızlar tarafından kentimiz işgal edilmiştir” şeklinde konuştu.

    KENTİN BASIN TARİHİNDEN KESİTLER

    Antep’te çıkan ilk gazetenin 1872 yılında çıkartılan Ayıntap Gazetesi olduğunu söyleyen Ağcabay, “Bundan 31 yıl sonra yani 1903 yılında Hüseyin Cemil Göğüş tarafından şapirograf tekniğiyle hazırlanan Mecmua-i Maarif sadece Gaziantep’te değil Güneydoğu Anadolu’da Türklerin çıkarttığı ilk gazete olma özelliğine sahiptir. 1905 Yılında Celal Kadri Barlas’ın çıkarttığı İmam Baba bölgedeki ilk mizah gazetesi. Yine 1908 yılında Sait Sabit Erel tarafından çıkarılan Palyaço isimli ikinci bir başka mizah gazete daha yayın hayatını sürdürmüştür. Kadri Barlas, Ali Kemal ve Hüseyin Göğüş tarafından çıkarılan ‘Antep Haberleri’ gazetesi Kasım 1918’den Şubat 1921 yılana kadar yayımlandı. Bu gazetenin Antep direniş harekâtında halkın toparlanmasında etkili olmuştur. Antep’in gerek İngilizler, gerekse Fransızlar tarafından işgal edildiği günlerde gizli olarak çıkarılan bu gazete yardımıyla o zor günlerde halkın direnişi ve teşkilatlanması bakımından önemli bir görev üstlenmiştir. Yine 8 Şubat 1922 yılanda yani Antep’e Gazilik unvanının verilişinin 1. yılında yayın hayatına başlayan ve Ziya Gökalp’in Gaziantep’e geldiğinde ’Türklerin Etnografik Tasnifi’ konulu incelemesini yayınladığı ‘Gazisancak’ gazetesi yine çok önemlidir” dedi.

    Ağcabay, Cumhuriyet’in ilanından sonra çıkan ilk gazetenin ise 1924 yılında Ekrem Cenani tarafından kurulan ’Halk Dili Gazetesi’ olduğunu söyledi. Söyleşinin sonunda Gazeteci Ağcabay’a günün anısına teşekkür belgesi ve hediye takdim eden GAÜN Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Müdürü Yrd. Doç. Dr. Metin Yıldırım, bu tür konferansların öğrencilerin yaşadığı kenti bilmesi açısından farklı bir önem taşıdığını ve öğrenim yılı içerisinde kültürel etkinliklere yer vereceklerini söyledi.