Etiket: Kanserine

  • Prof. Dr. Haldun Güner: “Menopoz Sonrası Kadınlar Yumurtalık Kanserine Karşı Uyanık Olmalı”

    Kadın üreme hasatlıkları içinde görülme sıklığı ile rahim kanserini takip eden yumurtalık kanseri özellikle menopoz sonrası kadınları tehdit ediyor. Yıllık kontrollerle erken teşhisin kanser tedavisinde önemli rol oynadığını söyleyen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haldun Güner, “Elli yaş sonrası, adetten kesilmiş olanların muayenelerine çok özen gösterilmesi lazım. Bu bakımdan, yılda bir kez yapılan kadın doğum muayeneleri son derece önemli” dedi.

    Yumurtalık kanserinin tanısında geç kalınabildiğini ifade eden Prof. Dr. Haldun Güner, büyük bir hacim içinde oldukça küçük olduklarından, herhangi bir kanser oluştuğunda maalesef oldukça geç tanı koyulabildiğini belirtirken, erken dönemlerinde bariz bir belirtisi bulunmayan hastalığın çoğu zaman yakınmalar, orta yaş hazımsızlığı şeklinde tanı konulup, tanısının geciktirildiğini ifade ediyor. Kilo kaybı, kanama, karında şişlik ortaya çıktığında ise çoğu zaman hastalığın ilerlemiş olduğuna dikkat çeken Güner, yumurtalık kanserinin üçüncü ya da dördüncü evrede yani oldukça gecikmiş olarak teşhis edilebildiğini ve bu nedenle tedavi sonu yaşam sürelerinin kısıtlı olabildiğini aktarıyor. Cerrahideki ilerlemeler, gelişmiş yeni cihazlar ve kemoterapideki gelişmeler sayesinde yumurtalık kanseri tedavisinde başarı oranının giderek yükseldiğini ifade eden Güner, hastalığın daha çok menopoz sonrası dönemlerde ortaya çıktığını belirtiyor. Kırkından önce görülme sıklığının az olduğunu ancak bu yaşlardan itibaren yıllık kontrollerin önemine vurgu yapan Güner, özellikle elli yaş sonrası, adetten kesilmiş olanların muayenelerine özen gösterilmesi gerektiğini ifade ediyor. Kadın doğum muayenelerinin son derece önemli olduğunu aktaran Güner ‘pelvik ulltrasonografi’nin ise mutlaka yapılması gerektiğini söylüyor.

    AİLEDE KANSER ÖYKÜSÜ OLANLAR DİKKAT

    Yumurtalık kanserlerinin yüzde 90 oranında kendiliğinden oluştuğunu söyleyen Güner, yüzde 10’luk aile aktarımı için ailede yumurtalık, meme, rahim, barsak, mesane, safra kesesi, pankreas, lenfoma ve benzeri kanser varsa uyanık olmak lazım vurgusunu yapıyor. Yine kız kardeş ya da annede meme, yumurtalık ve rahim kanseri varsa genetik inceleme yapılması lazım diyen Güner, bu tip kanserler daha genç yaşta ortaya çıktıklarından, üreme çağını tamamladığında bu yakınlara koruyucu ameliyatlar önerilebileceğini ifade ediyor.

    Yumurtalık kanserlerinin ana tedavi yönteminin ameliyatla tüm kanser dokusunun çıkartılması olduğunu belirten Güner, ameliyat öncesinde kitleden parça alınmasının yayılmaya ve gecikmeye neden olacağı için çoğunlukla gereksiz hatta hasta için zararlı olduğuna dikkat çekiyor. Ameliyatta ana prensibin kanserin yayıldığı tüm bölgelere müdahale olduğunu söyleyen Prof. Dr. Haldun Güner, “Kanser nereye yayılmış ise orasının tamamen çıkartılması gerekir” diye konuşuyor. “Karın içinde çıkartılamayacak durumda olan kitlelerin çapı 0,5 cm yi geçmemelidir. Hatta mümkünse 0 cm olmalı, tümör hiç kalmamalı, tümör komple çıkartılabilmelidir” diye konuşan Güner, ağır ameliyatlar sonrası kısa bir dinlenme süresi sonunda başlanan kemoterapiden iyi cevap alındığını söylüyor. Ameliyat sonrası uygulanan kemoterapinin hayati önemde olduğunu ifade eden Güner, ameliyatla gözle görülen tümörler alınsa mikroskobik kanser hücreleri için bu sürecin kritik önemde olduğunu belirtiyor.

