Etiket: Hastalığının

  • Ankilozan Spondilit hastalığının, en önemli bulgusu bel ağrısı

    Girne’de 10. Anadolu Romatoloji Günleri kapsamında düzenlenen toplantıda Ankilozan Spondilit hastalığının bulguları konuşuldu.

    Türkiye Romatoloji Derneği ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı tarafından, Girne’de 10. Anadolu Romatoloji Günleri kapsamında basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. Sedat Kiraz, Eş Başkan Prof. Dr. İhsan Ertenli , Doç. Dr. Ömer Karadağ ile çok sayıda basın mensubu katıldı.

    Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. İhsan Ertenli, her yıl mayıs ayının ilk Cumartesi gününün Dünya Ankilozan Spondilit (AS) günü olduğunu belirterek, hastalığın bel ağrısı ile kendini gösterdiğini söyledi.

    Prof. Dr. Ertenli, “Bugün 6 Mayıs Cumartesi bütün dünyada Ankilozan Spondilit Günü olarak çeşitli aktivitelerin yapıldığı bir gün. Biz de Türkiye Romatoloji Derneği olarak bugün de Ankilozan Spondilitin önemi hakkında bilgilendirme yapmak gereğini duyduk” ifadesini kullanarak “Ankilozan Spondilit halk arasında iltihaplı omurga romatizması dediğimiz hastalık. Erken teşhis edilmezse omurgada kalıcı hasara yol açabilmekte. Bu hastalıkta, omurgada yeni kemikler oluşarak omurganın tamamının hareketsiz hale gelmesine yol açmaktadır.” dedi.

    “Ankilozan Spondilit erken teşhis edildiği zaman, günümüzde bu gidişi engellemek mümkündür. Çok etkili tedavi seçenekleri var elimizde.” diyen Prof. Dr. Ertenli, sözlerine şöyle devam etti: “Her Ankilozan Spondilit olan başına çok kötü şeylerin geleceğini düşünür. Aslında bu doğru değildir. Hastalığın yalnızca küçük bir kısmında sıkıntı yaşarız. Sıkıntı yaşamamak için hastalığın erken teşhisi önemlidir. Aynı zamanda bu halde kalkan hastalar, sabah bellini hareket ettirmekte zorluk çekerler ve tutukluk olur. Bu tutukluk bir müddet sonra açılır. Çok etkili ilaçlarımız var.”

    Omurgada geri dönüşümü olmayan değişikliklerin ortaya çıkmasından sonra ilaçlarla bunu geri döndürmenin söz konusu olmadığını kaydeden Prof. Dr. Ertenli, “Ama hastalarımız rahat olsunlar. Bu bulgulara sahip hastalar zaman geçmeden bir romotoloğa başvursunlar. Günümüzdeki etkili tedavi seçenekleriyle hastalığın kötü gidişini engellemek tamamen mümkündür” diye konuştu.

    “Her bel ağrısı Ankilozan Spondilit değildir”

    Prof. Dr. Sedat Kiraz ise erkeklerde kadınlardan daha sık görülen Ankilozan Spondilit (AS) hastalığına dikkat çekerek, “Aslında Ankilozan Spondilit en önemli bulgusu bel ağrısı. Bir kişi hayatının bir döneminde bel ağrısı ile karşı karşıya kalıyor, bel ağrısı şikayetiyle geliyor. Ama ben her bel ağrısı Ankilozan Spondilit değildir. Ankilozan Spondilitin bel ağrısının kendine özgü bazı bulguları vardır.” şeklinde konuştu.

    Prof. Dr. Kiraz, açıklamasına şöyle devam etti: “Bunlardan en önemlisi gece yatıldığında ağrının ortaya çıkması, ağrının sabaha karşı hastayı uykudan uyandırması ve sabah kalkıldığında yaklaşık yarım saat bir saat hastanın belini hareket ettirememesidir. Bu hastalığın ortalama başlangıcı genellikle 25 yaş civarındadır. Eğer bu yaş civarında başlayan uzun süredir devam eden egzersizleri, hatta yan istirahatte artan bir bel ağrısı ile karşı karşıya iseniz Ankilozan Spondilit olabilirsiniz. Hemen bir romatolog başvurmanız sizin için faydalı olur.”

