Etiket: Nedenleri

  • Glokom, körlük nedenleri arasında birinci

    Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. Emre Sübay, glokom hastalığının her 40 kişiden 1 kişide görüldüğünü ve zamanında önlem alınmazsa kalıcı körlük ile sonuçlanabileceğini belirtti.

    Halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen glokom hastalığı her 40 kişiden 1 kişide görülüyor. Zamanında önlem alınmadığında kalıcı körlükle sonuçlanabiliyor. Glokom hastalığının erken tanısı ve tedavisinin önemine dikkat çeken Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. Emre Sübay, 40 yaş üstü insanlarda ve ailesinde glokom hastaları olan insanların yıllık muayenelere gelmesinin önemli olduğunu söyledi.

    “Körlük nedenleri arasında birinci”

    Körlük nedenleri arasında ilk sıralarda yer aldığını belirten Göz Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. Emre Sübay, “Glokom, halk arasında göz tansiyonu olarak da bilinir. İlerleyici, sinsi ve kronik bir hastalıktır. Dünyada körlük nedenleri arasında en önemli hastalıklardan biridir. Her kırk insandan birinde görülmektedir” dedi.

    “Herhangi bir bulgu göstermez”

    Opr. Dr. Emre Sübay, “Göz içi basıncının belirli bir seviyeyi aşmasıyla birlikte göz sinirine basınç yapmasıyla görme sinirinde bir hasar oluşur. Ve bu hasarda görüş alanımızda hasarlanmaya ve görüş alanımızı daraltmaya başlar. Bu hastalığın mekanizması da bu şekildedir. Herhangi bir bulgu vermez, o yüzden periyodik muayeneler de tanısı konur. Ailesel geçiş, aile öyküsü mevcuttur. 40 yaşından sonrada herkesin yıllık periyodik muayenelere gelmeleri gerekir” ifadelerini kullandı.

    “Erken tanısı ve tedavisi önemli”

    Glokom tedavisinin ilaçlarla mümkün olduğunu belirten Opr. Dr. Emre Sübay, “Tedavi damla olarak yapılabilir. Göz içi basıncını kontrol edemediğimiz zamanlarda cerrahiye başvururuz. Göze glokomun verdiği hasar, geri dönüşsüzdür. Bu yüzden hastaların erken tanısı ve tedavisi önemlidir. 40 yaş üstü insanlarda ve ailesinde glokom hastaları olan insanların yıllık muayenelere gelmesi önerilmektedir” diye konuştu.

    “Çok sinsi bir hastalık”

    Opr. Dr. Emre Sübay, glokom hastalığının dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilebileceğini belirterek, “Göz tansiyonu yani glokom hastalığı çok sinsi bir hastalıktır, çok fazla belirti vermez. İnsanın baktığı yerde değil, etraf tarafta daralma yaptığı için çok fazla insan bunu hissedemez. O yüzden kızarıklık, yanma, batma gibi bir şikayette pek oluşmaz. Çok nadiren glokom kriz denilen özel bir glokom tipinde yüksek seviyede ağrı oluşur. Fakat bu daha az görünen bir tiptir. Rutin muayenede ölçtüğümüz kornea kalınlığı, göz içi basıncı, görme sinir analizi, görme alanı testleriyle biz glokom olup olmadığını tespit edip, buna göre tedaviye başlıyoruz” ifadelerini kullandı.

  • Hayvanlara yapılan işkencenin hukuki ve psikolojik açıdan nedenleri

    İstanbul Aydın Üniversitesinde (İAÜ) öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Pakize Ezgi Akbulut ve Yrd. Doç. Dr. Şahide Güliz Kolburan, Türkiye’de sık sık meydana gelen hayvanlara yapılan eziyetleri hukuki ve psikolojik açıdan ele aldı.

