Etiket: KABIZLIK

  • Kronik kabızlık basuru tetikliyor

    Halk arasında basur olarak bilinen hemoroid hastalığı, dünya genelinde toplumun yaklaşık yüzde 30’undan fazlasını etkiliyor. Her iki cinsiyette de eşit olarak görülen hastalığı, çoğunlukla kronik kabızlık, diyet ve genetik faktörler tetikliyor.

    İç Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Hepatoloji Uzmanı Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, iç hemoroidlerde en sık görülen bulgunun makatta kanama olduğunu söyledi. Dışkıya bulaşık olmayan, büyük abdest öncesi veya sonrası görülen açık kırmızı renkli kanın hastalığın tipik belirtisi olduğunu ifade eden Gümürdülü, “Kanama bazen fışkırır tarzda da olabilir. İkinci sıklıktaki bulgu dışarıya doğru çıkmasına bağlı olarak büyük abdest esnasında veya sonrasında insanın eline pakelerin gelmesidir. Sümüksü akıntı, kaşıntı, anal rahatsızlık hissi gibi bulgular da sık görülür. İç hemoroidlerde ağrı nadir görülür. Ancak aniden tromboz veya sarkma gelişen hemoroidlerde şiddetli ağrı önemli bir bulgudur” dedi.

    Dış hemoroidlerin ise tromboz gelişmedikçe genelde bulgu vermediğini kaydeden Gümürdülü, “Akut tromboz ile gelişen şiddetli ağrı en önemli bulgudur. Perianal ödem ve ağrı 48 saatte pik yapar ve günlerce sürebilir” diye konuştu.

    Tedavi yöntemleri

    Hemoroidin tedavi yöntemleri hakkında da bilgiler veren Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, hastalığın, ağrıyan yere uygulanan krem tedavisinin yanı sıra 1960’lardan beri kullanılan elastik band ligasyonu tekniğiyle de tedavi edildiğini kaydetti. Elastik band ligasyonunun Amerika’da endoskopi ünitelerinde en çok kullanılan hemoroid tedavi yöntemi olduğunu ifade eden Gümürdülü, bu tekniğin 1, 2 ve 3. derece hemoroidlerin tedavisinde kullanılabildiğini vurguladı.

    “Hasta, beslenme alışkanlığını değiştirmeli”

    İç Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Hepatoloji Uzmanı Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, endoskopik enjeksiyon yönteminde de basur içine iğne ile enjeksiyon yapıldığını belirterek, şunları söyledi:

    “İnfrared fotokoagülasyon, bipolar ve monopolar elektrokoagülasyon, kriyoterapi ve cerrahi yöntem gibi birçok tedavi yöntemi vardır. 1. derece hemoroidlerde konservatif- medikal tedavi yöntemleri başarılı sonuçlar verir. Hastaların diyet alışkanlıklarını değiştirmesi ve yüksek lifli diyet (20-30 gr/gün) uygulaması önerilir. Doğal besinlere ek olarak lif içeren ürünler diyete eklenebilir. Yumuşak gaita oluşumu ve düzenli bağırsak hareketlerinin sağlanması için günlük su alımının en az 2-2.5 litre olması, düzenli egzersiz mutlaka yapılmalıdır. Günde 2-3 defa 10 dakika süre ile yapılacak olan sıcak su oturma banyoları faydalıdır. Son yıllarda streptokinaz ve fenilefrin içeren fitillerin kullanımı ile tedavide başarı artmıştır. Kabızlığı olan hastalarda oral laksatifler tedaviye eklenebilir.”

    1 ve 2. derecede başarı oranı yüzde 90

    2. derece hemoroidlerin tedavisinde veya medikal tedaviye yanıt vermeyen dirençli 1. derece hemoroidlerin tedavisinde medikal ve konservatif tedavi yöntemlerine ek olarak endoskopik ve lokal tedavi uygulamalarının da kullanıldığına işaret eden Gümürdülü, bu yöntemlerin sıklıkla poliklinik ve endoskopi ünitelerinde sedasyonsuz veya hafif-orta seviyede sedasyon ile rahatlıkla uygulanabildiğini dile getirdi. Gümürdülü, 1. ve 2. derece hemoroid tedavilerinde yüzde 90’a ulaşan yüksek başarı oranları bulunduğunu kaydetti.

