Etiket: Kanserinde

  • Prostat kanserinde yeni umutlar

    Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Uygulama ve Araştırma Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Aydın Mungan, son zamanlarda prostat kanserinde yeni umutların doğduğunu belirtti.

    Türkiye’de prostat kanserinin erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türü olduğunu ve hormon ilaçlarının metastatik prostat kanserinin ilk basamak tedavisi olarak uygulandığını belirten Mungan, prostat kanseri hastalarının bu ilaçlara karşı dirençli hale geldiğini ve bunun da artık sözün bittiği yer olarak kabul edildiğini vurguladı. 2010-2014 yıllarının prostat kanseri için altın çağ olarak adlandırılmaya başlandığını dile getiren Mungan, bu kısa dönemde 6 yeni ilacın onay aldığını ve bu yeni ilaçların hormona dirençli hale gelmiş hastaların yaşam sürelerini anlamlı olarak uzattığı gibi komplikasyonları geciktirmekle birlikte yaşam kalitelerini de arttırdığını söyledi. Hastaya doğru zamanda doğru ilacın kullanılmasının başarılı bir tedavi için en gerekli yöntem olduğunu ve artık prostat kanserinde bu ilaçlarla beraber yeni umutların yeşermeye başladığını sözlerine ekleyen Mungan, şöyle devam etti:

    “Türkiye’de prostat kanseri erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türüdür. Hastalar ortalama 68 yaşında tanı almaktadır bu yönüyle ileri yaş hastalığı gibi görülmekle beraber son yıllarda daha gençlerde 50’li hatta 40’lı yaşlarda artan bir sıklıkla saptanmaya başlamıştır. Dünyada ortalama görülme sıklığı 100 bin erkekte 163 iken Türkiye’de bu oran her 100 bin erkek için 35’dir. Bu da bize Türkiye’de yaklaşık 27 bin 534 prostat kanseri hastası olduğunu düşündürtmektedir. Prostat kanserine bağlı ölümlerin yüzde 90’dan fazlası 65 yaş ve üzeri erkeklerde meydana gelmektedir. Bu ölüm oranları ABD gibi en gelişmiş sağlık hizmeti sunan ülkelerde bile yaklaşık her 100 bin erkek için 26,7’dir. Yani prostat kanseri öldürücü bir hastalıktır. Kanser prostat dışına çıkıp diğer organlara metastaz yaptıktan sonra ilk tercih hormon tedavisidir. Bu hormon tedavisi için hastalığın ilerlemesine neden olan erkeklik hormonlarının etkinliği ortadan kaldırmaya çalışılır. Böylece hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak veya durdurup geriletmek mümkün olabilmektedir. Bu hormon ilaçları, metastatik prostat kanserinin ilk basamak tedavisidir. Buna rağmen ortalama 2,5 yıl içinde prostat kanseri hastaları bu ilaçlara dirençli hale gelmektedir. Bu nokta yani hormon ilaçlarına direnç gelişmesi son yıllara kadar sözün bittiği yer olarak kabul ediliyordu. Çünkü elimizde yaşamı uzatabilecek başka bir ilaç yoktu. Hastalarımıza sadece rahatlatıcı tedaviler verebiliyorduk. Oysa bir kanser hastasının tedavisinde olmaz ise olmaz üç unsur vardır. Bunun ilki ve en önemlisi yaşam süresini uzatmaktır. Sonra komplikasyonları geciktirmek veya önlemektir. Son olarakta yaşam kalitesini arttırmaktır. 2010-2014 yılları arasında prostat kanseri için altın çağ olarak adlandırılmaya başlandı. Çünkü bu kısa dönemde 6 yeni ilaç onay aldı. Artık elimizdeki daha önceki mevcut ilaçlarla ulaştığımız noktayı daha ileri taşımamız mümkün olmaktadır. Bu yeni ilaçlar ile artık sözün yeniden başladığı noktadayız denilebilir.”

  • Meme Kanserinde Erken Teşhis Ve Tedavi Hayat Kurtarıyor

    Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Serdar Yol, meme kanserinde erken teşhisinin tedavi sürecinde çok önemli olduğunu, bayanların kendi kendine meme muayenesine 20 yaşından sonra başlaması gerektiğini söyledi.

    Kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanserinin her yıl dünyada milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olduğunu belirten Samsun Büyük Anadolu Meydan Hastanesi Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Serdar Yol, ailesinde meme kanseri öyküsü bulunanların 26 yaşında ve ailesel olarak meme kanserine yakalanma oranı yüksek gruplar 32-34 yaşlarında bir kez, sonraki yıllarda 40 yaşına kadar 1-2 yılda bir mamografi yaptırabileceğini ve 40 yaşından sonra ise her yıl düzenli olarak mamografi yaptırması gerektiğini kaydetti.

    MEMEDE ELE GELEN HER KİTLE KANSER DEĞİLDİR

    Türkiye’de her 10 kadından 1’i hayatının bir döneminde meme kanseri ile karşı karşıya kalabileceğini belirten Yol, “Meme kanseri kadın kanserlerinin tümünün yüzde 33’ünden ve kanserle ilişkili ölümlerin yüzde 20’sinden sorumludur. Kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir. Meme kanseri yaşla birlikte artış gösterdiğinden, 40 yaşından sonra her kadının yılda bir kez düzenli olarak meme muayenesi ve mamografi yaptırması gerekir. Meme kanseri erken tanı ile tamamen tedavi edilebilir. Bu nedenle her ay kendi kendine meme kontrolü erken teşhis açısından hayati önem taşımaktadır. Meme kanseri konusunda yeterli ve doğru bilgiye sahip olmak da tedavide başarı şansını artıran önemli bir faktördür. Memede ele gelen kitlelerin yüzde 90’nından fazlası kanser değildir. Bunlar genellikle meme içinde büyüyen kistler, iyi huylu tümörler olabilir veya memenin kendi dokusu kitle gibi bir hal alabilir. Daha çok regl öncesinde meme içyapısı çok yoğun olduğundan, bu dönemde yapılan meme kontrolleri kitle varlığı düşüncesi oluşturabilir” dedi.

    FİBROADENOM İYİ HUYLU BİR TÜMÖRDÜR

    Fibrokistler meme içindeki fizyolojik değişimler olduğunu ve hastalık olarak kabul edilmediğini ifade eden Yol, “Bu nedenle kansere dönüşme riskleri de yoktur. Fibrokistik yapıların varlığı sırasında memede kanser gelişebilir ancak sebep bu yapılar değildir. Stres, üzüntü ve sıkıntı durumlarında fibrokistlerin sayısı artar ve bu durum gerginliğe yol açar. Kafein kullanımı, fazla tuzlu ve yağlı yiyecekler de bu gerginliği tetikler. Fibrokistlerin artışı memede ağrıya neden olur. Fibroadenom, iyi huylu bir tümördür. Çevresine kapsülü vardır ve çevreye yayılması mümkün değildir. Bunda meme kanseri oluşma riski, normal meme dokusundan kanser gelişme riski kadardır. Çapı arttıkça riski yüzde 1-2 oranında artar. Fibroadenom, soya tüketimi ve doğum kontrol hapı kullanımı nedeniyle bir miktar büyüyebilir ancak kanser yapıcı bir etkisinin olduğu söylenemez” diye konuştu.

