Etiket: MÜMKÜN

  • Bakan Yılmaz: “Irak’ın İstikrarı Musul’un Deaş’tan Geri Alınmasıyla Mümkün Olur”

    Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Irak ordusunun Musul’da konuşlu 70 bin kişilik kuvvetinin Musul’u DEAŞ’a hiçbir mukavemet göstermeden teslim ettiğini söyledi. Yılmaz, Türkiye’nin Başika kampının güvenliği için yaptığı desteğin, Türkiye’nin Irak’ta varlığından rahatsız olan çevreler tarafından istismar edildiğini anlattı.

    İsmet Yılmaz, Türk askerinin Beşika’da sürdürdüğü askeri eğitim faaliyetleri ve son günlerde yaşanan gelişmelere ilişkin TBMM Genel Kurulunda bilgi verdi. Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Irak ordusunun Musul’da konuşlu 70 bin kişilik kuvvetinin herhangi bir mukavemet göstermeden Musul’u DEAŞ’a teslim ettiğini belirterek, Irak’ta istikrarın sağlanmasının DEAŞ’ın etkisiz hale getirilmesinden geçtiğini, bunun da ancak öncelikle stratejik öneme sahip Musul’un DEAŞ’tan geri alınmasıyla mümkün olacağını söyledi. DEAŞ taarruzu karşısında neredeyse tümü Şiilerden oluşan Irak ordusunun Sünni bir vilayet olan Musul’u vatan toprağı olarak görmediklerini, Musul’u savunmak için tek kurşun dahi sıkmadıklarını ifade eden Milli Savunma Bakanı Yılmaz, “Tamamen askeri gereklilikten ötürü yapılan bu intikal bazı odakların kışkırtması ve abartılı haberlerin etkisi ile ne yazık ki Irak’taki siyasetin bir aracı haline geldi. Ülkemizin Irak’taki varlığından rahatsız olan çevreler bu durumu istismar etme fırsatını kaçırmadılar.”

    “IRAK CİDDİ BİR BÖLÜNMÜŞLÜK VE İSTİKRARSIZLIK İÇİNDEDİR”

    Savunma politikamızın temel amacının ulusal güvenliğimizi sağlamak olduğunu anlatan Yılmaz, bu doğrultuda Türkiye’nin huzuru ve istikrarı konusunda gerekli her adımın atıldığını kaydetti.

    Son günlerde yaşanan hadiselerin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Yılmaz, şunları söyledi:

    “Komşu ülkelerde yaşanan gelişmeler ile Türkiye’nin iç barışı, vatandaşlarımızın güvenliği ve refahı arasında doğrudan bir bağı bulunmaktadır. Bu çerçevede çevremizdeki ülkelerde barış ve istikrarın tesisi için yoğun çaba harcıyoruz. Bu bakımdan Türkiye için en önemli ülkelerden biri Irak’tır. Geçen 30 yıllık sürede Irak’ın yaşadığı her kriz ülkemiz açısından ağır sonuç doğurmuştur. Dolayısıyla Irak’ın barış içinde yaşayan bir ülke haline gelmesi ulusal çıkarlarımızın gereğidir. Ne yazık ki, Irak ciddi bir bölünmüşlük ve istikrarsızlık içindedir. Suriye’de son 4 senede yaşanan sıkıntılar Irak’ta istikrarın tesisi yönündeki çabaları daha da güçleştirmiştir.”

    “IRAK’TA İSTİKRARIN SAĞLANMASI DEAŞ’IN ETKİSİZ HALE GETİRİLMESİNDEN GEÇMEKTEDİR”

    Yılmaz, 4-5 yıl önce çok büyük güç kaybeden Irak El Kaidesinin Suriye’deki kriz ile birlikte yeniden canlandığını belirterek “Bu terörist gurubun içinden neşet eden DEAŞ, Irak’taki etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatlarını istismar etmiştir. Neticede ülkemiz, bölgemiz ve uluslararası camia için açık bir tehdit haline gelmiştir. DEAŞ’ın arz ettiği tehdidin temelinde Irak topraklarının üçte birini kontrol altında tutması ve Musul gibi stratejik, ekonomik ve lojistik açıdan kritik öneme haiz bir vilayeti ele geçirmesi yatmaktadır. Irak’ın istikrarın sağlanması DEAŞ’ın etkisiz hale getirilmesinden geçmektedir. Bu da ancak öncelikle stratejik öneme sahip Musul’un DEAŞ’tan geri alınmasıyla mümkündür” diye konuştu.

