Etiket: “nasıl

  • Gebelik hesaplama nasıl yapılır

    Anne adayları genellikle gebelik haftasını bilmesine rağmen, kendileri gebelik haftasını ve aylarını hesaplamak ister. Özellikle gebelik süreçlerini ay olarak hesaplama eğiliminde olan anne adayları, doğuma ne kadar kaldığını hesaplamak için kaç aylık gebe olduklarını bilmek isterler. Bu konuda anne adaylarına yardım olabilmek için Prof. Dr. Bülent Tıraş açıklamalarda bulundu.

    “Önemli olan ay hesabı değil hafta hesabıdır” diyen Bülent Tıraş açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Ay hesabı yapıldığında, genellikle hata yapılmaktadır. Çünkü bir ay tam olarak dört hafta olmadığı için karışıklık meydana gelebilir. Önemli olan ay hesabı değil hafta hesabıdır. Gebelik süreci 40 haftadır. Bu konuda kafa karışıklığına meydan vermemek için doktorların yaklaşık olarak kabul ettiği ay ve haftalar şöyledir;

    4-5 haftalık hamilelikler: 1 aylıktır.

    8-9 hafta tamamlandığında: 2 aylık.

    12-13 hafta tamamlandığında: 3 aylıktır.

    16-17 haftalar bittiğinde 4 aylıktır.

    20-21 haftalar bittiğinde 5 aylıktır.

    24-25 haftalar bittiğinde 6 aylıktır.

    28-29 haftalar bittiğinde 7 aylıktır.

    32-33 haftalar bittiğinde 8 aylıktır.

    36 haftada ise anne adayı artık 9 aylık hamiledir ve gebeliğin son ayı içindedir.”

    “Gebelik toplamda 40 haftadır”

    Tıraş son olarak da, “40 hafta tamamlandığında ise gebeliğin 280 günü tamamlanmıştır. Hafta olarak bu gün sayısı da 40 haftaya tekabül eder. Ancak anne adaylarının ay hesabı yapmaması önemlidir. Ay hesabında karışıklıklar meydana gelebileceği için her zaman hafta hesabı kullanmak gerekmektedir. Hafta hesabı, tahmini doğum tarihini hesaplamak için de kullanılır. Gebelik toplam 40 haftadır. Doğumların çoğu 38-40 hafta arasında gerçekleşir. Bazen günü geçenlerde 41 haftada doğum gerçekleşir. Bunlar hesaplanırken de son adetinizin başladığı ilk güne göre hesaplanır” diyerek sözlerini tamamladı.

  • O Albay’dan ’Bombalar nasıl sokuldu?’ sorusuna çarpıcı yanıt

    İzmir’deki Askeri Casusluk davasında tutuklu kalan Albay Coşkun Başbuğ, terör saldırıyla ilgili şok bir iddiada bulunarak, “’Bu bombalar ülkeye nasıl giriyor’ diye milletimizin aklına bir soru gelebilir. Bu bombalar 2008-2010 ve sonrası yıllarda Habur Sınır Kapısından Irak’ın Kuzeyinden hem de elini kolunu sallaya sallaya FETÖ tarafından ülkeye sokuldu” dedi.

    İzmir’deki Askeri Casusluk davasında tutuklu kalan Albay Coşkun Başbuğ, Kayseri’de meydana gelen terör saldırısının ardından şok bir iddia ortaya attı. Coşkun, ’Bombalar Türkiye’ye nasıl sokuldu?’ sorusuna çarpıcı bir yanıt vererek, bombalarda Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) parmağı olduğunu söyledi.

