Etiket: Nedeni

  • “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu”nun nedeni beyindeki olgunlaşma geriliği

    Hollanda Nijmegen’de Radboud Üniversitesi Tıp Merkezinde “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu”nun (DEHB) nedenleri üzerinde yapılan araştırmada, DEHB’in beynin beş bölgesindeki gelişme geriliği ile ilgili olduğu tespit edildi. Çok büyük sayıda denekle yapılan çalışmaya göre DEHB olan çocukları beyninin 5 bölgesinde yaşıtlarına göre olgunlaşma geriliği olduğu açıklandı.

    Hollanda Nijmegen’de Radboud Üniversitesi Tıp Merkezinde yapılan geniş kapsamlı araştırmada, öğretmenlerin şımarıklık dediği, kimilerinin hastalık olarak görmediği “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu”nun (DEHB) nedenleri konusunda çalışma yapıldı. Yapılan deneylerin ve çalışmaların ardından DEHB’nin beynin beş bölgesindeki gelişme geriliği ile ilgili olduğu açıklandı. Çok büyük sayıda denekle yapılan çalışmaya göre DEHB olan çocukları beyninin 5 bölgesinde yaşıtlarına göre olgunlaşma geriliği olduğu tespit edildi.

    DEHB olan çocuklar genellikle aile içinde sakar, dikkatsiz, yaramaz, duygu ve davranış problemi olan, okulda ise şımarık ve söz dinlemez olarak tanımlanıyor. Yapılan araştırma, bunların çocukların tercih ettiği davranışlar olmadığını, beyinlerindeki olgunlaşma eksikliğine bağlı olarak istemsiz olarak yapıldığına dikkat çekiyor. Sonuçlara göre, MR ile tespit edilen bu durum aynı zamanda çocuklara erken teşhis ve tedavi imkanı da sağlayacak. Araştırma hakkında bilgi veren Psikiyatrist Dr. Tanju Sürmeli muayenede görülen belirtilerin MR ile doğrulanmasının okul öncesi dönemde erken teşhis için çok önemli olduğunu ancak bu yaş grubu için ilaç kullanılması ve ilacın etkinliğinin de yeni bir tartışma konusu olması gerektiğini söyledi.

    Bugüne kadarki en büyük araştırma

    Hollanda Nijmegen’de Radboud Üniversitesi Tıp Merkezinde 4 – 63 yaş aralığında 3 bin 242 kişi üzerinden yapılan ve bugüne kadar yapılanların en kapsamlı Meta Analiz çalışması tıp dünyasının saygın dergisi The Lancet Psychiatry’de yayınlandı. Bu yeni uluslararası araştırmada genel beyin hacmi ve DEHB ile bağlantılı olduğu düşünülen beyindeki yedi bölge Beyin MRI ile ölçüldü. Araştırmacılar, DEHB olanların şimdiye kadar DEHB’ye yönelik ilaç kullanıp kullanmadıklarını da kaydetti. Önceki çalışmalar, beyin hacmindeki farklılıkları bozukluk ile ilişkilendirdi ancak küçük örneklerle yapıldığı için sonuçların yetersiz kaldığını göstermişti.

