Etiket: olabilir

  • Ayak Tabanı Siğilleri Bulaşıcı Olabilir

    Dermatoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Özlem Karadağ Köse, ayağın çeşitli bölgelerinde çıkan, çoğu zaman ağrı yapan, genellikle, irili ufaklı lezyonlar şeklinde baş gösteren kabarıklıklar olarak tarif edilen ayak taban siğillerinin tedavisi yapılmadığı takdirde zaman geçtikçe tedavinin daha da güçleşeceğine dikkat çekti.

    Ayak tabanındaki siğillerin sık olarak görülebileceğini belirten Medical Park Ordu Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Özlem Karadağ Köse, siğillerin HPV denilen virüsün bazı alt tiplerine bağlı olarak geliştiğini, bu tür lezyonların özellikle çeşitli hastalıklar veya kullanılan ilaçlar nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde görüldüğünü belirtti.

    “SİĞİLLER BULAŞICIDIR”

    Ayak taban siğillerinin virüs kaynaklı olması nedeni ile bulaşıcı olduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Köse, “Özellikle ortak kullanılan alanlar ve eşyalar aracılığı ile bulaşırlar. Ellendiğinde ise ağrı ve acı hassasiyeti gösterebilirler. Özellikle yürürken bu bölgelerde şiddetli ağrı şikayeti olabilir. Bu siğillerin bazıları çok ağrılı olduklarından, yürümeyi bile engelleyen duruma gelebilirler” dedi.

    “TEDAVİ GECİKTİKÇE TEDAVİ GÜÇLEŞİR”

    Tedavisi yapılmayan ayak tabanı siğillerinde, zaman geçtikçe tedavinin daha da güçleşeceğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Özlem Karadağ Köse, şu bilgileri verdi: “Ayak tabanı siğillerinin tedavisinde en sık kullanılan yöntemler kriyoterapi, salisilik asit veya laktik asit içeren kremler, podofilin, koterizasyon veya lazer tedavileridir. En çok kullanılan tedavi yöntemlerinden olan kriyoterapi tekrarlayan seanslar halinde 2-4 hafta aralıklarla uygulanır. Dirençli lezyonlarda imikimod içeren krem de haftada 3-5 kez kullanılmak üzere tedaviye eklenebilir. Tedavinin seçimi kadar kişinin bağışıklığının cevabı da tedavi başarısını etkiler. Kimi hastalarda tek seans ile tedavi sağlanırken bazılarında tekrarlayan ve uzun süren tedaviler gerekebilir.”

  • Önemsenmeyen Akıntı, Rahim Kanseri Habercisi Olabilir

    Kadın ve Doğum Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Haşmet Mesut Özsoy, kadınların önemsemediği vajinal bir akıntının rahim ağzı kanserinin bir habercisi olabileceğine dikkat çekti.

    Rahim ağzı kanserinin kadınlarda en çok ölüme yol açan kanser tipi olduğunu belirten Prof. Dr. Haşmet Mesut Özsoy, hastalığın tedavisinin yapıldığı takdirde 5 yıllık ortalama sağ kalım oranının yüzde 92 olduğunu söyledi.

    Evli veya cinsel yaşamı aktif olan kadınlarda rahim ağzı kanseri tarama testi olan smear testinin yapılması gerektiğinin altını çizen Gözde İzmir Hastanesi hekimlerinden Dr. Özsoy, “Bu test sayesinde rahim ağzı kanserini yakalayabiliyoruz. Bu kanser türü, 30’lu ve 40’lı yaşlarda karşımıza çıkmaktadır. Diğer kanserlerin oluşumunda bir çok neden varken, rahim ağzı kanseri HPV enfeksiyonu sonucu oluşmaktadır. HPV enfeksiyonuna Türkiye’de çok sık rastlanmaktadır. Cinsel aktif kadınların çoğu zaten enfektedir. Günümüzde cinsel aktif hale geldikten sonra HPV enfeksiyonundan korunmamız hemen hemen mümkün değildir. Bu hastalık sadece cinsel yolla bulaşmaz. HPV her yerden bulaşabilir. Banyo, tuvalet, havuzdan bulaşabilir. Bu enfeksiyonun 99 tipinden ikisi (16-18 tipleri) rahim ağzı kanserinden sorumludur. Biz smear veya diğer tarama testlerinde bu iki tipe rastladığımızda, rahim ağzı kanserleri belirtilerinin başladığını düşünürüz. Kadının yaş durumuna göre tedaviye başlanması gerektiğini söyleriz” dedi.