    ÖMÜR BOYU TAKİP ŞART

    Yumurtalık kanserlerinin yeniden nüks etme ihtimali bulunduğunu söyleyen Güner, ömür boyu, ciddi bir takip gerektiğinin altını çiziyor. “CA 125 ölçümleri, radyolojik, ve nükleer tıp incelemeleri bize yol gösterici oluyor” diye konuşan Güner, nüks etmeye karşı erken tespitin de çok önemli olduğunu ifade ediyor.

  • Türkiye’de 8 Kadından 1’inin Meme Kanserine Yakalanma Riski Var

    Türkiye’de 8 kadından 1’inin meme kanserine yakalanma riski taşıdığını bildiren Prof. Dr. İskender Sayek, bunun en önemli nedeninin insan yaşının giderek uzaması olduğunu söyledi.

    Hatay’ın İskenderun İlçesinde Şehir Kulübü’nün davetlisi olarak kadınlara ‘Meme Kanseri’ konusunda brifing veren Prof. Dr. İskender Sayek, Türkiye’de hem erkeklerde hem kadınlarda her tür kanserin giderek artan bir eğilim gösterdiğini kaydetti.

    Prof. Dr. Sayek, şöyle konuştu:

    “Meme kanseri yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Meme kanseri bugün birçok tedavi yönetimi olan bir hastalıktır. İşimiz gittikçe kolaylaşıyor. Görünme sıklığı özellikle son 5 – 10 yıla kadar giderek artan bir hastalıktı ama azalma eğilimine girmiş durumda. Evrensel rakamlardan bahsetmek gerekirse Türkiye’de bu rakam daha düşük. 8 kadından 1’inin yaşamı boyunca meme kanserine yakalanma riski var. Bunun en önemli nedenlerinden biri insan yaşamının giderek uzaması. Bugün ortalama yaşam süresine baktığınız zaman 80 yıla dayanmış durumda. Dolayısıyla 80 yaşına gelinceye kadar kadınların meme kanserine yakalanma riski maalesef artıyor. Meme kanseri hastalığının durumu şu anda korkulacak bir durum değil. Türkiye’de her tür kanser düşünüldüğünde hem erkekte hem kadında giderek artan bir eğilimde kanserler. Kadınlar açısından baktığımız zaman meme kanseri en sık görülen kanser türü. Akciğer kanserinden sonrada ölüm nedenleri arasında da ikinci sırada. Akciğer kanseri çok kötü bir kanser türü. Bunun için sigarayı bırakmanızı kesinlikle öneriyorum. Sigarayı ne kadar erken bırakırsanız o kadar iyi olur. Batı Avrupa’da meme kanserinin görünme oranı Türkiye’den daha yüksek. 100 binde 90 civarında görülüyor. Türkiye’de ve gelişmiş ülkelerde bu oran 100 binde 40 olarak görülüyor. Yani Avrupa’ya göre Türkiye’de yüzde 50 oranında daha düşük”.

  • Göğüs Kanserine Pilates İle Dur Diyebilirsiniz

    Yrd. Doç. Dr. Başar Öztürk, göğüs kanseriyle mücadelede pilates önerisinde bulundu.

    Biruni Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Reabilitasyon Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Başar Öztürk, pilatesin günümüzde egzersiz olarak en popüler olduğunu ifade ederek, “Pilates, yaklaşık yüz yıl önce Almanya’da ortaya çıkmış, 1920’lerin ilk çeyreğinde Amerika’da uygulanmaya başlanmış ve zamanla tüm dünyada popülerliği artmış bir egzersiz metodu. Pilates, vücudu anlamayı ve farkındalığı artırmayı hedefler, solunumla kombine olarak gerçekleştirilir. Pilates zihin-beden etkileşimini hedef alan; kor stabilizasyonu, kuvvet, esneklik, kassal kontrol, postür ve solunum parametrelerini içeren kombine bir egzersiz yöntemidir. Pilates egzersizlerinin odak noktasıdır. Bu konseptte karın kasları, kalça kasları, pelvik duvar kasları ve diyaframın, statik ve dinamik stabilizasyonu sağlanır. Pilates eğitimi sırasında; bel-kalça ve omuz kuşağı stabilitesinin sağlanması hedeflenir. Böylelikle postür, kassal kuvvet ve esneklik unsurlarında diğer egzersiz tiplerine göre çok daha hızlı bir gelişim meydana gelir. Solunum kontrolü, aksiyal uzama ve merkezi kontrol ile omurga eklemleri organize ve uyumlu çalıştırılır.” diye konuştu.