    Son çare cerrahi tedavi

    Prof. Dr. Yüksel Gümürdülü, 3. derece hemoroidlerin tedavisinde ise medikal ve konservatif tedaviler ile endoskopik- lokal tedavilerin birlikte kullanıldığını belirterek, “Bu kombine tedavilere yanıt alınamayan hastalarda cerrahi tedavi uygulanır. 4. derece hemoroidler ve prolapsus olan olgularda da tedavi cerrahidir” ifadelerini kullandı.

  • Koku kaybı, uyku bozukluğu ve kabızlık parkinson habercisi

    Manisa Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doktor Serkan Saka, parkinson hastalığının erken teşhisi için çalışmalar yapıldığını belirterek, “Koku kaybı, koku almada azalma, uyku bozuklukları, özellikle canlı rüyalar ve kabızlık çok önemli. Hastayı bu evrede yakalayabilirsek eğer, en azından hareket bozuklukları aşamasına geçmeden önce hastaya erken dönemde tedaviye başlayabiliriz” dedi.

    Manisa Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doktor Serkan Saka, Dünya Parkinson Günü dolayısıyla basın açıklaması yaptı. Parkinson hastalığının tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu söyleyen Dr. Saka, hastalığının farkında olmayanların bilinçlenmesi gerektiğini vurguladı. Parkinson hastalığının beyinde nöron kaybıyla başladığına dikkat çeken Dr. Saka, “Nörodejeneretif hastalıklar içerisinde ikinci sıklıkta görülüyor. En sık görülen hastalık alzheimer hastalığı. Alzheimer hastalığından sonra ikinci sıklıkta görülüyor. Fakat alzheimer hastalığına göre daha iyi bir hastalık. Alzheimer’da tedavi şansı yok. Sadece yavaşlatabiliyoruz. Parkinson hastalığını tedavi edebiliyoruz. İyi tedavi ediyoruz. Sonuçları yüz güldürücü. Parkinson nedeniyle hasta ölmez. Tedavisi iyi yapılırsa 20, 30, 40 yıl yaşayabilir. Genellikle 55-60 yaş üzerinde başlıyor bu hastalık. 85 yaş üzerinde daha da artıyor. Yapılan çalışmalarda ülkemizde 100 bin ila 150 bin civarında parkinson hastası olduğu tahmin ediliyor. Yalnız bu çalışmada çıkan sonuç, hastaların hemen hemen yarısı tedavi almıyor. Bu 200. yılında da farkındalığı arttırmak istiyoruz. Parkinson hastalığının ne olduğunu, bunun tedavi edilebilir olduğunu, tedaviyle iyi sonuçlar alındığını topluma duyurmak istiyoruz. Hastalar yanlış yerlerde dolaşabiliyor. Yanlış doktorlara gidebiliyor. Omuz ağrısı, sırt ağrısı, hareketlerde yavaşlama, bunun gibi belirtilerle başka hekimlere gidebiliyor” dedi.

    Koku kaybı, uyku bozukluğu ve kabızlık parkinson habercisi

    Parkinson hastalığının belirtileri hakkında bilgi veren Dr. Saka, dünya çapında da hastalığın erken teşhisi için çalışmalar yapıldığını belirterek, “En sık bulguları toplumun bildiği şekliyle elde titreme. Tek taraflı başlıyor. Daha sonra ilerleyen dönemlerde öbür tarafına geçebiliyor. Tüm vücudunda olabiliyor. Yine hareketlerinde yavaşlama, daha önce yapabildiği ince işleri yapamama, yazı yazamama, düğme ilikleyememe, düğmesini açamama, yatağından kalkamama, yatak içerisinde hareket edememe bunun gibi bulgularla hasta bize gelebiliyor. Hastalığın başlayabilmesi için beyindeki nöron kaybının yüzde 70-80’lere ulaşması gerekiyor. Ama bu seviyeye ulaşmadan önce de bulgular var. Son çalışmalar da bu erken dönemde yakalamaya yönelik. Koku kaybı, koku almada azalma, uyku bozuklukları, özellikle canlı rüyalar ve kabızlık çok önemli. Hastayı bu evrede yakalayabilirsek eğer, en azından hareket bozuklukları aşamasına geçmeden önce hastaya erken dönemde tedavi başlayabiliriz” diye konuştu.

