Etiket: Hastalığında

  • Verem hastalığında ilaç tedavisi çok önemli

    Verem hastalığında ilaç tedavisi çok önemli

    Dahiliye Uzm. Dr. Fatma Cömert, “Halk arasında verem hastalığı olarak bilinen tüberküloz, tedavisinde verilen ilaçların düzenli içilmesi çok önem taşır. İlaçlar eksik ya da düzensiz kullanılırsa hastalık iyileşmez, tedavisi güçleşebilir” dedi.

    Büyük Anadolu Hastaneleri Dâhiliye Uzm. Dr. Fatma Cömert, “Verem Eğitim ve Propaganda Haftası” dolayısıyla toplumun hastalık hakkında bilinçlenmesi tanı ve tedavisi ile ilgili bilgi sahibi olması açısından açıklamalarda bulundu. 1947 yılında kutlanmaya başlanan “Verem Eğitim ve Propaganda Haftası”, her yıl ocak ayının ilk haftasında kutlandığını belirten Uzm. Dr. Fatma Cömert, “Verem Haftası’ndaki amaç, kamuoyunun bilgilendirilmesi, toplumun verem (tüberküloz) hastalığı ve hastalıkla mücadele konusunda bilinçlendirilmesidir. Tüberküloz, halk arasında Verem Hastalığı olarak da bilinen bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüberküloz halen dünya genelinde ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Tüberküloz basili hava yolu ile bulaşır. Basilin kaynağı, tedavi görmemiş veya düzenli tedavi görmeyen aktif akciğer ve gırtlak tüberkülozu olan hastalardır” diye konuştu.

    “Tedavide ilaç faktörü”

    Hastalığın bulaşma ve tedavi yöntemleri ile ilgili açıklamalarda bulunan Dr. Fatma Cömert, “Hasta insanlardan öksürme ve hapşırma ile ortama yayılan mikrobun solunum yolu ile alınması sonucu bulaşır. Tedavi ile basil sayısı çok kısa sürede azalır. Hastaların çoğunda ortalama 2-3 haftada bulaştırıcılık yok olur. 15 günden uzun süren öksürük şikayeti, yüksek ateş, gece terlemesi, şiddetli göğüs ağrısı, iştahsızlık, hızlı kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk, İlerleyen dönemlerde kanlı balgam görülmesi gibi belirtilerle ortaya çıkar. Tüberküloz tedavisinde verilen ilaçların düzenli içilmesi çok önemlidir. Tedavide ilaçlar eksik ya da düzensiz kullanılırsa hastalık iyileşmez, tedavi durumu güçleşir. Mutlaka uzman doktor tarafından takip edilmesi gereken bir hastalıktır” ifadelerini kullandı.

  • Alzheimer Hastalığında Gündüzlü Hizmetler Çalıştayı düzenlendi

    Konya’da, ülkemizdeki gündüz yaşam evlerinin konum ve hizmetlerinin doğru standartlara kavuşması, uygun rehabilitasyon için asgari şartların ortaya konması için yönetmeliklerde gereken revizyonların tartışılması amacıyla ‘Alzheimer Hastalığında Gündüzlü Hizmetler Çalıştayı’ gerçekleştirildi.

    Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Yaşlı, Engelliler Eğitim Bakım Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Türkiye Alzheimer Derneği Konya Şube Başkanı Prof. Dr. Figen Güney, çalıştay kapsamında merkezlerde yapılmakta olan çalışmaların anlatılacağını söyledi. Güney, bundan sonraki süreçlerde de amaçlarının Türkiye Alzheimer Derneğinin önerileri doğrultusunda alzheimerde gündüzlü yaşam hizmetlerini tüm Türkiye’de yaygın bir hale getirmek ve bu amaçla bir yönerge hazırlamak olduğunu ifade etti.

    Alzheimer hastalığının Türkiye ve dünyada giderek arttığını belirten Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Haşmet Hanağası ise, “Hastalarımızın ve hasta yakınlarımızın bakıma ve desteğe çok ihtiyaçları var. Bugün de bunları konuşmak ve çözüm önerileri sunmak için buradayız” dedi.

    Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Avni Özkaya, “Öncelikli olarak büyükşehirlerde başlatılan Yaşlı Destek Programında sivil toplum kuruluşları ile birlikte yaşlılara yönelik gerek gündüz bakım gerekse de evde bakım hizmetlerinin bakanlığımız kapsamında proje dahilinde desteklenmesini öngörüyoruz” şeklinde konuştu.