    “Eğer bel ağrısı 40 yaşından önce başladıysa ve 3 aydan uzun sürüyorsa burada iltihaplı ve romatizmasına bağlı bir ağrının olabileceğini mutlaka aklına gelmesi gerekir.” vurgusu yapan Prof. Dr. Kiraz, “Bu ağrının en önemli özelliği hareketle azalması, uzun süre istirahat etmekte artmasıdır. Eğer bir ağrı gece yatınca oluyorsa, sabaha karşı özellikle artıyorsa; gece bazen hastayı uykudan uyandırıyorsa, sabah kalkıp hareket etmekte ağrıları azalıyorsa iltihaplı bel romatizmasına bağlı bir ağrı olabileceği mutlaka akla gelmesi gerekir. Bu hastalığa bağlı ağrının bir diğer önemli özelliği de bazen sağ kalça bazen sol kalça ağrıları vurabilmesidir. Yani yer değiştiren kalça ağrısı olabilmesidir.” ifadesini kullandı.

    “İlk öğrendiğimde psikolojim bozuldu”

    Profesyonel dansçı ve AS hastası olan Serkan Polat, 16 yaşından itibaren vücudunda ağrıların olduğunu anlatarak, özellikle bel ağrısı yaşadığını söyledi. Konservatuarda dans bölümünde eğitim aldığını aktaran Polat, uzun süre tanı konulmaya çalışıldığını belirtti. Polat, ağrıdan geceleri uyumakta zorlandığını ifade ederek, yaşadıklarını şöyle anlattı: “16 yaşında ağrılarım başladı. Ankilozan Spondilit ile yola çıktım ama 16 yaşından 27 yaşına kadar bir teşhis konulamadı. Sultans of the Danse da yer aldım. Kasığımdan sakatlandım ve MR’da kalça kemiğimdeki ağrılar üzerine konuştuk. Tetkikler sonrasında AS hastası olduğum belirlendi. İlk öğrendiğimde psikolojim bozuldu. Tedaviye başlandı. Bugün 10 sene oldu. Yüzüyorum, hayatıma dikkat ediyorum. Şu anda gayet iyiyim”

    Girne’de, 3-7 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 10. Anadolu Romatoloji Günleri kapsamında 11 panel, 15 konferans düzenlenerek, 500 kişinin katılımıyla 131 konuşmacı yer aldı.

  • Gut hastalığının önlenmesinde en önemli etken “diyet”

    Dahiliye-Romatoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gürler, “gut” hastalığının önlenmesinde en önemli etkenin “diyet” olduğunu söyledi.

    VM Medical Park Samsun Hastanesi Dahiliye-Romatoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gürler, gut hastalığı konusunda bilgi verdi. Yrd. Doç. Dr. Gürler, “Gut bazı eklemlerde ani ve şiddetli gelişen ağrı, hassasiyet, kızarıklık, şişme ve sıcaklık artışı nöbetlerine neden olan bir hastalıktır. Genellikle tek eklemi, sıklıkla da ayak başparmağını etkiler. Bununla birlikte diz, ayak bileği, ayak, el, el bileği ve dirsek eklemleri de etkilenebilir. Ayak başparmağının tutulmasına podogra denilmektedir. Nadiren hastalarda omuz, kalça ve omurga tutulumu gelişebilir” dedi.

    Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gürler, gutun genellikle şu üç safhada seyrettiğinden bahsetti: “Akut atak: Eklemde ani başlayan sıklıkla 5-10 gün süren şişme ve ağrı. İnterkritik dönem; şikayetlerin olmadığı tamamen iyileşilen bir dönem ve bunun ardından tekrar şiddetli alevlenme. Kronik gut: Pek çok alevlenmeden sonra hastalık içinde tedavi edilmediği takdirde kronikleşir ve bir veya daha fazla eklemde kalıcı ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı oluşur. Romatoid artrit denilen iltihaplı eklem romatizması ile karışabilir. Tofüslü gut: Tofüs denilen ürik asit kristallerinin bir araya toplanarak cilt altında ya da dokularda çökmesi ile oluşan birikintilerin olduğu dönem.”