    Beynin 5 Bölgesindeki gelişme geriliği DEHB’na yol açıyor

    Dünyada büyük yankı bulan bu araştırma sonuçları hakkında konuşan Neurobiofeedback Derneği Başkanı Elektrofizyoloji ve Neurofeedback uzmanı Psikiyatrist Dr. Tanju Sürmeli “DEHB’da çok geniş denek sayısı ile yapılan MRI meta analiz çalışmasında bu çocukların 5 ayrı bölgesinin olgunlaşmasında gecikmesinin bulunması çok önemli. Bu araştırma sonuçları, çocukların şımarıklık yapmadığı, beyinlerinde gerçekten bir gelişim sorunu olduğu gerçeğinin aileler ve öğretmenler tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, erken teşhise de yardımcı olacaktır. Ayrıca Sağlık Bakanlığı ve Aile Bakanlığı’nın bu çalışmaları ciddiye alıp bir an önce bu çocukların okul öncesi yaşta tespitinin ve tedavisinin ilaçsız yapılmasında rol almaları gerekliliğini de konuşmalıyız. Klinik olarak DEHB olan çocuklarda MR ile beynin bu bölgesinde olgunlaşma geriliği tespit edilmesi tedaviye hemen başlayarak okul çağına geldiğinde bu çocukları yaşıtları ile aynı seviyeye getirebilmeyi sağlayacaktır. Bu onların akademik, sosyal ve kişisel hayatını doğrudan etkileyecek” şeklinde konuştu.

    Dr. Tanju Sürmeli, “DEHB 6-12 yaş arasındaki çocuklarda yüzde 4-12 oranında görülüyor. Teşhis konanların üçte ikisi, yetişkin olduklarında belirtilerini yaşamaya devam ediyor. Çocukların çoğu bir zeka sorunu olmamasına rağmen akademik başarı konusunda verimli olamıyor. Okulda şımarık ya da uyumsuz olarak adlandırılıyor, dışlanıyor. Okul öncesi dönemden başlamak üzere bu çocukların ilaçsız tedavisine yoğunlaşırsak okul çağı geldiğinde yaşıtlarını yakalamaları mümkün olabilir. Böylece ileri yaşlarda karşılaşacakları tüm diğer sorunları da önlemiş oluruz” diye konuştu.

    İlaçların etkisizliği tüm dünyada konuşuluyor

    Dr. Sürmeli “Yapılan beyin dalgaları dijital EEG çalışmalarının Meta analizi de zaten yüzde 90’nın üstünde doğrulukla DEHB olan çocukların olgunlaşmasında rol alan beyin elektrik akımı bozukluğunun teşhis edilebildiğini göstermişti. Bu tespit yapılan MRI araştırma sonucu ile örtüşüyor. Bu elektrik akım bozuklukları ilaçsız Neurofeedback tedavisi ile düzenlendiğinde beynin olgunlaşmasının kendi yaş grubunu yakaladığını kendi çalışmalarımızdan biliyoruz.

    Amerikan Hükumetinin yaptığı PATS (okul öncesi Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) tedavisi çalışmasın da 0-6 yaş grubunda 6 yıllık takipte kullanılan ilaçların şikayetleri azaltmadığını tespit ettiler ve yayınladılar” dedi.

    Dr. Tanju Sürmeli dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tedavisinde ilaç kullanımının 6 yaş üstünde arttığının altını çizerek, Ulusal Ekonomik Büro tarafından DEHB tedavisinde orta ve uzun vadede amfetamin türü ilaçların etkisinin olmadığından ve ciddi yan etkilerinden bahsedildiğini sözlerine ekledi. Dr. Tanju Sürmeli Çocuklarda nadir de olsa ani ölüm, kalp büyümesi, uykusuzluk, boy atmada gerilik, iştah azalması, kilo kaybı, agresyon, psikoz gibi yan etkiler görülebildiğini de söyledi.

  • Hareketsiz yaşam metabolik sendrom nedeni

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdal Kan, modern şehir hayatının getirdiği hareketsiz yaşam ve yüksek kalorili beslenmenin metabolik sendromun ortaya çıkmasına neden olan en önemli etkenlerden olduğunu söyledi.

    Medicana International Samsun Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Erdal Kan, metabolik sendrom hakkında bilgi verdi. Kan, “Metabolik sendrom, kalp damar hastalıkları ve diyabet oluşumuna yol açan elma tipi şişmanlığın (abdominal obezite), kandaki yağ oranının yüksekliğinin, yüksek tansiyon ve gizli şeker problemleri ya da insülin direnci gibi şeker metabolizması bozukluklarının bir arada bulunmasıdır. Altta yatan nedenin ise bu sendromun en önemli kriteri olan ve çağın hastalığı olarak nitelendirilen obezitenin görülme oranının giderek artmasıdır” dedi.