    Alzheimer Gündüz Yaşam Merkezinin Konya’da çok önemli bir boşluğu doldurduğunun altını çizen NEÜ Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muzaffer Şeker, “Yaşlı Bakım Evleri çok yeni gündemimize girdi ve sosyal devlet olmanın bilinci içerisinde ciddi bir mesafe alındı ama hukuki mevzuat anlamında bakanlığın bu tür birimleri sürdürebilmek adına yapılması gereken işlemler var” diye konuştu.

    “Maddi ve manevi anlamda üstümüze düşen her şeyi yapmaya hazırız”

    Program öncesinde merkezi gezerek çalışmalar hakkında bilgi alan NEÜ Rektörü Prof. Dr. Cem Zorlu da konuşmasında merkezin yapımında emeği geçenlere teşekkür etti. Alzheimerin zor bir hastalık olduğuna vurgu yapan Zorlu, “Sağlam Türk aile yapısına sahip olduğumuz için ailelerimiz bunu yükleniyor ama bu merkezler hasta yakınlarının en azından gündüzleri yüklerini alma konusunda çok önemli. Böyle bir programın düzenlenmesinde emeği geçen önceki dönem rektörümüz Prof. Dr. Muzaffer Şeker’e ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Yeni bir rektör olarak akademik anlamda, maddi ve manevi anlamda bu konuda ne yapılması gerekiyorsa açık çek veriyorum, üstümüze düşen her şeyi yapmaya hazırız. Rabbim emeklerimizi bereketli kılsın” ifadelerini kullandı.

    Açılış konuşmalarının ardından Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu; ‘Demans Nedir? Alzheimer Hastalığı Nedir?’ konulu sunumunu gerçekleştirdi. Daha sonra Prof. Dr. Figen Güney’in ‘Gündüz Yaşam Evlerinde Verilmesi Gereken Hizmetler’ başlıklı sunumunun ardından oturumlara geçildi.

  • ‘Tromboz’ hastalığında erken tanı hayat kurtarıyor

    Kalp ve damar hastalıkları içerisinde en sinsi seyreden ve ölüme sebep olabilen hastalıklardan birisi olan, ‘Tromboz’ hastalığı hakkında, Prof. Dr. Barlas Naim Aytaçoğlu açıklamalarda bulundu.

    Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Tıp Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. Aytaçoğlu açıklamasında, Tromboz yani kan Pıhtılaşmasının, kalp ve damar hastalıkları içerisinde en sinsi seyreden ve yaşam kaybına neden olacak kadar ağır sonuçları olabilen hastalıklardan birisi olduğunu belirtti. Tromboz denilen kan pıhtılaşması ve bundan kopan pıhtı parçalarının bilhassa akciğere gidip solunum yollarının tıkanmasına neden olan emboli olduğuna değinen Aytaçoğlu, açıklamasının devamında şunları söyledi:

    “Tromboz sıklıkla bacaklarda ve baldır bölgesindeki derin toplardamarlar içerisinde görülmektedir”

    Aytaçoğlu, “Nadiren hızlı bulgu vermeyen türleri olsa da, daha çok geceleri uykudan uyandıran ve genellikle tek taraflı meydana gelen ve tıkanıklık kendiliğinden açılmadığı takdirde ilerleyen saat ve bazen gün içerisinde ağrının şiddetlenmesi ile seyreden, birlikte bacakta şişmenin görüldüğü bir tablodur. Bu hastalık yalnızca Avrupa’da yılda yaklaşık 500,000 insanın ölümüne neden olmaktadır. Bu rakam AIDS, meme kanseri, prostat kanseri ve trafik kazalarında bir yılda ölenlerin sayısının yaklaşık olarak iki katına eşittir” ifadelerini kullandı.

    Başlıca risk faktörleri olarak sigara içmek ve kilo kontrolü (Obezite)olduğunu söyleyen Aytaçoğlu, “Sigara KOAH’ın da baş nedenlerinden birisidir. Dolayısıyla sigara içmemekle bir diğer risk faktörünü de birleştirmiş oluruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişiler tromboz yönünden son derece dikkatli olmalıdırlar” dedi.