    Pilates seanslarına başlamadan önce her bireye diyafragmatik solunum, pelvik nötral pozisyon ve pelvik taban kas kontrolünün öğretildiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Başar Öztürk, şöyle konuştu:

    “Egzersizler sırasında bu kontrolü korumaları istenir. Egzersizler genellikle gruplar halinde ayakta ve minderde; Pilates topu ve theraband gibi aparatlar kullanılarak yaptırılır. Ayrıca reformer, reformer cadillac, reformer tower, arc, ladder barrel, spine corrector, çember, miniball gibi aparatlar kullanılarak da yapılabilir. Pilates prensipleri: Centering: Merkezleme de diyebileceğimiz bu prensip oldukça önemli. Egzersizler vücut merkezine odaklanarak gerçekleştirilmeli. (Karın bölgesi, kalça kuşağı ve bel bölgeleri). Konsantrasyon: Her bir egzersize yoğun dikkat verilmeli. Kontrol: Egzersiz sırasında fiziksel kapasitenin ekonomik kullanımı ve çalışmanın efektif olabilmesi için her bir egzersize özgü kasları izole olarak çalıştırmak son derece önemli. Precision: Her bir hareketi amaca yönelik olarak gerçekleştirmeli. Hareket amacına ulaştıysa fazlasına gerek duymamalı. Solunum: Hareketlerin solunumla kombine olarak gerçekleştirilmesi sonucu akciğer kapasitesi artmalı, tam bir koordinasyon ve güçlü bir zihin-beden uyumunun sağlanmalı.”

    Yrd. Doç. Dr. Başar Öztürk, pilatesin faydalarını şöyle açıkladı:

    “Esneklik, kuvvet ve vital kapasiteyi artırır. İmmün sistemi destekler. Dengeyi geliştirir. Astım, karpal tünel sendromu, depresyon, bel-sırt ağrıları, osteoartrit ve osteoporoz gibi kronik hastalıkların semptomları üzerinde etkilidir. Dikkat ve konsantrasyonu artırır. Stres, anksiyete ve gerginliği azaltır. Fiziksel, mental ve ruhsal bütünlüğü sağlar. Güçlü ve esnek bir omurga meydana getirir. Postürü (vücut duruşumuz) geliştirir. Yaralanma olasılığını azaltır. Derin karın kaslarını kuvvetlendirir. Motivasyon ve enerjimizi artırdığı için vücut farkındalığımızı da artırır. Eklem hareket açıklığını artırır. Dolaşımı geliştirir. Eklemler üzerine binen yükleri azaltır. Kan basıncı değerlerini normalleştirir. (tansiyon hastalarında ilaç kullanımı olmaksızın) Pilates karın kaslarının kuvvetini artırırken, solunum kaslarının da kuvvet ve performansını artırır. Pilates Her Yaş Grubuna Hitap Eder Mi? Hangi Durumlarda Önerilir? Pilates her yaş grubundan insana hitap etmektedir. Yapılan araştırmalarda: Genç kızlarda düzenli yapılan Pilates egzersizleri sayesinde beden kütle indeksi azalmıştır. Yaşlı bayanlarda düzenli Pilates sayesinde vücut yağ yüzdesi ve yağ kütlesi azalmış, yağsız vücut kütlesi artmıştır. Menopoz sonrasında kadınlarda gelişen osteoporoza (kemik erimesi) karşı Pilates etkili olmuştur. Pilates bu hastalarda ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi açısından olumlu sonuçlar meydana getirmiştir. Ayrıca bel ağrısı, kalp-damar hastalıkları ve göğüs kanseri gibi farklı hastalık gruplarında hastaların şikayetlerini belirgin şekilde azaltmıştır. Pilates öğrencilerde fiziksel faydalarının yanısıra anksiyete, stres, motivasyon ve dikkat eksikliği, konsantrasyon problemleri gibi kognitif problemlerde etkilidir. düzenli Pilates egzersizleri ile bu popülasyonun akademik performansları artmıştır. Pilates yaşlılarda kassal kuvvetin korunmasını sağlarken; yürüyüş performansını, günlük yaşam aktivitelerine katılımı, ruhsal durumu ve yaşam kalitesini artırır. Pilates birçok farklı yaş ve hastalık gruplarında bahsettiğim olumlu etkilerinden dolayı tercih edilmeli ve rehabilitasyon programları içerisinde mutlaka yer verilmelidir.”

  • Kalın Bağırsak Kanserine Dikkat

    Medıcana Çamlıca Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Necip Aytuğ, erkekte ve kadında eşit oranda görülen kalın bağırsak kanserinin bütün kanserler içinde görülme sıklığı bakımından 3. sırada yer aldığını söyledi.

