Etiket: Kat

  • Erzurum’da su ürünleri yetiştiriciliği iki kat artacak

    Erzurum’da su ürünleri yetiştiriciliği iki kat artacak

    Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) Erzurum İl Koordinatörlüğü IPARD II 9. Başvuru Çağrı Dönemi’nde aldığı Su Ürünleri Yetiştiriciliği projeleri ile Erzurum’da su ürünleri üretimini yıllık 968 ton daha artırarak yaklaşık iki katına çıkmasını sağlayacak.

    Yatırım tutarı 14 milyon TL olan su ürünleri yetiştiriciliği projeleri tamamlanıp işletmeler faaliyete geçtikten sonra proje sahiplerine yaklaşık 8,2 milyon TL tutarında hibe ödemesi yapılacak.

    Kurumun verdiği hibe desteklerinden mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yararlanabildiğini belirten İl Koordinatörü Dr. Atilla Özlü; “Tarımsal İşletmelerin Fiziki Varlıklarına Yönelik Yatırımlar kapsamında büyükbaş, küçükbaş, broyler ve yumurta üretimine; Tarım ve Balıkçılık Ürünlerinin İşlenmesi ve Pazarlanmasıyla ilgili Fiziki Varlıklarına Yönelik Yatırımlar kapsamında et ve et ürünlerinin, süt ve süt ürünlerinin, kanatlı eti ve ürünlerinin, su ürünlerinin, meyve sebze ürünlerinin işlenmesi ve pazarlanmasına; Çiftlik Faaliyetlerinin Çeşitlendirilmesi ve İş Geliştirme kapsamında bitkisel üretimin çeşitlendirilmesi, arıcılık ve arı ürünleri, zanaatkârlık ve yerel ürünler, kırsal turizm ve rekreasyon, su ürünleri yetiştiriciliği, makine parkları ve yenilenebilir enerji yatırımları bulunmaktadır.” dedi.

    Sunulan projelerin yapım işleri ve ekipman alımı ile birlikte projelerin hazırlanması ve kurumumuza sunulması da dahil olmak üzere bir çok kalemin hibe desteği kapsamında olduğunu vurgulayan Özlü, “IPARD II destek kapsamında yer alan sektörlere sunulacak projelerin yapım işleri, alet-ekipman alımları, mühendislik, mimarlık ve danışmanlık hizmetlerinin hibe desteği kapsamında olduğunu, hibe destek oranlarının %40 ile %/70 arasında değiştiğini ve verilen hibe desteklerinin de KDV’den muaf olduğunu” belirtti.

    Erzurum’da son yıllarda yapılan gölet ve barajların getirmiş oluğu imkânlardan birisi de kafes balıkçılığı olduğunu söyleyen Özlü; TKDK tarafından verilen hibe destekleri ile gölet ve barajların oluşturduğu fırsatı değerlendirmek isteyen yatırımcılar tarafından İl koordinatörlüğümüze 9 adet proje sunulmuştur. Çiftlik faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi ve iş geliştirme başlığı altında yer alan su ürünleri yetiştiriciliği ile birlikte diğer alt başlıklar kapsamında kurumumuza sunulacak projeler için uygun harcama limiti 5.000 Avro ile 500.000 Avro arasında değişmektedir. Bu başlık altında sunulacak projelerin yararlanabileceği hibe destek miktarları projelerin uygun harcama tutarlarının %65i oranında olacaktır.” dedi.

    Erzurum İl Koordinatörü Dr. Atilla Özlü; açıklamasını şöyle sürdürdü; “IPARD II 9. Başvuru Çağrı Döneminde Çiftlik Faaliyetlerinin Çeşitlendirilmesi Ve İş Geliştirme başlığı altında İl Koordinatörlüğümüze toplam yatırım tutarı 14 milyon TL olan su ürünleri yetiştiriciliği projesi sunulmuştur. Bu projelerin İl Koordinatörlüğümüz uzmanlarınca incelemeleri devam etmektedir. Bu projelerden birçoğunun incelemeleri tamamlanarak 2020 yılı sonuna kadar sözleşmeleri imzalanacaktır. Diğerlerinin ise sözleşme işlemeleri 2021 Ocak ayı içerisinde yapılacaktır. Yapılan sözleşme sonrasında kurulum işlemleri tamamlanarak faaliyete geçen işletmemelere yaklaşık 8,2 milyon TL hibe ödemesi yapılacaktır. Bu sayede Erzurum ilimizin su ürünleri üretim kapasitesi 968 ton artarak yaklaşık iki katına çıkacaktır. Doğrudan ve dolaylı olarak birçok kişiye ekonomik olarak etkileyecek bu yatırımlar sayesinde en az 30 kişi doğrudan olmak üzere yaklaşık 150 kişilik bir istihdam sağlanacaktır.”