    Gutun herkesi aynı şekilde etkilemediğini söyleyen Gürler, “Bazı insanlar hayatları boyunca bir tek atak geçirirler ve bundan başka hiçbir problem oluşmaz. Bazılarında ise zamanla eklemlerde hasara ve ağrıya yol açan şiddetli kronik ataklar görülür. Gutun kesin kür sağlanan bir tedavisi yoktur ancak hastalık önlenebilir. Uygun tedavi alevlenme sıklığınızın azalmasına, hatta alevlenmelerin tamamen kesilmesine ve eklem hasarlarının gelişmesine engel olabilir” diye konuştu.

    Hastalığın herhangi bir yaşta ortaya çıkabileceğini söyleyen Gürler, “Genellikle ilk atak 40-50 yaşlar arasında ve sıklıkla erkeklerde görülür. Ancak kadınlarda da ortaya çıkabilmektedir. Özellikle menopoz dönemine girmiş olanlarda artış göstermektedir” şeklinde konuştu.

    Gut hastalığının nedenleri

    Gut hastalığının nedenleri hakkında da bilgi veren Gürler, “Hemen hemen tüm gut hastalarında hiperürisemi adı verilen kanda ürik asidin yüksekliği durumu söz konusudur. Fakat hiperürisemik tüm kişilerde gut gelişimi gözlenmemiştir. Hiperürisemiye neden olan etkenler ise böbreklerin yeteri kadar ürik asit atılımı gerçekleştirememesi ve vücutta aşırı miktarda ürik asit üretimidir. Vücutta ürik asit miktarını artıran bazı yiyecekler guta neden olabilir. Bunlar kırmızı et, deniz ürünleri ve bakliyattır. Ayrıca tansiyon yüksekliğinde kullanılan, vücuttan sıvı atılımını sağlayan ilaçlar da ürik asidin atılım kabiliyetini azalttığı için gut ile ilgili rahatsızlıklara sebebiyet verebilmektedir. Bunlarla birlikte alkol, kilo gibi çevresel faktörler ve kalıtımsal etkenler de önemli gut hastalığı nedenleri arasındadır” dedi.

    Tanı ve tedavi

    Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gürler, hastalığın tanı ve tedavisi konusunda ise şunları söyledi:

    “Gutta tanı doktorunuzun sizi muayene etmesi ve şikayetlerinize ilişkin sorular sormasıyla konur. Gut hastası olanların yoğun proteinli bir yemek sonrası veya bir travmadan sonra ekleminde çok ağrı hissetmesi ve iyileşmesinin umulandan uzun sürmesi durumunda bunun sıradan bir eklem hastalığı olmayabileceğini, gut atağı ihtimalini göz önünde bulundurması gerektiğini unutmamalıdır. Vücut sistemini rahatsız eden herhangi bir olay gut atağını başlatabilir. Bu tip akut ataklar açısından tetikte olmak önemli. Çünkü tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar yararlı olur. Tedavisi ise esas olarak ilaç tedavisi ve diyet alışkanlığındaki değişiklikler olarak sınıflandırılabilir. Hedef ağrının azaltılması, akut atakta iltihap süresinin kısaltılması, tekrarlayan ataklardan korunma ve eklem hasarından korunma olarak söylenebilir. Bunların yanında çok nadir olarak cerrahi tedavi de seçenekler arasında bulunmaktadır.”