    Medıcana Çamlıca Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Necip Aytuğ, kalın bağırsak kanseri (kolon kanseri) hakkında bilgiler verdi. Kalın bağırsak kanserinin kalın bağırsağın kötü huylu tümörlerinin genel adı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytuğ, “Büyük çoğunluğu kalın bağırsağın içini döşeyen tabaka hücrelerinden köken alır (adeno kanser)ve çoğunluk ile bağırsağın içine doğru büyüyen polip denilen mantar benzeri oluşumların üzerinde başlar ve farkedilmez ise hızla büyür veya bağırsak duvarı dışına ve vücuttaki diğer organlara kan, akkan (lenf) veya doğrudan komşuluk yolu ile yayılma potansiyeline sahiptir. En sık yayılım (sıçrama) saptanan organlar karaciğer, akciğer, çevre lenf bezeleri ve karın zarıdır. Adeno kanser dışında daha nadir gözlenen ve bağırsağın diğer hücrelerinden köken alan kanserlerde mevcuttur. Adeno kanserlerde müsin denilen sümüksü oluşumu içeren kanser hücrelerinin sık görülmesi durumunda oluşan tümör daha saldırgan bir büyüme ve tedaviye daha kötü yanıt verme özelliğindedir” dedi.

    KALIN BAĞIRSAK KANSERİ İÇİN KİMLER RİSK ALTINDADIR?

    Vakaların çoğunluğunun yüzde 93’ünü 50 yaş üzerinin oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Aytuğ, “Kadın ve erkeklerde eşit sıklıkta görülür. Kadın ve erkekler beraber değerlendirildiğinde kanser ölümlerinin 3. sırasını, erkeklerde kanser ölümlerinin 3. sırasını, kadınlarda ise kanser ölümlerinin 2. sırasında yer alır. Vakaların yüzde 30-35 kadarı rektum (makata en yakın barsak bölümü), yüzde 25 kadarı sigmoid kalın bağırsak (rektum ile bağırsağın sol tarafında yer alan inen bağırsak bölümü arası), yüzde 40 sol yerleşimli inen bağırsak bölümü, yüzde 10-13 kadarı transvers bağırsak kısmı (kalın bağırsağın çıkan ve inen kısımları arasındaki yatay orta bölümü) ve yüzde 20-25 kadarı da çekum denen kalın bağırsağın inen bağırsağa bağlandığı başlangıç bölümü ve onun devamı olan bağırsağın sağ kısmında yer alan çıkan bölümüdür. Bizim ülkemiz de dahil tüm dünyada vakaların büyük çoğunluğu makata yakın sol barsak bölümlerinde daha sıklıkla gözlenirken, yurt dışında siyah kökenli kadınlarda bağırsağın başlangıç bölümü olan sağ tarafında (çekum, çıkan bağırsak) daha sık görülme eğilimindedir. Rahim, yumurtalık veya meme kanseri olan kadınlar, anne, baba, kardeş gibi yakın aile bireylerinde kalın bağırsak kanseri veya polipleri olanlar, inflamatuar bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit veya crohn ), kolon kanseri olup tedavi görmüş kişilerde riski altındadır. Belirtilen risk faktörlerinin olması, kişide mutlaka kolorektal kanser gelişeceği anlamını taşımaz; sadece oluşma riski diğer kişilere göre artmıştır. Bu nedenle daha dikkatli kontrol ve takiplerle oluşma riskini azaltmaya, eğer oluşur ise de erken tanı ve tedavi yapmaya önem vermelidir” diye konuştu.

    KALIN BAĞIRSAK KANSERİNDE KLİNİK BELİRTİLER NELERDİR?

    Bağırsak kanseri ile kişilerin bağırsak içi mikrop popülasyonu (intestinal flora) arasında ilişki olabileceğinin düşünüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Ömer Necip Aytuğ, şu bilgileri verdi:

    “Bağırsak içi bakteriler bağırsağa gelen safraasitleri ve gıdalardaki steroid yapısındaki maddelerden kanseri tetikleyen maddeleri (karsinojen) sentezliyebilmektedir. Kalın bağırsağında polip veya kanser olan hastaların hastalıklı dokularından alınan biyopsilerde kanserli hücre içerisinde koliform bakteri( E.coli) görülme sıklığı kontrol grubundaki bireylerden belirgin yüksek bulunmaktadır. Bunların dışında ailesinde birinci derece akrabalarında kalın bağırsak kanseri olan bireylerin bağırsak kanserine yakalanma riski normal toplumdan 2-3 kat fazladır. Ayrıca kalıtsal olarak barsak da polip görülme sıklığını arttıran bazı hastalıklarda ( FAP-ailevi polipozis koli sendromu, gardner sendromu; turcot sendromu v.b) kalın barsak kanseri sık görülmektedir. Bunların dışında Ailevi Polip Dışı Kolorektal Kanser Sendromu (Lynch sendromu) denilen kalıtsal bir hastalıkta, vücudun hücre yenilenmesinde hücre çekirdeği bölünmesindeki hataları onaran koruyucu genlerdeki kalıtsal bozukluk neticesi 40’lı yaşlarda özellikle kalın bağırsağın sağ tarafında yerleşimli (çıkan kolon, çekum) bağırsak kanseri sık görülmektedir. Ailede kalın bağırsak kanseri öyküsü, sigara içmek, kilolu olmak, ailesinde veya kendisinde polip öyküsü olması, fizik aktivite azlığı, sebze tüketiminin az olması, yüksek miktarda alkol tüketmek (45gr/gün ve fazlası) yüksek yağlı, yüksek proteinli ve düşük lifli batı tipi diyet barsak kanseri açısından risk faktörleri arasındadır. Aspirin ve /veya nonsteroidantienflamatuvar ilaç tüketimi, süt ürünlerini ve sebzeyi düzenli tüketmek ve kadınlarda hormon tedavisi riski azaltmaktadır. Ülseratif kolit ve kalın barsak tutulumlu crohn hastalığı gibi kronik iltihapla seyreden bağırsak hastalıklarında hastalığın tutulum derecesi, süresi, kişinin düzenli tedavi görmemesi gibi durumlarda 10 yıldan sonra kalın bağırsak kanseri riski artmaktadır.”

    KALIN BAĞIRSAK KANSERİNİN TANI VE TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

    Dikkatli hasta öyküsü, fizik muayene, tam kan sayımı, biyokimya testlerinin tanıda ilk kullanılan yöntemler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytuğ, “Kalın bağırsak kanserinin tanısında altın standart kolonoskopi denilen ucu kameralı bükülebilir bir tüp şeklinde cihazla (kolonoskop) makattan girilerek, tüm kalın bağırsağın ayrıntılı biçimde görüntülenmesidir. Bu yöntemle saptanan şüpheli ve kanser düşündüren oluşumlardan biyopsi almak, polip denilen oluşumların büyük kısmının ameliyatsız olarak çıkartılabilmesi mümkün olmaktadır. Kolonoskopi ve biyopsi yolu ile saptanan kanserli dokunun yayılım derecesini saptamak için bilgisayarlı tomografi, MR (manyetik rezonans görüntüleme), PET tarama gibi yöntemler kullanılmaktadır. Kalın bağırsak kanserlerinin tedavisinde altın standart diğer birçok kanserde olduğu gibi cerrahi tedavidir. Tümörün bağırsak da hangi bölümde yerleştiği cerrahi tedaviyi etkiler. Kalın bağırsağın sol yarısındaki segmentler tutulmuş ise tümörlü dokunun altından ve üstünden emniyetli bir sınır belirlenerek sadece tümörlü bağırsak kısmı veya bazı durumlarda daha uzunca bir bölüm çıkartılır (segmenterrezeksiyon). Bağırsağın sağ tarafı veya transvers kolon denen yatay kısmında yerleşimli tümörlerde ise sağ kolonun tamamı vetransvers kolonun da bitişik kısmının ortasına veya daha sol tarafına yakın bölümüne kadar büyük kısmı çıkartılır ve ince bağırsağın ucu geride kalan kalın bağırsağa usulüne uygun olarak bağlanır. Rektum kanserlerinde tümör makata emniyet marjı bırakmayacak kadar yakın yerleşimli ise makatın tamamen iptali ve tümörlü kısmın çıkartılması ve bağırsağın karın ön duvarına kalıcı biçimde dikilmesi ile (kolostomi) hastanın dışkısını torba yolu ile yapması sağlanır. Uzun süreli tıkanma belirtileri sonrası makata yeterli uzaklıkta olmasına rağmen tümörlü dokunun altı ve üstünde kalın bağırsak çapları birbirleri ile uyumsuz şekilde çap farklılığı gösteriyor ise veya bağırsağın acil açılmasını gerektirir kirli bağırsak durumlarında geçici olarak kolostomi açılması gerekebilir. Daha sonra bu vakaların büyük çoğunluğunda kolostomi kapatılır ve bağırsak uç uca dikilerek sağlam kalan makat yolu ile hastanın dışkılaması sağlanır” dedi.