    “Bu bombalar 2008-2010 ve sonrası yıllarda Habur Sınır Kapısından Irak’ın Kuzeyinden hem de elini kolunu sallaya sallaya FETÖ tarafından ülkeye sokuldu” diyen Coşkun Başbuğ, “Son zamanlardaki yapılan terör saldırıları Türkiye’nin ne kadar doğru yolda olduğunu, devletin arı kovanına, yıllardır kurulu tuzaklara ne kadar çomak soktuğuyla doğru orantılı saldırılar. Ben bu saldırıların yapılmasını yadırgamıyorum. Karşınızdaki güç alçak, karşınızdaki güç hain, karşınızdaki gücün hiç bir değer yargısı yok; çünkü karşıt gücün kurduğu oyun, yıllardır içteki hainlerle al gülüm ver gülüm güle oynaya sürdürdüğü tezgah yıkılıyor ve bundan daha önemlisi bu gözü dönmüş aşağılıklar bu oyunu kaybediyor. ’Bu bombalar ülkeye nasıl giriyor’ diye milletimizin aklına bir soru gelebilir. Bu bombalar 2008-2010 ve sonrası yıllarda Habur Sınır Kapısından Irak’ın Kuzeyinden hem de elini kolunu sallaya sallaya FETÖ tarafından ülkeye sokuldu. O dönemde burada görev yapan jandarma, polis ve gümrük görevlileri el birliğiyle bu patlayıcıları şerefsiz FETÖ’den aldıkları talimat doğrultusunda ülkeye soktular ve bu patlayıcılar tüm yurda dağıldı” dedi.

    “DAEŞ getirdi, FETÖ soktu, PKK patlattı”

    Saldırılardaki amacın toplumu yıldırmak olduğu dikkat çeken Başbuğ, bilerek Kayseri’nin seçildiğini de anlattı. Başbuğ, şöyle devam etti:

    “Karşı bu saldırılarla bir yere varamayacığını herkesten iyi biliyor. Bu saldırılarda amaç toplumda korku ve kargaşa yaratmak, yılgınlık yaratmak, her alanda devlete kontrolü kaybettirmek, verebildiği kadar zarar verdirmek ve bu oyuna ’dur’ diyen iktidarı yıpratmak. Hedef ve zamanlama tesadüf değil, seçme. Kayseri ilimiz diğer illerimizin olduğu gibi milliyetçi duruşuyla bilinen bir şehir. Bu şehirin bağrında ki şehirle bütünleşen komando birliklerimiz ise bu milletin gözbebeği askerler. Bu örgütbaşı da elbette ABD israil İngiltere’den aldığı emri uyguladı. Her gün yüzlerce araç (kamyon ve tır) Türkiye’den Irak’a Irak’tan da Türkiye ye giriş-çıkış yaptı ve bu araçlar ne götürüyor ne getiriyor hiç kontrol edilmedi hiç bir bir araç durdurulmadı. Bu konuda söyleyecek çok sözüm var. Şu an kullanılan bombalar büyük ihtimalle bu dönemde bu araçlarla ülkeye sokulan ve bu günler için saklanan patlayıcılar bu patlayıcılardan daha ne kadar var. Bu husus karanlık; yani bombaları DAEŞ getirdi, FETÖ soktu, PKK’da patlattı. Bu hususun acilen ortaya çıkarılması gerekir. Bu mücadelede de milletçe hepimize düşen önemli görevler var. Mücadele Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği topyekün olmalı. Allah şehitlerimize rahmet eylesin. Ülkece bir olmalı dik durmalı ve hedefe doğru daha hızlı ve mein adımlarla yürümeliyiz. Çok kritik ve dar bir boğazdan geçiyoruz. Bu boğazdan bizi çıkaracak tek güç yaratanla birlikte birlik ve beraberliğimiz.”

  • Prof. Dr. Öner, çocuklara terör olaylarının nasıl anlatılması gerektiğini anlattı

    Çocuk ve Ergen Psikiatristi-Psikoterapist Prof. Dr. Özgür Öner, terör olaylarının çocuklara nasıl anlatılması gerektiği hakkında bilgi vererek, “Önce çocuğunuzun duygularını kabul edin. Korkuyla başa çıkmanın en iyi yolu durumu kontrol etmek ve bilgi sahibi olmaktır. Çocuklar anne babalarına bakarak nasıl bir tutum alacaklarına karar verirler” dedi.

