Etiket: Hastalıkları

  • Kalp Hastalıkları Kadınlar Arasında Da Hızla Yayılıyor

    Türkiye’de ve dünyada ölüm nedenlerinin üçte birini oluşturan kalp hastalıklarının kadınlar arasında da hızla yayıldığı bildirildi. Her beş erkekten biri kalp hastalıkları nedeniyle yaşamını yitirirken, kadınlarda bu oran her 8 kişiden biri olarak dikkati çekiyor. Uzm. Dr. Nuri Cömert, kadınlarda menopoz sonrası döneme dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

    Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Nuri Cömert, 10-17 Nisan Kalp Haftası’nda, kalp ve damar sağlığının korunması için dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

    KADINLAR MENOPOZ SONRASI DÖNEME DİKKAT ETMELİ

    Türkiye’de yaklaşık 3,5 milyon kalp hastası bulunduğunu ve her yıl 150 bin yeni kalp hastasının bu sayıya eklendiğini söyleyen Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Nuri Cömert, Avrupa ülkelerinin yaklaşık dört katı fazla olan bu çarpıcı rakamların artmasındaki nedenin aşırı stres, hareketsiz yaşam, obezite, kan şekeri, kan basıncı yüksekliği ve yoğun sigara kullanımı olduğunu söyledi.

    Kalp hastalıklarının her yaşta görülebildiği gibi erkeklerde 45 yaş sonrası ve kadınlarda menopoz döneminin ardından daha sık ortaya çıktığını hatırladan Uzm. Dr. Cömert, “60 yaş üzeri her 100 kişiden 87’si kalp hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Orta yaş erkeklerde kalp damar hastalığı, kadınlara oranla 2-5 kat daha sık görülmektedir. Menopoz sonrası dönemde bu oranlar, kadın ve erkekte eşitlenir. İleri yaşlarda kalp hastalıkları kadınları daha çok etkiler hale gelmektedir” dedi.

    YAŞAM TARZINIZI DEĞİŞTİRİN

    Düşük ve orta gelirli sosyoekonomik duruma sahip bireylerde kalp hastalıklarının daha sık görüldüğünü ve kalp hastalığı tanısının geç konması, tedaviye uyumsuzluk ve yoğun sigara kullanımının başlıca nedenler arasında gösterildiğini kaydeden Uzm. Dr. Nuri Cömert, “Az gelişmiş ülkelerde kalp hastalıklarından ölüm oranları yüzde 80’lere ulaşmaktadır. Düşük-orta sosyoekonomik düzey artık bir risk faktörü sayılmaya başlanmış ve böylelikle tedavide daha agresif yöntemler izlenilmesi söz konusu olmuştur. Kalp hastalıklarının önemli bir bölümü önlenebilir gruptadır. Bir kişinin beslenme ve yaşam tarzını değiştirmesiyle; stres, hareketsiz yaşam, obezite, kolesterol yüksekliği gibi risk faktörleri ortadan kalkmaktadır” diye konuştu

    “ÇOCUKLAR DA RİSK ALTINDA”

    Yapılan çalışmaların kalp damar hastalığı yatkınlığının çocukluk çağından itibaren başladığını gösterdiğini kaydeden Uzm. Dr. Nuri Cömert, çocukluk çağında daha çok anne karnında kalp ve damarların gelişim bozukluğuna bağlı olarak kalp delikleri, kapak veya damarların uygunsuz yerleşimi gibi hastalıkların daha sık görüldüğü bilgisini paylaştı.

    Uzm. Dr. Cömert, “Hiçbir şikayeti olmayan çocuklar için de risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Ailede kalp hastalığı öyküsü varsa, çocuk kilolu ve hareketsiz bir yaşam sürüyorsa kalp kontrolleri okul döneminde başlamalıdır. Erken tanı ve tedaviyle gerekli önlem alındığında, kalp hastalığı olan çocuklar da sağlıklı bir şekilde yaşamlarına devam edebilir” ifadelerini kaydetti.

