Etiket: Hükmü

  • MHP’nin adayı Hükmü Pekmezci

    Bayburt eski Belediye Başkanı Hükmü Pekmezci, Milliyetçi Hareket Partisi’nden Belediye Başkan adayı oldu.

    Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi’ne giden Hükmü Pekmezi, MHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sadi Durmaz’la görüşerek, adaylık başvurusunu yapmıştı. Pekmezci, Ankara’dan Bayburt’a dönerken ise ismi MHP Genel Merkezi tarafından açıklandı.

    Pekmezci, adaylığıyla ilgili yaptığı kısa açıklamada, “Memleketimiz için hayırlı olmasını temenni ediyor, Cenab-ı Allah’tan hakkımızdan hayırlısını nasip etmesini diliyorum” dedi.

    1999-2004 yılları arasında Bayburt Belediye Başkanlığı görevinde bulunan Pekmezci, 2019 yılı Mart ayında yapılacak olan yerel seçimlerde MHP’nin Bayburt Belediye Başkan adayı oldu.

    Hükmü Pekmezci kimdir?

    1954 yılında Bayburt’ta dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimimi Bayburt’ta, yüksek öğrenimini 1973-76 yılları arasında Erzurum Eğitim Enstitüsü F.K.B. bölümünde tamamlayarak Fen Dersleri Öğretmeni olarak mezun oldu ve aynı yıl Gümüşhane Öğretmen Lisesine, ardından da Gümüşhane Lisesi’nde öğretmen ve idareci olarak atandı. 1978-1980 yılları arasında Ülkü-Bir (Ülkücü Öğretmenler Derneği) Gümüşhane Şube Başkanlığını yürüttü ve 1981 yılının Temmuz ayına kadar Gümüşhane’deki hizmetine devam etti.

    1981 yılında askerlik dönüşü Bayburt Kız Meslek Lisesi’nde öğretmen ve idareci olarak göreve başladı. 1985 yılında Bayburt Milli Eğitim Müdürlüğüne Şube Müdürü olarak atandı. Bu dönemde Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya Bölümünde Lisans tamamlayarak 1987 yılında aynı fakülteden Kimyager olarak mezun oldu.

    1989 yılı sonuna kadar Şube Müdürü olarak yürüttüğü hizmetin ardından 1990 yılında Bayburt İl Turizm Müdürü olarak atandı ve 11 Ocak 1999 tarihine kadar bu görevi ifa etti.

    Bu hizmetlerin yanı sıra, 1986 yılından itibaren yaklaşık 7 yıl Bayburt TRT muhabirliği görevini yürüttü. 1992 yılında Bayburt Gazeteciler Cemiyeti Kurucu yönetim kurulunda görev aldı, aynı cemiyette Genel Sekreterlik ve 2. Başkanlık görevinde bulundu. Ayrıca 1992 yılından itibaren aralıklarla Profesyonel 3. Ligde Bayburtspor Kulübü yönetimlerinde; Genel kaptanlık, As Başkanlık ve Başkanlık görevleri ile Bayburt Hizmet Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği, Organize Sanayi Kurucu Yönetim Kurulu 2. Başkanı, Bayburt Eğitim Fakültesinin kuruluş aşamalarında görev aldı.

    1999 Yerel seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi’nden Bayburt Belediye Başkanı olarak seçilen Pekmezci 5 yıl boyunca bu görevi yürüttü. 2019 yılı Mart ayında yapılacak olan seçimlerde MHP’nin Bayburt Belediye Başkan adayı olan Pekmezci, evli ve 2 çocuk babasıdır.

  • Başkan Altınsoy: “Sahada olmayanın masa da hükmü olmaz”

    AK Parti Aksaray İl Başkanı Hüseyin Altınsoy, Türkiye’nin her alanda mücadelesini kararlılıkla sürdürdüğünü belirterek, “Cumhurbaşkanımızın defalarca söylediği gibi sahada olmayanın masada hükmü olmaz. Türkiye bu anlamda kendisine yönelik tehditleri bertaraf edecek” dedi.