    Gut hastalığının önlenmesinde en önemli etkenin diyet olduğunu söyleyen Gürler, hastalıktan korunmak için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “Obezite yani aşırı şişmanlık kan ürik asit düzeyini yükseltir. Eğer yüksek kilolu iseniz doktorunuzla kilo vermek için görüşünüz. Beslenmenizde sınırlı olunuz. Aşırı miktarda proteinden zengin beslenme kan ürik asit düzeyini artıracaktır. Ürik asit miktarını yükseltecek besinler için doktorunuzla görüşünüz. Çay ve kahve kullanabilirsiniz. Alkol kullanmayınız. Fazla miktarda alkol alımı kan ürik asit düzeyini ve gut atakları sıklığını artıracaktır. Bol sıvı alınız. Az sıvı alımı böbreklerinizde ürik asit kristallerinizin birikimine neden olacaktır.”

  • Beyin pili ile parkinson hastalığının saatini geri almak mümkün

    Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Zırh, beyin pili ile parkinson hastalığının saatini geri almanın mümkün olduğunu söyledi.

    Zırh, parkinson hastalığının genellikle vücudun bir tarafında ön planda olmak üzere ellerde ve ayaklarda titreme, hareketlerde yavaşlama, yüz hatlarında donukluk, kaslarda sertlik ve küçük adımlarla öne doğru eğik olarak yürüme güçlüğü ile ortaya çıktığını söyledi.

    Parkinson hastalığının tanısının klinik bulgularla konulduğunu belirten Zırh, “Özellikle yaşı ilerlemiş hastalarda vücudun bir tarafında daha ön planda olmak üzere ellere “para sayar” tarzda titreme, hareketlerde yavaşlama, kolların vücut salınımına iştirak etmemesi ve vücuda yapışık olarak yürünmesi; bakışlarda donuklaşma ve yüz mimiklerinde azalma ile birlikte “maske yüz” diye ifade edilebilen yüz hali, küçük adımlarla ve öne eğilerek yürüme bu hastalığın başlangıç safhasında olunabileceğini düşündürmeli ve hastalar bir nöroloji uzmanına başvurmalıdırlar” dedi.

    Parkinson hastalığında başlangıç tedavisinin ilaç tedavisi olduğunu kaydeden Zırh, “Parkinson hastalarının önemli bir kısmının medikal tedaviye iyi cevap verdiğini dile getirdi. Parkinson’da hastaların yüzde 80-85’i başlangıçta tedaviye iyi cevap vermişler ise ilaç tedavisiyle uzun süre hayatını sorunsuz sürdürebiliyorlar. Bu hastalarda tedavide daha fazla doz ve daha sık ilaca rağmen hasta açılıp rahatlayamazsa, ilaç tedavisinin sağladığı iyilik saatleri giderek azalıp, hastalar günün önemli bir kısmını tutuk olarak geçirirlerse veya ilaçların yerinde duramama, çırpınma ve dans eder gibi istem dışı hareketlere yol açan yan etkileri artarsa, bir başka deyişle artık ilaç tedavisi bir yerde tıkanırsa, işte o zaman ameliyat seçeneğini düşünüyoruz ve hastalara beyin pili ameliyatını uyguluyoruz. Beyin pili ameliyatı