    Hareketsiz yaşayanlar tehlike altında

    Hareketsiz yaşayanların tehlike altında olduğunu belirten Dr. Erdal Kan, “Metabolik sendromun, karın bölgesindeki yağlanma artışı sonucu insülin direnci zemininde gelişen bir hastalık olup genetik yatkınlık söz konusu olsa da, modern şehir hayatının getirdiği hareketsiz yaşam ve yüksek kalorili beslenmenin bu sendromun ortaya çıkmasına neden olan en önemli etkenlerdir. Hastalık, masa başında oturan, düzensiz beslenen, sportif faaliyet göstermeyen, yoğun stres altında çalışan kişilerden oluşup giderek tehlike arz eden bir toplumsal sağlık sorunu haline gelmektedir” diye konuştu.

    Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artıyor

    Yaş ilerledikçe görülme sıklığının arttığını kaydeden Dr. Kan, “Metabolik sendromun 60-70 yaş arasındaki erkeklerde yüzde 60, kadınlarda ise yüzde 75 oranında görülmektedir. İleri yaş ile birlikte hastalığın ortaya çıkış oranı da yükselmektedir. Bu durum Avrupa ve ABD verileriyle paralel bir sonuç gösterirken, metabolik sendromun, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıklığı her geçen gün artmaktadır. Türkiye’de 20 yaş üstü nüfusun ortalama 3’te 1’inin bu hastalık ile mücadele ettiği bilinmektedir” şeklinde konuştu.

    Erken tedavi hayati önem taşıyor

    Uzm. Dr. Erdal Kan şöyle devam etti: “Metabolik sendrom tanısı konulmuş olan hastalarda normal sağlıklı bireylere oranla kalp damar hastalıklarının 2-4 kat, diyabetin ise 4-6 kat daha fazla görülmektedir. Bu hastalığın önlenmesi ve erken dönemde tedavi edilmesi bu açıdan hayati önem taşımaktadır. Metabolik sendromun temelinde insülin direnci bulunmaktadır. İnsülin direnci ise vücudun insülin salgılamasına rağmen, insülinin hücre içine girip glikozu hücrelere taşıyamaması durumudur. İnsülin etkisinin yetersiz olduğu bu durumlarda kanda ve organlarda glikoz ve yağ miktarı artar. İnsülin direncini artıran temel faktörler; genetik, yaşın ilerlemesi, hareketsiz yaşam biçimi, yüksek kalorili besinlerle aşırı kilo alımı, psikososyal stres ve kadınlarda menopoz sonrası oluşan hormonal değişikliklerdir.”

    “Tedavide başarı için obezitenin önüne geçilmesi şart”

    Tedavide başarı için obezitenin önüne geçilmesinin şart olduğunu vurgulayan Erdal Kan açıklamasını şöyle tamamladı: “Metabolik sendrom tedavisinde temel yaklaşım hastalığın bünyesinde mevcut olan farklı riskleri ayrı ayrı tedavi etmek olsa da, hepsinde ortak neden olan obezite ve buna bağlı insülin direnci ile mücadele esastır. Diğer riskler gelişmeden obezite tedavi edilir veya engellenirse hastalık önlenebilir. İnsülin direncine neden olan faktörlerin kontrol altına alınması, sağlıklı yaşam tarzının benimsenmesi, sağlıklı beslenilmesi, düzenli egzersiz ve hekimin tavsiyelerine uyulması ile tedavide başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Düzenli fiziksel aktivite, insülin direncini düzelterek şeker, yağ ve kan basıncı kontrolünü sağlar ve kardiyovasküler fonksiyonları düzeltir.”