    29 Mart 2019’da yapılacak olan yerel seçimlerin birçok açıdan son derece önemli olduğunu belirten Başkan Altınsoy, “Özellikle Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra yapılan ilk seçim olacak. İnşallah bu seçimde hem Aksaray’da hem de ülke genelinde AK Parti üstün bir başarıyla seçimi atlatacak. Hem yerel yönetimlerin hem de merkezi yönetimin tek işi gücü millete bütün gücüyle hizmet etmek olacaktır” diye konuştu.

    Türkiye’nin bazı sorunlarla mücadele ettiği bir dönemde olduğuna dikkat çeken Başkan Altınsoy, “Bunlardan birisi uzunca bir süredir Türkiye’nin üzerinde sürdürülmeye çalışılan ve özellikle son zamanda kur operasyonları üzerinden Türkiye ekonomisini köşeye sıkıştırmaya çalışan ataklardır, saldırılardır. Çok şükür Türkiye, ekonomi yönetimi, kurum ve kuruluşlarımız, eş zamanlı olarak aldıkları tedbirlerle bu saldırıları bir şekilde göğüslemiş ve şimdi dengeleme sürecine girmiştir. Ayrıca enflasyonla mücadelede de alınan bazı tedbirlerle ümit ediyorum ki en kısa süre içinde bu kur operasyonlarının tamamen geri bırakılması mümkün olacaktır” dedi.

    Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı saldırının sadece ekonomi alanındaki saldırı olmadığına vurgu yapan Altınsoy, “Türkiye uzun zamandır terör örgütleriyle karşı karşıya kalmış bir ülkedir. Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı damga vurmuştur. Bu terör örgütleri sadece kendilerinden ibaret değildir bunu çok iyi biliyoruz. Terör örgütleri maalesef özellikle Suriye’deki vekalet savaşlarının sonucu olarak, yani adı üstünde maşalarla yapılan savaşlar, vekil olarak planör örgütleri kullanılmakta. Asiller arkada maşayı tutan ellerdir. Türkiye bir anda karşısında bulduğu DEAŞ, PYD, YPG gibi silah bakımından fevkalade güçlü bir şekilde donatılmış, militan sayısı bakımından da 10 binlerle ifade edilebilecek rakamlara ulaştırılmış terör örgütleriyle mücadele ediyor. Aynı zamanda sınırın ötesindeki mevzilerin her birisinde bu mücadeleyi vermeye başladıkça çok şükür büyük bir başarı elde etmeye başladık. Her yerde terör örgütlerine karşı, Afrin, Zeytin Dalı operasyonu ve Fırat Kalkanı operasyonlarıyla Türkiye kendi sınır güvenliğini, kendi milli güvenliğini teminat altına almış oldu. Yani Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında nasıl o arazilerin terör örgütünden temizlenmesi için hiç tereddüt etmediyse, Mümbiç’te de Kuzey Irak’ta veya Suriye’nin kuzeyinde herhangi bir yerde bu terör örgütlerine karşı mücadele etmekte tereddüt etmeyecektir” şeklinde konuştu.

  • Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan: “Terörün Ve Şiddetin Başladığı Yerde Sözün Hükmü Kalmaz”

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, “İfade özgürlüğü, demokrasilerde en yakıcı sorunları bile serbestçe tartışma ve çözüm önerilerini savunma imkanı sunmaktadır. Bunun ön şartı ise terörü, şiddeti ve şiddet dilini reddetmektir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı gibi teröre ve şiddete teşvik eden ifadeler, ifade özgürlüğünün koruması altında değildir. Zira terörün ve şiddetin başladığı yerde sözün hükmü kalmaz” dedi.

    Anayasa Mahkemesi’nin 54. kuruluş yıl dönümü nedeniyle tören düzenlendi. Törene Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Başbakan Yardımcısı Lütfi Elvan, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Kuvvet Komutanları katıldı. Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen törende Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nu Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan karşıladı.