    “IRAK ORDUSUNUN MUSUL’DA KONUŞLU 70 BİN KİŞİLİK KUVVETİ, HERHANGİ BİR MUKAVEMET GÖSTERMEDEN MUSUL’U DEAŞ’A TESLİM ETTİ”

    Yılmaz, cevabı aranması gereken sorunun “Musul’u kimin, hangi güçlerle, hangi kapasite ile geri alabileceği?” olduğunu belirtti. Bakan Yılmaz, DEAŞ’ın 2014 yaz aylarında dünyayı şaşırtan bir süratle Irak’ın üçte birini kontrolü altına almasının sadece örgütün mensuplarının sahip olduğu deneyim ve ellerindeki muharebe imkanları ile açıklamanın mümkün olmadığını kaydetti.

    Bakan Yılmaz, uluslararası toplumun 2003 yılından bu yana geniş kaynaklar harcayarak Irak ordusunun Musul’da konuşlu 70 bin kişilik kuvvetinin, herhangi bir mukavemet göstermeden Musul’u DEAŞ’a teslim ettiğini söyledi.

    Silah endüstrisinin son teknoloji ürünü Irak ordusunca DEAŞ’ın kontrolüne bırakıldığını anlatan yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “DEAŞ taarruzu karşısında neredeyse tümü Şiilerden oluşan Irak ordusu Sünni bir vilayet olan Musul’u vatan toprağı olarak görmemiş, o toprakları savunmak için tek kurşun dahi sıkmamıştır. Buna mukabil Musul’un yerel halkı, merkezi hükümetin yıllara şamil dışlayıcı ve mezhepçi siyasetinden duyduğu bıkkınlık ve öfke ile DEAŞ’a direniş göstermemiştir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde DEAŞ’ın Musul’daki en önemli nedenlerinden birisi Irak’ta, diğeri grupları dışlayan mezhepçi merkezi yönetimin uygulamalarıdır, eskiden”

    “ULUSAL MUHAFIZLAR YASASI IRAK PARLAMENTOSUNDAN GEÇEMEMEKTEDİR”

    DEAŞ’ın etkisiz hale getirilmesinde yerel halk ve kuvvetlerin güvenilmesi gereken tek grup olduğunu kaydeden Yılmaz, şöyle konuştu:

    “Musul gibi bölgelerde halkın DEAŞ ile mücadeleye katkı vermesinin sağlanması için DEAŞ sonrası dönemin geçmişteki ayrımcılığa benzemeyeceğinin iddia edilmesi şarttır. Bu nedenledir ki, gerek Irak ulusal meclisi gerek Irak hükümeti ulusal muhafızlar fikrinin hayata geçirilmesi için uzun ve sürekli bir yoğun çaba sarf etmektedir. Ancak Irak’ın içinde bulunduğu mevcut durumdan doğrudan sorumlu olan Bağdat’taki bazı çevrelerin sürekli engellemeleri nedeniyle ulusal muhafızlar yasası Irak parlamentosundan geçememektedir”

    “BAŞİKA’DA BUGÜNE KADAR 2 BİN 441 PERSONELİN EĞİTİMİ TAMAMLANDI”

    Türkiye’nin DEAŞ’ın Irak’taki mevcudiyetine karşı yürütülen mücadelede yerel boyutun arz ettiği önem çerçevesinde Musul ulusal muhafız kuvvetinin çekirdeğini oluşturacak gönüllü kuvvetlerin eğitimine 2015 Mart ayında Başika Zelikan Kampında başladığını ifade eden Yılmaz, “Bu destek dönemin Musul Valisi Abdil Nuceyfi’nin çağrısı üzerine ve Irak hükümetinin bilgisi dahilinde hayata geçirilmiştir. Söz konusu kampı Irak Savunma Bakanı El Ubeydi ziyaret etmiş ve memnuniyetini dile getirmiştir. Irak hükümeti sürecin başından bu yana muhtelif seviyelerde gerçekleştirilen görüşmelerde Başika’daki faaliyetlerimiz hakkında bilgilendirilmiştir. ABD makamları ile de Başika’daki çalışmalarımız hakkında malumat verilmiştir. Irak hükümetinin kamuoyunun bilgisine açık şekilde icra edilen eğitim kapsamında Başika’da bugüne kadar 2 bin 441 personelin eğitimi tamamlanmıştır. Bunların bin 40’ı daha üst düzey eğitim almak suretiyle Başika kampında bulunmaktadır. Farklı yerlerde 2 bin 308 peşmergeye eğitim sağlanmıştır. Koalisyona mensup 15 ülke tarafından bugüne kadar 16 bin Iraklıya eğitim verilmiştir. Amerika, Almanya, Avusturalya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, Macaristan, Norveç, Portekiz, Yeni Zelanda orada eğitim veriyor.”