    Hayvanların korunmasına ilişkin olarak yürürlükteki mevzuatta sahipli ve sahipsiz hayvanlar bakımından bir ayrım olduğunu belirten İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Pakize Ezgi Akbulut, “5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu çerçevesinde eğer sokakta yaşayan sahipsiz bir hayvan kötü muamele, işkence ve yahut benzeri eylemlere maruz kalırsa, bu eylemi gerçekleştirene idari para cezası veriliyor. Bu idari para cezası, fail bu suçu birden fazla defa işlese dahi değişmiyor, sadece artabiliyor. Birkaç kere ceza almış oluyor. Türk Ceza Kanunu’nda sahipsiz hayvana işkence bir suç olarak yer almıyor; günümüzdeki mevzuata göre bir kabahat olarak öngörülüyor. Bu nedenle sahipsiz hayvana kötü muamele nedeniyle mahkemeye düşen bir dava, bir kovuşturma olamıyor ne yazık ki” diye konuştu.

    “Sahipli hayvanlar mal statüsünde görülüyor”

    Sahipli hayvanların ise durumunun farklı olduğunu söyleyen Akbulut konuşmasına şöyle devam etti:

    “Sahipli hayvanlar mal statüsünde görülüyor. Bu nedenle sahipli bir hayvana kötü muamele edenler Türk Ceza Kanunu’na göre bir kimsenin malına zarar verme suçundan dolayı ceza alabiliyor. Bunun da cezası 4 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ya da adli para cezası şeklinde değişiyor. Bununla birlikte bazı hukukçular, yasa değişene kadar sahipsiz hayvanlara karşı yapılan bazı kötü muamelelerin de, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş birtakım suçlar çerçevesinde değerlendirilerek failin ceza alabilmesi doğrultusunda çeşitli çalışmalar yapsalar da uygulamada bu konuda pek yol kat edilemiyor” dedi.

    Cezaların her iki durumda da suçu işleyen failin ya da faillerin bulunması takdirde uygulanabildiğini söyleyen Akbulut, “Kanunlarımız hayvan haklarını korumak anlamında yetersiz. Sivil toplum kuruluşları ile birlikte bu kanunların değişmesi için çok fazla çalışma yapılıyor. Öncelikle bizim hayvanları sahipli sahipsiz şeklinde ayırmayı bir kenara bırakarak bütün hayvanları hayvan olduğu için koruma altına almamız gerekiyor. Onlara yapılan her türlü kötü muamelenin suç olarak Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmesi ve cezaların caydırıcı olacak şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bununla paralel olarak da aile eğitiminin yanında her çocuğun okula başladıktan itibaren hayvan hakları konusunda bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi lazım” ifadelerini kullandı.

    “En önemli neden aile içi şiddet, istismar ve ihmal”

    İnsanların diğer canlılara tahammülsüzlüğünün en önemli nedenin aile içi şiddet olduğuna dikkat çeken İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şahide Güliz Kolburan, “Aile içi şiddete tanık olan ya da maruz kalanların şiddet uygulama olasılıkları, şiddet görmeyenlere göre 8 kat daha fazla olarak karşımıza çıkıyor. Aile içi şiddet tanığı olmak, problemlerin öfke ile çözülebileceği yolunda bir hatalı öğrenmeye sebep olabiliyor. Aynı zamanda ergenliğe doğru gidildikçe kabadayılık, kendini kanıtlama, kendi maruz kaldığı şiddeti yansıtma, dikkat çekme, güç gösterisi gibi etkenler de devreye giriyor. Bunlar istediğimiz ve sağlıklı kendini kabul ettirme nedenleri değil tabii ki. Bunların hatalı örgütlenmesi aile dinamiklerinde ve sosyal yapı desteklerinde yatıyor” diye konuştu.

    “Çocuklukta ya da ergenlikte hayvanlara zarar veren davranışlar; anti sosyal bozukluk, narsisizm, sadizm gibi, ilerde saldırgan suçlara zemin hazırlayan psikolojik rahatsızlıkların habercisi olabilir” diyen Kolburan, “Şiddet içeren suçlar işleyenlerle yapılan araştırmalarda çocukluğunda hayvanlara eziyet edenlerin daha sonra şiddet içeren suç davranışında bulunma olasılıkları yüksek olduğu görülmüştür. Seri katiller veya birden fazla cinayet işleyen zanlıların geçmişinde bu tip eylemler sık görülmektedir” ifadelerini kullandı.