  • Her 5 kanserden 1’inin ölüm nedeni sigara

    Acıbadem Eskişehir Hastanesi Radyoterapi Uzmanı Dr. Emre Tahberer, her 5 kanserden 1’inin ölüm nedeninin sigara olduğuna dikkat çekerek, hastalığın tanı ve tedavi süreçleri hakkında önemli bilgiler verdi.

    Günümüzde, kanserin nedeni henüz kesin olarak bilinemese de, tetikleyen faktörler konusunda bilgi sahibi olunabiliyor. Ailesel, çevresel kaynaklı pek çok nedenden kaynaklanabilen kanser, kadın-erkek, çocuk-yaşlı her yaştan ve her kesimden insanın hayatını tehdit eden bir hastalık. 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayı ile yaptığı açıklamada, tütün ve alkol kullanımı, düşük fiziksel aktivite, obezite, zararlı güneş ışınları gibi çevresel etkilerden kaçınarak kanser ihtimalinin üçte bir oranda azaltılabileceğini belirten Acıbadem Eskişehir Hastanesi Radyoterapi Uzmanı Dr. Emre Tahbere, kanserin kontrolsüz bölünerek hızla çoğalan hücrelerin birikmesiyle oluşan kötü huylu tümörlerin normal dokulara zarar vermesiyle ortaya çıktığını belirtti.

    “Dünya çapında her 5 kanserden 1’inin nedeni tütün kullanımı”

    Kanserin önlenmesinde çevresel faktörlerin önemine değinen Dr. Emre Tahberer, sigara ve alkol tüketimi, hareketsizlik ve fazla kilo, zararlı güneş ışınları gibi etkenlerin kanseri tetikleyebileceğinin altını çizdi. Dünya çapında her 5 kanserden 1’inin nedeni tütün kullanımı olduğuna değinen Dr. Tahberer, kansere yol açan nedenler arasında sigaranın en üst sıralarda yer aldığını aktardı. Günümüzün en önemli hastalığıyla ilgili bilinmesi gerekenleri anlatan Dr. Tahberer, “Her kanser belirgin şikâyetlere yol açmasa da, vücudun yolladığı bazı sinyallerin önemsenmesi gerekiyor. Ses kısıklığı, ısrarlı öksürük, yutma güçlüğü, sindirim bozukluğu, açıklanamayan kilo kaybı, ateş, halsizlik ve ağrı, bağırsak veya mesane alışkanlıklarında değişiklik, iyileşmeyen yaralar, alışılmadık kanama veya akıntı, vücudun bazı bölgelerinde ele gelen kitle, ben veya siğillerde değişiklik kanser belirtisi olabileceğinden vakit geçirmeden uzman doktora başvurmak bu yüzden önem taşıyor” ifadelerini kullandı.

    “Erken tanı tüm kanser türleri için önemli”

    Kanser hastalığında erken tanı yöntemlerinden bahseden Dr. Tahberer, “Erken tanı tüm kanser türleri için önemli olmakla birlikte, her bir kanser türü için farklı tanı yöntemlerinden yararlanılıyor. Meme kanseri için 40 yaşından sonra her yıl mamografi çektirilmeli. Yılda bir kez bir uzman tarafından meme muayenesi yapılmalı. Eğer, birinci derece akrabalarda meme kanseri öyküsü varsa, bu muayenelerin sıklığı veya tipi değiştirilmeli. Bağırsak kanseri için; 50 yaşından itibaren erkek veya kadınlarda aşağıdaki 5 test şemasından biri tercih edilebiliyor. Yılda bir dışkıda ‘gizli kan testi’, 5 yılda bir fleksiblsigmoidoskopi (makattan girilen ince ve özel bir kıvrılabilir hortumla,bağırsakların son kısmının gözlenmesi), yılda bir dışkıda gizli kan testi 5 yılda bir fleksiblsigmoidoskopi, 5 yılda bir bağırsağın içine baryum verilerek bağırsak filmi çekilmesi, 10 yılda bir kolonoskopi (tüm kalın bağırsağın iç yüzeyinin gözlenmesi). Rahim kanseri için; 30 yaşına dek her yıl düzenli olarak Papsmeartesti (rahim ağzı sürüntüsü ile yapılan test) yaptırılmalı. Sonuçları normal çıkıyorsa, sıklık 2 yılda bire çıkarılabilir. Herhangi bir anormal kanama olursa, hemen bir uzmana başvurulmalı. Prostat kanseri için; 50 yaşından itibaren, 10 yıldan fazla yaşam beklentisi olan her erkek, yılda bir PSA testi (kanda bulunan prostata özgün bir molekül), ve rektal tuşe (uzman tarafından, makattan parmakla prostat muayenesi) yaptırmalı. Eğer kuvvetli aile öyküsü varsa (birden fazla 1’inci derece akrabada prostat kanseri) test 45 yaşından itibaren de başlatılabilir” bilgilerini verdi.