    “ÜLKEMİZİN IRAK’TAKİ VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLAN ÇEVRELER BU DURUMU İSTİSMAR ETME FIRSATINI KAÇIRMADI”

    Başika kampına yapılan askeri takviyenin kampta bulunan askerlerin can güvenliğini sağlamak amaçlı olduğunu açıklayan Bakan Yılmaz, “TSK tarafından eğitilmiş Irak Kürt Bölgesel Yönetimi güvenlik güçlerinin geçen ay Sincar’da elde ettiği başarı ve önümüzdeki dönemde Musul’a yönelik askeri harekat hazırlıkları DEAŞ örgütünün Başika kampındaki konuşlu askeri unsurlarına karşı bir saldırıda bulunması riskini artırmıştır. Burada Başika kamp alanının DEAŞ ile cephe hattına birkaç kilometre mesafede bulunduğunu hatırlatmakta fayda var. Kamptaki askerlerimizin can güvenliğini dikkate alarak 4 Aralık 2015 tarihinde kampta takviye güç konuşlandırdık. Bu konuşlandırma bütünüyle kampın savunmasına destek sağlamak amaçlıdır. Tamamen askeri gereklilikten ötürü yapılan bu intikal bazı odakların kışkırtmasının ve abartılı haberlerin etkisi ile ne yazık ki Irak’taki siyasetin bir aracı haline geldi. Ülkemizin Irak’taki varlığından rahatsız olan çevreler bu durumu istismar etme fırsatını kaçırmadı. Meselenin ikili düzeyde çözülmesi ve artan tansiyonun düşürülmesi için gerekli adımları hızla attık. Bu çerçevede Sayın Başbakanımız 6 Aralık’ta Irak Başbakanı İbadi’ye bir mektup gönderdi. Ben ve Sayın Dışişleri Bakanımız da Iraklı muhataplarımızla telefonda görüştük. Ayrıca, Sayın Başbakanımızın özel temsilcileri sıfatı ile MİT Müsteşarı ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarımız Badat’ı ziyaret edip, Irak Başbakanı, Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı ile de görüştü. Yapılan temas çerçevesinde sorunu çözmeye dönük irademizin göstergesi olarak Başika’daki kampta askeri varlığımıza ilişkin olarak 14 Aralık tarihi itibarı ile yeni bir tanzime gidilerek kuvvetin belirli bir kısmı Kuzey Irak’taki Bamami kampına intikal etti. Türkiye’nin meselenin ikili boyutlu halli için yaptığımız tüm açılımlar yanıtsız kaldı, Irak hükümeti konuyu uluslararası toplumun gündemine taşımak için yoğun bir çaba sarf etti. Irak’ın çağrısı ile 18 Aralık tarihinde gerçekleştirilen BM Güvenlik Konseyinde Dışişleri Bakanlığı nezdinde toplantıya katılan tek ülke Irak oldu. Irak’ın iddialara karşısında ülkemizin konuya bakışı ve attığı adımlar ile Irak hükümetinin DEAŞ ile mücadele konusunda uygulama ve yaklaşımları konusundaki değerlendirmelerimiz BM nezdindeki daimi temsilcimiz tarafından açık bir şekilde aktarıldı. Ülkemizin sorunun çözülmesi için sergilediği ikili düzeydeki çaba konsey üyelerine tüm açıklığı ile izah edildi. Toplantı herhangi bir karar veya sonuç belgesi kabul edilmeksizin sona erdi. DEAŞ’ın 16 Aralık’ta Başika üssüne karşı düzenlediği saldırı kampın güvenliğinin artırılması yönünde attığımız adımların haklılığını gözler önüne serdi. Dört askerimizin yaralandığı saldırı da gönüllü olarak kursa devam eden 2 Iraklı hayatını kaybetti, 4 Iraklı yaralandı. Bu süreçte ABD başta olmak üzere DEAŞ ile mücadele uluslararası koalisyonun üyeleri ile yakın temaslarımız sürdürüldü. Tansiyonu düşürmeye yönelik çabalarımız esnasında ABD makamlarıyla da üst düzey telefon görüşmeleri gerçekleştirildi, Sayın Cumhurbaşkanımız ABD Başkanı Obama ile Sayın Bakanımız ABD Başkan Yardımcısı ile görüşürken, Dışişleri Bakanımız da John Kerry ile devamlı istişare etti. Son olarak Dışişleri Bakanlığı tarafından 19 Aralık günü bir açıklama yapıldı. Açıklamada, Irak’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyduğumuzu bir kez daha vurguladık. DEAŞ’a karşı mücadeleye askeri katkılarımızı sürdüreceğimizi belirttik ve koruma amaçlı birliklerimizin Musul vilayetinden intikali için başlayan sürecin devam edeceğini kaydettik”

