Etiket: HASTALIK

  • Kalabalık Ortamlar Hastalık Riskini Artırıyor

    Sınıflardaki öğrenci sayısı artıkça hastalık riskinin de arttığını ifade eden Uzm. Dr. Filiz Gebeşoğlu, çocukları salgın hastalık ve enfeksiyondan korumak için zamanında önlem alınması gerektiğini söyledi.

    Samsun Büyük Anadolu Hastaneleri Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Filiz Gebeşoğlu, çocukların okul hastalıklarına yakalanma riskini azaltmak için alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi. Uzm. Dr. Filiz Gebeşoğlu, bağışıklığın henüz tamamlanmadığı dönemde çocukların yılda 5-6 kez enfeksiyon geçirmesinin normal olduğunu kaydetti. Gebeşoğlu, “Özellikle okula yeni başlayan çocukların alışık olmadıkları kalabalık bir ortama girmeleri ve daha önce karşılaşmadıkları enfeksiyon etkenleri ile karşılaşmaları, bu enfeksiyonların en az 2 katı kadar tekrarlanması ile sonuçlanır. Ancak bu, bağışıklık sisteminin doğal işleyişi sonucu oluşan normal bir durumdur ve çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesine yardımcı olmaktadır. Burada bilinmesi gereken en önemli nokta; geçirilen enfeksiyonların büyük çoğunluğunun bulaşıcı olduğu ve iyi bir ev bakımı ile kendiliğinden geçeceğidir. Hastalık belirtileri devam ettiği takdirde mutlaka uzman yardımı alınmalıdır” dedi.

    “DÜZENLİ PROBİYOTİK KULLANIMI BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNE GELMEKTEDİR”

    Çocukların mutlaka genel bir muayeneden geçirilmesi gerektiğini belirten Gebeşoğlu, “Çocuğun sürekli tekrarlayan hastalıkları varsa bunların tedavi ve takibinde doktor ile yakın temasta olunmalıdır. Çocuğun aşı programında eksik varsa tamamlanmalıdır. Beslenme şekli hastalıklara karşı vücut direncinin oluşmasında en önemli yeri tutar. Bu nedenle çocuğun dengeli ve kaliteli beslenmesi sağlanmalıdır. Çocuklar abur cubur gıdalardan uzak tutulmalıdır. Taze ve kuru meyveler, kuruyemişler, süt ürünleri ise günlük beslenmede eksik edilmemelidir. Vitamin takviyesi yerine her türlü vitamin mineral desteği doğal yollarla karşılanmalıdır. Düzenli probiyotik kullanımı bağışıklık sistemine gelmektedir. Probiyotikler en çok yoğurt-kefir gibi yiyeceklerde bulunur. Bunun yanı sıra ekmek mayasından elde edilen beta glukanın çok iyi bir bağışıklık sistemini kuvvetlendirici özelliğe sahip olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Doktorun uygun görmesi ve önerisi doğrultusunda bu gibi destekler de kullanılabilir” diye konuştu.

