Etiket: Hastalığı

  • Çiçek Ve Tüberkülozdan Sonra Sarılık Hastalığı Kabusu

    Türkiye’nin önemli hayvan pazarlarından olan Kastamonu’da, geçtiğimiz günlerde çiçek hastalığı ve tüberküloz salgını sonrası bu kez de sarılık hastalığı sebebiyle hayvan ölümleri yaşanıyor. Hayvan hastalıklarının, ilçeye yakın bir bölgede merada yer alan çöplükten kaynaklandığı ileri sürüldü.

    Kastamonu’nun Devrekani ilçesinde geçtiğimiz günlerde çiçek hastalığının görünmesi üzerine Devrekani Hayvan Pazarı, 1 ay süreyle karantina altına alınarak kapatılmıştı. Devrekani ilçesine bağlı Kanlıabat köyünde daha önceden ahırında çıkan tüberküloz hastalığı sebebiyle Hamide Hüseyinbaş’a ait 40 büyükbaş hayvan, Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğü ekipleri tarafından itlaf edilmişti. Ayrıca ahırı, çöplüğün yanında bulunan Kamil Uluçay’a ait işletmede bulunan 45 büyükbaş hayvandan 14 tanesinde sığır tüberkülozu hastalığı tespit edildi. İşletme, tüberküloz hastalığı nedeniyle karantina altında tutuluyor.

    Bir yandan çiçek ve tüberküloz hastalığıyla mücadele sürerken, diğer yandan da çöplükten bulaşan bakteriler nedeniyle büyükbaş hayvanlarda sarılık hastalığının görüldüğü belirtildi. Devrekani’ye bağlı Habeşli köyünde bazı işletmelerde sarılık hastalığı nedeniyle çok sayıda hayvanın telef olduğu öğrenildi.

    TELEF OLAN HASTALIKLA HAYVAN, KÖPEKLERE ATILDI

    Devrekani’nin Sazyaka Mahallesinde ikamet eden Ali Uyrukçuoğlu, iki hafta önce hayvan pazarından satın aldığı iki adet büyükbaş hayvanından bir tanesinin hastalanarak telef olduğunu belirterek, “Evimizin önünden bir dere geçiyor. O dereden geçen pisliklerden dolayı insanlarımız ve hayvanlarımız hasta oluyor. İki hafta önce hayvan pazarından iki tane hayvan aldım. Bir tanesi hastalandı ve mundar öldü. Diğeri de ahırda hasta ve başka hayvanlarımızda hastalıklı. Bizim ahırımızda hastalıktan dolayı 5-6 tane hayvanımız telef oldu” dedi.

    İlçe merkezinden geçen derenin bir an önce yapılmasını isteyen Ali Uyrukçuoğlu, “Uzun zamandır bu dere yapılacak diye bekliyoruz. Bu dere pislik içerisinde, bizde burada yaşamaya çalışıyoruz. Bu dere, Dikmen tepesinden çöp alanından akıyor. Ayrıca burada Devrekani ilçesinin lağımı akıyor. Bu derede her şey var, her türlü pislik var” diye konuştu.

    Telef olan hayvanı yakından inceleyen Veteriner Hekim Mete Tunoğlu ise, “Hastalıklı bu hayvan köpeklere atılmış. Ayrıca geceleyin yaban hayvanları, kurtlar, kuşlar gibi hayvanlarda bu hastalıklı hayvanı yiyecekler. Daha sonra ayak patilerine bu bakteriler bulaşıyor ve meralarda geziyorlar. Bu meralarda ot yiyen bütün hayvanlara bu bakteriler bulaşıyor. Bu yüzden hayvanların bulundukları ortamlara bu hastalıklı hayvanların atılmaması gerekiyor” şeklinde konuştu.