    “Tedavi yöntemleri belirlenirken bazı etkenler göz önüne alınmalı”

    Kanserli hücrelerin yok edilmesinde çeşitli tedavi yöntemlerinin olduğunu aktaran Uzman Dr. Emre Tahberer açıklamalarına şu şekilde devam etti,

    “Kanserli hücrelerin yok edilmesine yönelik çeşitli tedavi yöntemleri bulunuyor. Cerrahi yöntemlerle kanserli hücreler vücuttan uzaklaştırılırken, kemoterapide kanser hücreleri ilaçlarla öldürülüyor. Radyoterapide ise, kanserli hücrelere yönelik yüksek enerjili ışınlar kullanılıyor. Tedavi yöntemleri belirlenirken hastalığın evresi, histopatolojik (hastalıklı dokunun incelenmesi) bulgusu, hastanın genel durumu ve yaşı gibi etkenler göz önüne alınmalı. Histopatolojik bulgulara göre kanser tedavisinde öncelikli yaklaşımın cerrahi olup, kemoterapinin cerrahi öncesi ya da sonrası kullanılabilir. Metastatik sürece geçmiş olgularda ise, tek başına kemoterapi ya da radyoterapi tercih edilebiliyor. Bu tedavilere ek olarak hormonoterapi ve immünoterapi yöntemleri var. Hormonoterapinin özellikle prostat ve meme kanserlerinde hastalığın yeniden ortaya çıkmasını önlemek amacıyla ana tedavilere ek olarak ya da tek başına kullanılabilecek bir tedavi olduğundan bahsediyor. Kanserle mücadelede radyoterapi ve kemoterapi dışında kişinin kendi bağışıklık sisteminin de tedavi amacıyla kullanılabilir. İmmünoterapi yöntemini,vücut direncini destekleyerekkanser hücrelerini yok etmeye yardımcı bir tedavi olarak tanımlıyor. Günümüzde tıpta kanser tedavilerine destek tedavi olarak kullanılan immünoterapi, akciğer zarı kanseri, melanom ve lenfoma türü kanserlerin tedavilerinde de başvurulan bir yöntem.”

  • Ses kısılmasının 7 nedeni

    Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz, ses kısıklığının 7 nedenini anlattı ve önemli önerilerde bulundu.

    Ses kısıklığı sosyal yaşamı,hatta bazen profesyonel hayatı etkileyen ve herkesin hayatı boyunca en az bir kez yaşadığı bir problem. Kış mevsiminde genellikle üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle geliştiği için griptendir denilerek hafife alınan ses kısıklığı, sebeplerin yanı sıra bazen yaşam kalitesini düşüren, hatta hayatı tehdit eden gırtlak kanseri gibi bazı hastalıkların ilk belirtisi de olabiliyor. Bu nedenle ses kısıklığının iki haftayı aşması durumunda bir hekime başvurmak önemli. Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz, ses kısıklığının 7 nedenini anlattı ve önemli önerilerde bulundu.