    “10 HAZİRAN 2014’DEN BU YANA IRAK HÜKÜMETİNİN MUSUL ÜZERİNDE MAALESEF KONTROLÜ BULUNMAMAKTADIR”

    Kendi egemenliği konusunda büyük bir hassasiyet ile hareket eden Türkiye’nin diğer ülkelerin egemenlikleri ve toprak bütünlüklerinin korunması konusunda son derece dikkatli olduğunu belirten Bakan Yılmaz, “Belirli bir toprak parçası üzerindeki egemenlik kavramını, o toprak üzerindeki kontrolden bağımsız olarak ele alabilmek mümkün değildir. 10 Haziran 2014’den bu yana Irak hükümetinin Musul üzerinde maalesef kontrolü bulunmamaktadır. Kontrol tümüyle DEAŞ terör örgütünün elindedir. DEAŞ ile Mücadele Komisyonunun üyesi olarak uluslararası çalışmalara iştirak eden ülkemiz, diğer pek çok ülke gibi ikili planda da katkılarını sürdürmektedir. Başika’da yürüttüğümüz faaliyetin temel amacı, Irak’ın halen DEAŞ’ın kontrolü altındaki Musul vilayeti üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmek ve yardımcı olmaktır. Dost ve kardeş Irak halkının güvenliğini göz önünde bulundurarak, gereksiz tartışmalardan kaçınarak sorunu mümkün olan ve kısa sürede çözme iradesini gösterdik. Ayrıca, ülkemiz ile Irak arasında askeri ve güvenlik konularında daha sağlıklı bir istişare mekanizmasının başlamasına başlamış bulunuyoruz. Önümüzdeki dönemde Irak üzerinde tehdit oluşturan tüm yasa dışı terör örgütlerinin bertaraf edilmesi için gereken adımları atacağız. Bu bölgede barış olursa bu barışın priminden en çok faydalanacak ülke Türkiye’dir.”

  • Sigaradan Akupunkturla Kurtulmak Mümkün

    Anesteziyoloji, Reanimasyon ve Medikal Akupunktur Uzmanı Dr. Ayşegül Elbir Şahin, akupunkturla sigarayı bırakmanın mümkün olduğunu söyledi.

    Akupunkturla sigarayı bırakma konusunda açıklama yapan Medical Park Samsun Tıp Merkezi Anesteziyoloji, Reanimasyon ve Medikal Akupunktur Uzmanı Dr. Ayşegül Elbir Şahin, “Sigara dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Eroin ve kokain kadar yüksek bağımlılık yapma potansiyeline sahiptir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bağımlılığı ‘düzenli olarak günde 1 sigara içme’ olarak tanımlamıştır” dedi.

    Sigarada bulunan nikotinin yüksek derecede organik bağımlılık yaptığını vurgulayan Dr. Ayşegül Elbir Şahin, “Nikotin bağımlılığı; özellikle akciğer kanserlerinin oluşumunda büyük rol oynar (içmeyenlere oranla 2-3 kat daha fazla risk vardır). Dokulara oksijen ulaşımını azaltır. Bu da kalp krizleri, beyin iskemik atakları, düşük doğum ağırlığı ve hatta hamilelerde düşük yapmaya neden olabilir. Kolesterol seviyesini ve diğer bazı yağ değerlerini artırarak enfarktüs riskini artırabilir. Damarlar üzerine daraltıcı etki yaparak tansiyonun yükselmesine, ayak ülserlerinin oluşumuna, damar yetmezlik ve tıkanmalarına neden olabilir. Diabetes mellitus da varsa sinir ve böbrek hastalıklarını artırıcı rol oynayabilir (kan şekerini artırıcı özelliği vardır). Gribal ve akciğer enfeksiyonlarına yatkınlık artabilir. Ağız, boğaz, gırtlak ve mesane kanserlerine zemin hazırlar. Erkeklerde impotansa neden olabilir. Yapılan çalışmalar sigara içiminin beklenen yaşam süresini bütün yaş gruplarında 16 yıl, 35-69 yaş grubunda ise 22 yıl kısalttığını göstermiştir” diye konuştu.