    Kalın bağırsak tümörlerinin büyük kısmının radyoterapi denilen ışın tedavisine dirençli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ömer Necip Aytuğ, şunları söyledi:

    “Bu nedenle klasik tedavi protokolllarında radyoterapi kullanılmaz. Rektum denilen bağırsak kısmına yerleşik barsak kanserlerinde ise, cerrahi tedavi öncesi radyoterapi ile tümörün küçültülmesi işlemi hastanın daha sonra tümörün tam olarak çıkarılma şansını arttırdığı için sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Cerrahi tedavide tümörlü barsak segmenti yerleşimine göre çıkartılırken aynı zamanda barsak çevresinde ve karın içerisinde belirli bölgelerde bulunan lenf bezeleri de çıkartılır ve tümörün diğer karın içi organlara, karın zarına ve boşluklarına yayılıp yayılmadığı gözle kontrol edilir. Tümör sadece bağırsak duvarı içerisinde kalmış ve çevre lenf bezlerine veya diğer organlara yayılmamış ise cerrahi tedavi yeterlidir ve ek tedavi yapılmaz ve hasta belirli aralıklarla klinik, biyokimyasal ( tümör belirteçleri), radyolojik (BT; MR, PET v.b) ve endoskopi (kolonoskopi) yöntemleri ile izlenir. Çevre lenf bezelerinde veya bağırsak dışı diğer organlarda tümör saptanması durumunda hastalara kemoterapi denilen tümör büyümesini baskılayan, sıçrama olasılığını azaltan veya engelleyen tümör hücrelerinin bölünmesini çoğalmasını engelleyen ilaç kombinasyonlarından oluşmuş kemoterapi protokolları uygulanır ve yukarda bahsedilen yöntemlerle hasta izleme alınır. Tümör evresi ne kadar düşük ise hastanın 5 yıllık yaşam süresi o kadar uzamaktadır. Endoskopik yöntemle çıkartılan polip üzerinde henüz başlangıç halinde saptanan veya cerrahi olarak çıkartılmış ve düşük evreli birçok kalın bağırsak kanserinde 5 yıllık yaşam süresi yüzde 90’ların üzerindedir. İleri evre bağırsak kanserlerinde bu oran yüzde 10’lar civarındadır.”

  • Doç. Dr. Kılıçkap: “Son 5 Yılda Akciğer Kanserine Yönelik Daha Etkili Tedaviler Geliştirildi”

    Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, son 5 yılda akciğer kanserine yönelik daha etkili tedavilerin geliştirildiğini söyledi.

    Akciğer kanseri, 20. yüzyılın başlarında nadir görülen bir hastalık iken, sigara içme alışkanlığındaki artışa paralel olarak sıklığı giderek arttı ve dünyada en sık görülen kanser türü haline geldi. Türkiye’de ve dünyada en fazla ölüme neden olan kanser türünün akciğer kanseri olduğunu belirten Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, son beş yılda kaydedilen gelişmelerin umut verici olduğunu vurguladı. Kişiye özel tedavilerle çok daha az yan etkiyle çok daha etkili sonuçlar alınabildiğinin altını çizen Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, sigara tüketiminin akciğer kanserinin en büyük nedenlerinden biri olduğunu söyledi.

    Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, ülkemizde kanser sıklığı ve kansere bağlı ölümlerin dünyadaki artışa paralel ve benzer oranlarda olduğunu belirterek, bunun olası sebeplerini şöyle özetledi: “Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kanserde görülen bu artışın üç temel sebebi, yaşlı nüfusta meydana gelen artış, tütün kullanımı ve obezitedir. Ülkemizde bunların yanı sıra, kanser kayıtlarının daha iyi yapılmaya başlamasıyla, daha önce bilinmeyen vakaların kayda alınması da kanser istatistiklerindeki artışın bir diğer sebebidir.”

    TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA EN FAZLA ÖLÜME NEDEN OLAN KANSER TÜRÜ AKCİĞER KANSERİ

    Akciğer kanserinin hem Türkiye’de, hem dünyada erkekler arasında en sık görülen kanser olduğunu belirten Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, akciğer kanserine dair şu istatistiki verileri sundu:

    “Akciğer kanseri erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasında genelde birinci sırada ancak, gelişmiş ülkelerde prostat kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser. 2015 verilerine göre erkeklerde en sık görülen kanser türü ve tüm kanser vakaları arasında yüzde 14’lük bir kısmı akciğer kanseri oluşturuyor. Ölüme sebebiyet verme açısından bakıldığında ise, ölümle sonuçlanan kanser vakaları arasında birinci sırada akciğer kanseri geliyor. Ülkemizde ise Sağlık Bakanlığı 2012 verilerine göre akciğer kanserinin Türkiye’deki görülme oranı yaklaşık 100 bin kişide 60 ile en sık görülen kanser özelliğini taşıyor.”