    Çocuk ve Ergen Psikiatristi-Psikoterapist Prof. Dr. Özgür Öner, çocukların terör olayları ve bunların basına yansımalarından etkilendiğini, bunun normal olduğunu, süreci anlatırken çocukların korkularını anlayıp kabul ederek yola çıkmak gerektiğini söyledi.

    “’Korkacak bir şey yok’ demeyin”

    Prof. Dr. Özgür Öner, “Pek çok şiddet olayı ile beraber yaşıyoruz. Yayın organlarında bu konularla ilgili haberler kesintisiz yer alıyor. Her olayda masum insanların ölümüne şahit oluyoruz. Çocuklar da bu durumdan elbette etkileniyor. Çocuklarınızın normale dönmesini hızlandırmak için duygularını kabul edin. Yetişkin olarak siz de sakin ve kararlı olun” diye konuştu.

    Prof. Dr. Özgür Öner korkmanın normal olduğunu, çocukların korkularını reddetmemek gerektiğini söyleyerek, “Korkmak normaldir. İnsanlar bombalar patlarken korkar. Bu nedenle, böyle durumlarda ’ne var korkacak’ demek anlamsızdır. Daha iyisi, sizin de duygunuzu ifade etmenizdir. Çocuğunuzun duygusunu kabul etmezseniz bu ona ek bir yük getirecektir. Önce çocuğunuzun duygularını kabul edin. Korkuyla başa çıkmanın en iyi yolu durumu kontrol etmek ve bilgi sahibi olmaktır. Örneğin, korkulacak bir durum olduğu zaman bilgi almaya çalışmak, güvenliği sağlamak, abartılı yorumlara kulak asmamak kaygıyı azaltır. Çocuklar anne babalarına bakarak nasıl bir tutum alacaklarına karar verirler” dedi.

    “Olaylar sonrasında çocukların herkesi kötü zannetmesi normaldir”

    “Yaşanan olaylar sonrasında çocukların herkesi kötü zannetmesi normaldir. Onların bu konudaki duygularını anlayarak hareket edin” diyen Prof. Dr. Özgür Öner, “Herkes kötü değildir. Hayatta hem kötü hem de iyi insanlar var ve birçok insan çoğu zaman iyi, bazen de kötü davranışlar gösterebilir. Bu çok önemli ve vurgulanması gereken bir sonuçtur. Yaşanan olaylardan sonra çocuklara en güçlü olduğun zaman bile adaletli olmalısın mesajını vermeliyiz” şeklinde konuştu.

    “Birlikte güçlüyüz”

    Prof. Dr. Özgür Öner, “Yaşanan olaylardan çıkarılacak ve çocuklara anlatılacak önemli sonuçlardan birinin de ‘birlikte ne kadar güçlü’ olduğumuz hissini vermektir. İnsanlar ve topluluklar güçlüdür. Aslında bu daha önce pek çok toplumsal olayda da gördüğümüz, bireyin gücünü gösteren bir şey. Buradan çıkaracak ve çocuklarımıza verilecek önemli dersler var. ’Güçsüz değiliz, bir arada olduğumuz ve inandığımız zaman pek çok şeyi başarabiliriz.’” derken, çocuklara bunun anlatılması gerektiğinin de altını çizdi.

    İnsanların başına kötü şeyler gelebileceğine ama toparlanabileceklerine dikkat çeken Prof. Dr. Öner, “Önemli olan devamlı kendi kendine ne kadar şanssız olduğunu söylemek değil, elinden gelenin en iyisini yapmaktır” dedi.