    ÇOK EŞLİLİKTE RİSK YÜKSEK

    Günümüzde yapılan kontrol testleri sayesinde rahim ağzı kanserini çok erken yakalanabildiğine dikkat çeken Dr. Özsoy, “Dolayısıyla kanser olmuş kadınları erken dönemde yakalayıp, tedavilerini başarılı bir şekilde yapabilmekteyiz. Bu yüzden yüzde 90’ın üzerinde yaşam sürecini görebiliyoruz. HPV tanısı konmuş kadınlarda, HPV aşısı yaptırmayan kadınlarda, hiç smear testi yaptırmayan kadınlarda kanserin görülme riski daha yüksektir. Kadınların smear testini iki yılda bir mutlaka yaptırması gerekiyor. Erken yaşta cinsel ilişkide bulunulması, bağışıklık sistemi hastalığının olması, sigara kullanımı, çok eşlilik de rahim ağzı kanseri riskini artırıyor. Çok eşli kadınların, tek eşli kadınlara göre rahim ağzı kanserine yakalanma riskleri 2 ila 4 kat daha fazladır” diye konuştu.

    İLİŞKİ SONRASI LEKELENME TARZINDAKİ KANAMALARA DİKKAT

    Cinsel ilişki sonrası kanama, adetler arası kanama, menapozdan sonra lekelenme tarzındaki kanamaların mutlaka rahim ağzı kanseri açısından değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Dr. Özsoy, şöyle devam etti: “Sulu, bulanık, pembe vajinal akıntısı olan kadınlarda rahim ağzı kanserine daha sık rastlıyoruz. Kadınlarımız bu durumu vajinal enfeksiyon veya akıntısı olarak düşünebilirler. Ama bazen öyle olmuyor. Kadın havuza gittikten veya seyahat ettikten sonra bir hafta sonra kokulu bir akıntı geliyor. Eczaneye gidiyor, bir fitil alıyor, tedavi oluyor. Ancak incelendiğinde rahim ağzı kanserine yakalandığına ortaya çıkıyor. Bakıldığında basit bir vajinal akıntı da bile smear testi yapılmalıdır. Kanamada, ‘Ben ileri seviye rahim ağzı kanseriyim’ diye bir şeyin söz konusu değildir. Rahim ağzı kanserinin belirtilerinden biri kanamadır. Bir diğeri adet düzensizliği, aşırı kanama, ilişki sonrası olan lekelenme tarzında bir görüntü varsa hemen doktora başvurulmalıdır. Spiral yerinden kaymış da olabilir, basit bir kanama da olabilir, ya da rahim ağzı kanseri başlangıcı olabilir. Mutlaka kadın ve doğum hastalıkları uzmanına gidilmeli, gerekirse smear testi tekrar edilmelidir”.

  • Uzamış Nezle Hali Sinüzit Habercisi Olabilir

    Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bahadır Baykal, uzun süren nezlenin sinüzit habercisi olabileceğini söyledi.

    Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bahadır Baykal, toplumda en fazla karşılaşılan sağlık sorunlarından birisinin sinüzit olduğunu belirterek sinüzit ile ilgili önemli bilgiler verdi.