tıp dilinde “nöromodülasyon” dediğimiz, beyin içerisine yerleştirdiğimiz ince elektrotlar ile hastalıktan sorumlu bölgelere elektrik akımı vererek hastalık bulgularını düzeltmeye çalıştığımız bir tedavi yöntemi. Bu yöntem ile beyindeki hedef bölgelerdeki hücrelerin aktivitelerini baskılayabiliyor, ya da uyarabiliyoruz. Verdiğimiz akımı bilgisayar aracılığı ile kontrol edip programlayabildiğimiz için de tamamen geri dönüşümü olan, kontrol edilebilir ve ayarlanabilir bir tedavi yöntemi olma özelliği taşıyor. Beyin pillerinin hastalara sağladığı katkıyı “hastalığın saatini geri almak” diye tanımlayabiliriz. Yaklaşık 10 yıllık bir Parkinson hastasını ameliyat ettiğimizde hastayı hastalığının birinci ikinci senesine geriye getirebiliyoruz. Bu değişim ayakkabısını bağlayamayan, çatalını tutamayan, gömleklerini ilikleyemeyen, sosyal hayattan kopan, işini gücünü artık yapamayan, başkalarının yardımıyla yaşantısını sürdürmek zorunda olan çoğu hastanın günlük yaşantısına geri dönebilmesi, kendi başına yaşayabilmesi; önemli bir kısmının mesleklerine geri dönüp onu tekrar icra edebilmesi anlamına gelmekte. Beyin pili ameliyatı hastaların titreme, yürüme güçlüğü, tutukluk, katılık, yavaşlık gibi yakınmalarının hemen tamamına yarar sağlayabilmekte. Sanılanın aksine titremesi olmayan, sadece katılığı ve hareket yavaşlaması olan hastalar da beyin pili tedavisinden yarar görmekte. İlaç tedavisine yeterli yanıt vermeyen, şiddetli titreme nöbetleri geçiren veya şiddetli ilaç yan etkileri nedeni ile ilaçtan eskisi gibi yarar göremeyen Parkinson hastalarında beyin pili, başarılı sonuçlar veriyor. Tedavinin sağlayabileceği yarar genelde hastaların yüksek doz ilaç tedavisinden ilaç yan etkileri olmaksızın kazanabilecekleri yarar ile paralellik göstermekte. Bu ameliyatları hasta uyanık iken, konuşa konuşa ve hasta ile karşılıklı yardımlaşarak yapıyoruz. Ameliyat masasında hastaların başında lokal anestezi ile iki taraflı birer küçük delik delerek buradan ilerlettiğimiz elektrotlar vasıtası ile “Mikroelektrot Kayıt ve Stimülasyon Tekniği” denilen yöntem ile beyindeki hedeflerimizi hata payı olmaksızın buluyoruz ve bu noktalara iki taraflı ince birer beyin pili elektrotu yerleştiriyoruz. Bu elektrotları da birer uzatma kablosu ile cilt altından geçirip göğüste kalp pili gibi cilt altına yerleştirdiğimiz bir pil kısmına bağlıyoruz. Tabii ki bütün sistem beyin içerisinde ve cilt altında bulunuyor ve dışarıdan bir şey görülmüyor. Hastalar ameliyat sırasında birkaç adet uyuşturucu iğnenin ağrısından başka ağrı ya da sızı duymuyor; ameliyat sırasında fıkra anlatıp şarkı söyleyebiliyorlar” dedi.