    “SON BEŞ YILDA AKCİĞER KANSERİ TEDAVİSİNDE ÇIĞIR AÇAN GELİŞMELER YAŞANDI”

    Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, son beş yılda akciğer kanserinin tedavisinde büyük gelişmeler kaydedildiğini belirterek, şunları söyledi:

    “Akciğer kanseri tedavisinde, özellikle küçük hücreli dışı akciğer kanseri tedavisinde, son beş yıl içerisinde çok ciddi ilerlemeler kaydedildi. Bundan beş yıl öncesine kadar akciğer kanserlerini küçük hücreli ve küçük hücreli olmayan olarak kabaca iki, küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerini de skuamöz ve non-skuamöz olarak ikiye ayırıyorduk. Daha sonra non-skuamöz kanser türleri içerisinde yer alan adenokanser alt tipinin de çok farklı hastalık gruplarından oluştuğunu öğrendik. Yani aynı ismi taşıyan hastalıkların oluş biçimleri, klinik seyirleri ve tedaviler açısından farklı özellikler gösterdiğini öğrendik. Bazı moleküler belirteçlerin klinisyene açtığı yol sayesinde farklı tedavi ajanları keşfedilmeye başladı. Yani artık her hastaya aynı tedaviyi değil, bazı seçilmiş hasta gruplarına özel tedaviler, özellikle akıllı ilaç olarak bilinen hedefe yönelik tedaviler uygulamaya başladık. Ayrıca son bir yıl içerisinde özellikle monoklonal antikor olarak üretilen bazı ilaçların hastaya verilmesinden sonra, kişinin kanserle savaşma özelliğine sahip kendi hücrelerini harekete geçerek kanserle mücadele etmeye başladığını gördük. Harekete geçen bu hücrelerin kanser hücreleri ile doğrudan savaşarak onları yok edip, çok daha az yan etkiyle, çok daha iyi sonuçlar verebildiğini gördük. Şu anda bu ilaçlar da yavaş yavaş hastaların hizmetine sunulmaya başladı. Bunların yanı sıra PD1 ve PDL1 antikorlarının, özellikle akciğer kanserinin her iki tipinde, skuamöz hücreli adenokanser tiplerinde son bir yıl içerisinde çok etkin oldukları kanıtlandı. Bunların yan etkileri kemoterapiden farklı olarak oldukça düşük ve yönetilebilir yan etkiler. Bu da hastaya ve hekime tedavi konusunda çok sayıda avantaj sağlayabiliyor. Yakın dönemde de bu ilaçların tüm dünyada kullanıma girmesini bekliyoruz. Bu ilaçlar artık tedavi kılavuzlarında yer almaya başladı ve bazı hastalar için FDA tarafından onaylandı, ancak şu anda çok pahalı ilaçlar. Yakında ülkemizde de kullanılabilecek duruma gelmesini bekliyoruz.”

    KANSER TEDAVİSİNDE UMUT VEREN YÖNTEM: KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ

    Özellikle akciğer adenokanser alt tiplerindeki mutasyon türlerinin incelenerek, hastadaki mevcut mutasyona özel tedavilerin uygulanmasının umut vadeden bir açılım olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, şöyle konuştu: “Hastada bulunan moleküler belirteçlerin sonucuna göre hastaya uygun tedavi verebiliyoruz. Örneğin EGFR mutasyonu özellikle sigara içmeyen kadın ve Asya kökenli ırklarda hastaların yüzde 30-40’ında görülebiliyor. Ancak bu mutasyona sigara içenlerde de rastlanabiliyor. Bu mutasyona özel ilaçlarla tedavi uyguladığımızda daha az yan etkiyle daha iyi sonuçlar alabiliyoruz. Yine son 5 yıl içerisinde tüm adenokanserlerin yaklaşık yüzde 4’ünde ALK-EML4 gibi moleküler belirteçlerin de bulunabildiği ortaya çıktı. Bunlar daha çok sigara içmemiş, genç erkek hastalarda görüldüğünü biliyoruz. Tüm adenokanserlerin yüzde 4’ünde görülen ALK pozitifliği görülme sıklığı, sigara içmemiş, genç erkek hastalarda yüzde 30’lara kadar çıkabiliyor. Bu hastalara özel geliştirilen bir ilaçla, kemoterapiden iki kat daha etkili ve çok daha düşük yan etkili tedavi sağlanabiliyor. Bu ilaçların temel sorunlarından bir tanesi, bir süre sonra bu ilaçlara karşı direnç gelişiyor olması. Bu ciddi bir sorun yaratıyor. Ancak ALK pozitif hastalarda bu dirence rağmen beklentilerimizin üzerinde, ikinci basamak tedavi seçenekleri ile dahi yüzde 70’lere varan yanıt elde edilebiliyor.”