    Sinüslerin yüz ve kafa kemiklerinin içerisine yerleşmiş içi havalı boşluklar olduğunu anımsatan Op. Dr. Bahadır Baykal, “Üst çene kemiğinde karşılıklı iki büyük yanak sinüsü, alın kemiği içerisinde bir büyük alın sinüsü, gözlerin arasına yerleşmiş küçük odacıklardan oluşan etmoid sinüsler ve kafa tabanında yerleşmiş bir de derin bir sinüsümüz bulunmaktadır. Sinüslerin ayrı ayrı ya da bölgesel olarak sadece bir yüz yarısında ya da hep birlikte iltahaplanma haline sinüzit denilmektedir” dedi.

    Baş ağrısı, burun akıntısı ve ateş gibi belirtilerin yeni başladığı klinik tablonun akut sinüzit olduğunu ifade eden Op. Dr. Bahadır Baykal, “Çoğu zaman farkında olmayız ama 10-15 günden beri sürmekte olan uzamış nezle hali aslında bir akut sinüzittir. Yıllarca tekrarlayan belirtilerle karşılaşıyorsak sinüzitin kronikleşmiştir. Akut ve kronik sinüzitte farklı olmakla birlikte genel olarak; burun tıkanıklığı, burun ve geniz akıntısı, burundan konuşma, koku alma bozuklukları, sık sık nezle grip olma ve bunların kolay kolay geçmeyişi, özellikle çocuklarda daha fazla olmak üzere inatçı öksürükler. Zaman zaman ateşte olur. Özellikle yanak sinüsleri konumları nedeniyle üst çene dişleri ile yakın ilişkidedir. Bu bölgedeki dişlerden bazılarının kökleri yanak sinüsünün içine girmiş olabilir. Aslında bu durum herhangi bir soruna yol açmaz ancak bu dişlerin iltihaplandığı durumlarda veya diş çekimi sonrasında sinüzit gelişebilir. Eğer kökü yanak sinüsünün içinde olan bir diş çekilirse, sinüs boşluğu ile ağız içerisindeki kirli ortam arasında bağlantı olacaktır. ’Oroantral fistül’ olarak adlandırdığımız bu durumda ağızdaki bakteriler sinüs içerisine giderler ve sinüzite yol açarlar. Bu açıklık fark edildiği anda kapatılmalıdır, aksi halde sık tekrarlayan sinüzit atakları olur” ifadelerini kaydetti.

    Çocukların daha sık viral üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalandıkları ve sinüsleri henüz tam olarak kendilerini temizleyemedikleri için daha kolay sinüzite yakalanabileceğine dikkat çeken Dr. Bahadır Baykal, “Ayrıca halk arasında geniz eti denilen adenoid varlığı ve bazı anatomik koşullar da sinüzit oluşumuna zemin hazırlayabilir. Ancak çocuk sinüzitlerini tanı koymak, izlemek ve tedavi etmek açısından erişkinlerinkinden farklı olarak ele almak gerekir” dedi.

