Etiket: Hastalıktır

  • Şeker Hastalığı Ömür Boyu Süren Bir Hastalıktır

    Memorial Kayseri Hastanesi’nin, Nimet Bayraktar Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde düzenlediği seminerde Uz. Dr. Yasin Şimşek, diyabeti (şeker hastalığı) anlattı.

    Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi çalışanlarına diyabetle ilgili bilgi veren Endokrinoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Yasin Şimşek, pankreas adlı salgı bezinin yeterli miktarda insülin hormonu üretmemesi ya da ürettiği insülin hormonunun etkili bir şekilde kullanılamaması durumundaortaya çıkan şeker hastalığının ömür boyu sürdüğünü söyledi. İnsülini, şeker hastalarının kesinlikle kullanması gerektiğini vurgulayan Uz. Dr. Şimşek, “İnsülin, eroin yada kokain değildir, bağımlılık yapmaz. İnsülin böbreği yada karaciğeri çürütmez. İnsülin başlanması hastalığın sonuna gelindiği ve ölümün habercisi değildir.İnsülin en fazla 3-4 kilogram dışında kilo aldırmaz. İnsülinin yerini hiçbir hap alamaz” dedi.

    ŞEKER HASTALARINDA İNME RİSKİ DAHA FAZLA

    Uz. Dr. Yasin Şimşek, diyabetli kişilerde kalp hastalığı ya da inme riskinin 2-5 kat daha fazla olduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi:

    “Birçok ülkede, kardiovasküler hastalık ya da dolaşım sistemi hastalığı diyabetli kişiler arasında en başta gelen ölüm sebebidir. Diyabet, bacaklardaki damarlar da etkilenir ve bu nöropatiyle beraber ampütasyona yol açabilir.Yetişkinlerdeki körlük ve görme bozukluğunun önde gelen sebebidir.15 yıl boyunca diyabetik olan, şekeri kontrolsüz kişilerin % 2’si kör olurken, % 10’unda ağır görme bozukluğu gelişir.Diyabetik sinir hastalığı, bacaklarda ve ayaklarda duyu kaybına yol açabilir ve bu da ayak yarası ve bacak kesilmesi ile (ampütasyon) sonuçlanabilir.”Seminer sonunda Uz. Dr. Yasin Şimşek, soruları yanıtladı.

  • “Cüzzam Tedavi Edilebilir Bir Hastalıktır”

    Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Turan, Dünya Cüzzam Haftası kapsamında Cüzzam hastalığı ve tedavi yöntemlerine ilişkin önemli bilgiler verdi.

    Halk arasında miskin hastalığı olarak adlandırılan Cüzzam hastalığına(Lepra) Mycobacterium leprae adı verilen bir bakterinin neden olduğunu belirterek sözlerine başlayan Doç. Dr. Hakan Turan, hastalığın başlangıcını çok sinsi ve yavaş şeklinde nitelendirdi.

    Hastalığın kuluçka süresinin yani bakteri vücuda girdikten sonra hastalık oluşuncaya kadar geçen sürenin oldukça uzun olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Turan, “Ortalama bu süre 24-30 ay olarak kabul edilir. Ancak bu süre, cüzzam hastalığının çeşidine göre 20 yıla kadar uzayabilir. Bakteri vücuda girdikten sonra bakteri ile buna maruz kalmış kişinin bağışıklık sistemi arasında uzunca süren bir mücadele başlar. Bu mücadele neticesinde bakteri ile temas etmiş kişilerin yüzde 90’ı herhangi bir hastalık belirtisi oluşmadan iyileşir. Yaklaşık yüzde 10’luk bir kesimde ise hastalık bulguları oluşur” dedi.