    ALINACAK ÖNLEMLER

    Hastalıklardan korunmanın ana prensibinin hijyen kurallarına uymak olduğunu ifade eden, “Bu amaçla çocuğa yemekten önce ve sonra, tuvaletten çıkarken ellerini en az 20 saniye boyunca su ve sabun ile yıkaması öğretilmelidir. Bu kurala okul personelinin uyup uymadığı da denetlenmelidir. Enfeksiyonlar en çok çocukların ellerini ve kirli materyalleri ağzına sokmasıyla yayılır. Okulda bu tür malzemenin nasıl ve ne sıklıkta dezenfekte edildiği, sınıfların düzenli havalandırılıp havalandırılmadığı da kontrol edilmelidir. Çocuğun kıyafetleri mevsim normallerine göre seçilmelidir. Çok ince veya çok kalın kıyafetler yerine ince katlardan oluşan bir giyim tarzı tercih edilebilir. Sınıfta ve diğer yaşam alanlarında ortam ısısı, konfor ısısı olarak kabul edilen 22-24 dereceler arasında olmalıdır. Okula giden çocuklara grip aşısı yaptırmak çocuğun doktorunun karar vereceği bir durumdur. Eğer alerjik bronşit, geniz eti gibi altta yatan kronik bir rahatsızlık varsa doktor aşı yapılmasını uygun bulabilir. Yoksa okula giden her çocuğa rutin olarak grip aşısı önerilmemektedir. Sınıflardaki öğrenci sayısı artıkça hastalık riski de artar. Bu nedenle veliler, sınıflarda kaç öğrenci olduğunu kontrol etmelidirler. Bütün bu önlemlerin içinde en önemlisi hasta çocukların okula gönderilmemesidir. Bu konuda tüm veliler ve okul yönetimi hassasiyet göstermelidir. Doktora danışmadan ilaç kullanılmamalıdır. Alınan önlemlere rağmen çocuğun sık sık ateşlenebileceği, sürekli burnunun akabileceği, öksürüğünün hiç kesilemeyebileceği unutulmamalıdır. Evde istirahat ettirilen, bol sıvı alan çocuklar daha çabuk iyileşir. Çocuklar hasta olduğunda hemen ilaca başlamadan önce sabırla 24-48 saat beklenebilir. Özellikle antibiyotik kullanımına mutlaka doktorlar karar vermelidir” şeklinde konuştu.

  • Bel Çevresi Kalınlığı Hastalık Habercisi

    Bel çevresi kalınlığının erkeklerde 94, kadınlarda 80 santimetreden fazla olmasının kalp ve damar hastalıkları açısından en önemli risk faktörleri arasında yer aldığı bildirildi. Memorial Antalya Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Gökhan Yazıcıoğlu, karın bölgesinde oluşan fazla miktarda yağlanma ile kendini gösteren ’metabolik sendrom’ hastalığının insülin direnci, diyabet, kan yağlarında dengesizlik, hipertansiyon ve koroner kalp hastalığına yol açabileceğini söyledi.

    “KRONİK HASTALIKLAR VE OBEZİTE BELİRTİ VERİR”

    Metabolik sendromun, insülin direncinin, bozulmuş karbonhidrat toleransı, şeker hastalığından en az birinin bulunması, hipertansiyon, iyi huylu kolesterol düşüklüğü ve kan yağları yüksekliği gibi belirtilerle kendini gösteren önemli bir hastalık olduğunun altını çizen Uzm. Dr. Gökhan Yazıcıoğlu, özellikle karın bölgesinde ciddi ölçüde yağlanmanın obeziteye yol açtığını, kadın ve erkeklerde bel çevresi genişliğinin olması gereken değerlerin çok üzerine çıkacağını söyledi. Yazıcıoğlu, hastalığın, doğru beslenme ve düzenli egzersiz içeren bir yaşam tarzı değişikliği gerektirdiğini ifade etti.

    “TEDAVİNİN İLK AŞAMASI KİLO KONTROLÜ VE HAREKETLİ YAŞAM”