    Sinüzit tedavisinde alternatif uygulamalar adı altında yanlış uygulamalar yapılabildiğini kaydeden Op. Dr. Bahadır Baykal, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Mesela halk arasında acı kavun denilen bitkinin suyunun, burna uygulandığında, sinüziti tedavi ettiği iddia ediliyor. Benim hastalarımın arasında da bu bitkiyi kullanan ve uygulama sonrası bol miktarda koyu sıvı aktığını söyleyenler var. Halbuki akan sıvı kesinlikle iltihap değil. Acı kavun burun içindeki tüm dokuları kimyasal olarak yakmaktadır. Uygulama sonrası akan sıvı ise iltihap değil, kimyasal olarak yanmış dokulardır. Burun dokularını yakarak sinüzit tedavi edilemeyeceği gibi, acı kavuna bağlı alerjik şok ve ölüm riski olması bu bitkiyi oldukça tehlikeli yapıyor. Burun ve sinüs hastalıklarıyla yoğun olarak ilgilenen bir hekim olarak bu bitkinin kullanılmasını asla önermiyorum. Yani hastalarımız kaş yaparken göz çıkarma riskiyle de karşı karşıya kalabilirler. İlla ki bitkisel tedavi almak isteyen hastalara ise önerim ekinezya çayı olabilir. Sigara içen, alkol kullanan, sürekli kirli havayı soluyan yada klimatize kapalı ortamlarda çalışan bir kişinin, hijyen ve yaşam koşullarını iyileştirmediğiniz sürece tek başına tedavi yeterli olmaz. Sinüzit tedavisinin de ilk seçenek hemen daima antibiyotiktir. Bazen oldukça uzun süre kullanmak gerekir. Dört hafta aralıksız tedavi verdiğim hastalarım var. Ancak bu noktada önemli olan tedaviye ara vermemek ve yarım bırakmamaktır. Aksi takdirde yeterli fayda görülmez. Eğer hastamızın şikayetleri uzun süreli ilaç tedavileri ile geçmiyorsa, baş ağrıları hayatını olumsuz etkilemeye başlamışsa sinüzit ameliyatları tedavide seçenek olarak düşünülmelidir. Bazen sinüzit ile birlikte burun kemik eğirliği ya da burun etlerinin aşırı büyümesinden olabilir, bu durumda kombine bir yaklaşımla aynı anda hem burun hem sinüs ameliyatı yapılabilir. Günümüzde yeni teknikler tanımlanmış olsa bile sinüslerin burun içine açıldığı kanalların cerrahi olarak endoskop yardımıyla özel aletler ile genişletilmesi oldukça yüz güldürücü sonuçlar verir.”

  • Koldaki Güçsüzlük Boyun Fıtığı Habercisi Olabilir

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr.Cengiz Bahadır, milyonlarca insanın hayatını karartan boyun fıtığının farklı şekilde belirtiler verebildiğini söyledi.

    Boyun fıtığı için uygulanan ozon tedavisinin yüz güldürücü sonuçlar verdiğini belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr.Cengiz Bahadır, “Boyun fıtığı omurlar arasındaki kıkırdak diskin ortasında yer alan yumuşak parçanın dış tabakayı yırtarak dışarı taşması sonucu ortaya çıkar. Dışarı çıkan disk materyali omurga kanalının orta kısmından fıtıklaşırsa omuriliğe, kanalın yanından fıtıklaşırsa kola giden sinirlere baskı yapabilir. Orta bölümden çıkan fıtıklarda hasta ağrıyı boynunda, omuzlarında ve kürek kemiklerine doğru sırtında hissedebilir. Yandan olan fıtıklaşmalarda ise hasta kolunda ağrı ve elinde uyuşma hissedebilir. Baskı aşırı olduğunda ise hastanın kolunda güçsüzlük meydana gelebilir” dedi.

    Boyun fıtığında tanının MR görüntüleme ile kolaylıkla konabildiğini söyleyen Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr.Cengiz Bahadır, “İlaç tedavisi, sinir köküne baskı olduğunda ise özellikle kortizon tedavisi yararlı olur. Boyunluk tedavisi şiddetli ağrı dolayısıyla başını taşımakta ve boyun hareketlerinde aşırı ağrısı olan vakalarda kullanılabilir. Hafif vakalarda kaslarda zayıflamaya yol açacağından boyunluk verilmemelidir. Bu tedavilerin etkili olmadığı vakalarda fizik tedavi ilk seçilecek tedavi yöntemdir. Çoğu vakalarda ilaç tedavisi ve fizik tedavi ile sonuç alınabilirse de bazen düzelme zaman alabilir. Cerrahi nadiren gerekir. Ağrıları tedaviye rağmen şiddetli olan hastalarda daha etkili ve hızlı sonuç veren tedaviler devreye sokulmalıdır. Bunlarında başında, son dönemlerde özellikle bel fıtığında giderek artan kullanımıyla ozon tedavisi gelmektedir.