    “Çocuk konuşmak istemiyorsa ısrarcı olmayın”

    “Çocuklar için bugünleri anlamak, yeniden toparlanmak kolay olmayabilir. Kimi çocuk konuşarak aklındakileri, duygularını ifade ederken kimileri tamamen sessizliğe bürünebilir” diyen Prof. Dr. Özgür Öner, “Bu konuyu çocukla konuşurken öncelikle kendiniz sakin ve kontrollü olun. Çocukların yaptığımız yorumları inandırıcı bulması için, kendi aranızda konuşurken, televizyon seyrederken aşırı yorumlarda bulunmaktan kaçının ve model oluşturun. Çocuklarla iletişim kurarken uygun yöntemler kullanmak gerekir, bu nedenle okul öncesi çocuklarla oyun oynarken, resim yaparken ilişki kurmak çok daha kolaydır. Her çocukla mutlaka bu olayları ayrıntılı bir şekilde konuşmak gerekmez; olayların öncesinde daha endişeli bir yapıya sahip olan, çok fazla veya rahatsız edici televizyon veya internet görüntülerine maruz kalan çocukların etkilenme olasılığı daha fazladır. Eğer çocuk sürekli bu konuya takılmışsa, çocukla bu konuda soru sorduğu sürece konuşmak uygun olacaktır. Burada belirleyici olan, anne babanın olay üzerindeki kontrolü, kendi psikolojik durumları ve olayı farklı boyutlarıyla görebilme becerileridir” ifadelerini kaydetti.

    “Çocukların oyunlarına dikkat edin”

    Çocukların oyunlarına da dikkat edilmesi gerektiğini vurulayan Prof. Dr. Öner, “Bazı çocuklar travmatik olayları oyunlarında yansıtabilirler. Burada aileler oyuna katıldıklarında oyunu daha olumlu bir şekilde sürdürmeye, oyundaki olaylar üzerinde kontrol sağlamaya ve olumlu bir şekilde oyunu sonlandırmaya, oyunun sonunda ’iyilerin’ kazanması, insanların birbirine yardımcı olması, ’kötülerin’ uygun cezalara çarptırılması gibi konulara dikkat etmelidirler” dedi.

    Bu belirtilere dikkat

    Anne ve babalara uyarılarda bulunan Prof. Dr. Özgür Öner, “Travmatik olayların çocukların üzerindeki etkisini belirleyen en önemli faktör, çocuğun kendisinin ve sevdiklerinin olaylardan hangi ölçüde direkt olarak etkilendikleridir. Eğer çocuğun kendisi veya bir yakını yaralandıysa, bir yakınını kaybettiyse, kendisi şiddet olaylarına bizzat şahit olduysa veya yoğun bir korku yaşadıysa daha ciddi şekilde etkilenecektir. Daha önceden psikolojik sorunları olan çocuklar daha da fazla etkilenirler. Aile bütünlüğü bozulan, aile içinde özellikle de anneleri tarafından abartılı yorumlara maruz kalan çocuklarda kaygı belirtileri daha fazla görülecektir” dedi.

    Prof. Dr. Özgür Öner, yaşananlara ek olarak sürecin doğru yönetilememesinin bazı çocuklarda psikolojik sorunlara da yol açabileceğini söyledi. Prof. Dr. Öner, uykuya geçmede zorluk, sık kabuslar, aşırı kaygı, önceden yapabildiklerini yapamama, sokağa kendisi çıkmama, ayrı yatamama gibi belirtiler varsa çocuklar için psikolojik destek alınmasının da düşünülmesi gerektiğinin altını çizdi.

  • Batuhan Yaşar 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı nasıl yayına aldıklarını anlattı

    TGRT Haber ve İhlas Haber Ajansı (İHA) Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar, 15 Temmuz gecesi yaşananlara ilişkin, “Rejiyi aradan çıkardık. Reji size cumhurbaşkanı bağlar, başbakanı bağlar konuşursunuz veya herhangi bir konuk olur. O gece bir taraftan komutanların telefonlarını arıyorsunuz, bir taraftan Cumhurbaşkanına ulaşmak için Cumhurbaşkanı Danışmanı Mustafa Varank’ı arıyorsunuz. O gün canlı yayına bağınız devam ediyor, sesleriniz de devam ediyor. Dolayısıyla o gece çok ilginç bir geceydi” dedi.