    Anne ve babalara düşen görevler

    Anne ve babalara tavsiyelerde bulunan Kolburan, anne babaların bu konuda model olma davranışlarının önemli olduğunu ifade etti. Kolburan, “Çocuklar 2 yaşından itibaren davranışlarının başkaları üzerindeki duygusal yansımalarının farkına varabilirler. Buna hayvanlara karşı tutum ve davranışlar da dahildir. Anne babalara düşen en önemli görev burada başlamaktadır. Çocuklar 4-6 yaştan itibaren temel ahlaki kavramları anlamaya başlarlar. Kendilerinden güçsüz bir canlıyı incitmenin ahlaki boyutu, çocuğun gelişim düzeyine göre anlatılabilir. Modern yaşam insanı doğadan ve hayvanlardan gittikçe uzaklaştırıyor. Çocuklar 4-5 yaşlarından itibaren bir hayvan beslemenin kısmi sorumluluklarını alabilir. Bu, beslemenin ötesinde empati ve duygusal alışverişi de kapsayan bir süreç ve önemli bir kazanımdır” dedi.

    Kolburan son olarak, “Hayvanlar doğada en az insanlar kadar hak sahibi canlılardır. Hayvanlar haklarını hayatta kalmak üzerine yapılandırmışken, biz insanlar sahip olduğumuz üst düzey zihinsel fonksiyonlar sayesinde bunlara ek olarak varoluşsal ihtiyaçlara da sahibiz. Varoluşsal ihtiyaçlar sadece insana özgü olup; insanın hayvan özelliklerinin üzerine çıkma ve bir yaratık olarak kalmayıp yaratıcı bir varlık olma ihtiyacından kaynaklanır. İnsan varoluşu doğada bir öncelik değildir” şeklinde konuştu.

  • Kadın Ve Erkekte Kısırlık Nedenleri

    Kadın Doğum ve Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. Ahmet Canbaz, kısırlığın (infertilite) çiftlerin yüzde 13-15’ini etkilediğini söyledi.

    Medical Park Samsun Hastanesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Kliniği’nden Opr. Dr. Ahmet Canbaz “infertilite(kısırlık)” hakkında bilgi verdi. Dr. Canbaz “İnfertilite sık görülen klinik bir problemdir ve çiftlerin yüzde 13-15’ini etkilemektedir. Son 30 yılda infertilite alanındaki özellikle de yardımcı üreme tekniklerindeki gelişmeler sonucunda gebelik oranları artmaktadır.1973 yılında Speroff ve Kase’in Klinik Jinekolojik Endokrinoloji ve İnfertilite birinci basıma göre; infertil çiftin de değerlendirilmesinde anamnez, fizik muayene, postkoital test, tubal açıklığın değerlendirilmesi için Ruben testi, HSG, ovulasyon için bazal vücut ısısı değerlendirilmesi, endometrial biyopsi, sperm-antikor testi ve rutin kuldoskopi veya laparoskopi önerilmekteydi. Günümüzde ise bu değerlendirme, semen analizi, ovulasyonun gösterilmesi, overian rezervin değerlendirilmesi, normal uterin kavitenin gösterilmesi ve tubal açıklığın değerlendirilmesi olarak sınırlandırılmıştır” dedi.

    Sağlıklı genç çiftler için gebelik elde etme oranının her siklus(adet döngüsü) için yüzde 20-25 oranında olduğunu söyleyen Opr. Dr. Canbaz “Kümülatif gebelik oranı 6 ay için yüzde 60, 1 yıl için yüzde 86 ve 2 yıl için ise yüzde 92’dir. Bilinen bir üreme patolojisinin olmadığı durumlarda 2 yıl süreyle korunmasız düzenli cinsel ilişkiye rağmen konsepsiyon oluşmadıysa çiftlerin değerlendirme ve tedavisine başlanmalıdır. Ancak, birinci yılın sonunda testler önerilebilir. Daha erken değerlendirme ve tedavi endikasyonları: 1) 35 yaş üstü 2)oligomenore/amenore öyküsü 3)bilinen veya şüphe edilen uterin/tubal hastalık, endometriosis veya azalmış ovaryen rezerv 4)partnerde bilinen veya şüphe edilen supfertilitedir. Değerlendirme, çiftin istekleri, hasta yaşı, infertilite süresi, anamnez ve fizik muayenedeki özel durumlar göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Birçok çalışmada infertilite için farklı sebepler rapor edilmiştir. İnfertilite nedenlerine bakıldığında yüzde 30-40 erkek faktör, yüzde 40-50’sinde kadında problem saptanır. Yüzde 10-15 oranında da kadın ve erkekte herhangi bir patoloji saptanmaz ve bu durum açıklanamayan infertilite olarak değerlendirilir. Kadındaki infertilite nedenlerini yüzde 40 ovulasyon bozuklukları, yüzde 40 tubal patolojiler, yüzde 5-15 endometriosis ve yüzde 5-10 diğer nedenler oluşturmaktadır” diye konuştu.