    Doç. Dr. Hakan Turan, Cüzzam hastalığının belirtileriyle ilgili, “Cüzzam, deri ve sinirleri tutmakla beraber göz, kas, kemik gibi diğer organları da tutabilmektedir. Bu tutumlara bağlı olarak deride beyaz veya bakır kırmızısı şeklinde renk değişiklikleri; yine deriden kabarık, sert, açık kahverengi yumrular oluşabilir. Bu lezyonlarda dokunma, sıcak-soğuk duyusu, ağrı duyusunun da kaybolmuş olması önemli bir özelliktir. Bu yumrular, yüz bölgesine yerleştiğinde ‘aslan yüzü’ görüntüsü oluşturabilir. Bunun dışında sinirlerde kalınlaşmaların olması diğer bir belirtidir. Hastalığın geç dönemlerinde körlüğe kadar giden göz belirtileri, semer burun görüntüsü, kaşların dış kenarlarının dökülmesi, burun kıkırdağının tahrip olması, elde pençeleşme, parmaklarda kısalma olması, ayak tabanında yara açılması, düşük ayak gibi belirti ve bulgular da olabilmektedir” ifadelerini kullandı.

    Cüzzam hastalığına yol açan bakterinin başlıca kaynağının hasta insanlar olduğunu söyleyen Turan, Cüzzamın, hastalığa karşı duyarlı kişiler ile hastayla yakın veya uzun süre temas içinde olan kişilerde oluştuğunu belirterek, kötü beslenme ve hijyenin iyi olmaması durumlarının hastalık oluşumunu kolaylaştırdığını sözlerine ekledi.

    Cüzzamlı hastalarda bakterinin burun içerisine ve deri lezyonlarına yerleştiğini dile getiren Doç. Dr. Hakan Turan, bu nedenle hastalığın genellikle solunum yolundan saçılan damlacıklarla bulaştığını, bazen açık hale gelmiş cüzzam yaralarına temasla da bulaşabileceğini ifade etti.

    Cüzzam hastalığının tedavi yöntemlerine ilişkin önemli bilgiler de paylaşan Doç. Dr. Turan, “Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Ülkemizde hastalığın tedavisi devlet tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır. Hastalıkta çoklu ilaç kullanımı tercih edilmektedir. Klinik ve laboratuvar bulgulara göre 6-24 ay boyunca tedaviye devam edilmektedir. Sinir hasarının neden olduğu bulguları tedavi etmek ve hastaları psikolojik ve sosyal yönden desteklemek oldukça önemlidir. Bakterinin kaynağı hasta insanlar olduğundan bu kaynağı kurutmak için mutlaka her hasta uygun şekilde tedavi edilmelidir. Ayrıca geç dönemde ortaya çıkan doku ve organlarda oluşan hasarın da önüne geçmek için tedavi şarttır.” şeklinde konuştu.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 4 milyon Cüzzam hastası olduğunu söyleyen Doç. Dr. Hakan Turan, ülkemizde 4 bin civarında hasta bulunduğunu belirterek Düzce’de ise kayıtlı Cüzzam hastası olmadığını sözlerine ekledi.

    Cüzzam hastalığının tedavisinin bilinmediği yıllarda bu hastalar için özel karantinalar uygulandığını ifade eden Doç. Dr. Hakan Turan, “Ancak belirttiğimiz gibi günümüzde Cüzzam artık tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlk tedavileri gerçekleştirilen hastaların uygun şekilde sosyal hayatlarına devam etmelerinde sakınca yoktur. Toplum olarak bu sürece hepimizin destek olması gerekmektedir.” sözleriyle açıklamalarına son verdi.

  • ” ’Peygamber Sünnetli’ Olma Bir Hastalıktır”

    Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ürolojisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dinçer Avlan, çocuklarda sünnet için 2-2,5 yaş aralığının uygun olduğunu söyledi. Sünnetin mümkünse steril şartlarda hastane ortamında ve genel anestezi ile yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Avlan, halk arasında ’Peygamber Sünnetli’ olarak da bilinen Hipospadias’ın erkek çocuklara özgü bir hastalık olduğunu ifade etti.

    Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Başhekimlik Toplantı Salonu’nda, gerçekleştirilen ‘Doğuştan Sünnetlik’ basın toplantısında konuşan Çocuk Ürolojisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dinçer Avlan, ülkede çıkarılan son kanunlarla birlikte sünnetçilik kavramının neredeyse ortadan kaldırıldığını belirterek, “Hekim olmayanların sünnet yapması bu kanunla yasaklanmış oldu” ifadelerini kullandı.