    KALP HASTALIĞINDAN KORUNMAK İÇİN ÖNERİLER

    Uzm. Dr. Nuri Cömert, kalp hastalığından korunabilmek için önerilerini ise şu şekilde sıraladı: “Sigarayı bırakın. Sigara kullanıyorsanız kalp krizi geçirme riskiniz 2 kat artmaktadır. Tuz kullanımı azaltın. Tuz kullanımı yüksek kan basıncı ve dolayısıyla kalp hastalığı sebebidir. Sağlıklı beslenin, kilonuzu takip edin. Dengeli ve düzenli beslenmek, yediklerinizin farkında olmak kilo almanızı engelleyecektir. Hareketinizi arttırın. Haftada 5 gün, 30 dakika düzenli yürümek kalp sağlığınızı korumaktadır. Kan basıncınızı ve kolesterol seviyenizi kontrol altında tutun, stresten mümkün olduğunca uzak durun. Aile öykünüzü araştırın, diğer aile bireylerinde olan kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği riski arttıran faktörler arasındadır. Kalp hastalıklarının hangi belirtilerle ortaya çıktığı hakkında bilgi sahibi olun.”

    “YILDA 1 KEZ KALP KONTROLÜ YAPTIRIN”

    Kalp damarlarının tıkanıklık seviyesinin yüzde 70’in üzerine çıkmadığı zaman belirti vermeyebileceğine, hatta yüzde 70’in üzerindeki darlıklarda da şikayet hissedilmeyebileceğine dikkat çeken Uzm. Dr. Nuri Cömert, kardiyolojik check-up programları ile kalp ve damarlarla ilgili şikayete neden olacak durumların ortaya konulduğunu ve önlenmesine yönelik tedbirler alınabildiğini söyledi. 40 yaş üzeri kadın ve erkeklerin yılda bir kez kardiyolojik kontrollerden geçmesi gerektiğinin altını çizen Uzm.Dr. Cömert, kişinin ailesel olarak kalp hastalıkları açısından taşıdığı risk faktörleri, şeker hastalığı, tansiyon ve kolesterol gibi eşlik eden diğer hastalıklara göre check-up programlarına alınması gerektiğini kaydetti. Uzm. Dr. Cömert, kardiyolojik tetkiklerin, kişiye özel yapılması gerektiğini, uzmanların kardiyolojik check-up’da kişisel ayrımları yaptıktan sonra yine kişiye özel egzersiz programları da düzenleyebileceğini sözlerine ekledi.

  • Mevsim Geçişleri Ruhsal Hastalıkları Etkiliyor

    Ankara Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Bölümü Uzmanı Dr. Nalan Kara, “Mevsim değişikliği ruhsal hastalıkları tetikleyebilir ve eğer kişi belirgin şekilde uykusuzluk ya da aşırı uyuma, yeme isteğinde azalma ya da artma, enerji düşüklüğü, odaklanma güçlüğü yaşıyorsa psikiyatri doktoruna görünmesi gerekir” dedi.

    Ankara Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Nalan Kara, mevsim değişikliğinin ruhsal hastalıkları tetikleyebildiğini ve eğer kişi belirgin şekilde uykusuzluk ya da aşırı uyuma, yeme isteğinde azalma ya da artma, enerji düşüklüğü, odaklanma güçlüğü yaşıyorsa psikiyatri doktoruna görünmesi gerektiğini vurguladı. Dr. Kara, mevsim geçişlerinin ruhsal hastalıklar arasında duygudurum bozukluğu olan hastaların belirtilerinde artışa yol açabildiğini belirtti. “Bu etkilerin gün ışığındaki değişikliklerin beyin kimyasında yapmış oldukları değişikliklerle ilişkili olduğu bilinmektedir” diyen Kara, “Duygudurum bozuklukları sadece depresif dönemlerin görüldüğü depresif bozukluk ve hem manik hem de depresif dönemlerin görüldüğü bipolar (iki uçlu) bozukluk şeklinde sınıflandırılmaktadır” şeklinde konuştu.