  • “Skolyoz, kız çocuklarda erkek çocuklara göre yaklaşık 8-10 kat daha sık görülüyor”

    “Skolyoz, kız çocuklarda erkek çocuklara göre yaklaşık 8-10 kat daha sık görülüyor”

    Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer, omurganın sağ ya da sol yana doğru eğrilmesi anlamına gelen skolyozun, kişilere göre değişen, kendine özgü tedavi gerektiren bir bulgu olduğunu, günümüzde skolyoz tedavisinde yaşanan gelişmelerin ise ümit verici olduğunu söyledi. Seçer, skolyozun kız çocuklarında erkek çocuklarına göre yaklaşık 8-10 kat daha sık görüldüğünü belirtti.

    İnsan omurgasının arkadan bakıldığında tam düz olması gerekir. Skolyoz yani omurga eğriliği, sağ ya da sol yana doğru eğrilmesi anlamına gelir. Dr. Suat Günsel Girne Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer, skolyozla ilgili yanlış bilinenler hakkında açıklamalarda bulundu.

    Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer, skolyoz’un aslında bir hastalık değil, bulgu olduğunu söyleyerek, “Nasıl ki farklı hastalıklara bağlı olarak ateş ya da ağrı gibi bulgular ortaya çıkabiliyorsa, çeşitli hastalıklar da skolyoza neden olabilir. Bu nedenle skolyoz, sağlıklı bir omurga yapısında oluşan biçimsel bir deformite olarak tanımlanabilir” dedi.

    Skolyozun toplumda görülme sıklığı yüzde 2 ile 4 arasında değişiyor

    Skolyozun birçok hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabileceği gibi, farklı yaşlarda ve omurga yapısının çeşitli bölgelerinde de görülebileceğini belirten Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer, tedavisinin ise kişilere göre değişebileceğini ifade ederek, “Toplumda yaklaşık yüzde 2-4 oranında görülen skolyoz vakalarının çok büyük bir kısmı düşük dereceli eğriliklerden oluşuyor. Kız çocuklarda erkek çocuklara göre yaklaşık 8-10 kat daha sık görülüyor. Omurgasında eğrilik olan kişilerinse ancak yüzde 10’unda tedavi gerektirecek derece ilerliyor. Skolyoz takibinin ve tedavisinin hemen her basamağında düzenli egzersiz yapmak, sırt kaslarını güçlü tutmak, kondisyonu arttırmak ve daha formda olmak vazgeçilmez öğelerdir” diye konuştu.

    Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer, omurgada yana doğru eğrilik, anormal kamburluk ya da anormal içe doğru eğrilik, anormal uzun kollar veya bacaklar, birbirine eşit olmayan omuzlar, bel ya da kalçalar, bacaklara göre gövdenin orantısız kısalığı, denge bozuklukları ve kişi öne eğildiğinde fark edilen sırt çıkıntılarının skolyozun varlığına işaret ettiği bilgisini verdi.

    Skolyoz türleri

    Skolyozun çok çeşitli türleri bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Seçe, “En sık görülen türün nedeni bilinmeyen skolyozdur. Bu türde, yana doğru eğilme dışında, omurların kendi etraflarında dönmesi de görülüyor. Omurlardaki bu dönme sırtta veya belde asimetrik çıkıntılar oluşmasına sebep oluyor. Sık görülen diğer bir skolyoz türü olan nöronunkiler skolyozun temel nedenleri arasında ise kas veya sinir hastalıkları yer alabiliyor. Konjenital skolyoz ise anne karnındaki çocuğun gelişimi sırasında ortaya çıkan, omurga anomalilerine bağlı gelişebiliyor. İlk yıllarda hızlı ilerleme gösterdiğinden, tedavi süreci küçük yaşlarda cerrahi müdahaleyi gerektirebiliyor” şeklinde konuştu.