    “PSİKOLOJİK AÇIDAN GENEL ANESTEZİ OLDUKÇA ÖNEMLİ”

    Avlan, son 15 yıldır genel anestezi yöntemiyle sünnet yaptıklarını dile getirerek, “Son 15 yıldır genel anestezi yöntemiyle sünnet yapıyoruz. Çünkü genel anestezi sırasında çocuk yalnızca bir damar dolu açılırken takılan serumu hatırlıyor. Onun dışında burada yapılan ilaçlarla genel anestezi yapıldıktan ve uyandıktan sonra hiçbir şey hatırlamıyor. Bu, psikolojik açıdan oldukça önemlidir. Çünkü lokal anestezi yaptığınızda kolundan, bacağından çocuğu bastırarak, bağırış ve çağırış içinde hem çocuk için ciddi travmatik oluyor hem yapan hem de aile için zor oluyor. Bunun en medeni olanı şekli ameliyathane şartlarında daha hijyenik ve steril şartlarda genel anestezi yapılması olduğunu düşünüyoruz. Bütün dünya böyle yapıyor neredeyse. Ülkemizde son çıkan kanunlarla birlikte artık sünnetçilik kavramı neredeyse kaldırıldı. Ya da hekim olmayanların sünnet yapması bu kanunla yasaklanmış oldu. Ve mümkünse steril şartlarda hastane ortamında ve genel anestezi ile yapmak en ideali” dedi.

    “İDEAL SÜNNET YAŞ ARALIĞI 2-2,5”

    İdeal sünnet yaşını 2-2,5 yaş olarak önerdiklerine değinen Avlan, “Bunun sebeplerinden birisi çocukların bebeklikten çocukluğa geçiş döneminde anatomik olarak hem daha iyi sonuçlar elde edebiliyoruz. Çocuk bezinden kurtulmuş oluyor. Daha sonraki yaşlarda yapılan çocuklara göre işlemi hatırlamayacağı için psikolojik olarak da çok fazla etkilenmediğini biliyoruz. O yüzden 2-2,5 yaş ideal yaş gibi gözüküyor. Ya da bu yaşlarda yapılamazsa artık 7 yaş sonrasında da yapılabileceğini öneriyoruz. Çünkü bu yaşlarda da kendi arkadaşları arasında sünnet işinin konuşularak bunun kendisi için önemli olduğunu farkına ve bilincine varıyor. Ve buna kendince bir takım kazanım ve çıkarımlar yapabiliyor. Bu yaşlarda bilinçli olarak sünnetin ne kadar faydalı, toplumda ne kadar önemli olduğunu farkına varması ve bunun çocuğa anlatılmasıyla birlikte bu yaşlarda daha iyi olabiliyor. Çocuğun psikolojisi için” diye konuştu.

    “’PEYGAMBER SÜNNETLİ’ OLMA BİR HASTALIKTIR”

    250 erkek çocukta görülen ve halk arasında ’Peygamber Sünnetli’ olarak da bilinen Hipospadias’ın (doğuştan sünnetli olma) erkek çocuklara özgü bir hastalık olduğuna değinen Avlan, “Doğuştan sünnetli olma durumu erkekler çocuklara özgü bir hastalıktır. Ve toplumda görülme sıklığı yaklaşık 200 ile 250 canlı erkek doğumunda 1 görülüyor. İdrar deliğinin penisin ucunda olması gerekirken tam anlamıyla penisin ucunda olmayıp ön tarafından daha aşağıda bir yerde açılması şeklinde tarif edilen doğumsal bir anomalidir. Beraberinde penisin ön tarafında kapatması gereken sünnet cildinin de olmamasından, sünnet cildin yalnızca arkasında olmasından dolayı bu hastalara halk arasında doğuştan, yarım veya peygamber sünnetli olarak adlandırılabiliyor” şeklinde konuştu.