    “HABEŞLİ KÖYÜNDE, SARILIK HASTALIĞI BAŞ GÖSTERDİ”

    Devrekani’ye bağlı Habeşli köyünün çöplüğün yakınlarında yer alan bir köy olduğunu söyleyen Veteriner Hekim Mete Tunoğlu, “Burada hayvanlarda kan işeme, sarılık ve böbrek yetersizliğine yol açan hastalıklar mevcuttur. Bu yüzden, bu evlerde her ahırda en az 2-3 tane hayvan telef olmuştur. Bu hayvanlar, yakın bir zamanda Ekim ayı içerisinde hayvanlar öldü. Buda merada bulunan çöplüğü hayvan ölüleri atıldığı için hastalıklar bulaştı. İlçemizde sadece şap, brucella, çiçek değil, bütün zoonoz hastalıklar yer yer bulunuyor” ifadelerini kullandı.

    Çöplüğün, ilçeye 2-3 kilometre yakınlıkta Dikmen bölgesinde yer aldığını ifade eden Tunoğlu, “Bu çöplüğe evsel atıklar, tıbbi atıklar, mezbahana atıkları yani her türlü atıklar atılıyor. Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan ölüleri atılıyor. Devrekani mezbahanesinde kesilen hayvanların atıkları dahil atılıyor. Burasının sakıncalı olmasının sebebi, ilçenin en geniş mera yani otlak alanının tam ortasında olmasıdır. Burada çöplüğün üzerine yağan yağmur suları, ilçenin önemli derelerinin beslendiği alanın üst tarafında kalmasından dolayı bu çöplükten derelere su karışıyor. Bu yüzdende çöplüğe yakın bölgelerde veya derelerin geçtiği alanlardaki işletmelerde hayvanlarda çeşitli hastalıklar görülebiliyor. Bu derelerden bir tanesi Habeşli köyüne doğru gider. Habeşli köyünde de bu çöplükten bulaşan sarılık, yanıkara, enternasyonal hastalıkları, hayvanlara bulaşabilmektedir. Diğer bir dereden de akan sulardan dolayı bir işletmede tüberküloz hastalığı mevcuttur. Balabanlar köyünde 2011 yılında enternasyonal hastalığı Mehmet-Uğur Aydın kardeşlerin çiftliğinde 7 tane hayvanları hastalıktan ötürü öldü. Bölgemizde sadece tüberküloz, şap, brucella hastalıkları gözükmüyor, bunun dışında pek çok bulaşıcı hastalıklar görünebiliyor. Çünkü çöplüğe ölen hayvanların atılması, evsel ve tıbbi atıkların atılması nedeniyle çöplükte üreyen bakteriler, meralara bulaşıyor. Bunun dışında ölü hayvanları, akşamları kurt, ayı, tilki gibi yabani hayvanlar yiyor. Bu hayvanlara bulaşan bakteriler, meraları gezdikleri yerlere hastalıkları bulaştırabiliyor. Buda, meralarda otlayan hayvanlara hastalıkların bulaşmasına neden oluyor. Özellikle hayvansal atıkların ve hayvan leşlerinin, mera alanlarına atılmaması büyük önem taşıyor, bu tür hayvansal atıkların ve hayvan leşlerinin mutlaka imha edilmesi ya da toprağa gömülmesi gerekiyor. Bu çöp alanı buradan kaldırılmadığı sürece, bu bölgede verimli bir hayvancılık yapılamaz yani hayvan sahipleri, bir süre sonra hayvancılığı bırakmak zorunda kalır” açıklamasında bulundu.

    “HAYVANLARDAKİ BAZI HASTALIKLAR, İNSANLARA DA BULAŞIYOR”

    Devrekani’de, birçok antibiyotiğe dirençli, kuluçka süresi 10-12 gün olan akut ve kronik solunum yolu enfeksiyonlarının mevcut olduğunu ifade eden Tunoğlu, “Sıkıntı veren hastalıklar sadece şap, çiçek, tüberküloz değil, dirençli pastirölle, Enfeksiyöz Sığır Rhinotraheiti (IBR) hastalığı, sarılık ve yanık ara etkenleri bölgemizde mevcuttur. Bununla da ilgili önlemler alınmak zorundadır. En önemlisi de çöplerin mera alanlarına atılmamasıdır. Çöplerin imha edilecek tesislerde imha edilmesi gerekmektedir” dedi.