    Bunlar dışında, nörofibromatozis, çeşitli romatizmal hastalıklar, osteogenesis imperfecta, marfan sendromu, Ehler Dsanlos gibi çeşitli bağ dokusu hastalıkları, omurga kırıkları, omurga enfeksiyonları, Morquio, Gaucher hastalığı gibi çeşitli metabolik hastalıklar ve bazı genetik sendromik hastalıkların da skolyoza neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Halil İbrahim Seçer tedavisinin de hastadan hastaya değiştiğini söyledi.

    “Skolyozun tedavisi hastadan hastaya değişiyor”

    Skolyozda tüm durumlara uygulanabilecek doğru ve tek bir tedavi seçeneği bulunmadığını aktaran Seçer, “Tanı alınan yaş, eğriliğin yeri ve derecesi, skolyozu oluşturan sebepler, muayene bulguları ve radyolojik tetkiklerden alınan veriler kişiselleştirilerek tedavi her hastaya özel olarak planlanıyor. Her bir tedavi seçeneğinin kendi içerisinde, hastaya göre değişiklik gösterse de skolyoz tanısı alındıktan sonra genel olarak üç alternatif yol izleniyor. İlk seçenek izlemdir. 20-25 dereceden küçük eğrilikler için uygundur ve belli aralıklar ile takip yapmaktan, sportif faaliyetlerle genel vücut kondisyonunu artırmaktan ibarettir. İkinci seçenek ise korse tedavisidir. Eğriliği 20-40 derece arasında olan ve büyüme potansiyeli olan kişilerde etkili olan bir yöntemdir. Korse kullananların ameliyat olma ihtimali düşer. Korsenin günde 20-23 saat takılı kalması etki gösterme açısından önemlidir. Diğer bir seçenek ise cerrahi tedavidir. Cerrahi, genel olarak 40-45 derece üzerindeki eğriliklerde gündeme gelir. Akciğer gelişiminin tamamlandığı ergenler ve erişkinlerde düzeltme ve dondurma (sabitleme) ameliyatları uygulanır” dedi.

    “Skolyoz tedavisindeki gelişmeler ümit verici”

    10 yaş altındaki çocuklarda büyümeyi ve akciğer gelişimini engelleyebileceği için dondurma ameliyatlarından uzak durulması gerektiğini belirten Seçer, çocuklarda klasik cerrahi yöntemin, omurgaya yerleştirilen çubukların dondurma işlemi yapmadan 6 ayda bir uzatılması olduğunu kaydetti. Bu ameliyatların hasta ve yakınları üzerinde oluşturduğu stres, neden oldukları komplikasyonlar ve ekonomik külfetlerinden dolayı doktorların başka çözümler aramaya yöneldiğini ifade eden Seçer, yapılan çalışmalar sonunda icat edilen manyetik rodlar sayesinde, uzamaların 2-3 ayda bir poliklinik şartlarında uzaktan kumanda ile ameliyatsız ve ağrısız bir şekilde gerçekleştirilebildiğine vurgu yaptı.

    Seçer, skolyozun cerrahi tedavisindeki önemli bir diğer kaygının ameliyat sırasında hastaların felç olma riski olduğunu belirterek, ameliyat sırasında sinirlerin işlevlerini devamlı olarak gösteren nöromonitorizasyon işleminin ülkemize 10 yıl önce geldiğini, bugün artık yaygın olarak kullanıldığını kaydetti. Seçer, “Böylelikle ameliyat sırasında sinir yaralanmasına neden olabilecek herhangi bir işlemin oluşturduğu etki anında anlaşılarak gerekli müdahale yapılabiliyor” dedi.

    Skolyoz ameliyatları ile ilgili en önemli sorunlardan biri de omurganın sabitlenip, belli kısmında omurga hareketliliğinin ortadan kalkması olduğunu aktaran Seçer, “Dondurma işlemi yapmadan, omurganın büyümesine ve hareketli kalmasına izin verecek düzeltme tekniği ile ilgili çalışmalar günümüzde yavaş yavaş meyvelerini veriyor. Omurgasında skolyoz olup halen büyüme potansiyeli olan hastalarda ‘gerdirme yöntemi’ olarak adlandırılan bir yöntem geliştirildi. Bu yöntemde sırt eğriliklerinin dış bükey tarafına endoskopik girişimle yandan vida konmakta ve bu vidalar kalın bir ip ile bağlanıp gerdirilerek bir miktar düzelme sağlanmakta ve eğriliğin dış bükey tarafının büyümesi engellenmektedir. Böylelikle iç bükey taraf büyümeye devam ederken dış bükey tarafın büyümesi vidalara bağlı ip sayesinde durmakta ve zaman içinde eğrilik kendiliğinden düzelmektedir. Ancak bu teknik henüz yaygınlaşmamıştır” ifadelerini kullandı.