    Ozon üç oksijen atomundan oluşan bir gazdır. Her ne kadar ozon tedavisi olarak adlandırılsa da aslında uygulanan gaz büyük oranda oksijen ve az miktarda ozon içerir. Ozon son derece etkili bir gaz olduğundan çok küçük dozları bile tedavi için yeterli olmaktadır.” diye konuştu.

    OZON TEDAVİSİ NASIL UYGULANIR?

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr.Cengiz Bahadır, ozon tedavisinin nasıl uygulandığı ve hangi tip boyun fıtığı hastaları için uygun olduğu konusunda ise şunları söyledi; “Ozon boynun her iki yanındaki kaslara fıtığın olduğu disk seviyesinden iğne ile uygulanır. Özel bir anestezi prosedürüne gerek yoktur. Bu uygulama en az haftada bir en sık gün aşırı olmak üzere 5-10 seans uygulanır. Ağır vakalarda daha fazla uygulama yapılabilir. Boyun ozon uygulaması bel bölgesi ile kıyaslandığında bazı teknik zorluklar içerir. Boyun bel bölgesi ile kıyaslandığında göreceli küçüktür ve sinirler cilde daha yakındır. Bu nedenle boyna ozon uygulaması bu konuda tecrübeli hekimler tarafından yapılmalıdır.

    OZON TEDAVİSİ HANGİ TİP BOYUN FITIĞI HASTALARI İÇİN UYGUNDUR?

    Ozon tedavisi teknik olarak bütün boyun fıtığı hastalarında uygulanabilir. Bununla beraber kronik olmayan yani üzerinden çok zaman geçmemiş, omuza-kola vuran ağrısı ve uyuşması olan hastalarda çok daha hızlı ve başarılı sonuçlar verir.

    OZON ENJEKSİYONU AĞRILI MIDIR?

    Ozon enjeksiyonu sırasında ince iğne uçları kullanıldığından iğnenin kendisi pek ağrı yapmaz. Bununla beraber hasta uygulanan ozona ait yanma ve ağrı hissedebilir. Kişisel yanıt değiştiği için bunu ağrı derecesini önceden tahmin etmek olası değildir. Bununla beraber enjeksiyon sonu ağrısı bir kaç dakika içinde çabucak geçer. Uzun süredir bel ve boyun fıtıklarında ozon uygulayan bir hekim olarak ağrı nedeniyle tedaviyi bırakan hastam olmadığını söyleyebilirim.

    Ozon tedavisinin en önemli özelliği fıtık ağrısını daha ilk enjeksiyondan hemen sonra çok hızlı bir şekilde azaltmasıdır. Ağrı azalması bazen 5-6. seanslardan sonraya kadar sarkabilir. Tekrarlayan uygulamalarla hastanın şikayetleri hızlı bir şekilde azalarak geçer.

    Ozon tedavisi, yan etkisinin yok denecek kadar az olması ve son derece hızlı etki göstermesi nedeniyle özellikle tecrübeli ellerde boyun fıtığı tedavisinde konservatif tedavilere güçlü bir alternatif olmuştur.”

  • Öksürük Yaşamı Tehdit Eden Önemli Hastalık Belirtisi Olabilir

    Öksürüğün enfeksiyona bağlı hastalıklar nedeniyle oluşabildiği gibi, yaşamı tehdit eden önemli hastalıkların belirtisi de olabileceğini belirten uzmanlar, uzun süreli öksürüğün özellikle sigara içenlerde önemli bir risk faktörü olduğunu söyledi.