    “3 YAŞINA KADAR MUTLAKA TEDAVİ TAMAMLANMALI”

    Avlan, çocuğun cinsel kimliğinin farkında olmaya başladığı 3 yaşına kadar gerekli tedavi ve ameliyatların tamamlanması gerektiğini vurgulayarak, “Genellikle 6. aydan sonra 3 yaşına kadar bu ameliyatın yapılmasını ve bitirilmesini tercih ediyoruz. Çünkü çocuğun cinsel kimliğini tespit edip, cinsel kimliğinin farkına varmaya başladığı üç yaşından sonra bunun psikolojik olarak daha travmatik olduğunu biliyoruz. İyileşmenin küçük yaşlarda yapılan çocuklara göre daha yavaş olduğunu biliyoruz. O yüzden 6 ay ile 3 ay arasında eğer pipinin boyu ameliyat olmaya müsait ise biz bu yaşlar arasında bu hastalara ameliyatı öneriyoruz” dedi.

    “YARIM SÜNNET DERİSİNİ ASLA SÜNNETLE ALDIRMAYIN”

    Özellikle ailelerin dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan birisinin de yarım sünnet derisinin asla sünnetle aldırılmaması olduğunu belirten Avlan, “Çünkü daha sonrasında ameliyatlarda bu sünnet derisini adeta bir kumaş olarak kullanabiliyoruz. Hem idrar yolu yapmak için hem yeni yapılan idrar yolunun üstünü örtmek için ikinci bir tabaka olarak kullanabiliyoruz. Bizim için potansiyel bir idrar yolu rezervuarı olarak bu sünnet derisinin bulunması çok önemli. O yüzden ailenin en dikkat etmesi gereken şey bu hastaların sünnet ettirilmemesi. Çünkü biz hastaların bir kısmını sünnet edilmiş olarak bu derinin alınmış olmasıyla birlikte bize geliyor. Dolayısıyla elimizde kullanabileceğimiz, idrar yolu yapabileceğimiz başka dokular ortaya çıkıyor” ifadelerini kullandı.

  • Koah Tedavi Edilebilir Bir Hastalıktır

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Yılmaz, Dünya KOAH Günü nedeniyle, “Sigara içen her beş altı kişiden birinde KOAH gelişmektedir. Dünya’da ve Türkiye’de 210 milyon KOAH olduğu ve bunların büyük bir bölümünün tanı almadığı (yüzde 70-90) tahmin edilmektedir” dedi.

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Yılmaz, 18 Kasım Dünya KOAH Günü nedeniyle, hastalığın sebepleri, nedenleri ve tedavisi ile ilgili açıklama yaptı.

    KOAH hastalığının, uzun süredir hava yollarında tıkanmaya neden olan, ilerleyici ve tam olarak geri dönüşümü olmayan, fakat önlenebilir ve tedavi edilebilir bir akciğer hastalığı olduğuna dikkat çeken Yılmaz, “KOAH hastalığı özellikle sigara dumanı ve diğer zararlı gaz ve parçacıklara bağlı olarak gelişen hava yollarının mikrobik olmayan iltihabıdır. KOAH tanımı içinde ’kronik bronşit’ ve ’amfizem’ birlikte yer alırlar. Hava yollarında daralma ile birlikte akciğerin en küçük birimi olan ve kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerindeki harabiyete bağlı olarak normalde balon gibi esnek olan genişleyip-daralabilen hava yolları bu özelliğini yani elastikiyetini yitirirler. Genişlemiş hava keseciklerine giren havanın çıkması zorlaşır, daha da şişer. Bu bulgular ’amfizem’ olarak adlandırılır. KOAH’ta ayrıca küçük hava yolları mikrobik olmayan iltihap nedeniyle şişer, balgam üreten bezlerin aşırı çalışması nedeniyle balgam miktarı artar. Daralan hava yollarından havanın geçişi güçleşir. Bu bulgular ise ’kronik bronşit’ olarak adlandırılır ve en az iki yıl üst üste ve bu iki yılın en az üç ayında öksürük ve balgamla seyreden ilerleyici bir rahatsızlık olarak tanımlanır” ifadelerini kullandı.