    Hastanelerde özellikle diyaliz ünitelerinde kullanılan tıbbi atıkların, çöplüğe atılmaması gerektiğine işaret eden Tunoğlu, şöyle konuştu: “Oradan da insanlara ve hayvanlara bulaşan leptospira etkenleri, çöpe hayvanları yemeye gelen ineklere, oradan da hayvan sahiplerine bulaşmaktadır. Çöpe komşu olan köylerde, örnek verecek olursak eski Kanlıabat köyü muhtarı şu anda böbrek yetersizliğinden dolayı diyalize girmektedir. Bu köyde 50-60 yaşlarında birçok insanda böbrek yetersizliği nedeniyle diyalize girmektedir. Ayrıca başka köylerde de diyalize giren insanlarımız vardır. Buda hayvanlardan insanlara bulaşıp, leptonlarını ve böbreklerini bitiren leptospira etkenlerinden hastalanmalarından kaynaklanmaktadır”

    “ÇÖPLÜĞE YAKIN BİR AHIRDA, TÜBERKÜLOZ HASTALIĞI VAR”

    Çöp sularının ilk geçtiği ahırda yer alan Kamil Uluçay’ın ahırında şu anda tüberküloz hastalığının bulunduğunu aktaran Tunoğlu, şunları söyledi: “Kamil Uluçay’da tüberküloz ile mücadele altındadır. Kemal Tepeli’nin daha önceden 300-400 büyükbaş hayvanı vardı fakat hayvanlarını suladığı yalaklara bu çöpün altından geçen derelerden temin ettiği için ahırındaki hayvan sayısı düşmüş durumdadır. Kamil Tepeli, hayvanların ekonomik giderlerini bile sağlayamıyor. Bizim, hayvancılığımıza bu çöplük sürekli zarar veriyor. Hayvancılığın gelişmesinin beklendiği bir ilçede sürekli hayvan hastalıklarından ötürü hayvancılık küçülüyor. Yabani ve evcil hayvanlar ile insanlar, bu çöplük yüzünden tehdit altında bulunuyor. Yaban hayvanları nedeniyle buradan hastalıklarda çevreye bulaşıyor. Çünkü burası yarı orman yarı mera şeklinde bir yer”

    Devrekani’ye bağlı Doğuörcünler Köyünde ikamet eden İsmail Çirişoğlu, 1995 yılında öğretmenlikten emekli olduktan sonra hayvancılığa başladığını belirterek, “1995 yıllarında hayvancılık çok güzeldi. Akşam aldığınız hayvanı sabah kar ile satabiliyordunuz. Hayvanların satışında hiçbir zorluk yoktu. Misal, 400 TL’ye aldığınız koyunu 4 ay sonra kuzusunu 450 TL’ye satarken, koyunu da yine aldığınız paraya satabiliyordunuz” dedi.