  • KOAH hastaları COVID-19’u 5 kat daha ağır geçiriyor

    KOAH hastaları COVID-19’u 5 kat daha ağır geçiriyor

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı 18 Kasım Dünya KOAH Günü dolayısıyla bildiri yayınladı. KOAH’ın, nefes yollarında daralmayla seyreden ilerleyici bir akciğer hastalığı olduğu belirtilen bildiride, KOAH hastalarının, COVID-19’u beş kat daha ağır geçirme riski taşıdığı belirtildi.

    Müzmin tıkayıcı akciğer hastalığı olarak tanımlanan KOAH, nefes yollarında daralmayla seyreden ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Hava yollarında veya hava keseciklerinde anormalliklere yol açan, kalıcı solunumsal yakınmalarla seyreden KOAH, aynı zamanda önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Yaşam kaynağının oksijendir ve tüm vücut organlarının ise oksijene gereksinim duyar. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı yayınladığı bildiride KOAH’lı bireylerin yeteri kadar oksijen üretememeleri nedeniyle, zaman içinde tüm organların olumsuz etkilenmeye başladığı belirtildi. Bildiride, “KOAH’ta olay sadece akciğerler ile sınırlı değildir. Akciğerlerdeki mikrobik olmayan müzmin iltihaplanma ve yetersiz oksijen üretimi nedeniyle başta kaslar (kol, bacak ve solunum kasları), kalp, beyin hücreleri ve kemik gibi vücudun en aktif organlarında yorgunluk ve hasarlanma oluşmaya başlar” ifadeleri yer aldı.

    KOAH’a ne sıklıkta rastlanır?

    KOAH, dünyada 40 yaş üstü yetişkinlerde ortalama yüzde 11.7 sıklıkla görülüyor. Bu oran yaklaşık her on erişkinden birine denk geliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre en çok ölüme yol açan hastalık listesinde üçüncü sırada yer alıyor. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından yayınlanan bildiride “Dünya genelinde erkeklerde daha sık görülse de tütün ürünlerinin kullanımına paralel artışla, son yıllarda kadınlarda da önceki yıllara göre daha sık rastlanmaya başlanmıştır” ifadesi kullanılıyor.

    KOAH nasıl ortaya çıkar?

    KOAH’ın gelişimini etkiliyen en iyi bilinen ve en yaygın görülen risk faktörünün tütün ürünlerine maruz kalma olduğu belirten bildiride, pasif içiciliğin de KOAH gelişimine katkıda bulunduğu, sadece tütün ürünleri değil, anne karnından başlayarak erişkin yaşa kadar karşılaşılan pek çok faktörün de KOAH’a neden olabileceği ifade edildi. Bildiride bu faktörler, düşük kiloda doğmak, çocuklukta sık solunum yolu infeksiyonu geçirmek, sağlıkta eşitsizlik, odun gibi yakıtlara bağlı ortaya çıkan iç ortam ve dış ortam hava kirliliği, tozlu, dumanlı işyerlerinde çalışmak olarak belirtildi.

    Tanı

    KOAH’lı hastalarda en sık görülen yakınmaların uzun süreli nefes darlığı, öksürük ve balgam, alevlenme olarak adlandırılan atak dönemlerinde ise bu şikayetlerde geçici artışlar yaşanması olduğu belirten bildiride, basit ve ağrısız bir test olan “nefes ölçüm testi” ile tanının kolayca konabildiği, erken tanının ise hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltabildiği ifade edildi.

    Tedavi

    KOAH tedavisi ile ilgili açıklamaların da yer aldığı bildiride, en temel tedavi basamağının elektronik sigara dahil tüm tütün ürünleri kullanımının ya da maruziyetinin sonlandırılması olduğu belirtildi.