    Uzm. Dr. Şahin şöyle devam etti: “Bağımlılar, sigara içmek sanki diş fırçalamak veya yüz yıkamak gibi günlük hayatın rutin bir parçasıymış gibi davranırlar. Sabah kalkmasına yardımcı olduğunu, kendini rahatlattığını düşünür. Üzgün veya mutlu olduğu zamanı onunla paylaşma ihtiyacı duyar. Oysa psikiyatri hastalarında genel nüfusa göre sigara içme oranı daha fazladır. Bir araştırmada sigara içme oranının şizofreni hastalarında yüzde 90, bipolar bozukluk hastalarında yüzde 70, başka psikiyatrik bozukluğu olanlarda ise yüzde 45-70 arasında olduğu bildirilmektedir. Yani sigara sizi rahatlatmaz.”

    Akupunkturun sigarayı bıraktıktan sonra kilo alımını da engellediğini söyleyen Dr. Şahin, “Sigara içenlerin çoğu özelliklede bayanlar sigarayı bıraktıklarında kilo almaktan (1-5kg) korkmaktadırlar. Oysa sigarasız şişman olmak, sigara ile zayıf olmaktan çok daha sağlıklıdır. Sigarayı bırakanların kilosunda artış olması hiçbir zaman bir zorunluluk veya kaçınılmaz bir durum değildir. Kalp hastaları üzerinde yapılan çalışmalar sigarayı bırakmanın ardından beslenme ve yaşam biçimi değişiklikleri ile kilo alımının engellendiğini ortaya koymaktadır. Alınan kalorilerin dengeli bir beslenme programıyla düzenlenmesi ve metabolizmanın uygun egzersiz programıyla hızlandırılması ağırlık kontrolü için yeterlidir. Sigarayı bırakabilen bir insan beslenme alışkanlıklarını da rahatlıkla değiştirebilir. Akupunktur her iki konuda da destek alabileceğiniz bir tedavi yöntemidir” şeklinde konuştu.

    Anesteziyoloji, Reanimasyon ve Medikal Akupunktur Uzmanı Dr. Ayşegül Elbir Şahin açıklamasını şöyle tamamladı: “Nikotin, beyinde endojen opioid salınımını inhibe eder. Akupunktur, beyinde sürekli nikotin alımına bağlı salınımı tembelliğe uğramış maddelerin yeniden salgılanmasını sağlayarak nikotin eksikliğine bağlı sıkıntıların kolayca atlatılmasını sağlar. Akupunktur etkisi ile salgılanan seratonin ve endorfin kişinin kendini daha rahat ve huzurlu hissetmesine neden olur. Tedavideki amaç sigara bırakıldığında ortaya çıkan yoksunluk belirtilerini ortadan kaldırmaktır. Sigarayı bırakan kişi yemeğe saldırabilir, baş ağrıları çekebilir, işine konsantre olamayabilir, aşırı stresli olup en küçük uyarılara aşırı tepkiler verebilir veya bunlara benzer değişik durumlar ortaya çıkabilir. Akupunktur tüm bu problemlerin ortaya çıkmasını engelleyecek ya da ortaya çıkanları giderecektir. Sigara içme ilk seanstan itibaren bırakılmalıdır. Tedavi yaklaşık 1ay sürer. Başarı oranı yüzde 80-85’tir.”

  • “Şekerli Su” İle Kas-iskelet Sistemi Hastalıklarının Tedavisi Mümkün

    “Şekerli su” ile kronik kas-iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinin mümkün olduğu bildirildi.

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Kliniği’nde uygulanan proloterapi yöntemiyle hastaya değişik oranlarda şekerli su enjekte ediliyor.

    50 yılı aşkın geçmişe sahip ve son yıllarda oldukça popüler olan uygulama Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Bayram Kelle tarafından yapılıyor.

    DEĞİŞİK ORANLARDA ŞEKERLİ SU TEDAVİSİ

    Yard. Doç. Dr. Bayram Kelle, uygulama ile ilgili verdiği bilgide, proloterapinin kronik kas-iskelet sistemi hastalıklarında kullanılan bir tedavi çeşidi olduğunu, tedavinin değişik oranlardaki dekstrozun şekerli suyun enjektör ile uygulanması ile yapıldığını vurguladı. Kelle, uygulamanın diz osteoartriti (kireçlenme), bel ve boyun fıtığı, omuz, dirsek, kalça ve benzeri bölgelerin problemlerinde oldukça etkin bir tedavi olduğuna da işaret etti.