    MEME KANSERİNDE EN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRLERİ

    Meme kanserinde en büyük risk faktörünün ‘kadın olmak’ olduğunun altını çizen Yol, “Kadın cinsiyeti, 100 kat artmış riski ifade eder. Menopozdaki kadınlarda risk daha da yüksektir. Östrojen hormonuna maruz kalınan sürede artış olması, meme kanseri gelişme riskini artırır. Göğüs bölgesine radyoterapi yapılması ve özellikle 15 yaşından önce tedavi görmüş olmak önemli bir risk faktörüdür. Yağ içeriği yüksek yiyeceklerin uzun süreli tüketimi ve her gün 1-2 kadeh alkol tüketimi meme kanserinin artışında etkilidir. Kadınlar kendi kendine meme muayenesine 20 yaşından sonra başlamalıdır. 20 yaş ve altındaki genç kadınlarda meme kanseri riski düşük olduğundan kafa karıştırıcı ve paniğe yol açıcı etkisi nedeniyle, kendi kendini meme kontrolü önerilmemektedir. Meme muayenesi yapmak için en ideal zaman, adet döneminin bitiminden 4-5 gün sonraki dönemdir. Geçmişte, hastaların yüksek doz radyasyona maruz kaldığı düşünülen mamografilerde bile 30 yıllık hasta takiplerinde, alınan radyasyonun vücut için önemli seviyede bir tehlikesi bulunmadığı ispat edilmiştir. Günümüzde kullanılan dijital mamografi teknolojisi, geçmişe göre 10 kat daha az radyasyon içermektedir. Kişinin düzenli mamografi çektirirken dikkat etmesi gereken en önemli ayrıntı, cihazın kaliteli ve sağlıklı bir görüntü vermesidir. Çünkü yetersiz ve kalitesiz görüntü, memedeki çok önemli bir tümörün atlanmasına neden olabilir. Meme kanserinin erken tanısında çok önemli bir payı olan mamografik bulgular iyi kalitede filmlerle daha net bir şekilde seçilmektedir. Hatta meme dokusundaki değişimler kanserleşmeden önce dijital mamografiler sayesinde yakalanabilir” şeklinde konuştu.

    GÜNÜMÜZDE MEME KANSERİNDEKİ CERRAHİ YAKLAŞIM

    Meme kanseri ameliyatlarının günümüzde, hasta tıbbi açıdan uygunsa ve risk faktörü yoksa meme koruyucu cerrahi uygulanabileceğini belirten Yol şu bilgileri verdi: “Hastanın memesinin alınması durumunda ise ikinci yıldan sonra bazı risk faktörleri ortadan kalktığında yeni meme yapılabilmektedir. Çünkü meme kanseri nedeniyle memenin kaybedilmemesi ya da daha sonra yeniden bir memeye sahip olunması hastayı psikolojik açıdan rahatlatarak, sosyal yaşama adaptasyonunu daha kolay sağlamasına yardımcı olmakta ve tedavi başarısını artırmaktadır. Son yıllarda, memesi alınmak zorunda olan hastalara deri koruyucu mastektomi ve hemen ardından da rekonstrüksiyon yapılmaktadır. Tıbbi olarak böyle bir görüş kesinlikle doğru değildir. Meme, her yaşta kadın için önemli bir objedir. Yaşlı hastaların memesi alınacak diye bir kural ya da böyle bir anlayış yoktur. Uygunsa tümörünün evresi, şekli, biçimi ve yaygınlığına bakılarak 70-80 yaşındaki bir kadının memesi de korunabilir. Hastanın memesinin alınmasını istememesi ve meme koruyucu cerrahiyi tercih etmesi gereklidir. Bu hastanın en temel hakkı ve tercihidir. Bu durumda doktorun öncelikli olarak meme koruyucu cerrahiyi düşünmesi gerekir. Kanserin bir bölgede olması gerekir. Memedeki tümörün de çok büyük olmaması, meme büyüklüğü ile kanserin orantısının bulunması gerekir. Kanser büyük meme küçükse memenin tümü alınmalıdır. Koltuk altı metastazları meme koruyucu cerrahi yapılmasını engellemez. Meme içinde yaygın tümörleri bulunan, memenin birçok noktasında aynı anda başlamış kanseri olan hastalarda meme koruyucu cerrahiler yapmak mümkün değildir. Bu durumda memenin mutlaka alınması gerekir. Hastanın mamografisinde yaygın ve kötü kireçlenmeleri varsa meme kanserinin birçok odakta başlamasına neden olacağı düşünülüyorsa, bu hastaların memesinin alınması planlanmalıdır. Daha önce göğüs duvarına radyoterapi yapılan hastalarda, meme koruyucu ameliyat sonrası yeniden radyoterapi yapılması gerektiği için, bu hastalara mastektomi uygulanmalıdır.”

  • Meme Kanserinde Asıl Tehlike: İhmal

    Acıbadem Adana Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Yavuz, dünyada her yıl yaklaşık 450 bin kadının meme kanseri nedeniyle hayatını kaybettiğini, erken teşhisin hayat kurtardığını bildirdi.