  • Prof. Dr. Uluğ: “Gebelik sırasında kanser hastalığının anlaşılması çok zor”

    İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ulun Uluğ, gebelik sırasında kanser hastalığının anlaşılması çok zor olduğunu söyledi.

    Uluğ, hamilelik süresinde kanser olduğunu öğrenen hastalara yapılan müdahale ve hastalığın bebeğin sağlığını nasıl etkilediğine yönelik önemli açıklamalarda bulundu.

    Her 2 bin gebede bir kanser hastalığı görüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Ulun Uluğ, “Burada en büyük sıkıntı hamilelik sürecinde kanseri teşhis etmekte bazen zorlanmamız. Gebelik birçok değişiklik getirdiği için kanseri saklayabiliyor. Mesela gebelerin ateşlenmeleri olurken kanser hastalarının ise vücut ısıları artar. Kanser olan insanlarda kilo kaybı olur, gebede ise kilo alımı olduğu için onu baskılayabilir” diye konuştu.

    Gebelik sırasında en fazla görülen kanser türünün meme kanseri olduğunu belirten Ulun Uluğ, diğer sık görülen kanser türlerinin ise hematolojik rahatsızlıklar, lenfoma kanseri ve rahim ağzı kanseri olduğunu söyledi.

    “Gebelerin vücutlarını çok iyi takip etmeleri gerekiyor”

    “Anne adayının kanser olduğu bazen doğumdan sonra anlaşılıyor” diyen Uluğ aynı zamanda, “Burada en önemli şey hekimlerden çok hastalara düşüyor. Vücutlarını çok iyi takip etmeleri ve vücutlarında meydana gelen değişiklikleri doktorlarına söylemeleri gerekiyor. Özellikle hastaların kendi kendilerini meme muayenesi yapmaları ve memede herhangi bir değişiklik olduğu zaman muhakkak doktorlarına bildirmeleri gerekiyor. Yumurtalıkta bir kitle varsa zaten biz bunu ultrason sırasında anlayabiliyoruz. Rahim ağzı kanserinde ise gebelik sırasında kanamalar, akıntılar görülebilir. Bu da bizde şüphe uyandıran belirtiler arasındadır. Hematolojik dediğimiz kan ile ilgili problemlerde ise hastaların kan tahlillerindeki kan profillerinde bazı hücrelerin çok fazla arttığını ya da azaldığını görüyoruz. Bunlar da bizi kanser konusunda şüphelendiren diğer belirtilerdir” dedi

    Kanser anne karnındaki bebeğe geçer mi?

    Gebe kalmayı planlayan anne adaylarının bu sorunlarla karşılaşmaması için smear testi yaptırmaları gerektiğine dikkat çeken Uluğ, kanserin anne karnındaki bebeği nasıl etkilediğini değerlendirdi. Uluğ, “Bazı cilt kanserleri türlerinde kanser hücreleri prezanteden geçip bebeğe geçebilir. Ama bunlar çok istisnai durumlar. Boşu boşuna insanları tedirgin etmeye gerek yok” şeklinde konuştu.

    Kanser hastası gebeye uygulanabilecek tedavi yöntemlerinin kanserin türü ve hastalığın ilerleme aşamasına göre değişiklik gösterdiğini ifade eden Uluğ, “Burada kanseri tedavi etmek için cerrahi bir yöntem uygulayabiliriz. Gerekli kontroller yapıldığı zaman ne bebeğe ne anneye zarar vermeden hatta erken doğuma bile yol açmadan cerrahi işlem gerçekleştirebiliriz. Ama asıl sıkıntı cerrahi işlemden sonra bazı olgularda kemoterapi ya da radyo terapi vermemizin gerekmesi. Radyo terapi maalesef veremiyoruz çünkü bütün vücuda verileceği için bebeği etkileyebilir. Dolayısıyla bunu kapsam dışı bırakıyoruz. Kemoterapi ise henüz şüpheli bir durum. Bazı araştırmalarda gebelik sırasında kemoterapi alanların bebekleri üzerinde olumsuz etki olmadığı görülmüş. Fakat bu çok sınırlı olan çalışma şu an için çok güvenli değil. Ama belki 5 yıl 10 yıl sonra farklı şeyler söyleyebiliriz. Burada yapılması gereken şey cerrahi işlemden sonra kemoterapiye başlamak için bazı kanser türlerine bir boşluk, bir faz bırakmak. Bu fazı mümkün olduğunca uzun tutup, hamileliğin ilerlemesini beklemek ve bebek dışarıda yaşayabilecek kapasiteye geldiği zamanda bilerek erken doğurtarak annenin hemen kemoterapiye başlatmak. Bu da tamamıyla geniş bir ekibin beraberce stratejik olarak vermesi gereken bir karardır” ifadelerini kullandı.

  • Tiroid Hastalığının Asıl Nedeni İyot Eksikliği

    Dünyada en yaygın hastalıklarından biri olan tiroid hastalıkları beraberinde birçok rahatsızlığa yol açabiliyor.

    Medicana Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Hasan Küçükyılmaz, Tiroid hastalığının gelecekte tedavi edilmesi zor olan hastalıklara sebep olduğunu belirtti. Tiroid hormonunun büyüme ve gelişmede önemli rol oynadığını belirten Dr. Küçükyılmaz, vücutta tiroid hormonu sentezi için yeterli miktarda iyot alınması gerektiğini belirtti. Yiyecek, tuz ve su ile iyodun alındığını belirten Dr. Küçükyılmaz, Tiroid hormonlarının vücut ısısını dengeleyen önemli faktör olduğunu ve karbonhidrot metabolizmasını önemli oranda etkilediğini ifade etti.