    Devam eden tedavi yaklaşımında ise ilaçlar, aşılanma ve fiziksel aktivite yer almaktadır. KOAH tedavisinde kullanılan nefes açıcı özellikteki ilaçlar “inhaler” olarak adlandırılan cihazlar ile alınmaktadır. Bu cihazlar içindeki toz ya da gazlar, ağız yoluyla akciğerlere iletilmekte ve hastalığa bağlı oluşan daralmadan kaynaklanan yangının önüne geçilmektedir. Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından yayınlanan bildiride ileri evredeki hastalara yönelik tedavi planı için ise şöyle denilmektedir: “İleri evre olup solunum yetmezliği gelişmiş KOAH’lı hastalarda evde oksijen veya solunum cihazı tedavisine ihtiyaç olabilmektedir. Hastalığın kötüleşmesi ve seyrini etkileyen, hatta ölümlere neden olan ataklardan ve zatürreden korunmak için grip ve zatürre aşılarının yaptırılması, nefes yoluyla alınan ilaç tedavilerinin düzgün uygulanması gerekmektedir. Bu tedavilerin yanı sıra fiziksel aktivite ve gerekirse akciğer rehabilitasyonu uygulanması da hastaların günlük yaşamlarının kalitesini artırmaktadır.”

    KOAH ve COVID-19

    Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından yayınlanan bildiride, KOAH hastalarında COVİD-19’un daha sık görüldüğü, bu hastaların COVİD-19’u ağır geçirme riskinin ise beş kat daha yüksek olduğu belirtildi. Bu çerçevede KOAH hastalarının COVİD-19’dan korunma önlemleri bildiride şöyle ifade edildi: “KOAH hastalarının da toplumun tüm bireyleri gibi Covid-19’a karşı standart kişisel koruyucu önlemleri alması gerekmektedir. KOAH hastalarında temel hedef; hastalığın mevcut tedavisinde değişiklik yapmadan, pandemi öncesinde kullanılan KOAH ilaçlarının aynı şekilde kullanılmaya devam edilmesi ve hastalığın stabil halde tutulabilmesidir. Oksijen ve ev solunum cihazı tedavileri de aynı şekilde devam etmelidir. KOAH atakları ile ilişkili yakınmalar, COVİD-19 enfeksiyonunda da görülebildiğinden, mutlaka doğru tanı gereklidir. Yapılan çalışmalarda, pandemi nedeniyle yüz yüze klinik ziyaretlerin azaldığı tespit edilmiş, aynı şekilde pulmoner rehabilitasyon programlarının kesintiye uğradığı gözlenmiştir. KOAH hastaları alevlenme dönemlerini evde geçirmeyi tercih etmişlerdir. Bu süreçler için tele sağlık ‘uzaktan ya da online’ sağlık uygulamaları geliştirilerek KOAH hastaları desteklenmektedir.”

  • Son 20 yılda diyabetli hasta sayısı 7 kat arttı

    Son 20 yılda diyabetli hasta sayısı 7 kat arttı

    Adatıp Sağlık Grubu Sakarya Hastanesi Dahiliye Uzmanı Uz. Dr. Ahu Oğur, diyabet hastalığının kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği gibi istenmeyen sonuçlarının olabileceğini ifade ederek, “Son 20 yılda diyabetli hasta sayısı 7 kat arttı” dedi.

    Adatıp Sağlık Grubu Sakarya Hastanesi Dahiliye Uzmanı Uz. Dr. Ahu Oğur, diyabet hastalarının iyi takip edilmemesi durumunda hastalığa bağlı yan etkilerle savaşmak durumunda kalacaklarını hatırlattı. Oğur, “Son 20 yılda diyabetli hasta sayısı 7 kat arttı. Kalp damar hastalığı, hipertansiyon, gebelikte şeker hastalığı, obezite, anormal kan yağ seviyeleri ve birinci derece akrabalarda diyabet öyküsü olan kişilerde diyabet gelişme riski fazladır. Özellikle sağlıklı beslenme önerilerine uyulması ve fiziksel aktivitenin önemsenmesi diyabetin önlenmesi ve diyabetli hastalarımızın kan şekerlerinin kontrolü çok önemlidir. Hem tip 1 diyabetin hem daha sık gördüğümüz tip 2 diyabetin kontrolünde kişiye özgü beslenme programının, kişiye özgü fiziksel aktivitenin ve kişiye özgü tedavilerin ve tedavi hedeflerinin belirlenmesi hastalığın takibinde fayda sağlayacaktır” diye konuştu.