    TGRT Haber ve İHA Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar, Sheraton Otel ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Türkiye Bilişim Derneği (TBD) 33. Ulusal Bilimi Kurultayı’na katıldı. Kurultay kapsamında düzenlenen İnternet, Yeni Medya ve Demokrasi konulu panelde konuşan Yaşar, “öyle bir çağa geldik ki, bilişim çağı, teknoloji çağı, birçok beylik laflar ediliyor ama 1990 yılıydı sanırım, o dönemin Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna’ydı. Ben de sağlık muhabiriydim. Yaklaşık 15 günlük Türki Cumhuriyetler gezinse çıktık beraber. O zaman çağrı cihazları vardı. Arardınız, ‘beni ara anne’ derdiniz, isim bırakırdınız veya 500 karakteri geçmeyecek şekilde not bırakırdınız. Biz Türki Cumhuriyetler gezisine çıktık ve 15 gün Tür5kiye ile ilişkimiz kesildi. Yani ne bir telefon açma ne bir haber alma; bırakın interneti falan hiçbir şekilde, Allah korusun bir yakınınızı kaybetseniz haberiniz olmayacak. Dönünce haberiniz olacak. Yine o dönemlerden 2016’lara geldik. Yine o dönemlerde siyasi partileri takip eden arkadaşlar bilir, bende ANAP’ı takip ediyordum. Önce rahmetli Özal ondan sonra Mesut Yılmaz. Ne bilgisayar var ne başka bir şey. Bakkallara ya da ticarethanelere rica ederdik, ‘şu haberi telefonla yazdırabilir miyiz’ derdik. O arada otobüs kaçardı, bir başka şehre gidebilmek için birbirimizden yardım isterdik. Sonra faks cihazları, araç mobil cihazları çıktı. Artık öyle bir hale geldik ki mailler bile bizi kesmez oldu” ifadelerini kullandı.

    “Rejiyi aradan çıkardık”

    15 Temmuz darbe girişimi gecesine ilişkin konuşan Yaşar, “O gece herkesin duruma göre değil de herkesin anlaşmışçasına, hiçbirimizin birbirinden haberi olmadan; bu nereye gider… Biz yayına girdiğimizde saat 11’e 10 vardı. İlk kez şöyle bir şey yaşandı; yayınların merkezsi İstanbul’dur, Ankara her zaman İstanbul’a destek olur ama o akşam yayınların ekseni Ankara’ya kaydı. Herkes birbiriyle anlaşmışçasına, baştan itibaren çok net bir şekilde darbenin karşısında durdu. O gün başka bir şey daha oldu. Rejiyi aradan çıkardık. Reji size cumhurbaşkanı bağlar, başbakanı bağlar konuşursunuz veya herhangi bir konuk olur. O gece bir taraftan komutanların telefonlarını arıyorsunuz, bir taraftan Cumhurbaşkanına ulaşmak için Cumhurbaşkanı Danışmanı Mustafa Varank’ı arıyorsunuz. O gün canlı yayına bağınız devam ediyor, sesleriniz de devam ediyor. Dolayısıyla o gece çok ilginç bir geceydi. Tam 11’e gelirken Türk silahlı Kuvvetlerinin korsan bildirisi yayınlandı. Darbeciler o gece TRT’nin dışında olan diğer kanalları veya internet medyasını unutmuşlardı. Tabi ki bir de yarış olur hepimizin arasında, ilk kim bağlayacak, ilk kim konuşacak; ilk cumhurbaşkanını kim çıkaracak, başbakanı kim çıkaracak. Sevgili Varank ile konuştum dedi ki; ‘ben yanında değilim, sayın cumhurbaşkanı Marmaris’te.’ Biliyorum Marmaris’te olduğunu zaten; bir tatile çıkmıştı. Yanında Hasan Doğan var. Hiç birimizi aklında facetime bağlanmak yok. Başbakan ile yaptığımız gibi bir telefon bağlantısını hesaplamıştık” dedi.