    Hastalığın genetik sebeplere bağlı olarak 55 yaşın altında da görülebildiğini söyleyen Saka, “Daha çok 55 yaşından sonra başlıyor. Ama 55 yaşın altında da başlayabiliyor. Yüzde 5 civarında 55 yaşın altında başlıyor. Bu erken başlangıçlar daha çok ailevi parkinsonlar. Anne, baba, kardeşlerinde parkinson hastalığı varsa erken başlangıç olabilir. Bir de çok az bir formu var o da 20 yaşın altında başlıyor. O çok az görülüyor. Onda genetik bozukluklar ön planda” dedi.

    Tedavisi mümkün

    Hastalığın tedavisi için hasta uyumluluğunun önemli olduğunu vurgulayan Saka, “Dopamin diye bir madde var beynimizde. Hareketlerimizi sağlıyor bizim. Nöronlar öldüğü için bu madde yok bu hastalıkta. Biz tedaviyle bu dopamini koymaya çalışıyoruz. Bizim normalde beynimizde olan olayı biz ilaçlarla yapmaya çalışıyoruz. Tedavide hasta uyumu gerekiyor. Saatlik yapıyoruz bu tedaviyi. 08.00, 12.00, 16.00, 20.00, gece dozları oluyor. Çoklu bir tedavi. Başlangıçtan az başlayıp, sonra hastalık ilerleyince dozlarını arttırıyoruz, sıklaştırıyoruz” şeklinde konuştu.

    Parkinson hastalığının mesleklerle bağlantısı olmadığını ancak boksörlerin risk grubu içerisinde yer aldığını kaydeden Saka, “Meslekle bağlayamayız. Boksörlerde risk var. Kafa travmasına bağlı boksörlerde parkinson riski biraz fazla” ifadelerini kullandı.

  • Kabızlık ve tedavi yöntemleri hakkında bilinmesi gerekenler

    Kabızlık ve doğru dışkılama alışkanlıkları hakkında bilgi veren Koru Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Ufuk Avcıoğlu, kabızlığın bir hastalık değil, kişiden kişiye değişen ve farklı şekillerde yorumlanan subjektif ve yaygın bir şikayet olduğunu söyledi.

    Kabızlık için pek çok faktörün katkıda bulunduğunu belirten Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, yaşlandıkça kabızlık sorununun daha sık ortaya çıktığını ve düzensiz dışkılama alışkanlığının zaman içerisinde kaçınılmaz olarak hemoroid, fissür gibi anal hastalıklara neden olduğunu ifade etti. Bu şikayet ile gelen hastada muayenenin bir parçasının da rektal bölge muayenesi olduğunun altını çizen Koru Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Rektal muayene; kitle, darlık veya anormalliği hissetmek ve dışkıda kan olup olmadığını kontrol etmek için rektum içerisinin eldivenli parmak ile kontrol edilmesidir” dedi.

    Çoğu kişinin kabızlık tedavisini evde kendi başına yaptığını anlatan Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Kabızlık yeni başlangıçtaysa, üç haftadan daha uzun süren kabızlığınız varsa, ailede kalın barsak kanseri öyküsü varsa, tuvalet kağıdında veya dışkıda kan görüyorsanız, kilo kaybı varsa, ateş varsa ve zayıflama öyküsü varsa mutlaka gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır” diye uyardı.

    Dünya sağlık örgütü kolon kanseri taraması amacıyla, hiçbir şikayeti olmasa bile 50-60-70 yaşlarında herkese birer kez kolonoskopi, arada kalan yıllarda da yılda bir kez dışkı da gizli kan tetkiki yapılmasını öneriyor.

    Kabızlıkta tedavi yöntemleri

    Kabızlık tedavisinin yemek alışkanlıklarını değiştirmek, lifi yüksek gıdalar tüketmek ve gerekirse laksatif ilaçlar kullanmayı içerdiğini belirten Uzm.Dr.Ufuk Avcıoğlu, “Bir sağlık kuruluşuna başvurmadan önce, evde bu tedaviler denenebilir. Ancak birkaç gün içinde bağırsak hareketi yoksa daha fazla yardım için bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır” diye vurguladı.

    Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Yaşam tarzı değişiklikleri; bağırsak hareketleri en çok yemeklerden sonra aktive olur bu nedenle dışkılama için en uygun zaman yemekten hemen sonradır. Eğer bağırsak hareketleri ile ilgili vücut sinyalleri göz ardı edilirse, sinyaller zamanla zayıf ve güçsüz hale gelir ve dışkılama hissi giderek azalır. Sabah kafein içeren içecekler tüketmek barsak hareketlerini artırmak için yararlı olabilir. Ayrıca su içilmesine engel bir hastalık yok ise günde en az 2 litre sıvı tüketilmesi ve düzenli egzersiz yapılması da kabızlığın önlenmesi için yapılması gereken yaşam tarzı değişiklikleridir” şeklinde konuştu.

    Diyetin lif içeriğinin artırılması ile kabızlık ortadan kaldırabileceğini veya rahatlatabileceğini söyleyen Koru Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Diyet içeriğindeki lif için önerilen miktar günde 20-35 gramdır. Birçok meyve (turunçgiller, kuru erik, kayısı, şeftali), sebze (bezelye, fasulye, mercimek), bazı kahvaltılık tahıllar (yulaf, kepek) ve çerezler (badem, yer fıstığı) diyet lifi için mükemmel kaynaklardır ve kabızlık tedavisinde özellikle yararlı olabilir” dedi.

    Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Ancak diyet içeriğindeki lifi çok artırırsak buda karında şişkinlik veya gaza neden olabilir. Bu nedenle dışkı daha sık ve yumuşak hale gelene kadar önce az miktarda lif ile başlayıp tedricen lif miktarını artırarak yan etkiler azaltılabilir” diye konuştu.

    Bunlar yeterli olmazsa laksatif ilaçlar kullanılabileceğini vurgulayan Uzm. Dr.Ufuk Avcıoğlu, “Piyasada çok değişik isimleri olsa da etki mekanizması bakımından temelde üç çeşit laksatif ilaç vardır ve hangi laksatif ilacın sizin için uygun olduğuna doktorunuz tarafından karar verilmesi en doğru yaklaşımdır” dedi.

    “Dışkı kitlesi oluşturan laksatifler, doğal veya ticari olarak hazırlanmış lif deriveridir” diyen Uzm. Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Suyu emip dışkı kitlesini artırarak etkilerini gösterebilirler bu nedenle yetersiz su alımında etki gösteremezler. Özellikle yeterli lif içeren diyet alamayanlarda daha faydalıdır. Ancak gaz ve kramp oluşturabilirler bu nedenle düşük dozda başlanıp yavaş yavaş doz artırılmalıdır. Bazı ilaçlarla birlikte alındıklarında bu ilaçların etkinliğini azaltabilirler” şeklinde konuştu.

    Hiperosmolar ve tuz içerikli laksatiflerin hacim oluşturan laksatiflere yanıt vermeyenlerde kullanılması gerektiğini söyleyen Avcıoğlu, “Polietilen glikol (PEG), zayıf emilen ya da emilmeyen şekerler ve salin laksatifler, az emil diklerinden içerikleri nedeniyle barsaktan su salınımına sebep olur ve böylece dışkı sıklığını arttırırlar. Genellikle iki haftadan kısa kullanımlarda güvenlidirler. Bu ajanların fazla kullanımı, böbrek ya da kalp yetmezliği olanlarda vücut minerallerinde veya sıvı dengesinde bozukluklara sebep olabilirler” dedi.

    Dr. Avcıoğlu şunları söyledi:

    “Stimülan laksatifler bisakodil, senna ve sodyum pikosülfat intestinal mukozadaki elektrolit transportunu değiştirerek etki gösterirler. Ayrıca intestinal motor aktiviteyi, kolondaki myenterik aktiviteyi ve peristaltik kontraksiyonları uyararak barsak hareketlerini tetiklemek suretiyle etki ederler. Her gün alınımı vücut mineral dengesini bozabilir. Bazı gözlemsel çalışmalarda uzun süreli kullanımlardan sonra kolon kanseri için bir risk faktörü olan melanozis kolinin geliştiği bildirilmiştir. Bu durum ilacın kesilmesinden sonra birkaç ay içinde normale döner.”