    Anayasa Mahkemesi Arslan yaptığı konuşmada, “Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın öngördüğü anayasal demokrasi anlayışından hareket etmektedir. Günümüzün hakim demokrasi anlayışı olan anayasal demokrasi, hangi hükümet sistemi benimsenirse benimsensin hukukun üstünlüğünü sağlayarak temel hak ve hürriyetleri etkili şekilde korumayı amaçlamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında anayasal demokrasinin temelinde insan haklarının korunması ve bunların oylama konusu dahi yapılamaması düşüncesinin bulunduğunu belirtmiştir. Anayasal demokrasinin en önemli unsurunun hukuk devleti ilkesi olduğu bilinmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin norm denetiminde birey-devlet ilişkisi bağlamında en fazla dayandığı bu ilke en genel anlamda hukukun üstünlüğünü ve gerçek manada uygulanmasını ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi birçok kararında hukuk devletini insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet’ olarak tanımlamıştır. Hukuk devletinin hukuki güvenlik ve yargı bağımsızlığı gibi unsurları da Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında yorumlanmıştır. Mahkeme, bir kararında hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güvenebilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar demek suretiyle bu ilkenin gereklerini ifade etmiştir. Diğer yandan rejimlerin demokratik hukuk devleti olarak nitelendirilmesi, bağımsız ve tarafsız bir yargının ve yargıçların varlığına bağlıdır. Nitekim Mecelle’de ’Hâkimin adabı’ kısmında ’Hâkim, beyn-el hasmeyn adl ile me’murdur’ denilmektedir. Bu hükümden hakimin tarafsız davranarak adaleti sağlamakla yükümlü olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, ’insan haklarının ve özgürlüklerinin başlıca ve en etkin güvencesi’ olarak nitelediği yargı bağımsızlığının amacının adaletin, dolaylı dolaysız her türlü etki, baskı, yönlendirme ve kuşkudan uzak şekilde dağıtılması’ olduğunu belirtmiştir. Mahkemenin bir kararında vurgulandığı üzere ’yargının bir karakteri olan bağımsızlık, hakimin, çekinmeden ve endişe duymadan, Anayasa’nın öngördüğü gereklerden başka herhangi bir dış etki altında kalmadan, yansız tutumla, özgürce karar verebilmesidir.’ Öte yandan hukuk devletinin tam olarak tesisi için yargının kurumsal bağımsızlığı ve tarafsızlığı tek başına yeterli değildir. Bunun yanında yargı yetkisini kullanan hakimin de bizatihi erdemli olması gerekir” diye konuştu.

    BİREYSEL BAŞVURU

    Anayasal demokrasilerin asli amacının temel hak ve hürriyetlerin etkili bir şekilde korunması olduğuna dikkat çeken Arslan, açıklamasına şöyle devam etti:

    “Ülkemizde 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruları inceleme görevi verilmesiyle bu amacı gerçekleşmesi için yeni ve önemli bir adım atılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kendisine verilen bu görev çerçevesinde temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yaptığı katkıyı nicelik ve niteliksel olarak ortaya koymak gerekir. İstatistiklere baktığımızda bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana yapılan toplam bireysel başvuru sayısının 59 bin 833 olduğunu görüyoruz. Bu başvuruların 37 bin 536’sı yani yüzde 63’ü Mahkememiz tarafından sonuçlandırılmış, 22 bin 297’sinin incelemeleri ise devam etmektedir. Bunu da memnuniyetle ifade etmem gerekir ki gelen başvuruları sonuçlandırma oranı her geçen yıl artmaktadır. Gelen başvuruları sonuçlandırma oranı 2013 yılında yüzde 50 iken, bu oran 2014 yılında yüzde 53’e, 2015 yılında ise yüzde 77’ye yükselmiştir. Buna göre başvuruları sonuçlandırma kapasitesi 2015 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 50 artış göstermiştir Bu durum bireysel başvuru sisteminin yönetilebilir ve sürdürülebilir hale getirildiğini göstermektedir. Bu gelişmenin sağlanmasında Mahkememiz tarafından bireysel başvuru sisteminin işleyişine yönelik son bir yılda alınan tedbirlerin katkısı büyüktür. Bireysel başvuruda bugüne kadar toplam bin 215 hak ihlali kararı verilmiştir. ihlal kararlarının yaklaşık olarak yüzde 73’ü adil yargılanma hakkına, yüzde 6’sı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına, yüzde 4’ü mülkiyet hakkına, yüzde 3’ü yaşam hakkına, yüzde 3’ü ifade özgürlüğüne, yüzde 11’i ise diğer hak ve hürriyetlere ilişkindir. Adil yargılanma hakkı ihlallerinin yüzde 75’inin makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin olduğunu ifade etmek isterim. Bu ihlallerin yüzde 55’inde 5 ila 10 yıl, yüzde 19’unda 10 ila 15 yıl, yüzde 16’sında ise 20 yılın üzerinde yargılama süreleri söz konusudur. Esasen yargılama sürelerinin uzunluğu genel ve yapısal bir sorundur. Makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ilkeler gerek Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi, gerek Anayasa Mahkemesi tarafından ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda yapılan başvurular belirlenen ilkeler doğrultusunda sonuçlandırılmakta, ihlal kararı verildiğinde bunun doğal sonucu olarak belirli miktarda tazminata hükmedilmektedir. Bu çerçevede yargılama sürelerinin uzunluğuna ilişkin incelemeler Anayasa Mahkemesi bakımından yerleşik bir uygulama haline gelmiştir. Dahası uzun yargılama sürelerine ilişkin şikayetlerin belirli bir tarihe kadar yapılmış olanları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından incelenmemekte ve bu başvurular 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Kanun’la Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Komisyon tarafından tazminat ödenmek suretiyle sonuçlandırılmaktadır.”