    “Yönetim Kurulu Başkanımı Mücahit Bey, ‘Çok sert bir şekilde bu darbeye karşılık vereceğiz’ dedi”

    Darbe girişiminin komuta zinciri çerçevesinde olmadığını, alttan gelen bir isyan olduğunu öğrendikten sonra birçok önemli komutanı yayına bağlamayı düşündüklerini ifade eden Yaşar, şöyle devam etti:

    “O arada da tabi Ankara temsilcileri de genelde patronlarla direkt olarak iletişime geçerler. Mücahit Bey aradı. Çok net bir şekilde darbe tam da kendisini hissettiriyor. Yönetim Kurulu Başkanımı Mücahit Bey, ‘Çok sert bir şekilde bu darbeye karşılık vereceğiz’ dedi. Öyle başladık yayına. Ben sonradan duydum, ‘Öleceksek bu gece ölelim’ demişim. Kameraman arkadaşım Aziz Turan bekliyor, ‘Kapıyı kilitledim, içeri girmeleri 10 dakika sürer’ diyor. Uçaklar alçak uçuş yapınca ben her şeyin normal gitmediğini anladım. Büroya gittiğimizde aslında bir darbe ile karşı karşıya olduğumuzu ç.ok net bir şekilde anladık. ‘Bu dönemde 2016’nın dünyasında darbe olur mu ? Saçmalamayın’ diye konuşuyorduk daha önce bir baktık gerçekten kanlı bir darbe ile karşı karşıyayız. Kendi vatandaşını öldüren bir teşebbüsle, acımazsızca Meclis’ine ateş eden bir durumla karşı karşıyayız.”

    “4 veya 5 kişiyle konuştum 3 tanesi 1 ay sonra darbecilerle işbirliği yapmaktan, ByLock kullanmaktan tutuklandı”

    Darbe girişimi günü TGRT’nin yayınına bağlanan 4 kişiden 3’nün darbecilerle işbirşlği yapmaktan tutuklandığını kaydeden Yaşar, “TGRT’nin binası var Kızılırmak Sokak’ta; bütün olaya hakim oranın terası. Yukarı baktık ki her tarafa ateş açılıyor, terastan her şeyi görebiliyorsunuz. Genç kameraman arkadaşlarımızı yukarı çıkarttık. Çocuklar ayakta duramıyor, ilk kez böyle bir şeyle karşılaşmışlar. Ayaklarının bağı çözüldü deriz ya, çıkartıyorsunuz çocuk yere çöküyor, bırakın çekim yapmayı. Bir taraftan F-16’lar ses hızını aşıyor, sonik patlamalar, bir taraftan süper kobralarla yapılan ateş; Kızılay meydanına, Genelkurmay’ın önüne. Orada bir can pazarı yaşanıyor. Böyle bir ortamda yayına, ‘Öleceksek bu gece ölelim’ diye başladık. Herkes anlaşmışçasına, ‘bu darbe başarılı mı olur, başarısız mı olur’ hesaplarının hiçbirisi yapılmaksızın. Korkunç bir geceydi. Sabah bir türlü olmak bilmiyordu. Mehmet Tiren arkadaşım bana sordu ‘kaç tane F-16’mız var’ ben dedim ki 240 tane, 3 tanesi düşmüştü 237 tane var. Birbirimize de moral vermeye çalışıyoruz. Dedi ki ‘merak etme havada sadece 7 tane f-16 var. 233 tane f-16 bu darbeye katılmıyor.’ Tekrar stüdyoya girdik. Bir taraftan askerleri bağlıyoruz, bir taraftan özel kuvvetler komutanını bağlıyoruz. Galiba 4 veya 5 kişiyle konuştum 3 tanesi 1 ay sonra darbecilerle işbirliği yapmaktan, ByLock kullanmaktan tutuklandı” diye konuştu.