    Genellikle rektal yolla alınan laksatiflerin yani fitil ve lavmanın, ağız yolu ile alınan laksatiflere göre daha hızlı etki ettiğini ancak çoğu insanın mecbur kalmadıkça bu yolla ilaç almayı sevmediğini söyleyen Uzm.Dr.Ufuk Avcıoğlu, “Diğer tedavilere cevap vermeyen kabızlık hastalarında sodyum fosfat / biyofosfat içeren hazır ambalajlı lavman kitleri kullanılabilir. Ancak bunlar kalp ya da böbrek hastalığı olanlara tavsiye edilmez ve tekrarlayan kullanımlar için uygun değildirler.” dedi.

    Biofeedback tedavisi ve probiyotik kullanımının şiddetli kronik kabızlığı olan bazı hastalarda faydalı olabilen destekleyici tedavi yaklaşımları olduğunun altını çizen Dr.Ufuk Avcıoğlu, “Lubiprostone (Amitiza)ve Linaclotide (Linzess) isimli ilaçlar son yıllarda yurt dışında kullanıma girmiş ancak ülkemizde henüz olmayan ilaçlardır. Pahalı olmaları ve uzun dönem yan etkilerinin tam tespit edilememiş olması nedeniyle diğer tedavilere yanıt vermeyen hastalarda kullanılması tavsiye edilir” diye konuştu.

    Kabızlık tedavisinde yumuşatıcı laksatifler, doğal ürünler ve ev yapımı lavmanların çok tavsiye edilmediğine dikkati çeken Dr. Avcıoğlu, yumuşatıcı laksatiflerin yan etki riskinin daha fazla, etkisinin ise diğer tedavilerle aynı olduğunu söyledi. Birçok doğal üründe olduğu gibi kabızlık için kullanılan doğal ürünlerde de ticari olarak temin edilebilen laksatiflerde bulunan aktif maddeler bulunduğunun altını çizen Uzm.Dr.Ufuk Avcıoğlu, “Bununla birlikte, bunların dozu ve saflığı dikkatli bir şekilde kontrol edilmez ve bu ürünler genel olarak tavsiye edilmez. Ev yapımı lavman preparatları bağırsak iç yüzeyi için son derece rahatsız edici olabilir ve bunlardan kaçınılmalıdır.” dedi.

  • Kabızlık ve doğru dışkılama alışkanlıklarına dikkat

    Koru Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Ufuk Avcıoğlu, “Her şeyden önce kabızlık bir hastalık değil, kişiden kişiye değişen ve farklı şekillerde yorumlanan subjektif bir şikâyettir ve çok yaygın bir sorundur” dedi.

    Koru Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Ufuk Avcıoğlu kabızlık ve doğru dışkılama alışkanlığı hakkında bilgi verdi. Doğru dışkılamanın her gün sabah, günde bir defa, kahvaltı sonrası aynı saatte, rahat, hızlı ve kolay dışkılama yapılması olduğunu söyleyen Dr. Ufuk Avcıoğlu, kabızlığıysa; bağırsak alışkanlıklarında zor ve seyrek dışkılama şeklindeki değişiklik, dışkının çok sert veya çok küçük olması, zor veya seyrek dışkılama olarak tarif etti.

    Kabızlığı olan kişilerin dışkılama sonrası bağırsakların tam boşalmama hissi nedeniyle sık dışkılama ihtiyacı duyabileceklerini ifade eden Avcıoğlu, “Her şeyden önce kabızlık bir hastalık değil, kişiden kişiye değişen ve farklı şekillerde yorumlanan subjektif bir şikâyettir ve çok yaygın bir sorundur. Kabızlık için pek çok faktör katkıda bulunur, yaşlandıkça kabızlık sorunu daha sık ortaya çıkar ve düzensiz dışkılama alışkanlığı zaman içerisinde kaçınılmaz olarak hemoroid, fissür gibi anal hastalıklara neden olur” ifadelerini kullandı.

    Dr. Ufuk Avcıoğlu, kabızlığın genellikle öykü ve fizik muayene ile teşhis edilebildiğini ve bu şikâyet ile gelen hastada fizik muayenenin bir parçası da rektal bölgenin muayenesi olduğunu anlattı. Avcıoğlu, “Rektal muayene, kitle, darlık veya anormalliliği hissetmek ve dışkıda kan olup olmadığını kontrol etmek için rektum içerisinin eldivenli parmak ile kontrol edilmesidir” diye konuştu.