    Kadınlarda bile meme kanserinin önüne geçen akciğer kanserinin sigara kullanımına bağlı olarak arttığını ve bu durumun öksürük ile kendini gösterdiğini belirten Memorial Diyarbakır Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Güngör Ateş, inatçı öksürüğün önemi hakkında bilgi verdi. Öksürüğün birçok nedene bağlı olduğunu dile getiren Ateş, “Öksürük bir hastalık değil, hastalıkların belirtisidir. Öksürük ortalama 4 haftayı geçtiğinde uzun süreli, 8 hafta sürdüğünde ise inatçı yani “kronik” olarak adlandırılır. Bu süreyi geçen öksürük, postenfeksiyöz olarak adlandırılan enfeksiyon sonrası gelişen öksürük olup, astım, reflü gibi hastalıkların yanı sıra; akciğer kanseri, tüberküloz ve KOAH gibi yaşamı tehdit eden sorunların da nedeni olabilir. Bunun yanında bazen tek başına sigara kullanımı da kronik öksürüğe yol açabilir” dedi.

    “2 HAFTAYI GEÇTİYSE NEDENİ ARAŞTIRILMALIDIR”

    Öksürüğün sıklıkla sinüzit, grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben ortaya çıkabileceğini söyleyen Doç. Dr. Güngör Ateş, “Bu hastalıklardan sonra oluşan öksürük ise postenfeksiyöz öksürüktür. Ortalama 2-3 ay devam edebilir. Ancak yine de gribal enfeksiyona yakalanan hastalarda ortalama 2 hafta süresince geçmeyen öksürük şikayeti söz konusuysa, mutlaka doktor kontrolünde bunun nedeninin araştırılması gerekir. Kronik inatçı öksürüğün en sık nedenlerinden biri de astım hastalığıdır. Astım hastalığı normalde hırıltı, göğüste sıkışma, nefes darlığı ve öksürük ile kendini gösterir. Ama astım hastalarının bir kısmında tek bulgu geçmeyen uzun süreli öksürükte olabilir” diye konuştu.

    “REFLÜNÜN İLK BELİRTİSİ OLABİLİR”

    Kronik öksürüğü, gastro özofageal reflü hastalarında da sıklıkla ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Ateş, midedeki asidin yemek borusuna kaçmasına reflü denildiğini ve hastaların bir kısmında bunun asit üst solunum yolları ile akciğerlere kadar kaçtığını kaydetti. Dr. Ateş, “Bu asit kaçışına bağlı olarak öksürük oluşabilmektedir. Hastalar tarafından benimsenmese de inatçı öksürük aslında sık karşılaşılan bir reflü belirtisidir. Klinik çalışmalarda kronik öksürük görülen reflü hastalarının yaklaşık yüzde 50’sinde klasik reflü belirtileri olmaksızın reflüye bağlı öksürük görülebilmektedir. Bu nedenle 4-8 haftayı geçen inatçı öksürük, hastaların mutlaka reflü yönünden de değerlendirilmesi gerektirir. Akkciğer kanseri en sık görülen kanser türü olup, aynı zamanda en fazla ölüme yol açan kanserdir. Erkek hastalığı olarak düşünülen ancak sigara kullanımının artması ile birlikte kadınlarda da sıklığı meme kanserinin önüne geçen akciğer kanserinin en önemli nedeni sigara kullanımıdır. Akciğer kanserini haber veren öksürük, özellikle sigara içimine bağlı olarak değerlendirildiğinde hastalığın tanısında gecikmelere yol açmaktadır. Bu nedenle sigara içiliyor olsa bile, müzmin öksürüklerin mutlaka doktor tarafından değerlendirilmesi gerekir. Uzun süre devam eden inatçı öksürüğü bulunan hastalarda hastanın ve hastalığın öyküsünün alınması ve sorunun nedeninin belirlenebilmesine yönelik tetkiklerin yapılması gerekir. Bazı kan tetkikleri, akciğer grafisi solunum fonksiyon testleri yapılır. Bunun dışında gerekli ise akciğer tomografisi, sinüzit yönünden değerlendirme, bronkoskopi gibi ileri tanısal değerlendirmeler yapılabilir” ifadelerini kullandı.