    “AVRUPA İNSAN HAKLAR MAHKEMESİ’NE SEVK EDİLEN YILLIK BAŞVURU SAYISI 2015’TE 2 BİN 208’E DÜŞMÜŞTÜR”

    Yargılamaların uzamasının en önemli nedeninin ağır iş yükü olduğuna dikkat çeken Arslan, “Bu sorunu çözmek için atılan adımları olumlu karşıladığımızı ifade etmek isterim. Bu anlamda yakın zamanda faaliyete geçecek istinaf mahkemelerinin, davaların makul sürede sonuçlandırılmasına katkı yapmasını umuyoruz. Ayrıca dava dışı alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin benimsenmesinin ve mevcut olanların geliştirilerek uygulamada daha etkili hale getirilmesinin bu yapısal sorunun çözümünde yararlı olacağına dair düşüncemi paylaşmak isterim. Bireysel başvurunun toplumsal hayatımıza ve hukuk sistemimize yönelik olarak biri pratik, diğerleri dönüştürücü olmak üzere üç önemli etkisinden bahsedilebilir. Bireysel başvurunun pratik etkisi ülkemiz aleyhine Avrupa insan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların sayısında önemli bir azalmaya neden olmasıdır. 2010 Anayasa değişikliğinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bireysel başvurunun hukuk düzenimize dahil edilmesinin amaçlarından biri temel haklara ilişkin sorunların iç hukukta çözüme kavuşturulmasıdır. İstatistikler bize bu pratik hedefe önemli ölçüde ulaşıldığını göstermektedir. Avrupa insan Haklar Mahkemesine Türkiye aleyhine ilan ve yargısal bir organa sevk edilen yıllık başvuru sayısı 2012’de yaklaşık 9 bin iken, 2015’te bu sayı 2 bin 208’e düşmüştür. Bu istatistiklerden anlaşılacağı üzere bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular önemli ölçüde azalmıştır. Öte yandan şu ana kadar Mahkememizce 37 bin 536 başvurunun sonuçlandırıldığı dikkate alındığında bu başvuruların son derece sınırlı bir bölümünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındığı görülmektedir. Nitekim Strasbourg Mahkemesi, birçok örnekte görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmadan doğrudan kendisine yapılan başvuruları iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmaktadır. Bireysel başvurunun dönüştürücü ilk etkisi, Anayasa Mahkemesi’nde paradigma değişiminin itici gücü ve temel aracı olmasıdır. Bu paradigma, insanı ve onun hak ve hürriyetlerini önceleyen bir yaklaşımı ifade etmektedir. Doğası gereği ’hak eksenli’ yaklaşımı zorunlu kılan bireysel başvuru Mahkemenin norm denetimini de etkileyerek bu alanda da hak ve özgürlüklere öncelik veren bir yaklaşımın benimsenmesini sağlamıştır. Bireysel başvurunun bir diğer dönüştürücü etkisi ise bireylerin başvuru yollarını tükettikten sonra anayasa yargısına doğrudan erişiminin sağlanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.