    KOAH’ın görülme sıklığının 40 yaş üstü yetişkinlerde yüzde 15-20 olduğunu belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Sigara içen her beş altı kişiden birinde KOAH gelişmektedir. Dünyada ve Türkiye’de 210 milyon KOAH olduğu ve bunların büyük bir bölümünün tanı almadığı (yüzde 70-90) tahmin edilmektedir. Ülkemizde tahminen 3-5 milyon KOAH’lı hasta vardır, bu hastaların sadece 300-500 bini kendisinde hastalık olduğunu bilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüm dünyada KOAH en önemli 4. ölüm nedenidir, yılda 2,9 milyon kişinin ölümüne neden olmaktadır ve tüm ölümlerin yüzde 5.5’inden sorumludur. Ülkemizde ölüm nedenleri arasında KOAH 3. sıradadır ve her yıl bu hastalıktan 26 bin kişi ölmektedir” dedi.

    Hastalığın nedenlerini sıralayan Yılmaz, açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Hastalığın en önemli nedeni sigara bağımlılığıdır. Ülkemizde erişkinlerin yaklaşık yarısı sigara içmektedir ve son yıllarda kadınlarda sigara içiminin yaygınlaşmasıyla kadınlarda da KOAH hızla artmaktadır. Kişinin sigaraya başlama yaşı, günlük ve toplam içilen miktar ve dumanın yoğunluğu hastalığın gelişimini etkilemektedir. Otuz yaşından sonra akciğer kapasitesi her yıl azalmaya başlar. Sigara içenlerde bu oran çok daha fazladır; ancak sigaranın bırakılması ile bu azalma yavaşlamaktadır. KOAH gelişiminden yüzde 80-90 oranında sigara içiminin sorumlu olduğu ve sigara içmeyenlere göre hastalığın gelişme riskinin 9,7-30 kat arttığı rapor edilmiştir. Pipo ve puro içimi de risklidir. Sigara içmeyenlerin, özellikle de anne ve babası sigara içen çocukların sigara dumanına maruz kalmasıyla bu kişilerde ileri yaşlarda astım ve KOAH başta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları daha çok görülür. Bazı çevresel ve genetik faktörler hastalık gelişiminde etkilidir. İş yerindeki meslek nedeniyle organik-inorganik toz, duman ve çeşitli gazların solunması (maden, metal, odun, kağıt imalatı, çimento, tahıl ve tekstil işçiliği vs.), kimyasal maddeler ve ülkemizde özellikle sigara içmeyen kadınlarda iyi havalanmayan evlerde ısınma ya da yemek pişirme amacıyla çalı, çırpı, odun ya da tezek yakmak ve bunların dumanına maruz kalmak iç ortam hava kirliliğine ve KOAH’a yol açabilir. Kentlerdeki hava kirliliği hem KOAH’a hem de bu hastalığın alevlenmesine neden olur. Hastaların yaklaşık yüzde 1’inden az bir kısmında genetik nedenler sorumlu olabilir. Düşük sosyoekonomik koşullarda yaşayanlarda akciğer fonksiyonları daha düşük olduğundan KOAH gelişimi hızlıdır. A, C, E vitamini eksikliği ve alkol kullanımı da KOAH gelişiminde rol oynayabilmektedir.”