    Üst solunum yolları enfeksiyonu

    Dr. Kılavuz, üst solunum yolunun, burun ve ağız girişinden soluk borusuna kadar olan geniş bir alanı kapsadığını aktararak, “Bu bölgenin grip ve nezle gibi viral enfeksiyonları ya da bunların üzerine gelişen ikincil bakteriyel enfeksiyonlar, üst solunum yolunu döşeyen ve mukoza adı verilen özelleşmiş dokusunda ödem ile akıntılara sebep olabiliyor. Bu akıntılardan ses telleri dolaylı olarak etkilenebiliyor. Ayrıca bu enfeksiyonlar bazen “larenjit” adı verilen ve ses tellerinin kendisini doğrudan etkileyen bir tablo şeklinde ortaya çıkabiliyor. Bu durumların tümünde değişik şiddette ses kısıklığı gelişebiliyor. Üst solunum yolu enfeksiyonları komplike olmadığı durumlarda bir kaç gün içinde tedaviyle düzeldiğinde ses kısıklığı sorunu da ortadan kalkıyor. Reflü mide içeriğinin mide alt kapağındaki zayıflıktan dolayı yukarı yemek borusuna ve boğaza doğru çıktığı duruma deniyor. Mide içeriğindeki kuvvetli asit genellikle yemek borusuna doğru çıkıp bu bölgeyi rahatsız ediyor. Ancak bazen larengofarengeal reflü denilen durumda bu asidin daha yukarıya, gırtlak bölgesine ulaştığı da oluyor. Bu durumda asit maruziyetine alışık olmayan gırtlak ve ses telleri ciddi olarak etkilenip zarar görebiliyor. Bu da ses tellerinin yapısında bozulmalara yol açarak ses kısıklığı oluşturabiliyor. Yemek sonrası artan ses kısıklığı ve boğazda temizleme ihtiyacı geliştiğinde mutlaka Gastroenteroloji ve Kulak Burun Boğaz uzmanlarına muayene olmak gerekiyor” şeklinde konuştu.

    Geniz akıntısı

    Geniz akıntısı boğaza doğru inip rahatsızlık oluşturabileceğini kaydeden Dr. Kılavuz, “Bu akıntıların altında yatan nedenler kronik sinüzit, sigara kullanımı veya allerjik burun iltihabı gibi durumlar ise hayat kalitesinde ciddi düşüşe sebep olabiliyor. Geniz akıntısı, boğazda takılma hissi, sürekli yutkunma ve boğaz temizleme alışkanlığına sebep olduğu gibi, bu akıntının daha aşağıya inmesi durumunda ses tellerini de etkileyip ses kısıklığına yol açabiliyor. Özellikle sabahları yoğun boğaz temizleme ihtiyacı duyulduğunda, boğazda takılma hissi ile beraber ara ara ses kısıklıkları yaşandığında, geniz akıntısının varlığı ve altta yatan sebebin tedavisi için mutlaka kulak burun boğaz uzmanına başvurmalı. Sesin yanlış ve yoğun kullanımı ile sigara gibi sebepler ses tellerinde uzun vadede nasırlaşma (nodüller) ile lokal ödemin ilerlemesine bağlı küçük yumrular (polipler) oluşturabiliyor. Bu nodül ve polipler ses tellerinin titreşimlerini engelledikleri için ses kısıklığına neden olabiliyorllar. Bu durum özelikle sesini yoğun kullanan ses ve performans sanatçıları ile öğretmenler gibi meslek gruplarında daha sık görülüyor. Nodül ve poliplerin gerekli durumlarda cerrahi olarak tedavi edilmesinin yanı sıra, daha öncelikli olarak altta yatan yanlış ses kullanımını düzeltmek için ses terapistleri ve kulak burun boğaz uzmanları beraber çalışarak çözüm üretiyor” ifadelerini kullandı.