    Tedavide amacın kemik-tendon ya da kemik-bağ bileşkesinin enjektör ile uyarılması ve uygulanan dekstrozun yani şekerli suyun (yüzde 15-25 oranlarında) inflamasyon oluşturması olduğuna işaret eden Yard. Doç. Dr. Kelle, tedavinin 3-4 haftalık seanslar halinde uygulandığını en az 3 seans uygulanması gerektiğine değindi.

    Uygulamanın ağrılı olabildiğine ve ayrıca hastaların uygulama sonrası 1-2 gün ağrı hissedebildiklerine dikkati çeken Kelle, bu durumda sadece parasetamol türü ağrı kesicilerin kullanımına izin verildiğini, diğer antiromatizmal ilaçların kullanımının ise tedavinin etkinliğini oldukça azalttığını belirtti.

    SPORCULARA DA UYGULANABİLİYOR

    Proloterapinin ayrıca sporcu tedavisinde de kullanıldığını belirten Kelle, özellikle travma sonrası yıllar boyunca iyileşmeyen sakatlıkların tedavisinde, sporcularda menüsküs yırtığı, bağ zedelenmeleri, osteitis pubis gibi sakatlıklarda yine şekerli su tedavisini uyguladıklarını kaydetti.

    Her tedavi gibi proloterapinin uygulanmaması gereken bazı durumların mevcut olduğunun altını çizen Yard. Doç. Dr. Bayram Kelle, kontrolsüz şeker ve hipertansiyon, aktif enfeksiyon durumu, kanser varlığı, aktif iltihaplı romatizmal hastalıkları (ankilozan spondilit, romatoid artrit) olanların bu tedaviden yararlanamadığını sözlerine ekledi.

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Kliniği’nde şu ana kadar 100’e yakın bu uygulamadan yararlanan hasta bulunduğunu vurgulayan Kelle, bu hastaların büyük çoğunluğunun tedavi sonucundan oldukça memnun kaldığını söyledi.

  • Laparoskopik Cerrahi İle Kısa Sürede Taburcu Olmanız Mümkün

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Rana Karayalçın, laporoskopi yöntemi ile rahim alma operasyonlarının artık ağrısız ve acısız olduğunu söyledi.

    Acıbadem Ankara Hastanesi, başarılı bir kadın hastalıkları operasyonuna daha imza attı. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Rana Karayalçın, 40 dakikada gerçekleştirdiği rahim alma ameliyatının detaylarını paylaştı. Özellikle menopoz sonrası görülen kanamanın ciddiye alınması gereken bir sağlık problemi olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Karayalçın, bu tarz sorunlar yaşayan kadınların doktora başvurmalarının erken teşhis için önemli olduğunun altını çizdi. Karayalçın, laporoskopi yöntemi ile rahim alma operasyonlarının artık ağrısız ve acısız olduğunu vurguladı.

    “KAPALI AMELİYATLARDA KİŞİNİN NORMAL HAYATA DÖNÜŞ SÜRESİ ÇOK KISA”

    Doç. Dr. Karayalçın şu bilgileri verdi:

    “Hastamız Oya Selin 50 yaşında. Kendisi aşırı kanama şikayeti ile doktor kontrolünden geçiyor ve rahminin tamamının alınmasına karar veriliyor. Kıbrıs’ta yaşayan hastamız ağrısız ve acısız operasyon çalışmaları ile ilgili detaylı bir araştırma yaptıktan sonra hastanemizin uygulamaları hakkında bilgi topluyor. Benimle iletişime geçtiğinde operasyon sonrası süreçte yaşayacağı ağrılar konusunda endişelerinin olduğunu belirtti. 40 dakika süren operasyonun ardından hastamız ağrı kesici almadan hastaneden taburcu edildi.”

    “GELİŞMİŞ ÜLKELER LAPOROSKOPI YÖNTEMİNİ DAHA ÇOK TERCİH EDİYORLAR”

    Kapalı ameliyat yöntemi olarak bilinen “laporoskopik” uygulamaların Türkiye’de rahim ve miyom alma operasyonlarında yüzde 3 oranında tercih edilirken, gelişmiş ülkelerde bu oranın yüzde 40’lara ulaştığını kaydeden Doç. Dr. Karayalçın, “İnsanlar operasyon sonrası yaşanılan ağrılar ve acılar sebebi ile birçok kez ufak gördükleri ameliyatları ertelemiş ve bu ertelemelerin ciddi risklere yol açtığı gözlemlenmiştir. Laporoskopik ameliyat yöntemi hastaların ağrısız ve acısız olması nedeni ile daha çok tercih ettiği yöntemler arasında yer almaktadır. Bu da daha sağlıklı bir toplum bilincinin oluşmasına neden olmaktadır. Çalışan kadınlarda operasyon sonrası normal hayatlarına ve işlerine kısa sürede dönmeyi arzu etmektedir” ifadesini kullandı.