    Prof. Dr. Sinan Yavuz, kadınlarda erkeklere göre çok daha sık görülen meme kanserinde erken teşhisin hem meme koruyucu cerrahi şansı doğurduğunu hem de hayat kurtarıcı bir tedaviyi mümkün kıldığını söyledi. Prof. Yavuz, “Günümüzdeki tedavi yöntemleriyle uzun yaşam sürelerine ulaşılan bu hastalık grubunda, memenin korunarak radikal cerrahi tedavilerinin uygulanabiliyor olması bir kadın için çok önemli. Gerçekleştirilen meme kanseri farkındalık çalışmaları ile kadınların bilgi seviyeleri yükselse bile, erken teşhiste çok önemli bir rol oynayan mamografik tarama, hekim muayenesi ve kendi kendini muayene etme çoğu zaman ihmal ediliyor” dedi.

    AĞRISIZ VE BÜYÜYEN KİTLEYE DİKKAT

    Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisinin memede ağrısız, zamanla büyüyen bir kitlenin hissedilmesi olduğunu vurgulayan Prof. Sinan Yavuz, “Hastaların çok azında ağrı belirtisi de görülebiliyor. Daha nadir olarak memede çekintiler, deride kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş ya da bozulmalar ve meme ucunun hassaslaşması veya içe dönmesi gibi belirtiler de olabiliyor. Sanılanın aksine, ağrı ve kanlı akıntı ileri evrelerde ortaya çıkıyor” diye konuştu.

    RUTİN TARAMA TESTLERİ ATLANMAMALI

    Memesini kaybeden kadının ruhsal sıkıntılar yaşamasının olası olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Yavuz, günümüzde uygun tarama testleriyle meme kanserinin erken teşhis edilmesinin hayat kurtarıcı bir role sahip olduğunu söyledi. Prof. Dr. Yavuz, rutin olarak yapılması gereken testleri şöyle anlattı:

    “Ailesinde kanser öyküsü olmayan ve standart risk grubunu oluşturan kadınlarda 20 yaşından itibaren aylık kendi kendine meme muayenesine başlanması; 35 yaşından itibaren yıllık klinik meme muayenelerinin hekim tarafından gerçekleştirilmesi öneriliyor. 40 yaşından sonra 2 yılda bir, 50 yaşından itibaren ise her yıl mamografik tarama testlerinin başlatılması erken tanı için son derece önemli bulunuyor.”

    HASTALARDA AİLE ÖYKÜSÜ ÇOK ÖNEMLİ

    Prof. Dr. Sinan Yavuz, kadının anne veya kardeşi gibi birinci dereceden yakınının menopoz dönemi öncesi meme kanseri olması durumunda riskin çok daha fazla yükseldiğini belirtti. Bu kişilerin ciddi bir tıbbi takipte olmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yavuz, şunları kaydetti:

    “Birinci derece yakınlarında meme kanseri, yumurtalık kanseri, rahim kanseri, kolon kanseri ile prostat kanseri öyküsü olan kadınlar yüksek risk grubuna giriyor. Özellikle anne veya kız kardeşlerinde meme kanseri olan kadınlar yüksek risk altında bulunuyor. Aile bireylerinden en genç kanser teşhisi alan kişinin, tanı anındaki yaşından 10 yıl öncesinde tarama testlerinin başlatılması gerekiyor. Genel olarak ailede kanser hastalığı bulunan kadınlarda 25 yaş, klinik muayene ve tarama testlerinin başlatılması için en uygun dönemi oluşturuyor.”

  • Meme Kanserinde Biyopsi Tedaviyi Şekillendiriyor

    Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Serdar Saydam, meme kanserlerinde yapılan biyopsinin tanı ve tedavi planlaması açısından çok önemli olduğunu söyledi.

    Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Serdar Saydam, meme kanseri hastalığının tanı ve tedavisinde biyopsinin olmazsa olmaz bir yöntem olduğunu söyledi. Meme kanserinde her hastaya yaklaşımın farklı olduğunu vurgulayan Dr. Saydam, “Biyopsi tam tanı elde etmek ve uygulanacak tedavinin şekillenmesi açısından çok önemlidir. Kadınların tümörleri farklı farklı özelliklerdedir. Biz o özelliklere bakıp her hasta için değişik ilaçlar kullanabiliyoruz. Her hastaya tümörüne ve tümörün bulunduğu evreye göre özel tedavi uyguluyoruz” dedi.