    Bireysel başvurunun norm denetimini tamamlayan bir anayasallık denetimine fırsat verdiğini kaydeden Arslan, açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Norm denetiminde kuralın soyut olarak Anayasa’ya uygunluğu incelenirken bireysel başvuruda kamu makamlarının uygulamalarının Anayasa’ya uygunluğu denetlenmektedir. Bunun bir sonucu olarak Anayasa Mahkemesi toplumsallaşmaya başlamış, başka bir ifadeyle topluma ve insanların günlük hayatına temas eden bir kurum haline gelmiştir. Bireysel başvuru daha çok tanınmış kişilerin başvuruları nedeniyle kamuoyunda gündeme gelmekle birlikte Mahkememiz, günlük hayatta herkesin karşılaşabileceği sorunlara ilişkin olarak adı duyulmamış binlerce kişinin başvurularını incelemiş ve bunların bir kısmında ihlal tespit etmiştir. Bu kapsamda kadastro davası uzun sürenlerden, arazisine kamulaştırmasız el atılanlara, yanlış tedavi nedeniyle sakat kalanlardan, trafik kazasında yakınlarını kaybedenlere kadar binlerce insanımız başvuru yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaktadırlar. Örneğin bir başvuruda başvurucunun eşi, içinde bulunduğu ticari taksiye başka bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetmiştir. Araç sürücüsünün ehliyetine alkollü araç kullandığı için daha önce el konulduğu, kazada da alkollü olduğu, hız limitinin çok üzerinde seyrederek ve kırmızı ışık ihlali yaparak kazaya neden olduğu anlaşılmıştır. Kazaya sebebiyet verenler hakkında açılan ceza davası 8 yıl 1 aylık süre sonunda kaza düşmüştür. Anayasa Mahkemesi, davanın zaman aşımından düşmesinin ölenin eşi olan başvurucunun ve genel olarak toplumun hukukun üstünlüğüne olan inancını sarsacağına, hukuka aykırı davranışlara hoşgörü gösterildiği ve kayıtsız kalındığı izlenimi yaratabileceğine dikkat çekmiştir. Haksız biçimde yaşama son verdiği iddia edilen eylemin cezasız kalması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Başvuruların çok büyük kısmı, günlük hayatta hepimizin karşılaşabileceği bu ve benzeri sorunlara ilişkin olmakla birlikte bunlar dışında toplumun kronikleşmiş ve bir açıdan siyasallaşmış sorunlarının da bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi’nin önüne taşındığını görmekteyiz. Mahkeme, ülke gündemini uzun süre meşgul eden başörtüsü, evli kadının soyadı, usulsüz telefon dinlemeleri ve telefon dinlemelerinin basına sızdırılması, gizli tanıklık, yargılamalarda dijital verilerin delil olarak kullanımı, internet haberciliği gibi pek çok konuda kararlar vermiştir. Anayasa Mahkemesi bütün bu başvurularda başvurucuların dini, siyasi veya ideolojik kimliğine bakmadan, ’hak eksenli’ bir yaklaşımla anayasal hakların ihlal edildiği iddialarını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin paradigma değişiminin ve ’hak eksenli’ yaklaşımının tipik örneklerinden birini başörtüsüne ilişkin bireysel başvuru kararında görmek mümkündür. Bir avukat olan başvurucu, duruşmaya günlük yaşamında olduğu gibi başörtülü olarak girmek istemiş; hakimin, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüyle ilgili kararlarına atıf yaparak buna izin vermemesi üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, bu başvuruya ilişkin kararında daha önce kamuoyunda “4+4+4” olarak bilinen Kanun’un anayasallık denetiminde ortaya koyduğu dinin toplumsal ve kamusal alandaki görünürlüğüne imkan tanıyan ’özgürlükçü’ laiklik anlayışını hatırlatmıştır. Kararda ’toplumda farklı dinlerin, inançların ya da inançsızlıkların bulunduğu’ gerçeğinden hareketle devletin toplumsal çeşitliliği koruyarak bireylerin inançlarıyla birlikte bir arada yaşayabilecekleri bir siyasal ve hukuksal düzeni inşa etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Anayasa Mahkemesi, avukatın başörtülü olarak duruşmaya katılmasının engellenmesine yönelik uygulamanın din ve vicdan özgürlüğü ile ayrımcılık yasağını ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bazı davalara ilişkin bireysel başvurularda da önemli kararlar verdiği bilinmektedir. Bu bağlamda tutuklu milletvekillerinin başvurularında makul süreyi aşan tutukluluk nedeniyle hem kişi özgürlüğünün hem de seçilme hakkının ihlal edildiğine hükmedilmiştir. Aynı şekilde emekli bir Genelkurmay Başkanı hakkında verilen mahkumiyet kararının gerekçesinin uzun süre açıklanmaması nedeniyle özgürlükten yoksun bırakılmaya etkili bir şekilde itiraz etme hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Mahkememiz, kamuoyunun yakından takip ettiği ve çok sayıda Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun yargılandığı davalarda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.”