    “OPERASYON GEÇİRDİĞİME İNANAMADIM”

    Rahmi tamamen alınan Oya Selin, operasyon sonrası yaşadıklarını şöyle anlattı:

    “Ameliyat sonrası çok ağrı çekmekten korkmuştum. Bu sebepten dolayı yaptığım araştırmalar Türkiye’de laporoskopik operasyonlarda uzmanlaşan isimlerden birisinin Doç. Dr. Rana Karayalçın olduğunu gösterdi. Kıbrıs’tan kendisi ile görüşmeye geldiğimde çok daha net görebilme imkanım oldu. Operasyona karar verdik ve hastanede yatmama gerek olmadan süreci atlatma imkanım oldu. Ağrı kesici bile içme ihtiyacı hissetmemem en çok şaşırdığım gelişmeler arasındaydı. Operasyon sonrası eşimle yemeğe gidebildim. Estetik açıdan da herhangi bir kaygım olmadı.”

    Türkiye’de kadın hastalıklarında laporoskopik operasyonlar ile başarılı çalışmalar gerçekleştiren Doç. Dr. Dr. Rana Karayalçın, laparoskopik operasyonların hızlı iyileşme süreci yanında estetik açıdan da kadınların dostu olduğunu belirtti.

  • Yoksulluğu Yok Etmek Ancak KOBİ’lerle Mümkün

    Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yürütülen Türkiye’deki kapsayıcı iş modellerini araştıran ekipte yer alan Yrd. Doç. Dr. Dicle Yurdakul, dezavantajlı grupların da ekonomik sisteme katılmasıyla ekonomik kalkınmanın insani kalkınmayla birleştiği bir yöntem olarak kapsayıcılıktan söz etti. Yurdakul, araştırmanın sonuç raporu lansmanının 9 Aralık’ta Çırağan Sarayı’nda yapılacak 6. Boğaziçi Zirvesi’nde yapılacağını bildirdi.

    19 ülke ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşan uluslararası finans başta olmak üzere dünya sorunlarının da tartışıldığı G-20 Zirvesi’nin bu yıl Türkiye’nin dönem başkanlığında yapılan toplantısında ana gündem maddeleri kapsayıcılık, uygulama ve sürdürülebilirlik olarak belirlendi. Kapsayıcılığın, ekonomik sistemin dışında kalmış dezavantajlı grupların ekonomik sistemden fayda sağlayacak ve hayat koşullarının iyileşmesine sebep olacak şekilde sistemin içine dahil edilmesi olarak anlaşılabileceğini ifade eden İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Dicle Yurdakul, sonraki dönemlerde Çin ve Almanya’nın dönem başkanlığında da bu ana gündem maddesinin yer alacağını söyledi:

    “Ekonomik kalkınmayı insani kalkınmayla birleştirmeden ilerleyemeyeceğimizi görmeye başladık. Bunu hem özel sektör, hem hükümetler hem de sivil toplum artık idrak etmiş durumda. Ekonomik sistemin dışında kalmış, yoksulluk sınırının altında yaşayan dünya nüfusunun yüzde 70’i ekonomik sistemde artık varlık göstermelidir ve karşılıklı olarak bu sistemin nimetlerinden yararlanacakları yöntemler bulunmalıdır”.

    Yirmi yıldır süregelen çalışmaların bir parçası olarak kapsayıcılığın ana gündem maddesi olduğunu belirten Dicle Yurdakul, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi kurumların açlık sınırının altında yaşayan insan sayısını azaltmayı hedefleyen çalışmalar yürüttüğünü ifade etti.