    Küçükyılmaz, tiroid hormonun insan vücudundaki 15 etkisini şöyle sıraladı:

    “Isı oluşumunu artırır, Büyüme ve gelişmeyi sağlar, insülin salgısı artar, glukoz metobolizmasına değişik etkileri var, Trigliserid, kolesterol miktarını azaltır, bazal metobolizma hızı artar, vitamin gereksinimi artar, oksijen kullanımı artar, kalp hızı, kalp akımı, kalp debisi artar, solunum hızı artar, nabız basıncı artar, protein yıkımı artar, kemik yıkımı artar, mide bağırsak hareketleri artar. adet süresini artırır”.

    KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR VE GEBELİĞİ OLUMSUZ ETKİLİYOR

    Tiroid hastalıklarının en sık görüleni olan Hipotiroide orta yaşlarda daha sık rastlandığını belirten Dr. Hasan Küçükyılmaz, Hipotiroidin kadınlarda daha fazla görüldüğünü belirtti. Dr. Küçükyılmaz sözlerine şu şekilde devam etti: “Yeni doğum yapmış kadınlar, önceden guatrı olanlar, ailesinde tiroid hastalığı olanlar, 50 yaşın üzerinde kadınlarda hipotiroid daha sık görülür. Şeker hastalarında bazı bağışıklık sistemi hastalarında Lityum ve benzeri ilaçları uzun süre kullananlarda hipotiroid sıklığı daha fazladır” şeklinde konuştu.

    Günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen Hipotiroid rahatsızlığının belirtilerini Dr. Küçükyılmaz şu şekilde sıraladı: “Kabızlık, ciltte kuruma, ciltte soluk bir renk alma, ilerleyici kilo kazanımı veya kilo vermede zorlanma ödem hali, ses kalınlaşması, kısılma, çatallanma, saç dökülmesi, kaşlarda dökülme, tırnaklarda kırılma, terlemede azalma, kolay yorulma özellikle ilerleyici bir bitkinlik, unutkanlık, odaklanma güçlüğü, düşünme hızında yavaşlanma, sabah yorgunluğu, anlamsız üşümeler, özellikle kadınlarda depresyon işaretleri olduğu zaman hipotiroid akla gelmeli özellikle inatçı ve gezici kas ve eklem ağrıları, uyuşma, el ve kollarda ağrı varsa hipotiroid akla gelmelidir”.

    TİROİD AZ ÇALIŞINCA HAMİLE KALMAK ZORLAŞIR

    Cinsel istekte azalma ve güç kaybının hipotiroid belirtileri arasında yer aldığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Hasan Küçükyılmaz, hipotiroide bağlı olarak gebe kalma güçlüğü, adet düzensizlikleri gibi durumlarda da tiroid bezi fonksiyonlarının kontrol edilmesi gerektiğini belirtti. Tiroidin az çalışmasına bağlı olarak hamile kalma oranının azaldığını belirten Dr. Küçükyılmaz sözlerine şu şekilde devam etti: “Tiroid az çalışınca hamile kalmak zorlaşır. Tiroid bezinin az çalışması kadının hamile kalmasını zorlaştırırken, çok çalışması da erken doğum ve düşüklere neden oluyor. Eğer kadın hamile kalmak istiyorsa hamile kalmadan önce tiroid fonksiyonları yönünden kontrolden geçmelidir. İyot sağlıklı büyüme için gerekli bir mineraldir.

    Özellikle tatlı su balıkları ve sonrasında ton balığı, mezgit, karides gibi deniz ürünlerinin yanı sıra ıspanak, soya fasulyesi, şalgam, kabak, sarımsak, kuru fasulye gibi sebzelerinde tüketilmesi gerektiğini belirten Dr. Hasan Küçükyılmaz, “Meyveler içinde çilek iyi bir iyot kaynağıdır. Yoğurt, süt, peynir, yumurta, süt ve süt ürünleri iyot bakımından zengindir. Denizden uzak yerlerde yaşayanlarda iyot eksikliği daha sık gelişir. Ayrıca, kara lahana fazla tüketirseniz iyotu tutar. İyotu tuttuğu için tiroid bezinin çalışmasını olumsuz yönde etkiler” şeklinde konuştu.