    DEPRESİF BOZUKLUKLARA İLKBAHAR İYİ GELİYOR

    Kara, mevsimsel özellik gösteren depresif bozuklukta hastaların genellikle sonbahar/kış aylarına girerken kötüleştiği, ilkbahar/yaz aylarında ise düzeldiğinin altını çizerek şöyle devam etti:

    “Ancak bunun tersi de olabilir. Depresif dönemin ana belirtileri mutsuz, karamsar duygulanım ve günlük aktivitelere karşı ilgi ve hazda azalmadır. Bunların yanında uykusuzluk ya da aşırı uyuma, yeme isteğinde azalma ya da artma, enerji düşüklüğü, odaklanma güçlüğü, hareketlerde yavaşlama ya da artma ve yineleyici ölüm düşünceleri diğer depresyon belirtileridir.”

    MANİK DÖNEMDE PARA HARCAMADA ARTIŞ OLUYOR

    Bipolar bozuklukta ise ilkbahar/yaz aylarında manik dönemlerin tetiklenebildiğini ifade eden Kara, manik dönem belirtileri ile ilgili şunları kaydetti:

    “Manik dönem belirtileri aşırı neşe ya da öfke duygusu, uyku gereksiniminde azalma, aşırı konuşma, düşüncelerin hızlanması, büyüklük düşünceleri, dikkat dağınıklığı, aşırı hareketlilik ve kötü sonuçlar doğurabilecek davranışlarda (aşırı para harcama gibi) artış olmasıdır.”

    Manik dönemde hastanın genellikle rahatsızlığının farkında olmadığını belirten Kara, “Bu nedenle hastalığın yıkıcı etkilerini önlemek için aile bireylerinin bu belirtileri farkettiğinde vakit kaybetmeden hastayı psikiyatrik değerlendirme ve tedavi için hastaneye getirmeleri önemlidir” diye konuştu.

  • Bahar Alerjisi Gözde Oluşacak Diğer Hastalıkları Tetikleyebilir

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. U. Emrah Altıparmak, bahar alerjisinin gözde oluşacak diğer hastalıkları tetikleyebileceğini söyledi.

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. U.Emrah Altıparmak, bahar ayının gelmesiyle birlikte bahar alerjisi ve tespit etme yöntemleriyle ilgili yaptığı açıklamada, bahar aylarında artan çiçek tozlarının (polenlerin) etkisiyle alerjik bünyesi olan kişilerde burunda tıkanma ve sulanma, ciltte döküntü ve kaşınmalar başladığını belirterek, bazı kişilerde buna ek olarak gözlerde kaşınma, sulanma, kırmızılık gibi şikayetler baş gösterdiğini, buna ise ’bahar alerjisi’ denildiğini anlattı.

    “KAŞINTI YOK İSE ALERJİDEN SÖZ ETMEK DOĞRU OLMAZ”

    Bahar alerjisinin tanısının tipik yakınmalar ve öykü ile tanımlanabileceğini kaydeden Altıparmak, “Hastalar bahar aylarının gelmesi ile birlikte gözlerinin yanmaya ve sulanmaya başladığını belirtirler. Gözlerde ışığa hassasiyet de görülür. Ancak olmazsa olmaz diyebileceğimiz bulgu ’kaşıntı’ dır. Kaşınma yoksa alerjiden söz etmek doğru olmaz. Tipik öykü ile başvuran hastanın bir Göz Hekimi tarafından yapılacak muayenesi ile tanı kolaylıkla konabilir. Göz bağışıklık sistemi oldukça güçlü bir organdır. Pek çok farklı bağışıklık yanıtı verebilir, böylelikle hastalıklardan kendisini koruyabilir. Öte yandan güçlü savunma sistemi bazı etkenlerle karşılaştığında aşırı yanıtlar da gösterebilir. Böyle bir durumda gözde oluşan bağışıklık yanıtı, karşılaşılan etkene oranla çok daha fazla rahatsız edici bir klinik tablo ortaya çıkarabilir. Alerji buna iyi bir örnektir” ifadelerini kullandı.