    Hayvancılığın revaçta olmasından dolayı 1995 yılında emekli olduktan sonra Devrekani’den 20 bin metrekare arazisi ve 200 koyun kapasiteli büyükbaş hayvan ahırını satın aldığını ifade eden Çirişoğlu, “2004 yılında Trakya’dan 47 adet kıvırcık koyun satın aldım. Bu koyunlar, yılda iki defa kuzu yapıyorlar. Genelde çoğu çift kuzu doğuruyor. Bu yıl sert bir kış olmadı. Yağmur yağıyordu. Bende bu yağmura rağmen koyunları dışarı çıkartıp merada gezdiriyordum. Ondan mı kaynaklandı nereden kaynaklandı bilemiyorum ama koyunlar doğum yapmaya başladı. Koyunlar, bir tane sağlam iki tane ölü yavru atıyor. Koyunlar, doğumuna 5 gün kala 10 gün kala bu ölü yavruları atıyor. Böyle baya bir zayiat verdim. Doğum yapacak 50 koyundan 150 kuzu doğdu, bu 150 kuzudan ancak 50 tanesi yaşadı. Gerisi hep öldü. Daha sonra ahıra baktılar, koku yok, ahır ilçeye bir kilometre uzaklıkta, yeri de iyi. Kuzunun birisini aldılar ve Ankara’ya gönderdiler. 15 gün sonra ölü doğan kuzuların herhangi bir hastalığı yoktur diye rapor geldi. Koyunlar, çöplük denilen mıntıkaya alıştı. Çöplüğü, öyle bir çöpler atılıyor ki ne ararsanız var. Tıbbi atıklarda var. Koyunun bir tanesi zehirlendi. Koyundan şüphelendim ve veteriner hekimi getirdim. Koyunu sırtımda taşıdım. Ne kadar ilaç kullandıysam da koyunu yaşatamadım. Bundan sora bir zayiat vermeye başladım. Önüne geçemedim. Bende iyice bıktım. Koyuna, sabahleyin bakıyorsunuz yatacak yeri gayet müsait, arazi müsait çöplükten gelince koyun, bakıyorsunuz sabaha kadar şişmiş ve ölmüş. Koyun mosmor olmuş. Bende bir süre sonra bu hastalıklardan bıktım. Ne kadar ilaç kullandıysam baş edemedim. Bende, hastalıkla baş edemeyince bir süre sonra elimde kalan 100 koyunu sattım ve bankaya olan borcumu ödedim. Ben, artık bu işi bırakıyorum dedim” diye konuştu.

    “ÇÖPLÜK YÜZÜNDEN TESİSİMİ KAPATMAK ZORUNDA KALDIM”

    Devrekani’deki tesisinin bir süre kapalı kalmasından sonra 2009 yıllarında tekrar hayvancılık yapmaya karar verdiğini söyleyen Çirişoğlu, “Kredi çekmek için banka ile görüştüm. Bankaya ahırı ipotek verdim, Ankara’da bulunan 200 bin TL değerindeki daireleri ipotek verdim. Bununla birlikte 4 tanede kefil verdim. 7 yıl taksitli kredi kullandım. Bana koyunları alıp gel dediler. Bende, 280 koyun alıp Devrekani’ye geldim. Bana, bankadan 120 bin TL kredin çıktı dediler. Ben, bu parayı hiç almadan koyunları aldığı kişiye devrettiler. Elimde biraz daha para vardı ve koyunların sayısını 350’ye çıkardım. Bir tanede koyunlar için hanımıyla birlikte çoban tuttum. Geçtiğimiz yıla kadar bu koyunlara baktım. Hastalıkla baş edemeyince bir süre sonra koyunları satmaya karar verdim. Koyunları satınca 470 koyun çıktı. Bende, bu tesisi kapatmak zorunda kaldım” ifadelerini kullandı.

    Büyük uğraşlar sonunda severek yaptığı 500 bin TL değerindeki ahırını çöplük nedeniyle satmak zorunda kaldığını sözlerine ekleyen Çirişoğlu, şöyle devam etti:

    “Çöplük denilen yerde buğday atıkları nedeniyle ilk yeşillik buralarda çıkıyor. Çöplükte pisliğin ve hastalıkların haddi hesabı yok. Çöplüğün merada işgal ettiği arazi, 30 dönüm civarında vardır. Bir sürü atık madde, mermer tozları, evsel ve tıbbi atıklar çöplüğe atılıyor. Bu çöplükte sular birikiyor. Koyunlar, bu biriken suları içiyor. Bu bir zehirdir. Ben, hala bu hayvancılıktan merakımı alamadığım için istemeye istemeye hayvancılığı bıraktım. Bana, aslında çöplüğün civarında bulunan ahırda hayvancılık olmaz dediler. İki dairede satsan zararını kurtarmaz dediler. Bende öylece koyunları sattım. Ben, bu yüzden çöplüğün oradan kaldırılmasını istiyorum. Benim, bu yüzden ahırım boş duruyor. Çöplükten akan su nedeniyle temiz suları da berbat ediyorlar. Çöplükten akan sular, dereye katışıyor. Bu dereler, mikrop akıtıyor. Bu yüzden buralarda çok kişi, büyükbaş veya küçükbaş hayvanlarını satıp çiftliğini kapatmak zorunda kaldılar. Bu sebeplerden ötürü özene bezene aldığım ve yaptığım 500 bin TL’lik ahırı çöplük nedeniyle satmaya mahkum oldum. Çöplüğün kaldırılmasını şiddetle istiyorum. Bu, 500 koyunu ben üç yıl yapabildim. Bu çöplüğün kaldırılmasını bütün hayvancılık için zaruridir.”