    Uz. Dr. Gökhan Yazıcıoğlu, kilo kontrolünün sağlanmasının, metabolik sendromun öncelikli tedavisi olduğunu belirterek, “Bunun için de kilo vermeye yardımcı sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz bir yaşam biçimi haline getirilmelidir. Bazı hastalarda diyet ve egzersiz ile birlikte ilaç kullanımı gerekebilir. Yüzde 5-10’luk kilo kaybı bile metabolik sendromun tüm bileşenlerini kontrol altına alabilmek için yeterlidir. Yüzde 7 oranında kilo vermek ve hareketli bir yaşam şekli benimsemek, şeker hastalığı oluşma riskini ortalama yüzde 50 oranında azaltmaktadır. Metabolik sendromda beslenme tedavisinin amacı, insülin direnci sorununu ve buna bağlı bozuklukları önlemektir. Alınan kalorinin yağ miktarı yüzde 25-35 oranında tutulmalı, bunun da büyük kısmı zeytinyağı, fındık ve kanola yağı olmalıdır. Soya, ayçiçeği ve mısırözü yağı daha az oranda tercih edilmelidir. Bunun yanında fındık, ceviz, badem, keten tohumu yağı tercihen tüketilebilir. Omega-3 yağ asitlerinden zengin beslenme ve özellikle balık tüketimi önemlidir. Karbonhidrat oranı toplam kalorinin yüzde 45-55’ini oluşturmalı ve daha çok tam tahıllar, meyve ve sebzeler, kuru baklagiller, tahıllı ve yulaf içeren kahvaltılıklar tercih edilmelidir. Kalorinin kalan kısmı proteinden alınmalıdır. Derisi çıkarılmış tavuk veya hindi, yağsız dana eti ile yağsız veya düşük yağlı süt ürünleri bu alandaki sağlıklı seçeneklerdir” dedi.

    Et ağırlıklı beslenme alışkanlıklarına sahip olan kişilerin, kırmızı ette bulunan yüksek miktardaki doymuş yağ oranını göz önüne alarak, et tüketim miktarı ve sıklığında dikkatli olması gerektiğine dikkat çeken Uzm. Dr. Yazıcıoğlu, öğünlerde 2-3 köfte kadar et tüketiminin, günlük et gereksinimini karşılayacağını kaydetti. Etin ızgara, fırın ve haşlama yöntemleriyle pişirilmesi gerektiğini söyleyen Yazıcıoğlu, kızartma ve kavurma yönteminin sağlıklı olmadığına dikkat çekti.

    Uzm. Dr. Yazıcıoğlu, “C ve E vitamini içerikli besinlerin tüketimine özen gösterilmelidir. Bunun için de sebze ve meyve, salata, taze sıkılmış meyve suları sofrada tercih edilmesi gereken seçeneklerdir. Hamurlu, şerbetli ve ağır tatlılar yerine, vücudun şeker ihtiyacı sütlü ve meyveli tatlılardan az porsiyonlarla karşılanmalıdır. Günlük tempolu yürüyüşler ve düzenli egzersizler bir yaşam şekli haline getirilmelidir” şeklinde konuştu.

  • Migren Tedavi Edilebilir Bir Hastalık

    Nöroloji Uzmanı Dr. Ufuk Sandıkçı, migrenin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söyledi.

    Migren kişinin günlük yaşam aktivitesini, iş hayatını ve konsantrasyonunu önemli ölçüde bozacak şiddette olabilen şiddetli bir baş ağrısı tipidir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada her 100 kişiden 16’sının migren baş ağrısı çektiği ve kadınlarda hormonal değişikliklere bağlı olarak erkeklerden 3 kat fazla görüldüğü biliniyor.

    Medical Park Samsun Hastanesi Nöroloji Kliniğinden Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı “migren” hakkında bilgi verdi. Dr. Sandıkçı “Migren şiddetli baş ağrısının izlendiği nörolojik bir hastalık olup sıklıkla ağrı tek taraflı ve zonklayıcı tarzdadır. Pek çok baş ağrısı çeşidi içinden migreni ayırmak önemlidir. Migren ağrısı tipik olarak nöbetler halinde gelir, başlangıcında tedavi edilmezse 1-2 saat içinde en şiddetli halini alır, 4 ila 72 saat kadar sürer ve biter. Migren tipi baş ağrıları günün her saatinde başlayabilirse de sıklıkla sabahları başlar. Hastada aynı zamanda görme bulguları oluşmakta ve bulantı, ses ve ışık duyarlılığı ve kol bacaklarda karıncalanma ve diğer semptomlar ortaya çıkmaktadır. Migren baş ağrıları özellikle başın bir tarafında toplanarak başlar. Zonklayıcı tarzda olabilir, giderek genişleyip kafa yarısından daha fazlası alanı da etkileyebilir. Atak sıklığı haftada birkaç kez olacak sıklıkta vakalar söz konusu olabildiği gibi ayda birkaç atak şeklinde de olabilmektedir. Beraberinde ve öncesinde bulantı, kusma ışık, gürültü ve sesten rahatsız olma şeklinde rahatsızlık verebilir. Bu durumda hastalar sessiz, hafif loş, ortamda dinlenmekten fayda görürler” dedi.