    “TERÖRÜN VE ŞİDDETİN BAŞLADIĞI YERDE SÖZÜN HÜKMÜ KALMAZ”

    Anayasa Mahkemesi’nin ifade özgürlüğü konusunda da önemli kararlar verdiğini vurgulayan Arslan, “Bu kararlarda ifade özgürlüğünün demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsuru olduğu vurgulanarak bu özgürlüğün çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğu belirtilmiştir. Mahkeme ifade özgürlüğünün sadece kabul edilebilen düşünceler için değil, başkalarınca rahatsız edici görülen görüş ve düşünceler bakımından da geçerli olduğuna işaret etmiştir. Bununla birlikte ifade özgürlüğünün mutlak olmadığı, Anayasa’da öngörülen sebeplerle sınırlandırılabileceği ancak Anayasa’nın 13. maddesi gereğince bu sınırlamaların özgürlüğün özüne dokunmaması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması gerektiği de kararlarda belirtilmektedir. Tam da bu noktada ülkemizin yıllardır mücadele ettiği terör ile ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye kısaca değinmek istiyorum. Geçen yıl yüzden fazla insanımızı kaybettiğimiz Ankara tren garındaki terör saldırısından üç gün sonra Avrupa Konseyi tarafından Strasbourg’ta düzenlenen ifade özgürlüğüyle ilgili konferansa katılmıştım. Konferansın açılışında yaptığım konuşmada ölümle ifade özgürlüğü arasında bağlantı kuran Fransız düşünür Lyotard’a atıfla insanları karanlık bir sessizliğe mahkûm eden terörün sadece yaşama hakkını değil, aynı zamanda onların en önemli ayırt edici özellikleri olan kendini ifade etme, konuşma ve topluma seslenme özgürlüklerini de ortadan kaldırdığın söylemiştim. İfade özgürlüğü, demokrasilerde en yakıcı sorunları bile serbestçe tartışma ve çözüm önerilerini savunma imkânı sunmaktadır. Bunun ön şartı ise terörü, şiddeti ve şiddet dilini reddetmektir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı gibi teröre ve şiddete teşvik eden ifadeler, ifade özgürlüğünün koruması altında değildir. Zira terörün ve şiddetin başladığı yerde sözün hükmü kalmaz. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi verdiği kararlarla en başta bahsettiğimiz adalet, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler gibi değerlerin gerçekleşmesine katkı yapmaktadır. Bu kararların bireylerin adalet duygularını tatmin etmek suretiyle onların devlete ve hukuka olan güvenlerini de artırdığına inanıyoruz. Bu nedenle bireysel başvurunun hukuk sistemimiz açısından önemli bir kurum ve kazanım olduğu söylenebilir. Türkiye’de uygulanan bireysel başvuru sisteminin, diğer ülkeler bakımından da dikkate alınması gereken, başarılı ve iyi uygulama örnekleri arasında gösterildiği de bilinmektedir. Hiç kuşkusuz bu başarıda öncelikli pay, bireysel başvuruyu hukuk sistemimize kazandıran anayasa koyucuya, başka bir ifadeyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve egemenliğin sahibi olan milletimize aittir” dedi.