    “Hastanelerde uzun süreli yatan ya da söz edildiği gibi önemli cerrahi girişimler yapılan hastalara trombozu önlemek için varis çorabı tedavileri ya da pıhtı olmasını önlemek için kan sulandırıcı tedaviler önleyici olarak yapılmaktadır. Rahatsızlığı evde ya da bir sağlık kurumu dışında başlayan kişilerin ise problemi ciddiye almaları ve zaman yitirmeden hekime başvurmaları hem komplikasyonların önlenmesi hem de problemin ölümcül sonuçlarından korunulması bakımından çok önemlidir.”

    “En sık karşılaşılan komplikasyon tedavi sonrasında bacaklardaki derin toplardamar sisteminde kalıcı yetmezlik oluşmasıdır”

    Aytaçoğlu, “Venöz trombozun en sık karşılaştığımız komplikasyonu tedavi sonrasında bile bacaklardaki derin toplardamar sisteminde kalıcı yetmezlik tablosunun ortaya çıkmasıdır. Toplar Damarlar içerisinde bulunan ve kanın sürekli yukarıya kalbe doğru akmasını sağlayan kapakçıklar oluşan pıhtı nedeniyle hasar meydana gelir ve çalışamaz hale gelirler. Bu durumda kalbe doğru yönlenmesi gereken kan bacaklarda göllenmeye ve bilhassa diz altından itibaren ayak ve bacaklarda şişkinliklere, kronik venöz yetmezlik tablosuna dönüşebilmektedir. Bu hastalarda zaman içerisinde ayak bileği etrafında iyileşmeyen yaraların açılmasına kadar varan istenmeyen durumlar gelişebilir” diyerek açıklamalarına devam etti.

    Aytaçoğlu, “Venöz trombozun karşılaştığımız en önemli komplikasyonu ise sıklıkla ölümcül sonuçları olan akciğer embolisi (Pulmoner emboli)dir. Bilhassa diz ve kasık bölgesine kadar uzanmış pıhtıların varlığında pıhtıdan kopan parçalar sağ kalp aracılığıyla pulmoner arter denilen akciğer damarına gider ve orayı tıkar. Kan akciğere ulaşamaz ve dolayısıyla oksijenlenemez. Bu durum aynı zamanda sağ kalp kasında da, artan basınç nedeniyle yetmezliğe neden olur. Hasta ise bu tabloyu göğüste ani başlayan ağrı, nefes almada zorlanma ve hızlı nefes alıp verme ve çarpıntı olarak hisseder. Zamanında müdahale edilemeyen vak’alar nerdeyse %60-75 oranında ölümle sonuçlanır.”

    “En hızlı tanı yöntemi Renkli Dopler Ultrasonografi uygulamasıdır”

    Venöz trombozun teşhisinde en çok kullanılan en hızlı ve en pratik tanı yöntemi Renkli Dopler Ultrasonografi uygulaması olduğunu söyleyen Prof. Dr. Barlas Naim Aytaçoğlu, “Tanısı teyit edilen hastalarda ilk yaklaşım oluşan pıhtıyı eritmeyi amaçlayan kan sulandırıcı tedaviler olmaktadır. Bu tedaviler ağızdan, cilt altından ve/veya damardan yapılabilmektedir ancak ilk dozların damardan yapılması etki açısından tercih edilen bir yöntemdir. Belli bir doygunluğa ulaşıldıktan sonra ağızdan tedaviler ile devam edilebilir. Eğer hastalardaki tromboz düzeyi bilhassa kasık bölgesine kadar çıkıyorsa ve hasta erken dönemde başvurmuşsa pıhtı eritici uygulamalar ile pıhtının eritilmesi ve yine kan sulandırıcı tedavilerle tedaviye devam edilmesi mümkündür. Yine ilk 20-25 gün kadar sürede olan başvurularda hem mekanik pıhtı temizleme ve birlikte pıhtı eritici tedavi verilip tekrar kan sulandırıcı tedavilerle devam edilebilir. Ayrıca hastalar dışarıdan damarlara basınç uygulanması ve pıhtılaşmanın önlenmesi amacıyla varis çorapları kullanmaya yönlendirilebilir. Kan sulandırıcı tedaviler en az 3 ay ortalama 6 ay süreyle ve devamında hastanın durumuna göre ömür boyu olacak şekilde planlanır” ifadelerini kullandı.