    “Ses tellerindeki travma da ses kısıklığı oluşturabiliyor”

    “Yanlış ses alışkanlıkları ses yapısının oturduğu ergenlik dönemi de dahil olmak üzere ses tellerinin fonksiyonel hareketlerini bozabiliyor” diyen Dr. Kılavuz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ses tellerinin doğru kapanmasını ve titreşimlerini engelleyebileceği gibi ciddi durumlarda ses tellerinin yapısında da değişiklik oluşturarak ses kısıklığına yol açabiliyor. Ayrıca maç gibi ortamlarda sürekli bağırmanın veya konserlerde şarkılara yüksek sesle iştirak etmenin neden olduğu ses tellerindeki travma da ses kısıklığı oluşturabiliyor. Yanlış ses kullanımının öncelikli sebep olduğu bu durumlarda doğru ses terapisi sorunun üstesinden gelmede yardımcı olabiliyor. Ses tellerinin hareketini sağlayan kasları, bunun için özelleşmiş sinirler çalıştırıyor. Her iki ses teli için ayrı olan bu sinirleri etkileyen çeşitli durumlar ses tellerinin hareketlerini kısıtlayıp ses kısıklığına yol açabiliyor. Bu durumlar arasında çeşitli nörolojik bozukluklar, sinirin uzandığı yol boyunca siniri etkileyen çeşitli hastalıklar ve kitleler sayılabileceği gibi, bazen bu bölgeye yapılan, özellikle tiroid ameliyatı gibi cerrahi işlemler de etken olabiliyor. Ses tellerinin sinirine ait bozukluklardan şüphelenilmesi durumunda Kulak Burun Boğaz uzmanı, Nöroloji ve Göğüs Hastalıkları uzmanlarının ortaklaşa değerlendirilmesi sonucu tanı ve tedaviye ulaşılabiliyor.”

    Gırtlak kanseri

    Gırtlak bölgesinin kanserlerinin genellikle sigara kullanımı, eşlik eden alkol kullanımı, genetik sebepler ve bazı viral hastalıkların etkisiyle oluştuğuna vurgu yapan Dr. Kılavuz, “Gırtlak ve ses tellerini tutan bu tümörler ses tellerinin hareket ve titreşimlerini etkiledikleri gibi gırtlağın kas, sinir ve eklem yapısını da tutması durumunda da ses kısıklığına neden olabiliyor. Gırtlak kanseri, erken dönemde de belirti vermesi sayesinde erken tanı ve tedaviye olanak sağlayabilen nadir kanserlerden. Dolayısıyla uzun süren ses kısıklıklarında özellikle yoğun sigara kullanımı öyküsü olan kişilerin hiç ertelemeden bir kulak burun boğaz uzmanına başvurmaları yaşamsal önem taşıyor. Erken dönemde tespit edilen gırtlak kanseri uygun tedaviyle tamamen iyileşebiliyor. Erken tanı ve tedavi ayrıca gırtlağın korunmasına ve kişinin sesini koruyabildiği tedavi çözümlerine de olanak verebiliyor. Bunların yanı sıra hastalığın erken tespiti kanserin bölgesel yayılımının ve akciğer gibi uzak organlara sıçrayabilmesinin de önüne geçiyor” açıklamasını yaptı.

  • Hamilelikte kaygıların bilinmeyen nedeni

    Uzman Psikolog Özge Genlik, yapılan araştırmalara göre; fizyolojik ve psikolojik incinilebilirliliğin en üst düzeye ulaştığı hamilelik sürecinde kadının deneyimlediği “kaygı” ların, hormonal değişikliklerden kaynaklandığı düşünülerek, kaygı duygulanımlarının sürekli normalize edilmeye çalışıldığı saptandığını belirtti.