    Migrenin birçok tipi olmasına rağmen en sık görülen iki tipi olduğunu vurgulayan Dr. Ufuk Sandıkçı “Auralı migren; başarısından önce aura safhası (başlangıç belirtileri) vardır. Kişi aura dediğimiz 20-30 dakika ila 1 saat kadar süren bu belirtileri hissedince migren krizi geleceğini anlar. Bunlar genellikle görmeyle ilgilidir, nadiren sinir sistemi belirtileri vardır. Gözlerinin önünde sinek uçuşu gibi siyah lekeler, parlak zikzak çizgiler, yanıp sönen ışık gibi parlaklıklar, küçük veya büyük görme, olmayan şeyleri görme, göz belirtilerinin en çok görülenleridir. Sinir sistemiyle ilgili belirtilerse, denge bozukluğu, baş dönmesi, baygınlık, aşırı koku alma, kol ve bacaklarda uyuşukluk nadiren vücut yarısı felçleridir” açıklamasında bulundu.

    Aurasız (yaygın) migren hakkında da bilgi veren Uzm. Dr. Sandıkçı “Auralı migrende görülen öncü bulgular bu tipte görülmez. Baş ağrısına eşlik eden belirtiler her iki tipte de görülür. Bunlar sıklık sırasına göre: Bulantı, ışıktan rahatsız olma, baş dönmesine bağlı sersemleme, kafa derisinde hassasiyet, kusma, göz belirtileri, uyuşukluk, huzursuzluk, konuşma bozuklukları, iştahsızlık, göz yaşarması, aşırı terleme, burun akması, sık idrara çıkma, karında gerilme ve ishaldir” diye konuştu.

    Migren krizini tetikleyen faktörlere de değinen Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı “Bunlar stres (sıkıntı), aşırı heyecanlar, uykusuzluk, açlık, ani iklim değişikliği, bazı görme-ses-koku uyaranları (mesela televizyon seyretme, yanıp sönen ışıklar, aşırı gürültü, aşırı kokular), adet zamanı, doğum kontrol hapları, aşırı yorgunluk, kafa travmaları, bazı yiyecekler ve ilaçlar. Yiyecekler arasında; alkollü içkiler (bira dahil), çikolata-kakao-kahve, peynirler, turunçgiller (portakal, mandalina, limon, greyfrut) sayılabilir” şeklinde konuştu.

    Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı şu bilgileri verdi: “Migren testi, tanıya yardımcı ve hastanın kendisinin uygulayabileceği bir testtir. Eğer son üç ay içinde iki veya daha fazla baş ağrısı çektiyseniz bu testi uygulayabilirsiniz. Sorulardan iki veya üçüne evet diyorsanız migren olma olasılığınız yüzde 90’ının üzerinde kabul edilebilir. Baş ağrınız sırasında hiç midenizde bulantı hissettiniz mi? Baş ağrısı sırasında ışık sizi rahatsız etti mi? Son 3 ay içinde baş ağrısından dolayı günlük hayatınızı sürdüremediğiniz oldu mu? (işe gidememek, ders dinleyememek vb). Migren tarama testi denen ve ülkemizde de geçerliliği birkaç çalışma ile ortaya konulan bu test pozitif olduğu halde tanı hâlâ migren olmayabilir ama bu düşük bir olasılıktır. Veya test negatif, yani tüm yanıtlar hayır veya sadece bir yanıt evet olduğunda, kişi yine de migrenli olabilir ama olasılık yine düşüktür. Hemen hepimiz başımız ağrıdığında çözümü ağrı kesicilerde buluyoruz. Bilinçsiz ağrı kesici kullanımı migren ağrılarının daha da şiddetlenmesinin yanı sıra atak sıklığını da arttırarak inatçı bir baş ağrısına dönüştürmektedir. Bu nedenle yapılması gereken gelişigüzel ağrı kesici kullanmak yerine hastalığımızı ciddiye alarak bir Nöroloji uzmanına başvurmalarıdır.”