    Opr. Dr. Ahmet Canbaz şu bilgileri verdi: “İnfertil çiftin ilk değerlendirilmesinde reprodüktif fizyolojinin her komponenti (serviks, uterus, endometrium, overian fonksiyon, fallop tüpleri) anormallikleri tanımlanmak üzere değerlendirilir. Erkek faktör değerlendirmesi, detaylı anamnez ve fizik muayene sonrasında 15 gün arayla yapılmış semen analizini içermektedir. Birinci basamakta infertilitenin araştırılması için yapılması gerekli testler; erkek infertilitesi için semen analizi ve kadın infertilite değerlendirilmesinde değerlendirilmesin de, overyan fonksiyon için siklusun 1-3. günleri bazal hormon düzeyi tayini (FSH, LH), midluteal progesteron (beklenen menstrüasyondan 7 gün önce), prolaktin ve tiroit fonksiyon testleri, hiperandrojenizm bulguları mevcut hastalarda testesteron düzeyi, servikal sitoloji ve chlamidya trachomatis taraması önerilmektedir. Pelvik görüntülemenin (ultrasonografi ve histerosalpingografi) ikinci basamak merkezlerde değerlendirilmesi önerilir.”

    Dr. Ahmet Canbaz açıklamasını şöyle tamamladı: “Sonuç olarak, infertilite değerlendirmesi sırasında, çiftler infertilite problemini paylaştığından, ayrı ayrı bireyler olarak değerlendirilmelidir. Değerlendirmede ilk basamak öykü ve fizik muayenedir. İnfertil kadın değerlendirilirken, serviks, uterus, endometrium, ovaryan fonksiyon, fallop tüpleri veya peritonu içeren reprodüktif fizyolojinin her komponentinin değerlendirilmesi gerekir. Erkek faktör araştırılması için semen analizi yapılmalıdır.”

  • Kalp Ve Damar Hastalıkları, Tüm Dünyada Ölüm Nedenleri Arasında İlk Sırada Geliyor

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Uzmanı Dr. Levent Cerit, 12-18 Nisan Kalp Sağlığı Haftası dolayısıyla, tanı ve tedavi yöntemlerindeki gelişmelere rağmen dünyada ve Türkiye’de ölüm nedenleri arasında ilk sırada bulunan kalp ve damar hastalıkları ile ilgili bilgiler verdi.

    Günümüzde kalp sağlığının değerinin daha iyi anlaşılmasına, tanı ve tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen dünyada ve Türkiye’de ölüm nedenleri arasında hala ilk sırada kalp ve damar hastalıklarının geldiğine dikkat çeken Uzm. Dr. Cerit, “Diebetes mellitus (şeker hastalığı), hipertansiyon (kan basıncı yüksekliği), hiperlipidemi, obezite ve sigara kullanımı kalp sağlığını tehdit eden faktörler arasında yer almaktadır. Özellikle sigara kullanımı, günümüzde bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Gençlerin sigaraya başlama yaşları çok küçük yaşlara düşmüştür. Sigaranın kalp hastalıklarına, inmeye (felç), akciğer hastalıklarına ve çeşitli kanserlere neden olduğu çok iyi bilinmektedir” dedi.