    Ayrıca iki hafta önce Kastamonu’da yaklaşık 15 tane büyükbaş hayvanın, tüberküloz hastalığı nedeniyle itlaf edilmişti. Geçtiğimiz günlerde Çiçek ve Tüberküloz hastalığından hayvanların ölmesi İhlas Haber Ajansı tarafından haber yapılmıştı. Ancak ölü hayvan görüntülerinin olmasına rağmen Kastamonu Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü yetkilileri doğru bilgi vermek yerine haberleri yalanlamıştı.

  • Varis Hastalığı Çoğunlukla Öğretmenlerde Görülüyor

    Özel Eskişehir TSG Anadolu Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emin Can Ata, çoğunlukla öğretmenlerde görülen varis hastalığının tedavi süreci ve korunma yöntemlerini anlattı.

    Op. Dr. Emin Can Ata, varisin bacaklardaki toplardamarların genişleyerek normal fizyolojik işlevini kaybetmesi sonucunda meydana gelen bir toplardamar rahatsızlığı olduğunu belirtti. Hastalığın başka bir deyişle bacaktaki hipertansiyon hastalığı olduğunu ifade eden Ata, “Toplumda yaklaşık olarak yüzde 20 oranında görüldüğü tahmin edilmekte olup, en yaygın tipi spider ven (örümcek ağı) şeklinde olanlardır. Sadece kozmetik sorunlara yol açar. Diğer varis tiplerinde ise hastalarda ciddi ağrılar, yanmalar ve kaşıntı gibi yakınmalar olabilmektedir” dedi.

    “HER 3 VARİSLİ HASTANIN 2’SİNDE AİLESEL GEÇİŞ GÖRÜLÜR”

    Varis oluşumunda kalıtsal faktörler çok önemli olduğunu aktaran Op. Dr. Emin Can Ata, ailede varis hastalığının olması, diğer bireylerde görülme ihtimalinin oldukça arttırdığını söyledi. Dr. Ata, “Her 3 varisli hastanın 2’sinde ailesel geçiş görülür. Ayrıca hormonal farklılıklardan dolayı, hamilelikte ve doğum kontrol hapı kullanımı sırasında varis daha sık görülür. Kadınlarda daha sık görülmesinin sebepleri bunlardır. Ayrıca bazı ırklarda daha fazla görülmesi varisin kalıtsal rolünün göstermektedir. Aşırı şişman kişilerde ve hamilelerde varis daha çok ortaya çıkar. Uzun süre hareketsiz ayakta duran ya da oturan kişilerde varis görülebilir. Bu durum varisin nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir ve mesleği gereği bu şekilde yaşayan öğretmen, iş adamı/kadını, pilot, hostes, doktor, hemşire, sekreter, memur, ev kadını gibi pozisyondaki kişilerin dikkat etmesi gerekir. Uzun süre araba ya da uçak yolculuğunun yapılması, sağlıklı kişilerde bile ayaklarda şişliğe ve toplardamarlarda yetmezliğe yol açmaktadır. Bunların dışında sıcak su, toplardamarların pıhtılaşıp tıkanması sonucu varis gelişebilir. Sıcak banyo ve kaplıcalar varisli kişiler ve varis riski taşıyanlar için zararlıdır” ifadelerini kullandı.