    “ÖZELLİKLE ADENOKANSERLİ HASTALARDA MUTASYON TÜRÜ MUTLAKA TESPİT EDİLMELİ”

    Mutasyonların varlığının tedavi yaklaşımını doğrudan değiştirebildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, “EGFR veya ALK mutasyonu tespit edilen hastalarda hekimin hedefe yönelik tedavi uygulama şansı ortaya çıkıyor. Bu durum hekim için daha iyi bir tedavi kullanma şansı yaratırken, hastalar için daha az yan etki ile daha uzun etki gibi birçok fayda sağlanabiliyor. O nedenle mutasyonların saptanması çok önemli. Türkiye’de birçok merkezde bu belirteçlere bakılmadığı için hastalar ulaşım zorluğu nedeniyle farklı merkezlere gönderiliyor ve ancak belirli bir süre sonra mutasyon rapor edilebiliyor. Bu durum hasta ve hekimi zor durumda bırakabileceği için bazen tercih edilmiyor. Ancak sonuçları dikkate alındığında, hekimlerin hastayı bu tür belirteçlerin en kısa sürede tespit edilmesi için gerekeni yapmaya ikna etmesi gerekli. Özelikle sigara içmeyen adenokanserli hastalarda, daha doğrusu klinik olarak pozitif geleceğini düşündükleri adenokanserli hastalarda mutlaka mutasyonların belirlenmesi için hastaların uygun merkezlere yönlendirilmesi oldukça önemli. Mutasyon saptama olasılığının hiç sigara içmeyenlerde ya da yakın zamanda bırakanlarda yüksek, aktif sigara içenlerde ise daha düşük olduğunu görüyoruz. Hedef tedaviler için uygun hastaların bu konuda yönlendirilmesi için hekimlere büyük görev düşüyor. Hekimlerin bu konuda hastaları yönlendirmesi gerekiyor” dedi.

    TÜM AKCİĞER KANSERLERİNİN YAKLAŞIK YÜZDE 90’I SİGARA KAYNAKLI

    Özellikle skuamöz ve küçük hücreli akciğer kanserlerinin neredeyse yüzde 100’e yakın bir kısmının sigarayla ilişkili olduğunu belirten Doç. Dr. Saadettin Kılıçkap, akciğer kanseri ile sigara arasında büyük bir bağlantı olduğunu ifade ederek, “Akciğer kanserlerinin nedenleri arasında tütün kullanımı dışında, pasif içicilik yani bir başkasının içtiği sigaradan etkilenme, hava kirliliği, radon gazı, ağır metal ve bazı kimyasallara maruziyeti sayabiliriz. Ancak en önemli etken tütün kullanımı. Bu nedenle mutlaka tütün kullanımının sınırlandırılması lazım. Son dönemde ülkemizdeki tütün kullanımı ile ilgili düzenlemelerin etkilerini yavaş yavaş görmeye başlayacağımız bir döneme giriyoruz. Bu yasaklar bizde 10 yıldır uygulanıyor ve bir kanserin azaldığını söylemek için en az 10-15 yılın geçmiş olması gerekiyor, ancak Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı’nın son raporunda tütün kullanımında bir azalma ile birlikte tütün nedenli kanserlerde de bir azalma olabildiğine dair ışık alıyoruz. Literatürdeki veriler bu konuda oldukça yol gösterici aslında. Sigara içimiyle doğrudan ilişkili tümörler, eğer sigara bırakılırsa rahatlıkla engellenebilir. Ayrıca, eğer ki hasta kanser tanısı aldıktan sonra sigara içmeye devam ediyorsa, bu hastaların tedavi sonuçları daha kötü. O nedenle kanser tanısı almış hastalarda en önemli basamaklardan birisi de sigara içiminin durdurulması. Amerika örneğinde 1985 civarı 100 binde 100 olan kanser oranı, 25-30 sene içinde, 2015 kanser verilerine göre 100 binde 70’e düşmüş. Şu anda Türkiye’de bu oran 100 binde 60. Tütün ürünlerine dair düzenlemenin bu oranı daha da azaltmasını bekliyoruz” diye konuştu.