    Migrenin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Sandıkçı açıklamasını şöyle tamamladı: “Migren tedavisinde 3 temel prensip söz konusudur. Atak oluşumuna sebep olacak etkenlerden uzak durmak, ağrının ortadan kaldırılması ve yeni atak oluşumunu engellemektir. Akut migren dediğimiz aşamada yani hasta ayda 1 veya 2 kez çeşitli nedenlerle migren atağı geçiriyorsa genellikle profilaktik dediğimiz koruyucu tedavi yerine migren ilaçları ile atakları önlemeye çalışılmaktadır. Ancak migren atakları ayda 4-5 kez olarak ortaya çıkıyorsa profilaktik (koruyucu) tedavi uygulanmaktadır. Tedavi her hastaya göre farklılık gösterir. Burada önemli olan kişisel özellikler, örneğin kişinin tansiyonu veya şekeri varsa bu doğrultuda tedavi uygulanır, aynı şekilde obez ya da çok zayıf ise; gergin ya da panik bir yapısı varsa, yoğun günlük programı varsa gibi kriterler doğrultusunda tedavi planlanır. Standart bir tedavi söz konusu değil kişinin metabolizmasına ve kişisel özelliklerine göre tedavi uygulanmaktadır. Profilaktif tedaviye rağmen hastanın atakları devam ediyorsa ve sıklaşıyorsa kronik migren tedavisine geçilir. Kronik migren tedavisinin etkili ve güncel tedaviler kliniğimizde de uygulanan oksipital sinir blokajı ve botoks tedavisidir.”

  • Öksürük Yaşamı Tehdit Eden Önemli Hastalık Belirtisi Olabilir

    Öksürüğün enfeksiyona bağlı hastalıklar nedeniyle oluşabildiği gibi, yaşamı tehdit eden önemli hastalıkların belirtisi de olabileceğini belirten uzmanlar, uzun süreli öksürüğün özellikle sigara içenlerde önemli bir risk faktörü olduğunu söyledi.

    Kadınlarda bile meme kanserinin önüne geçen akciğer kanserinin sigara kullanımına bağlı olarak arttığını ve bu durumun öksürük ile kendini gösterdiğini belirten Memorial Diyarbakır Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Güngör Ateş, inatçı öksürüğün önemi hakkında bilgi verdi. Öksürüğün birçok nedene bağlı olduğunu dile getiren Ateş, “Öksürük bir hastalık değil, hastalıkların belirtisidir. Öksürük ortalama 4 haftayı geçtiğinde uzun süreli, 8 hafta sürdüğünde ise inatçı yani “kronik” olarak adlandırılır. Bu süreyi geçen öksürük, postenfeksiyöz olarak adlandırılan enfeksiyon sonrası gelişen öksürük olup, astım, reflü gibi hastalıkların yanı sıra; akciğer kanseri, tüberküloz ve KOAH gibi yaşamı tehdit eden sorunların da nedeni olabilir. Bunun yanında bazen tek başına sigara kullanımı da kronik öksürüğe yol açabilir” dedi.