    “ASTIM HASTALARINDA GÖZ ALERJİSİ DAHA SIK GÖRÜLMEKTEDİR”

    Bahar alerjisinin herkeste görülebileceğini söyleyen Altıparmak, “Ailede alerji (atopi) öyküsü bulunan kişilerde yatkınlık daha fazladır. Ciltte alerji (atopik dermatit), alerjiye bağlı burun akıntısı (alerjik rinit) veya astım öyküsü olan kişilerde daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu kişilerde mevcut hastalıklarıyla eş zamanlı olarak da gözde alerjik bulgular gözlenebilir. Hemen her yaşta görülebilmekle birlikte 5 ile 20 yaş arası en sık görüldüğü yaşlardır. 5 yaş altı çocuklarda nadir görülür, kaşınma yakınması yoksa tanıya şüpheyle yaklaşmak gerekir. 11-13 yaşlarında görülme sıklığı pik yapar. Yine bu yaşlarda klinik olarak da alerji en ağır seyrini gösterir. İlerleyen yaşla birlikte alerji bulguları hafiflemeye başlar. Hastalar alerjiyi hisseder ama şikayetlerinin eskisi kadar şiddetli olmadığını ifade eder” dedi.

    “SÜREKLİ OLARAK GÖZ KIZARIKLIĞI OKUL YAŞAMINI OLUMSUZ ETKİLEYEBİLİR”

    “Bahar Alerjisi genel olarak yaşam kalitesini etkileyen bir hastalık kabul edilebilir” diyen Altıparmak, şunları kaydetti:

    “Okul çağındaki çocuklarda gözlerdeki yakınmalar nedeniyle çocukların okul başarısı etkilenebilir. Sürekli gözleri kızarık ve sulanan çocuk arkadaşları tarafından dışlanabilir ve psikolojik olarak olumsuz etkilenebilir. Tedavi bu tür olumsuzlukların önüne geçecektir. Alerji nedeniyle sürekli göz kaşımanın gözün Kornea (saydam tabaka) katmanında incelmeye ve bunun da Keratokonus (Korneada koni şeklinde dikleşme ile seyreden) hastalığına dönüşebildiğini artık biliyoruz. Bu bakımdan erken yaşta alerji yakınmaları olan çocukların doğru ve etkin tedavileri ile Keratokonus hastalığının önüne geçilebilir. Korneayı (saydam tabaka) oluşturan kolajen adı verilen lifler, gözün sürekli kaşınması gibi mekanik nedenlerle bir süre sonra sağlamlık ve sıkılıklarını kaybetmeye başlar. Normalde cami kubbesi şeklinde olan kornea giderek dikleşmeye ve koni benzeri bir şekil almaya başlar. Bunun sonucunda gözde önce yüksek astigmatizma oluşur, ardından da görme azalmaya başlar. Korneadaki dikleşme bir süre sonra korneanın bulanıklaşması ve görmenin ciddi olarak azalması ile sonuçlanır. Bu durum bazı kişilerde kaşınma olmadan da (kalıtımsal nedenlerle) ortaya çıkabilir. Bu durumlara genel olarak Keratokonus adını veriyoruz.”

    “LENS KULLANIMI İYİLEŞME SÜRECİNDE CİDDİ ÖLÇEKTE FAYDA SAĞLAMAKTADIR”

    Keratokonus hastalığının erken tedavisinde sert kontakt lenslerin uzun zamandır kullanıldığını bildiren Altıparmak, “Bu lenslerle hastaların görmesinde belirgin olarak iyileşme sağlanabilir. Son yıllarda Riboflavin vitamini yardımıyla uygulanan Ultraviolet ışın tedavisi ile hastalığın ilerlemesinin durdurulması büyük ölçüde başarılmaktadır. Gözde oluşan yüksek astigmatın tedavisinde kornea içine konan halkalar da tedavide yardımcı araçlardır. Yine son yıllarda bu tedavilerin birden fazlası birlikte uygulanmakta ve hastalığın tedavisi başarılmaktadır. Öyle ki, geçmişte pek çok keratokonus hastası için uygulanan kornea nakli tedavisi bugün son çare olarak uygulanmakta ve çok nadir gerekmektedir. Tabi asılolan keratokonus hastalığına zemin hazırlayan Bahar Alerjisi’ni erken tanımak, tedavi etmek ve Keratokonus hastalığının ortaya çıkmasını engellemektir” açıklamasında bulundu.