    BİYOPSİ YAPMADAN AMELİYAT YAPILIR MI?

    Hastadan ameliyat sırasında parça alınıp hızlı tahliller (frozen) yapılması durumunda, daha önceden lezyonun iyi mi kötü mü olduğu yönünde ilave bir işlemin yapılmayacağını belirten Dr. Saydam, “Bu durumda aldığımız örnek hızlı incelemeye gönderiliyor. Eğer kötüyse ona göre ameliyatınıza devam edersiniz. Fakat tümörün özellikleri sonra çıkar. Tümörün özellikleri ameliyat sonrası uygulanan kemoterapi süresinde bize lazım oluyor. Ama cerrahi tedavi seçiminde önemli olan tek şey tümörü çıkartmak ve etrafının temizlenmesidir. Yani bizim tedavi tipini değiştirmiyor. Benim için yeterli olan şey orada bir tümör olup olmadığıdır. Ameliyatta kitle çıkartılıyor, eğer kötüyse kol atına devam ediyorsunuz. Eğer iyiyse koltuk altına devam etmiyorsunuz” dedi.

    “CAN YAKMAZ”

    İnce iğne veya keskin iğnenin biyopsi işleminin bilinenin aksine can yakan, korkulacak bir işlem olmadığının altını çizen Dr. Saydam, “Kişi aşı olduğunda bir iğne ne kadar can yakıyorsa ince iğne biyopsi de o kadar can yakar. Yani bilinenin aksine biyopsi çok can yakan korkulacak bir işlem değildir. Burada en fazla olacak şey hematomdur. Çünkü iğneyi kör bir şekilde ilerletiyorsunuz. İğnenin önüne damar çıkarsa orası yaralanabilir ve oradan bir kan sızıntısı olabilir. Nasıl ki elinizi bir yere çarptığınızda o bölge önce kırmızı olup daha sonra sarıya dönüyorsa aynı şey memede de olabilir. Eğer hastalar kan sulandırıcı ilaç kullanmazsa bundan daha kötü bir şey olmaz. Ama kitlenin bir kısmının veya tamamının çıkartıldığı biyopsi çeşitlerinde hastaya en azından sedasyon uygulanması hem hasta hem de hekim açısından uygundur” diye konuştu.

    “YAĞ ÖDEMİ KANSERLE KARIŞABİLİR”

    Memede oluşan yağ nekrozlarının tümörü taklit edebileceğine dikkat çeken Dr. Saydam şu bilgileri verdi:

    “Kadınların memelerini bir yere çarpmaları ve yağların ölmeleri sonucunda kanseri taklit eden kitleler oluşabiliyor. Ama bu travmayı her zaman hastalar hatırlamayabilir. Çünkü travmanın çok şiddetli olması gerekmez. Bazen ufak çarpmalar gibi küçük, hatırlanmayacak travmalarda da bu yağ nekrozlarına yol açabilir. Şunu önemle tekrar etmek istiyorum. Kadınlar memelerini buzdolabı, kapı vb. yerlere çarptıklarında oluşan şişlikler kanserle karıştırılıyor. Bunlar kanser değildir. Ama radyolojik özellikleri, muayene bulguları, sert olması, yıldızvari çıkıntıların olması, kanserde gördüğümüz özellikler arasında yer alır. Tabi ki biyopsi yaptığımız zaman ne olduğu anlaşılıyor. Eğer memesindeki kitleden şüphelenen bir kadın çarptığını hatırlıyorsa bunu doktoruna muhakkak söylemeli. Bunun söylenmesi doktor için önemlidir ve hastanın tedavisinde doktora yardımcı olur. ’Ama ben burayı çarptım bu belirtiler o yüzdendir’ tarzı bir düşünceyle doktora gitmemezlik etmeyiniz.”

  • Meme, Yumurtalık Ve Rahim Ağzı Kanserinde Rakamlar Dramatik Şekilde Artıyor

    Tüm dünyayı artarak etki altına almaya devam eden kanser ülkemizde de seyrini azaltmıyor. Dünyada 45 yaş altı kadınlarda en sık görülen 2. kanser türü rahim ağzı (serviks) kanserleri. Meme ve akciğer kanserlerinden sonra da kanser ölümlerinde 3. sırayı alıyor.