    “VARİS HASTALIĞIN BELİRTİLERİ FARKLILIK GÖSTEREBİLİR”

    Dr. Ata, varis hastalığının birkaç şekilde ortaya çıkabileceğini ve hepsinde aynı belirtilerin görülmediğine dikkat çekerek, “Örneğin cildin iç kısmındaki kılcal damarların kırmızı-mor renkteki çizgilerle ağ halini alması şeklinde görülen varislerde sorun sadece fiziksel görünümden ibarettir ve belirtiler çok hafif seyreder. Fakat varisin toplardamarlarda yani büyük damarlarda görülmesi sonucu belirtiler belirgin ve rahatsız edicidir. Sıklıkla bacaklarda ortaya çıkan bu tip variste, bacaklarda ağrı, ödem, kramp şeklinde ağrı, lekeler, sıcaklık hissi, toplardamarlarda tıkanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar” diye konuştu.

    VARİS HASTALIĞI NASIL MEYDANA GELİR?

    Op. Dr. Emin Can Ata,varis hastalığının hangi nedenlerden dolayı meydana geldiğinden de bahsederek, şöyle devam etti:

    “Varis, hareketsiz yaşam tarzına sahip, bu şekilde uzun müddet ayakta duran ya da oturan kişilerde sık görüldüğü için mümkün olduğu kadar bu durumdan kaçınmak gerekir. Bacakların rahatlaması için ayaklar havaya kaldırılmalı ya da baldır kasları için bacakların oturarak da olsa hareket ettirilmeleri gerekir. Ayakların ve bacakların dinlenirken biraz yukarıda olması hem rahatlık sağlar hem de koruyucudur. Bunun için yatağın ayak tarafı yükseltilebilir. Düzenli egzersiz, spor yapmak birçok hastalığı önlemede etkili olduğu gibi, varis oluşumunun da engellenmesi için oldukça etkilidir. Her gün bir saat yürümek çok faydalıdır. Bu şekilde kilo almanın da önüne geçilebilir. Unutmamak gerekir ki şişmanlık da varise neden olur. Yüzme, soğuk su ile bacakların ovulması faydalıdır. Fakat sıcak su varisin oluşumunu ve ilerlemesini kolaylaştırır. Bu yüzden sıcak sulardan kaçınmak gerekir. Ayrıca çok dar kotlar zararlıdır. Kasların hareketini engelleyebilir. Sigara ve alkolü az da olsa azaltmak gerekir.”

    VARİS HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Ağrı: Bu ağrı tüm bacağı ve özellikle diz altı bölgeyi etkileyen derin, künt ve bacağa ağırlık hissi veren bir ağrıdır. Uzun süre ayakta kalmakla artar ve bacağı yukarı kaldırmakla azalır. Yorgunluk ağrısı olarak da ifade edilebilir.

    Kaşıntı: Bacak kaşınabilir ve sıcaklık, yanma hissi ve bazende zonklama olabilir. Genelde varisli damarların üzerinde olur ve yaygın bir his olmasa da bazen cilt değişiklikleri olduğunda ayak bileğine sınırlı olabilir.

    Ayak bileğinde şişme: Özellikle akşamları, sıcak havalarda veya adet dönemlerinde ayak bileklerinde hafif, orta bazen de ileri dereceli şişlikler belirir.

    Gece krampları: Yaygın bir şikâyet olup varis harici kalsiyum, magnezyum eksikliği, kansızlık, huzursuz ayak sendromu gibi durumlarda da karşımıza çıkabilir. Uzun süreli ayakta kalmak veya oturmak, adet dönemleri ve sıcak havalarda ağrı, kaşıntı, şişme, dolgunluk, gece krampları yakınmaları artar ve bu da varis hastalığı tanısını destekleyen önemli bir durumdur.

    Bacaklarda yorgunluk, gerginlik hissi

    Yüzeyel tromboflebitler: Yüzeyel varisli toplardamarların yüzeysel pıhtılaşması sonucu üstünde bulunan cildin enflamasyonuna (bakteri olması gerekmeden oluşan vücudun bölgesel cevabıdır) neden olur. Kendiliğinden oluşabileceği gibi toplardamara hafif bir travma, hareketsizlik veya uzun süreli yolculuklar sonucu da oluşabilir. Gizli tümörler gibi diğer nedenler de unutulmamalıdır. Akut dönmede cilt kızarık, sıcak ve çok hassastır. Aradan zaman geçince sert hassas olmayan damar üzerinde kalıntı ciltte renk değişikliğine neden olur. Sonuçta toplardamar yeniden açılabilir (rekanalize) ve süreç kendini tekrarlayabilir.