    “Sadece ABD’de bu hastalığın teşhis ve tedavisine yılda yaklaşık 16 milyar dolar para harcanmaktadır”

    Pulmoner emboli varlığında ise hastaya mutlaka ekokardiyografi ve eğer mümkünse ilaçlı bilgisayarlı tomografi çekilmesi ve tanının teyit edilmesi gerekmektedir diyen Prof. Dr. Aytaçoğlu, “Eğer ekokardiyografide sağ kalpte basınç artışı meydana gelecek kadar ciddi bir emboli varsa derhal pıhtı eritici tedaviye başlanmalıdır. Ardından kan sulandırıcılarla tedavi devam ettirilmelidir. Pıhtı eritici tedavi alma olanağı olmayan hastalarda ise cerrahi yaklaşım ile pıhtının temizlenmesi alternatif olarak gündemde olacaktır. Bu durumdaki hastalarda emboliye bağlı kronik pulmoner hipertansiyon kalıcı bir komplikasyon olarak yerleşebilir. Daha ileri boyutlarda bir tıkanıklık ise doğrudan yaşama mal olacaktır” dedi.

    Aytaçoğlu “Venöz tromboz ve pulmoner emboli günmüzde o kadar yaygınlaşmışlardır ki, sadece Amerika Birleşik Devletlerinde bu hastalığın teşhis ve tedavisine yılda yaklaşık 16 milyar dolar para harcanmaktadır. Son derece ölümcül komplikasyonları olan bu rahatsızlıktan korunmak için bilhassa, risk faktörleri olan kişilerin ne gibi önlem almaları gerektiği hususunda mutlaka kalp ve damar cerrahisi uzmanları ile görüşmeleri ve arzu edilmeyecek durumların daha en başından önlenebilmesi son derece önemlidir” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.

  • Prof. Dr. Haydar Bağış’tan SMA hastalığında ‘akraba evliliği’ uyarısı

    Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haydar Bağış, genetik bir hastalık olan SMA ile ilgili, “Akraba evliliklerinden uzak durulması gerekiyor” dedi.

    Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı ve Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu Başkanı Prof. Dr. Haydar Bağış, tıbbi genetik polikliniğine SMA hastası olan birçok ailenin başvurduğunu ve bunlara genetik analiz yaptıklarını kaydetti.

    SMA Hastalarının tedavisinde kullanılan ilacın dozunun 125 bin dolar olduğuna işaret eden Genetik Uzmanı Prof. Dr. Haydar Bağış, SMA’nın genetik bir hastalık olduğunu ve bu ölümcül kas erime hastalığını engellemenin yollarından birinin ise akraba evliliklerinden uzak durmak olduğunu vurguladı.

    Prof. Dr. Haydar Bağış, “Aile içinde ve yakın akrabalarında bu tür SMA hastası bebek ve çocuklar varsa mutlaka genetik test yaptırmaları gerekir. Bu gibi aileler kontrollü çocuk sahibi olabilirler. Bunun için SMA hastalığını taşımayan embriyoların genetik analizi yapıldıktan sonra annelere transferinin yapılması gerekir. Spinal musküler Atrofi (SMA) ilerleyici kas güçsüzlüğü ve felçle sonuçlanan motor nöronların kaybı ile karakterize ciddi bir nöromüsküler kas hastalığıdır. SMA, motor nöronların hayatta kalması için gerekli olan bir protein olan SMN’yi kodlayan SMN1 genindeki genetik bir kusurdan kaynaklanır. SMA insidansı yaklaşık 10 bin canlı doğumda biridir. En öldürücü tipi SMA1 olup bebeklik çağında hastayı tutar. Kalıtım otozomal resesif geçişlidir. SMA’lıların yaklaşık yüzde 95’inde SMN1 gen defekti vardır. SMA, bebek ölümlerinin önde gelen genetik hastalıklarından biridir. Çoğu SMA vakası, SMN (motor nöronların sağkalımı) adı verilen özel bir proteinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Motor nöronların çalışması için bu proteine ihtiyaç duyar. Bu proteini kodlayan genin adı SMN1’dir. Mutasyona uğramış veya eksik SMN1 mutant geni homozigot olarak taşıyan bireyler SMN proteinini üretemez ve böylelikle motor nöronlar ölür ve SMA’ya hastalığına yol açar. SMA tip I-IV olmak üzere 4 tipi vardır. Eğer bir çocuk sadece bir ebeveynden mutasyona uğramış SMN1 genini alırsa, çocuk bir SMA taşıyıcısı olacaktır. Bu, muhtemelen çocuğun SMA belirtisi göstermeyeceği, ancak daha sonra kendi çocuğuna aktarabileceği anlamına gelir. İki SMA taşıyıcısı birey evlenirse, yüzde 25 sağlam çocuk, yüzde 50 SMA taşıyıcısı ve yüzde 25 SMA hastası çocuk sahibi olabilirler. SMA taşıyıcısı olmak nispeten yaygındır” dedi.