  • Bingöllü kanaat önderi FETÖ’nün önünün nasıl açıldığını anlattı

    Bingöllü kanaat önderi iş adamı Nihat Karaarslan, FETÖ’nün 1980 darbesi ve 28 Şubat döneminde ivme kazandığına dikkat çekti. Kararslan, FETÖ’cü polislerin okulların önlerinde sentetik uyuşturucu sattırdığını söyleyerek, “Oraya çocuklarını veren insanlar ister istemez FETÖ gibi düşünmeyen, başka inanç gruplarına sahip olan insanlar bile FETÖ’nün okullarına çocuklarını verdiler” dedi.

    İHA muhabirinin sorularını cevaplandıran Bingöllü kanaat önderi iş adamı Nihat Karaarslan, FETÖ’nün son 15 yılda güçlendiği yönündeki iddiaların doğru olmadığını vurgulayarak, “FETÖ’yü son 15 yıla sığdırmak doğru değildir. 1960’la birlikte şekillendi Komünizmle Mücadele Derneği altında. 1980 darbesiyle birlikte FETÖ terör örgütü ve Apocular büyük bir ivme kazandı. Aslında FETÖ’yü son 15 yıla bağlamamız doğru değildir. Cumhuriyetin bütün geçmiş yıllarında vardır, 1960’ta Komünizmle Mücadele Derneği adı altında kendini şekillendirdi” ifadesini kullandı.

    Dini referansı yüksek gösterip FETÖ’nün şekillendirildiğini vurgulayan Karaarslan, “FETÖ’nün şekillenmesiyle birlikte Abdullah Öcalan ve çetesi de o dönem şekillendi. Birilerini Kürtler’in üzerine, birilerini de İslamiyet üzerine. Tabiri caizse birine adam öldürttüler, birine fetva verdirdiler. Toplumu dizayn edebilmek için bunu yaptılar” diye konuştu.

    FETÖ darbe dönemlerinde ivme kazandı

    “Bunların en büyük ivme kazandığı dönem 1980 darbesidir” diyen Karaarslan, “Çünkü, FETÖ’yü o dönem oraya getirene kadar bütün İslami örgütleri bypass ettiler. 1980’e gelene kadar da PKK ile bütün Kürt oluşumlarını yok ettiler. 1980 darbesinde ağır bir şekilde bütün İslami yapıları, cemaatleri yok edip ılımlı siyaset adı altında FETÖ’yü önümüze koydular. FETÖ ile Apo 1980 darbesiyle birlikte şekillendi. Türkiye’de ivme kazanmaya başlandı, zaman zaman kendi içlerinde paslaşıp işbirliği yapıyorlardı. 1990’lı yıllardan sonra Türkiye’de yeniden İslami yapı içerisinde küçük küçük medreseler, tarikatlar, cemaatler oluşurken FETÖ’de bir sıkıntı yaratıldı. 28 Şubat’la birlikte FETÖ alabildiğine büyük bir ivme kazandı, artık büyük bir güç oldu. 28 Şubat bu ülkede bir taşla birçok kuş vurdular. 28 Şubat olduğu zaman FETÖ alabildiğine bir güç sahibi oldu, çünkü hatırlarsanız 28 Şubat’tan sonra imam hatipler de dahil Necmettin Erbakan’a dahil hepsini kapattılar, FETÖ’nün okullarını açık tuttular. 28 Şubat, FETÖ’nün önünü açmaktı” açıklamasında bulundu.

    “Okulların önünde uyuşturucu hap sattılar”

    “Bunu yaparken devlet okullarını toplumda nasıl güçsüz gösterdiler?” şeklindeki soru üzerine Karaarslan şunları söyledi:

    “Toplumda şöyle bir algı oluşturdular; 28 Şubat’tan sonra Türkiye’de bir kutuplaşma başladı. Yani, Cumhuriyet okuluna giden çocuklar mini etek giyinecek, pantolon giyinecek, saçları biryantin yapacak. Ama baktılar bu da yetmiyor, okulların önünde uyuşturucu hap sattılar. Sentetik dediğimiz hapları okulların önüne koydular. FETÖ’nün o zaman polis gücü olan ve şu anda çoğu yakalanan ve aranan organizenin ve narkotiğin başında olan insanlar okulların önünde torbacı diye tabir ettikleri insanları koydular ve oraya çocuklarını veren insanlar ister istemez FETÖ gibi düşünmeyen, başka inanç gruplarına sahip olan insanlar bile FETÖ’nün okullarına çocuklarını verdiler. Zaten FETÖ’nün de en büyük başarısı buydu. O öğrencilerin üzerinden zengin olan ailelerle ilişki kurup, o paraları daha rahat alabilmek. Bunun yanında Türkiye’de alabildiğine fuhuşu gözönüne getirdiler. Bu okullarla yetinmediler, önemli olan kolejlerde uyuşturucu içiliyor kasetlerini toplumda yaymaya başladı ve insanlar ürktü, korktu. Benim çocuğum, beyin olarak, ahlaki değerler olarak ben çocuklarımı en azından bunun okuluna gönderirim kendim yaparım. FETÖ çocukların üzerinde bu büyük güce sahip oldu. Bu çocuklar da kendini militan yapabileni militan yaptı, militan yapamadıklarını himmet adı altındaki araçlarla bunların hepsinin üzerinden geçti. İkinci bir husus da şuydu, 28 Şubat dediğimiz olay neydi; irtica ile mücadele. İrticanın ne olduğunu bilmiyorduk, bu ülkede beş vakit namaz kılan insanlara irticacı diyorlardı. Beş vakit namaz kılan insanlara yasak getiren sistem, o gün FETÖ’nün okullarını kapatmadı. FETÖ’nün okullarının önünü açtı. Bütün insanlar çocuklarını oraya vermek zorunda kaldılar. 28 Şubat sadece FETÖ’nün değil,aynı zamanda Öcalan’ın da önünü açtı.”

    O zamanki vesayet rejiminin “Türkiye’de tarikatlar, cemaatler yükselmiş biz bunlarla mücadele etmemiz lazım” dediklerini söyleyen Karaarslan, şunları kaydetti:

    “Sen buraya geri dön dediklerinde bir cep telefonu Bursa Cezaevine koymuşlar. Avukatlar cezaevine giriyorlardı. Cezaevinde Sabri Okla Muzaffer Ayata, Abdullah Öcalan’a telefon açıp bilgi veriyorlardı. Fethullah Gülen, 28 Şubat’la birlikte artık bir güç sahibi olmuştu. Bütün devlet kademelerine yerleşmişti.”

    FETÖ’nün ülkede Turancılığı kullanarak kendine sempati oluşturduğuna da dikkat çeken Karaarslan, “Turancılıkla bizim duygularımızı okşadı. Apocular bütün insanlara o günkü FETÖ yapılanması içinde olan, Komünizmle Mücadele Derneğine gelen insanlar Kürtlere sürekli baskı yapıp dağa göndermek zorunda kaldı. Birbirini besleyen iki zıt gruptu. Bütün dönemde FETÖ ile PKK işbirliği içerisinde aynı yerden besleniyorlar, aynı yerden gidiyorlar” diye konuştu.

    “Siz bunu söylediğiniz için sıkıntı yaşadınız mı?” sorusu üzerine ise Karaarslan, “Ben bireysel olarak benim başıma gelen mağduriyetler Türkiye’de kimsenin başına gelmemiştir. Ama ben bireysel mağduriyetlerimden dolayı onlara karşı verdiğim mücadeleyi hani onların gölgesinde bırakmamak için ben bu adamlarla mücadele ediyorum” dedi.

    Karaarslan, 17-25 Aralık’ta Türkiye’de ilk olarak televizyona çıkıp ’Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı bu bir suikasttır, bu bir bypasstır, komplodur’ diye anlattıktan sonra, en son PKK, Öcalan’la FETÖ’nün mektuplaşmasını anlattıktan sonra kendisine Kurban Bayramı gecesinden itibaren şu an FETÖ’den cezaevine giren yargı görevlileri aracılığıyla çeşitli baskılar yapıldığını söyledi.