    “2 HAFTAYI GEÇTİYSE NEDENİ ARAŞTIRILMALIDIR”

    Öksürüğün sıklıkla sinüzit, grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben ortaya çıkabileceğini söyleyen Doç. Dr. Güngör Ateş, “Bu hastalıklardan sonra oluşan öksürük ise postenfeksiyöz öksürüktür. Ortalama 2-3 ay devam edebilir. Ancak yine de gribal enfeksiyona yakalanan hastalarda ortalama 2 hafta süresince geçmeyen öksürük şikayeti söz konusuysa, mutlaka doktor kontrolünde bunun nedeninin araştırılması gerekir. Kronik inatçı öksürüğün en sık nedenlerinden biri de astım hastalığıdır. Astım hastalığı normalde hırıltı, göğüste sıkışma, nefes darlığı ve öksürük ile kendini gösterir. Ama astım hastalarının bir kısmında tek bulgu geçmeyen uzun süreli öksürükte olabilir” diye konuştu.

    “REFLÜNÜN İLK BELİRTİSİ OLABİLİR”

    Kronik öksürüğü, gastro özofageal reflü hastalarında da sıklıkla ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Ateş, midedeki asidin yemek borusuna kaçmasına reflü denildiğini ve hastaların bir kısmında bunun asit üst solunum yolları ile akciğerlere kadar kaçtığını kaydetti. Dr. Ateş, “Bu asit kaçışına bağlı olarak öksürük oluşabilmektedir. Hastalar tarafından benimsenmese de inatçı öksürük aslında sık karşılaşılan bir reflü belirtisidir. Klinik çalışmalarda kronik öksürük görülen reflü hastalarının yaklaşık yüzde 50’sinde klasik reflü belirtileri olmaksızın reflüye bağlı öksürük görülebilmektedir. Bu nedenle 4-8 haftayı geçen inatçı öksürük, hastaların mutlaka reflü yönünden de değerlendirilmesi gerektirir. Akkciğer kanseri en sık görülen kanser türü olup, aynı zamanda en fazla ölüme yol açan kanserdir. Erkek hastalığı olarak düşünülen ancak sigara kullanımının artması ile birlikte kadınlarda da sıklığı meme kanserinin önüne geçen akciğer kanserinin en önemli nedeni sigara kullanımıdır. Akciğer kanserini haber veren öksürük, özellikle sigara içimine bağlı olarak değerlendirildiğinde hastalığın tanısında gecikmelere yol açmaktadır. Bu nedenle sigara içiliyor olsa bile, müzmin öksürüklerin mutlaka doktor tarafından değerlendirilmesi gerekir. Uzun süre devam eden inatçı öksürüğü bulunan hastalarda hastanın ve hastalığın öyküsünün alınması ve sorunun nedeninin belirlenebilmesine yönelik tetkiklerin yapılması gerekir. Bazı kan tetkikleri, akciğer grafisi solunum fonksiyon testleri yapılır. Bunun dışında gerekli ise akciğer tomografisi, sinüzit yönünden değerlendirme, bronkoskopi gibi ileri tanısal değerlendirmeler yapılabilir” ifadelerini kullandı.

  • Çocukların Sürekli Aynı Beden Kıyafet Giymesi Hastalık Habercisi

    Uzmanlar çocukların elbise bedenlerinin bir yıldan fazla süre değişmemesinin gelişim bozukluğunun habercisi olabileceğini belirterek, aileleri uyardı.

    Gaziantep Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı öğretim üyesi Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği üyesi Prof. Dr. Mehmet Keskin, çocukların üst üste bir kaç yıl boyunca aynı bedende kıyafet giymesinin gelişim bozukluğunun habercisi olabileceğini belirtti. Keskin, çocuğun boy ve kilosunun yaşıtlarına göre geri olması olarak tanımladığı hormon yetersizliği hastalığının giydiği kıyafetlerle de kolaylıkla anlaşılabileceğini kaydetti.