    Hamileliğin bir kadının yaşam döngüsünde deneyimleyeceği en heyecanlı ve mucizevi bir dönüşüm süreci olduğu kadar; yeni bir kimlik oluşumu aynı zamanda partneri, kendi ailesi, arkadaşları ile olan ilişkilerini yeniden yapılandırdığı, psikolojik büyümeyi içeren bir süreç olduğunu anlatan Uzman Psikolog Özge Genlik, “Kadının kaygı deneyiminin artması progesteron ve östrojen hormonal seviyelerindeki artışa bağlı olduğu kadar, kendine ilişkin inançları, değer yargıları kısacası kendisi ile kurduğu ilişkinin niteliği ve en önemlisi kadının kendi doğumunun hikayesi, deneyimlediği kaygıların en temel unsurlarıdır. Her yeni başlangıçta; yeniden doğarız. Her yeni başlangıç anında doğum sürecimizde ve doğumun gerçekleştiği an duyumsadığımız duyguları tekrar tekrar deneyimleriz. Bu bağlamda anne olmaya hazırlanırken kendi doğum travmalarımızın izlerini dönüştürmek, hamilelik sürecinde deneyimlenen kaygı duygulanımlarının anlamlandırılmasını ve kaygının güvene ve bilgeliğe dönüşmesine yardımcı olur” diye konuştu.

    “Doğum sürecinde deneyimlediğimiz herşey örtülü belleğimize kaydolmaktadır. Biz hatırlayamıyor olsak da veyahut unutmaya çalışsak da beden hafızamız daima hatırlar” diyen Uzman Psikolog Özge Genlik, açıklamasını şöyle sürdürdü: “Doğumumuz huzurlu ise hayata yönelik güven ve heyecan duyumsarız ve hamilelik sürecimizde bebeğimizle özerk bir bağlanma stili geliştiririz. Anne adayının bütünüyle kendi duyularına, değişen bedeninin hissettirdiklerine odaklanarak sadece tüm konsantrasyonunu rahminde büyümekte ve gelişmekte olan bebeğine odaklamayı seçtiği özerk bağlanma stili, bebeğin, özgüvenli, kendini olduğu gibi kabul eden, duygusal zekası yüksek bir bireye dönüşme potansiyelini destekler. Doğumumuz acı ve travmatik ise hayata yönelik korku, kaygı ve zihin karışıklığı ile kararsız bir tutum sergileriz ve hamilelik sürecimizde bebeğimizle kayıtsız yada iç içe geçmiş bağlanma stili geliştiririz. Kadının henüz hamilelik sürecine kendisini hazır hissetmemesi, partneriyle arasında güven ve koşulsuz sevgi bağının olmaması, kendi annesinin deneyimlerinden ve çevresindeki diğer kişilerin söylediklerinden yola çıkarak bebeğiyle temas etmeyi seçmesi sonucunda anne adayı bebeğiyle kayıtsız ve iç içe geçmiş bağlanma stili geliştirir bunun sonucunda da hayata güvenle yaklaşamayan, kendi duygularını tanımayan, bir diğeri ile empati becerisi geliştiremeyen bireyler oluşmaktadır.

    Bireyin anne olmaya karar verdiği andan itibaren doğum konusunda uzman bir psikolog ile ya da bir doğum psikoloğu ile kendi doğum travmasını çözümlemesi sağlıklı, huzurlu ve dingin bir yeni nesil için büyük önem taşımaktadır.

    Hamilelik sürecinin öncesinde veya hamilelik sürecinde, kendi doğum travmasını şifalandıran bir kadın kendi bebeğinin doğumunu, bebeğinin Dünyaya gelmeyi seçtiği yolu sezgisel benliği ile hissederek ona saygı duyacaktır. Bir başka bireyin rüyasını gerçekleştirmek olan doğum süreci önce annenin kendisini koşulsuz sevgi ve saygı zemininde kendinisini olduğu gibi kabul ederek öz sevginin zemininde yeniden doğması ile mümkün olabilir.”