    Ayak bileği cilt değişiklikleri: Bu değişiklikler hafif hemosiderin pigmentasyonundan (renk değişikliği), varis egzamasına, lipodermatoskleroz ve açık yaraya (ülser) kadar değişebilir.

    Kanama: Yüksek ayak bileği basınçlarının olduğu durumlar da hassas cilde hafif bir travma olduğunda büyük kanamalar olabilir. Benzer şekilde belirginleşmiş bir damara olan bir travma da aşırı kanamaya neden olabilir.

    Varis hastalığı klinik, etiyoloji, anatomi ve oluşan patolojik (KEAP sınıflaması) durumlara göre farklı şekillerde tedavi edilmelidir.

    1.Medikal tedavi: Varis hastalığına bağlı ağrı, şişlik, yanma ve kaşıntı gibi şikâyetlerin giderilmesinde yararlıdır ancak oluşan varisleri tedavi etmez.

    2.Kompresyon (varis çorabı): Medikal tedavi ile beraber kullanıldığında varis hastalığına bağlı semptomları daha etkili düzeyde düzeltir, yeni varislerin engellenmesinde yardımcı olur ancak varisleri yok etmez.

    3.Klasik Varis Operasyonu: Genel yada spinal anestezi altında hastalıklı varis damarların tamamının çıkartılma işlemidir. Birkaç adet 1-3cm büyüklüğünde kesiler gereklidir.

    4.Mikro Flebektomi: Lokal anestezi ile küçük varislerin minik kesilerle çıkartma tekniği.

    5.Skleroterapi ve Köpük Tedavisi (İğne Tedavisi): Varis damarların içine sklerozan madde verilerek varislerin yok edilmesi. Bu teknikte bacağa hiç kesi yapılmıyor.

    6.Lazer ve Radyo Frekans Ablasyon: Lazer tedavisinde temel prensip hastalıklı damara özgü dalga boyundaki enerji uygulamasıyla hastalıklı damarı devre dışı bırakmaktır. Lazer tedavisinin yüzeysel (cilt) varislerinde ve halk arasında iç varis diye bilinen varis tipleri olmak üzere iki değişik uygulaması vardır. İşlemin yapılmasına engel teşkil edecek damar yapısı mevcut olmayan her hastaya uygulanabilir. Yani lazer kateterinin girebildiği ve ilerletilebildiği her vakada kullanılabilir. Günümüzde bu teknik giderek klasik varis operasyonunun yerini almaktadır.

  • Yalovalılara Diyabet Hastalığı Anlatıldı

    Yalova Üniversitesi ve Devlet Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma ve Diyet Klinikleri iş birliği ile düzenlenen konferansta, diyabet hastalığı ve insülin kullanımındaki yenilikler masaya yatırıldı.

    Karizma İş Merkezi’nde bulunan Yalova Üniversitesi Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (YÜSEM) Konferans Salonu’nda düzenlenen programa katılanlara diyabet ölçümü yapıldı. Yalova Üniversitesi Rektörü Niyazi Eruslu, “Yalova Üniversitesi olarak bölgenin meselelerini çözmek ve bunları halka anlatmak için çeşitli organizasyonlar düzenliyoruz. Çeşitli hastalıklar ve sağlık problemlerini dile getirmek istedik” dedi.

    Yalova Üniversitesi Termal Meslek Yüksekokulu Dahiliye ve Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Can, diyabette insülin tedavisi konusunu, Dahiliye ve Gastroenteroloji Uzmanı Prof Dr. Aytaç Atamer, diyabette gastrointestinal sistem tutulması konusunu, Yalova Devlet Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Dr. Savaş Karataş, Türkiye’de diyabet sıklığının artış sebeplerini, Uzman Diyetisyen F. Ebru Atabay ise, diyabet ve tıbbi beslenme tedavisi konusunu ele aldı.