  • Çocuklarda En Sık Rastlanan KBB Hastalıkları

    Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Cevdet Murat Akagün, çocuklarda en fazla görülen Kulak Burun Boğaz (KBB) hastalıklarının soğuk algınlığı, boğazda Beta Hemolitik Streptokok iltihabı, orta kulak iltihabı ve sinüzit olduğunu söyledi.

    Op. Dr. Cevdet Murat Akagün, sık uygulanan çocuk KBB ameliyatlarının bademcikler ve bademcik ameliyatı, geniz eti ve geniz eti ameliyatı, orta kulak iltihabı, orta kulakta sıvı toplanması ve kulak tüpü ameliyatı olduğunu belirterek, “Çocuklar daha doğumdan birkaç gün sonra burun tıkanıklığı ve nefes alma zorluğu şikayetleri ile karşılaşırlar ve aileler KBB doktoru ile tanışmak zorunda kalırlar” dedi.

    Özellikle kreşe-anaokuluna başlama döneminde çocuklarda kulak burun boğaz hastalıkları ile sıkıntı dolu günler ve haftaların çok sık yaşandığını dile getiren Op. Dr. Akagün, “Bağışıklık sisteminin en zayıf olduğu dönemde geçirilen ve sık tekrarlayan hastalıklar genelde viral nedenlerle oluşan üst solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Bunlara bağlı olarak genellikle adenoid vejetasyon-genizeti olarak adlandırılan ve burun arkasında yer alan dokuda büyümeler olmakta ve burun tıkanıklığı, uyurken ağız açık olması, zaman zaman olup geçen kulak ağrıları ve bu belirtiler birkaç ay devam ettiğinde oluşan işitme kayıpları ortaya çıkamaktadır. Eğer burun tıkanıklığı yıllarca devam ederse yüz şeklinde üst çene-damak yapısında bozulmalar ortaya çıkmaktadır. Çocuk doktorları tarafından takip edilen anaokulu çağı çocuklarında bu şikayetler olduğunda mutlaka bir KBB uzmanın da değerlendirmesine gereklilik vardır” diye konuştu.

  • SES Terapisi İle SES Hastalıkları Tedavi Ediliyor

    Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Haldun Oğuz, ses terapisi ile ses hastalıklarının tedavi edilebileceğini söyledi.

    Koru Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Haldun Oğuz, birçok meslek grubunun seslerini kullanarak para kazandıklarını belirterek, ses rahatsızlıklarının bireyin ses ihtiyaçlarına özel olarak hazırlanan ses hijyeni ve ses terapisi programları sayesinde oluşmadan önlenebileceğini belirtti. Prof. Dr. Oğuz, “Herhangi bir ses rahatsızlığı bulunduğunda uygulanacak hijyen ve terapi yöntemleri ise tedavinin daha erken ve daha başarılı olarak sonuçlanmasına önemli katkıda bulunacaktır” diye konuştu.

    Prof. Dr. Oğuz, kısa süreli bir soğuk algınlığı, alerji ya da reflü gibi daha kolay yönetilebilecek nedenlerin ya da ses kıvrımı felci ya da ses kıvrımı kanseri gibi ciddi sorunların ilk belirtisinin ses kısıklığı olabileceğini ifade etti. Ses hastalıklarında doğru tanıya nesnel ve öznel yaklaşımların birlikte kullanılması ile ulaşılabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Oğuz, “Bireyin sesinin durumu hem kendisinin hem de ilgili klinisyenin algısına göre değerlendirilir. Gerekli hallerde standardize edilmiş ses kayıtları alınır, bu kayıtlar üzerinden akustik analiz adı verilen yöntemle karşılaştırılabilir rakamsal, veriler elde edilir. Hastanın tam bir kulak, burun, boğaz ve baş, boyun muayenesinin yanı sıra gerekli hallerde tüm vücut muayenesi yapılır” şeklinde konuştu.