    Konuyla ilgili bilgiler veren Bahçeci Sağlık Grubu Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Aytun Aktan her yıl yüz binlerce kadının ölümüne yol açan bu kanser türlerinden korunmak aslında çok kolay olduğunu belirterek yöntemleri özetliyor.

    Yıllık yapılan düzenli Pap-smear testleri ve jinekolojik muayenelerde erken dönemde, henüz kanser safhasına gelmeden yakalayıp tedavisi yapılabilen bir kanser türünden, maalesef ki dünyada hala 2 dakikada bir kadının öldüğünü belirten Op.Dr.Aktan, “Yeterli bilinçlendirme yapılamadığını ve toplum taramalarında istenilen seviyeye gelinemediğini gösteriyor. Serviks kanseri için en önemli neden HPV’dir (Human Papilloma Virus). Çok sayıda tipi olmakla birlikte bunların bazıları serviks kanseri ile ilişkilidir. En sık görülen tip 16 ve 18 serviks kanserlerinin yüzde 70’inden sorumludur. Cinsel yolla bulaşabilen bu virüse karşı korunma yollarının başında ilişkide prezervatif kullanımı önerilse de tam koruma sağlayamaz. HPV için geliştirilmiş aşılar bu virüs kaynaklı kanserin önlenmesi için büyük umutlarla üretilmişse de sınırlı tipler için etkindir. Kadınların yüzde 80’i hayatı boyunca bu virüsle karşılaşsa da gerek bağışıklık sisteminin kuvvetli olması gerekse her tipin kanser zemininde varlık göstermemesi durumun önemini bir ölçüde azaltır” dedi.

    Cinsel hayatı erken başlayan, çok partner değiştiren kadınların cinsel yolla bulaşan bu hastalıklara da açık olma sebeplerinden dolayı serviks kanserlerine karşı artmış riski bulunmaktadır. Çok sayıda doğum yapmış kadınlar, uzun süre doğum kontrol hapı kullanmış olanlar, sigara kullanımı gibi faktörler de serviks kanserinde artışa yol açabilir.

    Düzensiz kanamalar, özellikle cinsel ilişki ardından olan kanamalar, et suyu renginde kötü kokulu akıntılar ve cinsel ilişkide artan ağrı rahim ağzı kanserleri için uyarıcı olmalıdır.

    Kanser seviyesine ulaşıldığında cerrahi veya ilaç, ışın yöntemleriyle hastalıkla baş edilebileceğini belirten Op.Dr.Aktan şunları söyledi: “Kanserin evrelerine göre yaşama kalitesi, yaşam süresi farklı olsa da bu aşamaya gelmemek çok kolay ve önemli. Devlet politikası olarak da smear taramaları kadınlara 1. Basamak sağlık kuruluşlarında ücretsiz yapılmaktadır. Çok sayıda chek-up programının içinde kadınlar için smear testi yer almaktadır. Taramaların hangi sıklıkta kimlere yapılacağını mutlaka hekiminize danışınız.”

    Aktan, erken tanı metodu olmayan bu hastalıkta düzenli jinekolojik muayenelerin önem arz etiğini belirterek, “Hasta tarafından düzensiz kanamalara karşı tetikte olmalıdır. Özellikle menopoz sonrası yaşanan kanamalarda hemen rahim kanserine karşı doktora gidilmesi büyür önem taşımaktadır. Kadınların menopoz sürecine giderene kadar adet görebilmeleri, çocuk sahibi olabilmeleri için çalışarak hormon üreten yumurtalıklardan kaynaklı kanserler ileri yaşlarda, daha sıklıkla menopoz sonrasında görülmektedir. Risk faktörleri genetik, beslenme, hormonal olmakla birlikte çoğu zaman ön görülemeyen, maalesef erken tanı metotlarının çok işe yaramadığı bir kanser tipidir. Bu nedenle sıklıkla iler evrelerde saptanır. Cerrahi ve ilaç tedavileri uygulanır. Kür sağlanmış tüm genç yaş kanser hastaları için yumurtaların, tüp bebek yöntemleri kullanılmak suretiyle dondurularak saklanması ilerideki sağlıklı yaşlarda çocuk sahibi olmak için önem taşır” dedi.