    Kan basıncı yüksekliği, şeker hastalığı ve uyku bozuklukları ile kalp damar hastalıkları arasındaki yakın ilişkinin çok iyi bilindiğini belirten Uzm. Dr. Cerit, bu hastalıklara yönelik uygun tedavilerin ve takiplerin yapılmasının, hastalıkların neden olabileceği kardiyovasküler riskleri ortadan kaldırabildiğini vurguladı.

    Kalp hastalıkları sıklığındaki artışın görülmesi ile birlikte koruyucu sağlık hizmetlerinin değerinin daha iyi anlaşılmaya başlandığını dile getiren Uzm. Dr. Cerit, “Sağlıklı beslenme, hazır gıdalar yerine akdeniz diyetinin tercih edilmesi, aşırı tuz tüketiminin önüne geçilmesi, düzenli check up programları, kalp sağlığını koruma önlemleri arasındadır. Ayrıca hayata pozitif bakmak, sevdiklerinizle kaliteli zaman geçirmek, kaliteli uyku da önemlidir” ifadelerini kaydetti.

    “SAĞLIKLI BİR GELECEK İÇİN SPORU HAYATINIZIN BİR PARÇASI HALİNE GETİRİN”

    “Sporu yaşamımızın bir parçası haline getirebilmek için sağlıklı bir kalbe sahip olmak gerekmektedir” diyen Uzm. Dr. Cerit, “35 yaş üstü kişilerin spor yapmaya başlamadan önce kardiyak yönden detaylı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Fizik muayene, EKG (Elektrokardiyografi), ekokardiyografi ve egzersiz testleri yapılabilir” açıklamasında bulundu.

    Uzm. Dr. Cerit, “Sağlıklı bir kalbe sahip olmak için sağlıklı beslenin, hareket edin, tütün mamullerinden uzak durun, alkol tüketimini sınırlı tutun, vücut ağırlığınızı kontrol altında tutun, kan basıncınızı düzenli ölçtürün ve kontrol altında tutun, kan değerlerinizi düzenli olarak ölçtürün” ifadelerini kullandı.

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı’nda, kalp damar hastalıklarına yönelik check-up programları ile kalp hastalıklarına, erken dönemde tanı konulabildiğini söyleyen Uzm. Dr. Cerit, “Hastanemiz bünyesindeki 3D/4D Ekokardiyografi cihazı, kalbi 3D/4D (üç boyut/dört boyut) görüntüleme ile değerlendirmeye imkan tanıyan KKTC’deki ilk ve tek, en üst düzey teknolojiye sahip cihaz olarak Kıbrıs halkına hizmet vermektedir. En ileri teknolojik donanıma sahip poliklinik koşullarımızda, 3D/4D ekokardiyografi, efor testi, EKG holteri (24 saat ritim takibi), tilt testi (eğik masa testi), kalp pili kontrolü ünitesi ve aritmi (kalp ritim bozukluğu) ile kalp sağlığını korumak için çalışmaktayız. Hastalarımıza 7 gün 24 saat acil koşullarda koroner anjiyografi, balon, stent işlemlerini, alanında profesyonel bir ekip ile uygulamaktayız. Elektrofizyolojik çalışma, RF ablasyon, cryoablasyon yöntemleri ile ritim bozukluğu olan hastaların tanı ve tedavi işlemleri polikliniğimizde, bütün dünya ile eşzamanlı olarak, en ileri teknolojik ekipmanlar eşliğinde başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi ailesi olarak, kalp ve damar hastalıkları ile olan mücadelede, kişileri bu hastalıklara karşı uyarmak, kalp sağlığı konusunda halkı bilinçlendirmek, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını hayatın bir parçası haline getirmek ve kalp sağlığına gerekli önemi kazandırmak amacıyla 12 – 18 Nisan Kalp Sağlığı Haftanızı kutlar, sağlıklı günler dileriz” dedi.