    “Ses kıvrımlarının ve ilgili diğer yapıların görüntülenmesi için gerek rijid, gerekse fleksibl teleskoplar kullanılabilir” diyen Prof. Dr. Oğuz, “Ses kıvrımları, ses çıkarma sırasında erişkin erkeklerde saniyede ortalama 100-140 kez, kadınlarda 200-240 kez titreştiği için bu yapıları görebilmek için özel aletlere ihtiyaç duyulur. Bunu sağlayan ışık teknolojisine stroboskopi adı verilir” diye konuştu.

    Stroboskopik ışık kaynağı altında yapılan ses muayenesinin tanı için altın standart olduğunun altını çizen Prof. Dr. Haldun Oğuz, “Bu sayede basit muayene yöntemleri ile elde edilemeyen birçok bilgiye ulaşılabilir ve doğru tanı koyulabilir” ifadesini kullandı.

    Oğuz, ses hastalıklarının organik ve fonksiyonel nedenler olarak iki ana grupta sınıflanabileceğini belirtti. Organik nedenleri ses kıvrımlarında nodül, polip, kist, oluk, beyaz ve kırmızı lekelenmeler, granulom, reflü, felç ve kanser olarak sıralayan Prof. Dr. Oğuz, fonksiyonel nedenlerinse ses kıvrımları ve kulak burun boğaz muayenesinde görsel bir sorun saptanmayan ancak bireyin ilgili yapılarını kullanması ile ilgili sorun belirlenen durumları ifade ettiğini söyledi. Ses hastalıklarında tedavinin rahatsızlığa yol açan nedene göre belirlendiğinin altını çizen Prof. Dr. Oğuz, “Ses terapisi, tıbbi tedavisi ve cerrahi tedavi, üç ana tedavi yöntemidir” dedi.

    “SES TERAPİSİ, SES PROBLEMLERİNİN TAMAMINDA KULLANILABİLECEK BİR TEDAVİ YÖNTEMİDİR”

    Prof. Dr. Haldun Oğuz ses terapisini şöyle anlattı:

    “Ses terapisi, ses problemlerinin tamamında kullanılabilecek bir tedavi yöntemidir. Bazı ses rahatsızlıklarında tek tedavi yöntemi olarak kullanılır iken, bazılarında ise tıbbi veya cerrahi tedavinin öncesi ve sonrasında destekleyici olarak kullanılabilir. Çok faydalı olmasına rağmen hiçbir ses patolojisi için özgün bir ses terapisi yöntemi yoktur. Aksine her hasta için seçilen ses terapisi yöntemi, yoğunluğu ve süresi, hastanın ihtiyaçlarına göre birbirinden farklı olmalıdır. İdeal olarak ses terapisine başlamadan önce hastanın ses probleminin nedeni belirlenmelidir. Bu amaçla objektif ses analizinin yapılması ve ses tellerinin videolaringostroboskopi ile değerlendirilmesi gereklidir. Elde edilen bulguların hasta ve ses terapisinde aktif rol oynayacak ekip ile ve eğer hasta bir ses profesyoneli ise sesi ile ilgilenen diğer kişilerle birlikte değerlendirilmeli ve terapi amaçları belirlenmelidir.”

    Son yıllarda larinks hakkındaki bilgilerde görülen artışın, ses ve ses rahatsızlıklarının fizyolojisi, bozuklukları ve tedavisine olan ilginin de artmasına neden olduğunu ifade eden Prof. Dr. Haldun Oğuz, “Bu sayede sesin objektif değerlendirmesi ve ses tellerinin görüntülenmesi konularında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Böylece çok daha hızlı ve doğru tanılar elde edilmekte ve tedavi sürecine bir an önce geçilebilmektedir” dedi.

    Günümüzdeki ses terapi protokollerinin tedavi eden ve olan tarafın yoğunluğu sebebiyle yaklaşık 6-10 seans olarak planlandığını anlatan Prof. Dr. Oğuz, “Her ses terapisi yönteminin amaçları farklı olmakla beraber tüm ses terapi teknikleri için evrensel olan bazı genel hedefler de mevcuttur. Bunlar gerek cerrahi öncesi ya da cerrahi sonrası için verilen ses terapileri, gerekse tek tedavi olarak kullanılacak ses terapisi için önem arz eder” şeklinde konuştu.