  • Çevrimiçi kurslara başvurular iki kat arttı

    Çevrimiçi kurslara başvurular iki kat arttı

    Türkiye’nin korona virüse karşı mücadelesinde tamamlanan ilk dönemin ardından ‘kontrollü sosyal hayat’ dönemine geçilerek günlük yaşantılar normalleşmeye başladı. Buna bağlı olarak İstanbul Macar Kültür Merkezi (MKM) de ara verdiği kurslarına çevrimiçi devam edecek. Macar Kültür Merkezi Müdürü Dr. Gabor Fodor, kurslara başvuruların pandemi öncesi döneme göre iki katına çıktığını söyledi.

    Korona virüsle mücadele kapsamında evlere kapandığımız ilk dönemde de sosyal medya üzerinden Macar kültürünü tanıtmaya devam eden Macar Kültür Merkezi, çeşitli etkinliklerle on binlerce insana ulaştı. Kültür merkezi, bu kapsamda eğitimlerine de çevrimiçi devam etme kararı aldı.

    Pandemi dolayısıyla Macarca kurslarının çevrimiçi devam edeceğini ve başvuruların normal zamana göre iki katına çıktığını belirten Macar Kültür Merkezi Kültür Ataşesi Balazs Szöllössy, “Pandemi bu anlamda bize olumlu katkı sağladı denilebilir. Tüm dünyada olduğu üzere bizim de eğitim bölümümüz dijital ortama ayak uydurmaya çalıştı. Fakat doğal olarak öğretmenler ve öğrenciler arasında etkileşim bu süreçte birtakım zorluklar yaşadı. Yıllardır devam eden kurslarımıza hep İstanbul dışından katılım yapmak isteyenler oluyordu fakat onlara fiziki anlamda ulaşmamız mümkün değildi. Ama pandemi döneminde başlayan çevrimiçi kurslar sayesinde hem Türkiye’nin farklı yerlerine hem de yurtdışında yaşayan ve Macarca öğrenmek isteyenlere ulaştık. Macarca kurslarımıza katılım normal düzene göre iki katı gerçekleşti diyebiliriz” şeklinde konuştu.

    “Akademik anlamda ikili ilişkilerimizi geliştirmek adına da önemli olacaktır”

    Şubat ayında Ankara Üniversitesi ile imzalanan anlaşmaya göre Eylül ayından itibaren 2. Macar okutmanı bu üniversitede göreve başlayacak. Kültür Ataşesi Balazs Szöllössy, konuya ilişkin “Macaristan Dışişleri Bakanlığı’nın okutman ağı kapsamında bu güzel işbirliği gerçekleşti. Bunun ikinci ayağında ise, bu Eylül’de B.Ü.’de Macarca okutmanı görevine başlayacak. Biz merkez olarak Türkiye’de üniversitelerdeki Macar dili ve kültürüne dair olası tüm gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bu hem bizim hem de Türkiye’nin akademi dünyası için güzel bir gelişme. Akademik anlamda ikili ilişkilerimiz geliştirmek adına da önemli olacaktır” değerlendirmesi yaptı.

    “’Stipendium Hungaricum’ dışında farklı burslar da bulunuyor”

    “Macaristan Devlet Bursları, henüz birkaç yıldır verilmesine rağmen bizim için de çok sevindirici bir gelişme olarak yoğun ilgi görüyor. Bu ilgi her yıl gittikçe büyümesine rağmen iki ülke arasında yapılan anlaşmaya göre 150 kişilik kontenjana sahip” diyen Ataşe Szöllössy, şöyle devam etti:

    “Lisans, yüksek lisans, doktora ve hazırlık programı alanlarında burs veriliyor. Ayrıca mimarlık gibi beş yıla yayılan bölümler için de geçerli. Çağrı her sene Kasım ayında yapılıyor ve son başvuru Ocak’ta alınıyor. Bu anlamda burs senede bir kez veriliyor. Ayrıca burs kazanamayan Türk öğrenciler de Macaristan’ı tercih ediyor. Çünkü eğitim dili İngilizce (eğer istenirse Macarca veya başka dillerde eğitim veren okullar da mevcut), Avrupa Birliği’nde ve Türkiye’de de geçerli diploma imkanı var ve öğrencileri canlı bir sosyal ve sportif hayat bekliyor. Biz iki ülke arasındaki bu ilişkide önemli bir potansiyel görüyoruz. Son olarak, ’Stipendium Hungaricum’ dışında farklı burslar da bulunuyor, ilgili öğrencilerin sitemizi ziyaret etmesini öneririz.”