    Çoğu kişinin kabızlık tedavisini evde kendi başına yaptığını söyleyen Avcıoğlu, ancak kabızlık yeni başlangıçlıysa, üç haftadan daha uzun süren kabızlık varsa, ailede kalın bağırsak kanseri öyküsü varsa, tuvalet kâğıdında veya dışkıda kan görülüyorsa, kilo kaybı varsa, ateş ve zayıflama varsa mutlaka gastroenteroloji uzmanına başvurulması gerektiğini vurguladı.

    Avcıoğlu, dünya sağlık örgütünün kolon kanseri taraması amacıyla, hiçbir şikayeti olmasa bile 50-60-70 yaşlarında herkese birer kez kolonoskopi, arada kalan yıllarda da yılda bir kez dışkı da gizli kan tetkiki yapılmasını önerdiğini belirtti.

    Kabızlık tedavisinin yemek alışkanlıklarını değiştirmek, lifi yüksek gıdalar tüketmek ve gerekirse laksatif ilaçlar kullanmayı içerdiğini belirten Avcıoğlu, “Bir sağlık kuruluşuna başvurmadan önce, evde bu tedaviler denenebilir. Ancak birkaç gün içinde bağırsak hareketi yoksa daha fazla yardım için bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır” açıklamasında bulundu.

    Avcıoğlu, “Bağırsak hareketleri en çok yemeklerden sonra aktive olur bu nedenle dışkılama için en uygun zaman yemekten hemen sonradır. Eğer bağırsak hareketleri ile ilgili vücut sinyalleri göz ardı edilirse, sinyaller zamanla zayıf ve güçsüz hale gelir ve dışkılama hissi giderek azalır. Sabah kafein içeren içecekler tüketmek bağırsak hareketlerini artırmak için yararlı olabilir. Ayrıca su içilmesine engel bir hastalık yok ise günde en az 2 litre sıvı tüketilmesi ve düzenli egzersiz yapılması da kabızlığın önlenmesi için yapılması gereken yaşam tarzı değişiklikleridir” diye konuştu.

    Diyetin lif içeriğinin artırılması ile kabızlığın ortadan kaldırabileceğini söyleyen Avcıoğlu, “Diyet içeriğindeki lif için önerilen miktar günde 20-35 gramdır. Turunçgiller, kuru erik, kayısı, şeftali, bezelye, fasulye, mercimek gibi meyve ve sebzeler, bazı kahvaltılık tahıllar ve çerezler diyet lifi için mükemmel kaynaklardır ve kabızlık tedavisinde özellikle yararlı olabilir. Ancak diyet içeriğindeki lifi çok artırırsak buda karında şişkinlik veya gaza neden olabilir. Bu nedenle dışkı daha sık ve yumuşak hale gelene kadar önce az miktarda lif ile başlayıp lif miktarını artırarak yan etkiler azaltılabilir” diye önerilerde bulundu.

    Avcıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Kabızlık tedavisinde yumuşatıcı laksatifler, doğal ürünler ve ev yapımı lavmanlar çok tavsiye edilmez. Yumuşatıcı laksatiflerin yan etki riski daha fazladır ve etkisi ise diğer tedavilerle aynıdır. Birçok doğal üründe olduğu gibi kabızlık için kullanılan doğal ürünlerde de ticari olarak temin edilebilen laksatiflerde bulunan aktif maddeler bulunur. Bununla birlikte, bunların dozu ve saflığı dikkatli bir şekilde kontrol edilmez ve bu ürünler genel olarak tavsiye edilmez. Ev yapımı lavman preparatları bağırsak iç yüzeyi için son derece rahatsız edici olabilir ve bunlardan kaçınılmalıdır.”

  • Uzmanlardan Uzun Süreli Karın Ağrısı Ve Kabızlık Çekenlere Uyarı

    Memorial Antalya Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Yaşar Tuna, uzun süreli karın ağrısı ve kabızlık çekenlere uyarılarda bulundu.

    Memorial Antalya Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Yaşar Tuna, karında doygunluk hissi, geçmeyen ağrılar ve kabızlık gibi belirtilerle ortaya çıkabilen kolon kanseri, görülme sıklığı bakımından dünyada üçüncü, fakat kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer aldığını söyledi. Tuna, ailesinde kanser öyküsü bulunan bireylerde daha sık ortaya çıkan kolon kanserinin erken evrede tanı ve doğru tedavi planlaması ile kontrol altına alınabildiğini belirtti.