    Prof. Dr. Haldun Oğuz, hasta eğitiminin tüm tedavi protokolleri için birinci basamak olduğunu söyleyerek, “Her hasta, sesin nasıl oluştuğunu ve kendilerindeki problemin sesinde nasıl bir sıkıntıya yol açtığının farkında olmalıdır ” dedi.

    Hastanın ses terapisinin mantığını, kullanılacak tekniği ve tedavinin amaçlarını anlaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Oğuz , “Tedavi yaklaşımı hastanın aklına yatmıyorsa, ya da terapiyi uygulayacak kişi kararlı değil veya yeterli açıklama yapmıyorsa, hastanın tedavi programına uyum göstermesi güç olacaktır” diye konuştu.

    Genel olarak uygulanması gereken ses hijyeni kurallarının yanı sıra, her hasta için özgün olarak dikkat edilmesi, buna uygun olarak yapılması gereken konuların belirlenmesi gerektiğine dikkati çeken Prof. Dr. Oğuz, “Örneğin tüm ses kullanıcıları için yeterli sıvı alımı, gerekirse bulunulan ortamın nemlendirilmesi önemlidir. Kişisel ses kullanım alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi olunması, genellikle sesin yoğun olarak kullanıldığı ortam ve ortamdaki gürültü özelliklerinin bilinmesi ve diğer çevresel faktörlerin irdelenmesi daha sağlıklı ses alışkanlıklarının kazanılmasını sağlayacaktır. Sigara kullanılmaması, genel stresin azaltılması, kullanılan ilaçlar ve bunların vücut sıvıları üzerine etkisinin bilinmesi de önemli gereklilikleridir” diyerek bilgi verdi.

    SES KISIKLIĞI YAŞAYANLAR

    Ses kısıklığı olan bireylerin daha alçak sesle konuşmasının sağlanması, yüksek sesle konuşmanın önlenmesi, alışkanlık haline gelmiş veya sık tekrarlanan boğaz temizleme hareketinin önlenmesinin de öneminin altını çizen Prof. Dr. Oğuz, “Sesin gün içerisinde toplam kullanımı azaltılmalıdır. Yüksek sesle gülmek, ağlamak ve öksürmek de sese zarar veren davranışlardır. Tüm bu kurallar, nörolojik nedenlere bağlı ya da hipofonksiyonel ses kısıklığı olan hastalar dışında ses problemi olan bireyler için kullanılabilir” dedi.

    Prof. Dr. Haldun Oğuz, ses problemi olan birey ve ses terapisini verecek kişinin sesle ilgili bir problem olduğunu, bununla ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini ve izlenecek yol ile amaçlanan hedefler konusunda fikir birliği içerisinde olması gerektiğini ifade etti. Eğer hasta sesinde ses terapisi ile oluşan değişiklikleri fark edemiyor ya da hissedemiyor ise ses terapisinin fayda sağlayamayacağını belirten Oğuz, “Bu durum ses profesyonellerine sık rastlamadığımız, ancak özellikle yaşlı popülasyonda ve nörolojik problemli bireylerde çok karşılaştığımız bir durumdur” diye konuştu.

    Bazı ses hastalıklarının sadece ses terapisi yöntemleri ile tedavi edilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Oğuz, “Bunlar arasında fonksiyonel ses bozuklukları, nörolojik ve psikiyatrik bazı hastalıklara bağlı ses problemleri ve çoğu ses kıvrımı nodülleri örnek olarak gösterilebilir” dedi.

    Prof. Dr. Haldun Oğuz, birçok ses hastalığının tedavisinde cerrahi yöntemlerin yüzde 100’e varan oranlarda başarılı olabildiğini ve bunlar arasında ses kıvrımı polipleri, ses kıvrımı kistleri, granülom, papillom ve kanser gibi çok değişik nedenlerin sayılabildiğini anlattı. Oğuz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Başta larenjitler ve laringofaringealreflü olmak üzere pek çok değişik ses hastalığında ilaç tedavisi ile başarılı sonuçlar almak mümkündür. Ses sorunu olan bir birey, ses hastalıkları konusunda uzmanlaşmış bir kulak burun boğaz hastalıkları uzmanına başvurmalıdır.”