    Nefes darlığı veya kronik öksürük ve balgam çıkarma gibi şikayetlerle KOAH hastalığının ortaya çıktığını ifade eden Yılmaz, “Hastalığın ilk aşamalarında ortaya çıkan öksürük yakınması aslında hastalığın ilk belirtisi olmasına rağmen genellikle sigara içimine bağlanır. Hastalık aslında bu ilk aşamada saptanabilirse ilerlemesi durdurulabilir. Nefes darlığı hastalığın erken dönemlerinde hızlı yürüme veya merdiven çıkma gibi eforlar ile ortaya çıkarken hastalığın ilerlemesi ile düz yolda ve istirahat halinde nefes darlığı oluşur; kış aylarında ve özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde ve gribal enfeksiyonlar sonrasında bu yakınmalar artar. Nefes darlığı nedeniyle fizik aktivitede azalır ve hastanın yaşam kalitesi bozulur. Bu hastalığın önlenmesi ve ilerlemesinin engellenmesinde fiziksel aktivitenin arttırılması gerekmektedir. Kişi, hastalık ilerledikçe artan nefes darlığından dolayı günlük işlerini kendi başına yapamayabilir ve başkalarının desteğine ihtiyaç duyabilir. Bu hastalarda göğüste tıkanma olabilir ve nefes alıp vermeleri sırasında hırıltı/hışırtıya benzer bir ses etraftan duyulabilir. Bazen balgamla birlikte kan gelebilir. Nefes darlığına bağlı uyku, beslenme bozulabilir ve harcanan enerjinin artmasıyla hasta kilo kaybeder ve zayıflayabilir. Hastalığın ileri dönemlerinde oksijen yetersizliğine bağlı morarma, aşırı yorgunluk, güçsüzlük, kalp yetersizliğine bağlı bacaklarda şişme ve kalpte ritm bozuklukları görülebilir” diye konuştu.

    KOAH’ın tanısı, basit bir test olan “nefes ölçüm testi” ile kolayca konabileceğini belirten Yılmaz, “KOAH’ın erken tanısı, hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltacaktır. Sigara içiminin bırakılması, KOAH’ın gelişme ve ilerleme riskini azaltan ve hastalığın ilerlemesini durduran tek ve en etkili girişimdir. Sigara bağımlılığı tedavi edilebilen bir hastalıktır. Sigara içicilerin 40-50’li yaşlarda sigarayı bırakmaları durumunda, akciğer fonksiyonlarındaki kayıp kısmen düzelmektedir. Diğer çevresel ve mesleki zararlı toz ve dumandan uzak durulması, grip ve zatürre aşılarının yapılması ve nefes yoluyla alınan ilaç tedavisinin yanı sıra fiziksel aktivitenin artırılması hem hastalık gelişimi, hem hastalığın ilerlemesi ve kötü sonuçlarının önlenmesinde çok önemlidir. Haftanın en az 5 günü ve günde en az 30 dakika kadar orta yoğunluktaki bir fiziksel aktivite, örneğin yürüyüş yeterli olacaktır. Hastalığın derecesine göre tıbbi tedavi belirlenir. Akciğerlere giden hava miktarını arttırmayı sağlayan ilaçlar ve hastalığın ağırlığına göre eklenen inhaler steroidler ile hastalığın uzun süreli tedavisi yapılır. Ağır ve çok ağır KOAH’lı olgularda solunum yetmezliği geliştiğinde hastaların özelikle geceleri, uyku ve efor sırasında olmak üzere en az 15-18 saat süre ile oksijen almaları gerekir. KOAH tedavisinde, hastalık alevlenmelerinin önlenmesi de amaçlanmaktadır. Alevlenme, hastanın solunum yolu şikayetlerinde günlük gözlenen normal değişikliğin ötesinde ilaç değişikliğine yol açan bir kötüleşme olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca KOAH’lı hastalarda yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, kalp damar hastalığı ve şeker hastalıkların tanılarının konması ve tedavilerinin yapılması gerekir” dedi.

    ‘Hastalar genellikle nefes darlığı ilerlediğinde başvurduklarından tanı ve tedavide genellikle geç kalınmış olur’ diyen Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Bu nedenle 40 yaş üstü, sigara içmiş ya da içmekte olan ve meslek nedeniyle ya da çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunan kişilerde uzun süreli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en az birinin bulunması halinde kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafından görülüp ’nefes ölçüm testi (spirometri=solunum fonksiyon testi)’ yaptırması gerekir. Çünkü hastalığın erken teşhisi ve ilerlemesinin önlenmesi açısından sigaranın bırakılması önemlidir.”