    KOBİ’LER KAPSAYICI İŞ MODELLERİNİN ÖNEMLİ BİR PARÇASI

    Özellikle yoksulluk sınırının altında yaşayan insanları ekonomik sistemin bir parçası haline getirmeyi hedefleyen kapsayıcılığı anlatan Yrd. Doç. Dr. Yurdakul, kapsayıcı iş modellerinin özelliklerini açıkladı:

    “Bugüne kadar insanlara sosyal sorumluluk aktiviteleriyle, bağışlar yaparak, dernek faaliyetleriyle balık vermekten ziyade birlikte balık tutmaktan bahsediyoruz. Kapsayıcı iş modelleriyle yoksulluk sınırının altında yaşayan insanları da çalışan, tüketici, tedarik zinciri üyesi, dağıtım zinciri üyesi ya da girişimci olarak konumlandırmayı hedefliyoruz. Bu modellerin bir diğer önemli özelliği ise karlı ve sürdürülebilir modeller olmaları. Yani bir kazan-kazan durumundan söz ediyoruz.”

    Türkiye’deki kapsayıcı iş modelleri hakkında konuşan Yurdakul, “Türkiye’de bu konuda çok güzel örnekler var. Hem büyük şirketlerde, hem KOBİ’lerde oldukça başarılı uygulamalar görüyoruz. Dünyada da KOBİ’ler bu alanda oldukça önemli, bizim de ekonomimizin çok büyük bir bölümünü oluşturmalarından dolayı KOBİ’lerin bu konudaki farkındalığının artırılması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

    ‘EKONOMİK VE İNSANİ KALKINMAYI YENİDEN BİRARAYA GETİRECEK’

    Türkiye’deki kapsayıcı iş modelleri üzerine yapılan araştırmanın detayları hakkında bilgi veren Yrd. Doç. Dr. Yurdakul,

    “Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İstanbul Uluslararası Özel Sektör ve Kalkınma Merkezi, Koç Üniversitesi ve İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’ni temsilen benim katılımımla bir araştırma yapıyoruz. Araştırma, Türkiye’deki kapsayıcı iş modellerinin bir resmini çekiyor.

    Bir yıldır çalışma yürüten ekip, öncelikle derin bir yazın taraması yaparak işe başladı. Kapsayıcı iş modelleri üzerine çalışmış 150 şirketin modellerini inceledik, sonrasında derinlemesine mülakatlarla yöneticilerin kapsayıcı iş modelleri hakkındaki farkındalığını ve mevcut deneyim seviyesini anlamaya çalıştık. Bir anket çalışması da gerçekleştirdik, sonuçlarda bu konudaki farkındalığın arzu ettiğimiz ölçüde olmadığı bulgusuna ulaştık.

    Vaka analizlerine göre incelediğimiz kapsayıcı iş modellerini başarılı bir şekilde uygulayan şirketlerin yüzde 98’i hala bu modelleri sürdürüyor. Buradan bu iş modellerinin sürdürülebilir olduğuna dair önemli ipuçlarına ulaşıyoruz.

    Biz araştırmada bu uygulamaların nerede sorun yaşadıklarını da tespit etmeye çalıştık. Bürokrasi, yasal düzenlemeler ve altyapı ile ilgili problemler bu iş modellerine ilişkin engeller olarak görülüyor. Bu nedenle bu iş modellerini hayata geçirebilmek ve sürdürebilmek için kolektif bir çaba gerekiyor.

    Temelde hem hükümetler nezdinde hem sivil toplum kuruluşları, finans sektörü ve özel sektör nezdinde ilgi olmasına karşın bu farklı platformları bir araya getirebilecek olan bağlantı noktalarının eksikliğini tespit ettik. Bu farklı aktörleri bir arada tutacak ve birbirleriyle iletişim haline geçmelerini sağlayacak merkezlere ya da yapılanmalara ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

    Projenin hedeflerine değinen Yurdakul, “Türkiye’de bu konuda farkındalık düşük ama ilginin yoğun olması sebebiyle özel sektörün, hükümetlerin, sivil toplumun bir arada olacağı platformlar oluşturmaya çalışacağız, bundan sonraki ilk hedefimiz bu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve diğer partnerlerimizle ilişkilerimiz devam edecek. Bu konuda çalışmaların hızlanması aynı zamanda ekonomik ve insani kalkınmanın bir arada ilerlemesine katkıda bulunacaktır” dedi.

    Uluslararası İşbirliği Platformu 6. Boğaziçi Zirvesi, “Daha az yoksulluk, daha fazla refah” temasında “İkiz hedefler: yoksulluğu yok etmek; refahı taban seviyesinde büyütmek” alt başlığında 9-11 Aralık tarihleri arasında Çırağan Sarayı’nda yapılacak. Araştırma raporunun lansmanı “UNDP Raporları’nın Lansmanı- Kapsayıcı İş: Yeni, Sürdürülebilir ve İnovatif Özel Sektör” oturumunda yapılacak.