    Bağış açıklamasının devamında, “Akraba evlilikleri ileri kuşaklarda hastalık oluşma riskini artırır. İki taşıyıcı anne babanın her birinin otozomal resessif kalıtsal SMA formlarından etkileneceği yüzde 25’lik bir risk vardır. Genetik test prenatal olarak SMN gen delesyonlarını (prenatal genetik teşhisi) aramak için amniyosentez ve koryonik villus örneklemesi ile yapılabilir. Ebeveynler daha sonra etkilenmiş bir cenini iptal etme kararı alabilir. Embriyonun implantasyon öncesi genetik test, ailelerin bir önceki SMA hastalığından etkilenmiş çocukları olması durumunda da yapılabilir. Embriyoların, SMA’dan etkilenip etkilenmediklerini anlamak için test edilir ve SMN1 mutant olmayan embriyolar uterusa transfer edilebilir. Transfer sonrası gebelerde prenatal test ile fötüsün mutant SMN1 genini taşıyıp taşımadığı kontrol edilir.

  • ‘İnme’ hastalığında erken müdahale özürlü kalmayı engelliyor

    Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü, Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Erciyes Üniversitesi (ERÜ) ortaklığında nöroloji, acil tıp uzmanları ve İl Sağlık Müdürlüğü 112 elemanlarına ‘inme’ hastalığı hakkında bilgilendirme toplantısı düzenlendi.

    Kentte bulunan bir otelde inme hastalığında güncel tanı ve kentteki inme hastalarının tedavi sayılarını artırmak amacıyla düzenlenen bilgilendirme toplantısında konuşan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı’nda görevli Prof. Dr. Atilla Özcan Özdemir,inme hastalığının sadece felçle gelmediğini, kol ve bacak tutmaması, konuşma bozukluğu, görme kaybıyla gelen bir hastalık olduğunu söyledi. Hastalıkta erken tedavinin ilerleyen dönemlerde özürlü olarak hayata devam etmesinin önüne geçmesinde etkili olduğunu ifade ederek, “İskemi beyin damarlarından biri ya da bir kaçında oluşan tıkanması sonucu oluşan bir tablo. Bu tablo sonucu halkta en çok bilinen şey felç ama yalnızca felçle gelmiyor bu hastalar. Ani gelişen sağ kol ve bacakta tutmama, sol kol ve bacakta tutmama, konuşma bozukluğu ve görme kaybıyla gelen bir hastalık. Saniyeler içinde oluşuyor. Tabi ki burada en önemli sorun hastanın özürlü olarak yaşama devam etmesi. Bu açıdan inme sonradan oluşan özrün birinci nedeni. Ölümler için de en önemli dördüncü neden hastalıkları içinde. Bu açıdan bu hastalıkla mücadele çok önemli. bu hastalıkla mücadelede en önemli nokta, kapalı damarın ilk 4 buçuk saat içinde damardan verilen ilaçla açılması veya ilk 6 saat dilimi içinde beyin damarlarına girip pıhtının alınmasıyla hastanın gelecekteki hayatına etki etmek” diye konuştu.

    “Konuşmada bozukluk, kol ve bacaklarda tutmama ve görme kaybı oluştuğu zaman mutlaka 112’yi arayın”