    Türkiye’de 3 binde bir kişide görülen hastalığın anlaşılması için çocuklarda dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi veren Keskin, “Ailelerin çocuklarının gelişimini kıyafetlerine dikkat ederek hastalığı fark edebilirler. Çocuğun kıyafetlerinin değişmemesi bir kaç yıl boyunca aynı kıyafeti giymesi, aileler için bir uyarıcı olabilir. Çocukların büyüme takiplerinde ayakkabılarının değişip değişmediğine bakmak. bazen tam tersi durumlarda olabilir. Bazen aşırı büyüme de olabilir. Çene de büyüme el ayak büyümesi de olabilir. O zaman tam tersi bir şekilde kıyafet ve ayakkabılarına dikkat edilmesi gerekiyor” diye konuştu.

    BOY ÖLÇÜLERİ

    Erken teşhisin önemini anlatan Keskin, hastalığın tespiti için çocukların, arkadaşları ile de karşılaştırılmasını da önererek, sağlıklı çocukların boyun uzama ölçüleri hakkında bilgi verdi. Keskin, “Türkiye’de 1/3.000 oranında görülen büyüme hormonu yetersizliğini, çocuğun boy veya kilosunun yaşıtlarına göre geri olması şeklinde tanımlarken, bunun daha çok boy kısalığı şekliyle kendini gösterdiğini ifade etti. Boy kısalığının genetik, yapısal, organik, çevresel nedenlere bağlı olabileceğini belirten Prof. Dr. Mehmet Keskin, sağlıklı bir çocuğun ergenlikte kızlar içinyılda ortalama 8-9 cm ve erkekler için 10-11 cm aralığında uzamasının normal olduğunu söyledi. Keskin, “Ortalama olarak bir çocukta, 0-1 yaşta 25 cm, 1-2 yaşta 12 cm, 2-4 yaş arası yılda 7 cm, 4 yaş-ergenlik arasında 5-6 cm, ergenlikte kızlarda ortalama 20,5 cm, erkeklerde 27,5 cm uzama beklenir. Aksi bir durum olduğu takdirde Çocuk Endokrin Uzmanlarının oksolojik değerlendirmesi, izlemleri ve sonrasında büyüme hormonu uyarı testleri ile tanı koyulmalı ve tedaviye başlanmalıdır” ifadelerini kullandı.

    DENGELİ BESLENMENİN ÖNEMİ

    Prof. Keskin, büyüme geriliği ve bu benzer hastalıkların önüne geçilmesi içinçocukların sağlıklı bir şekilde büyümesi gerektiğinin altını çizdi. Sağlıklı gelişim için gereken beslenme türü ile ilgili de uyarılarda bulunan Keskin, “Proteinden zengin, dengeli bir beslenme şekli benimsenmelidir.Karbonhidrat ve yağ içeren, meyve ve sebze içerikli doğal beslenme ürünlerinin aşırıya kaçmadan dozunda ayarlanmış olması gerekmektedir” dedi. Erken yatmanın çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Keskin, vücudun dayanıklılığını arttırması ve büyümeye pozitif etkisi açısından basketbol, voleybol ve yüzme gibi sporların yapılmasının da yararlı olduğunu söyledi.

    TEDAVİ SÜRECİ

    Keskin, tedavi sonucunda izlem ve testlerle tanısı resmen ortaya konulan hastalarda ciddi bir yan etki beklenmediğini nadir olarak ise hiperglisemi, hipotiroidi, femoralepifiz kayması gibi yan etkiler gözlenebileceğine ifade etti. Çocukların gelişim geriliğinin yanı sıra normalinden fazla gelişim konusunda da rahatsızlığı olabileceğini belirten Keskin, “Çocuğun boyunun yaşıtlarına göre uzun olması bir sorun teşkil etmez. Ancak çocukta herhangi bir yaşta çene, el, ayak gibi organlarda dengesiz büyüme gözlenirse derhal doktora başvurulması gerekir” dedi.