    Kolon kanserinin belirtileri ve erken tanının önemi hakkında bilgi veren Doç. Dr. Yaşar Tuna, “Kolon diye adlandırılan kalın bağırsak, yaklaşık 2 metre uzunluğundaki sindirim sisteminin en sık kanser görülen kısmıdır. Kalın bağırsak kanserlerinin yüzde 80’den fazlası bağırsaktaki polip denilen yapılardan kaynaklanır. Polipler, bağırsağın iç yüzünde oluşan ve bağırsak içine doğru uzanan yapılardır. Kalın bağırsakta polip bulunma olasılığı yaş ilerledikçe artmaktadır. 50 yaş üzerindeki insanların yüzde 25 -30’unda, 70 yaşındaki insanların da yaklaşık yarısında polip bulunmaktadır. Polip çapının 1 santimden büyük olması, birden fazla polip bulunması kansere dönüşüm olasılığını artırmaktadır. 1 santimden küçük poliplerin yüzde 1’den azı kansere dönüşürken, 1 santimden büyük poliplerde bu oran 10 yılda yüzde 10, 20 yılda da yüzde 25’lere çıkmaktadır” dedi.

    HAYVANSAL YAĞ TÜKETİMİNİ SINIRLANDIRIN

    Kolon kanserinin oluşumunda çevresel ve genetik nedenlerin etkili olduğunu ifade eden Tuna, “ailesinde kolon kanseri olan kişilerin kansere yakalanma riski daha yüksektir. Ayrıca daha önceden meme ve yumurtalık kanseri geçirmiş kişilerde ve ailelerinde kolon kanseri gelişenlerde görülme sıklığı fazladır. Bunların dışında ülseratif kolit ve crohn hastalığı da kolon kanseri ihtimalini arttırmaktadır. Beslenme, kolon kanserinin oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır. Özellikle Batı tipi diyet kanser riskini arttırmaktadır. Yapılan araştırmalar, hayvansal yağların tüketiminin kolon kanserinin oluşumunda etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bazı kimyasal maddelerin kullanımı risk oluşturmaktadır.”

    KANSIZLIK VE HALSİZLİK BELİRTİLER ARASINDA

    Kolon kanserinde erken tanının hayat kurtarıcı olduğunu belirten Tuna şöyle devam etti:

    “en çok karşılaşılan şikayetler arasında kabızlık veya barsak davranışlarında değişiklik gelmektedir. Kabızlığın ardından hastada ağrı atakları başlar ve bunu genelde ishal takip eder. Bazen kansızlık, halsizlik ve makattan kanamaya yol açabilir. Erken evrede bağırsak lümeni henüz daralmamıştır ve belirtiler tanı koymak için bazen yeterli olamamaktadır. Bu yüzden hastada bu gibi şikayetler varsa, mutlaka bir uzmana başvurulması gerekmektedir. Dışkıda gizli kan tespit edilen hastalar kolon kanseri açısından mutlaka incelenmelidir. Görüntüleme yöntemleri kalın bağırsaktaki herhangi bir anormalliği ortaya koymaktadır.”

    KOLONOSKOPİ İLE KONULAN ERKEN TANI HAYAT KURTARIYOR

    Kolonoskopi’nin erken evre kolon kanserlerinin saptanması için çok önemli olduğunu kaydeden Doç. Dr. Yaşar Tuna, “Erken tanı konulması hayat kurtarıcı olduğundan 50 yaşını tamamlayan bireylerde mutlaka kolon kanseri tarama tetkikleri düzenli olarak yapılmalıdır. Kolonoskopi ile hastanın bütün kalın bağırsağı görüntülenir. Görülen tüm polipler çıkartılma, gerekli görülen durumlarda da bağırsaktan parça alınarak incelemeye gönderilmektedir. İşlem uzmanlar tarafından yapılmalı ve tüm kolon çok iyi incelenmelidir. Uyutularak yapılan işlem, hasta için çok güvenli ve konforlu bir işlemdir. Erken evre kolon kanseri tanısı için tarama her 50 yaş sağlıklı bireyde başlamalı ve 5-10 yılda bir tekrarlanmalıdır” diye konuştu.