    Hastalığın belirtilerini gösterdiği anda mutlaka 112’nin aranması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Özdemir, “Ciddi bir organizasyon gerekiyor. Bu tür organizasyon için gerek ekibin hazır olması, gerek 112’nin bu hastayı uygun inme merkezine taşıması gerekse sonrasındaki rehabilitasyon süreci ve yoğun bakım süreciyle bir organizasyon aslında bu. İvme organizasyonu kurmak op kadar kolay değil tabi ki. Halkın bilinçlenmesi gerekiyor, 112’nin bilinçlenmesi gerekiyor. Kayseri’de de böyle bir oluşum var. O açıdan biz de Kayseri’deki doktor arkadaşlarımızla bu konuda bilgilendirilmek için buradayız. Ama burada en önemli vurgulamak istediğimiz şey inmenin tanınması. O yüzden mutlaka herhangi ani gelişen konuşmamızda bozukluk, kol ve bacaklarımızda tutmama ve görme kaybı oluştuğu zaman mutlaka hemen 112’yi aramamız gerekiyor. Çünkü 112 hastalığı tanıdığı için uygun merkeze götürecektir. Bu açıdan halkın en fazla dikkat etmesi gereken şey böyle bir durum oluştuğu zaman 112’nin aranmasının teşvik edilmesi. Kendimiz bu tedavinin uygulanamayacağı bir yere gidersek tedavi şansını yitiriyoruz. Bu şansı yitirirsek de gelecekte maalesef özürlü olma durumuyla karşı karşıya kalabiliriz. Tedavilerle artık bu hastalıkla yüzde 50 civarında bağımsız veya hafif bağımlı yaşama ihtimalimiz var. Son yıllarda yapılan çalışmalarda çok iyi sonuçlar alındığı gözlendi” ifadelerini kullandı.

    “Beyin-damar hastalıkları dünyada en sık görülen hastalık grubu arasında”

    Erciyes Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı doktorlarından Uzm. Dr. Recep Baydemir ise beyin-damar hastalığının dünyada en sık görülen hastalık grubu arasında olduğunu dile getirerek, “Toplantımızın amacı beyin-damar hastalıklarında akut inme tedavisindeki güncel yaklaşımlar konusunda bilinci artırmak. Bilindiği üzere beyin-damar hastalıkları dünyada en sık görülen hastalık grubunda. Ölüm oranı yüksek sıralamaya sahip hastalık grubu. Bunun yanında hastayı özürlü bırakma noktasında da ciddi bir hastalık grubu arasında sayılıyor. Bu açıdan bunların tedavisi önem arz etmekte. Yakın zamana kadar akut inmelerde, yani erken dönemlerde karşılaşılan inme tedavilerinde dünyada önemli gelişmeler kaydedildi. Bunun yanında damardan verilen tedaviler ayrıca mekanik olarak pıhtının alınması gibi tedavi yöntemleri hala dünyada kullanılmakta ve ülkemizde de yaygınlaşmakta. Burada yola çıkarak biz de Kayseri ilimizdeki bu akut inme tedavisindeki hastaların bu tedavilerden faydalanma sıklığını artırmak amacıyla böyle bir çalışma başlattık. Kayseri’deki erken dönem inme geçiren hastaların tedavi almalarını sağlamak amacıyla bir farkındalık ortaya çıkarmak için ilimizde bu işlerle ilgilenen tüm arkadaşlarımızla irtibata geçerek bu işin sayısını artırmayı hedefledik” şeklinde konuştu.

    “Erken müdahaleler hastaların geç dönemdeki komplikasyonların önlenmesinde çok önemli olmaktadır”

    Erken tedavilerin hastalarda ilerleyen dönemlerde oluşacak olumsuzlukların önlenmesinde etkili olduğunu kaydeden Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. İbrahim Özcan, “Bugün burada tromboembolit olaylarda yani inmelerde acil tedavi olarak tromboliz denilen pıhtının eritilmesi ile ilgili yeni bir tedavi metodunun Kayseri Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği ve Nöroloji Kliniği doktorları ile Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve acil tıp kliniği anabilim dalının hoca asistan ve uzmanlarının eğitimleri için bulunmaktayız. İnme dediğimiz hastalık özellikle yaşlılarda, tansiyon hastalığı olanlarda, şeker hastalığı olanlarda sıklıkla tek taraflı olarak kendini gösteren bir olay. İnmenin esas sıkıntısı hastanın bir tarafının tutmaması, işlev görmemesi, konuşma, işitme, beyin faaliyetleri gibi bir sürü kişinin sosyal hayatını etkileyecek sonuçlara yol açması sebebiyledir. Özellikle kısa süreli müdahalelerle bu pıhtının eritilmesi, hastaların geç dönemdeki bahsettiğim komplikasyonların önlenmesinde çok önemli olmaktadır. Bu konuda Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Erciyes Üniversitesi olarak birlikte tüm Kayseri ve civarına daha iyi koşullarda daha iyi hizmet edebilmek amacıyla burada bulunmaktayız” dedi.

    Toplantıda Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Prof. Dr. Atilla Özcan Özdemir, katılımcılara hastalığa yaklaşım şaması sunarak hastalıkla ilgili yapılması gerekenler hakkında görüş alışverişinde bulundu.