  • Baş Ağrılarının Gizli Nedenleri

    Uzman Diyetisyen Serkan Tutar, hem kendimizin dillendirdiği, hem de çevremizdekilerden en sık duyduğumuz sağlık şikayetlerinden birisinin baş ağrıları olduğunu söyledi. Uzman Diyetisyen Serkan Tutar, “Baş ağrısı başın herhangi bir noktasında başlayabilir ve başın iç kısmı haricinde, kafa derisini ve yüzü de kapsayabilir. Birbirinden oldukça farklı sebepler bu ağrılara yol açar” dedi.

    Uzman Diyetisyen Serkan Tutar, baş ağrılarının gizli nedenleri hakkında şunları söyledi;

    “D vitamini yetersizliği: D vitamini seviyesinin düşük olmasının temelinde 2 neden vardır. Birisi genetik olarak düşük olması durumudur. Bu durumda doktorunuzun kontrolünde D vitamini desteği almanız gerekecektir. İkincisi ise güneşi vücudunuzun yeteri kadar görmemenizdir. Çalıştığınız ortam nedeni ile vücudunuz güneşten yeteri kadar yararlanamaz ki bu durum vücudunuzda ciddi olumsuz etkilere neden olur. Bunlardan birincisi ciddi halsizlik, yorgunluk ve dinlenememe durumudur. İkincisi ise baş ağrısına neden olur.

    D vitamininin herhangi bir besin ile takviye edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle güneş ışığından yeterli kadar yararlanmanız gerekir. Gün içerisinde 30 dakika güneş görmeniz yeterli olacaktır.

    B12 yetersizliği: Baş ağrınızın nedenlerinden birisi de B12 vitamininin yetersizliği olabilir. B12 vitamininin temel besin kaynağı hayvansal kaynaklı ürünlerdir. Süt, yoğurt, ayran, et, tavuk, balık veya peynir gibi ürünlerin içerisinde bulunan B12 vitaminin gün içerisinde tükettiğiniz beslenme programında yeterli seviyede bulunması önemlidir. Eğer genetik olarak B12 vitamini seviyeniz düşükse doktor kontrolünde B grubu vitaminini destek olarak alabilirsiniz.

    Demir yetersizliği: Türkiye’de demir yetersizliği seviyesi oldukça yüksektir. Bunun temel nedeni et ürünleri ile birlikte sürekli olarak süt ürünlerinin bir arada tüketilmesidir. Demir yetersizliğinin olması vücudunuzun yeteri kadar oksijen kullanamaması anlamına gelmektedir. Bu durum hem metabolizmanızı yavaşlatır hem de gün içerisinde sizi halsiz ve yorgun olmanıza neden olur. Eğer yoğun çalışan biri iseniz baş ağrısı yaşamanız kaçınılmaz olacaktır. Demir yetersizliği olan bireylerin et ürünlerini süt ürünleri ile birlikte tüketmemesi aynı zamanda yemeklerden hemen sonra çay içilmemesi gereklidir. Kan seviyenizin kontrol edilip eksikliği durumunda doktorunuzun verdiği ilaçları düzenli olarak kullanmalısınız.

    Tansiyon problemi: Gün içerisinde sıklıkla baş ağrısı yaşayan bireylerde tansiyon problemleri sıklıkla görülmektedir. Yüksek tansiyon problemi baş ağrısına neden olabilmesi dışında gün içerisindeki yaşam kalitenizin düşmesine neden olabilir. Yüksek tansiyon problemi olan bireylerin tuz içeriği yüksek olan besinleri tüketmemesi gereklidir. Ayrıca salamura, konserve, maden suyu, şalgam, turşu gibi yoğun tuz içeriği olan besinlerden de mümkün olduğunca kaçınması gereklidir. Ayrıca yeşil çay içmenin tansiyonu düşürdüğü de unutulmamalıdır. Bu nedenle gün içerisinde 2-3 tane içebilirsiniz.

    Migren problemi: Stresli yaşamı olan kişilerde migren temel hastalıklardan birisidir. Ciddi baş ağrılarına neden olan migrenin ortaya çıkmasının temelinde uzun süre aç kalmak vardır. Uzun süre aç kalmanı baş ağrınızın daha da şiddetli olmasına neden olacaktır. Bu nedenle gün içerisinde ara öğün yapmalı ve kan şekerinizin ciddi oranda düşmesini engellemelisiniz.”