    Can, ikinci tip şeker hastalığında ilaçlar yetersiz kaldığında insüline geçilmesi gerektiğini söyledi. Can, “Türkiye’deki şeker hastalarının yüzde 64’ünün son üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1C değeri yüzde 7’nin üzerinde, yani diyabet tedavileri yetersiz. Bu tip hastaların çeşitli vitaminlere, reyting başarısı yüksek diyet programlarına, doğal olduğunu iddia eden bitkisel ürünlere umut bağlayıp insülinden kaçmaları lüzumsuz. Ülkemize ileriki yıllarda gelmesi beklenen insülin degludec etken maddeli yeni insülin iğneleri ile haftada iki veya üç defa insülin yaparak kan şekerini kontrol altına almak mümkün olacak. Yani eskisi gibi hastanın her gün insülin yapmasına gerek kalmayacak. Haftada sadece 3 defa yapılan insülin degludec şu an İngiltere’de bulunmaktadır” dedi.

  • Çağımızın Hastalığı: Obezite

    Aşırı şişmanlık ya da obezite çağımızın en sinsi ve en tehlikeli kronik hastalığı.

    Obezite ve Genel Cerrahi Uzmanı Doç.Dr.Osman Yıldırım, obezitenin tehlikelerini, tedavisini ve hangi hastalara obezite cerrahisini önerdiklerini tüm detayları ile açıkladı.

    Obezite ve Genel Cerrahi Uzmanı Doç.Dr. Osman Yıldırım, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) obeziteyi ‘Vücutta hastalıklara neden olacak biçim ve oranda anormal, fazla miktarda yağ birikmesi’ olarak” tanımladığını belirterek, “Morbid Obeziteyi ise ortaya çıkardığı ölümcül sorunlar nedeniyle, yaşamı ciddi olarak tehdit eden ileri derecede şişmanlık olarak tanımladı ve Vücut Kitle İndeksi (VKİ) 40’ın üstünde olanlar morbid obez olarak kabul edilir. vücutta yağ oranı ortalama olarak kadınlarda yüzde 25-30, erkeklerde ise yüzde 15-20 olmalıdır” dedi.

    Osman Yıldırım, obezitenin vücudun tüm sistemlerinde bozukluğa yol açtığını ve uzmanların obez kişilerin yaşıtlarına göre 12-15 yıl daha az yaşadığını ifade ederek, obezitenin, Tip 2 Diabetes Mellitus (Şeker hastalığı), hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, yağ metabolizması bozuklukları, uyku apnesi, reflü, cinsel bozukluklar, kemik ve eklem sorunları, solunum sistemi bozuklukları gibi birçok hastalığa neden olduğunu da belirtti. “Obez hastaların dış görünümleri bozulduğu için bu hastaların sosyal yaşam ve ruh sağlığı da bozulmakta, depresyon gibi birçok sorunlar ortaya çıkmaktadır” diyen Dr.Yıldırım, obez hastalarda meme ve kalın barsak kanserleri gibi bazı kanser türlerinin daha çok görüldüğünü de sözlerine ekledi.

    OBEZİTE TEDAVİSİ NASIL OLMALIDIR?

    Dr. Yıldırım, obezite tedavisinde diyet, egzersiz, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi seçenekleri gibi seçenekler olduğunu belirterek, tedavide diyet ve egzersizin büyük rolü olduğunu da sözlerine ekledi. Dr.Yıldırım, “Öncelikle hastalar yaşam tarzını değiştirmelidir. Hastalar iyi bir beslenme eğitimi almalı, bu konudaki yanlışları öğrenmelidir. Egzersiz mutlaka hayatın içinde yer almalıdır diye tavsiyelerde bulundu”. Tüm bunlar yetersiz kaldığında belli grup hastalarda ilaçlar denenebilir diyen Dr.Yıldırım, “Ancak bunların da çoğunun ciddi yan etkileri tespit edilmiş olup, günümüzde hala çok etkili, yan etkisi az bir ilaç yoktur. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki morbid obezite tedavisinde cerrahi dışı yöntemlerle kalıcı kilo verme oranı yüzde 2 civarındadır. Günümüzde morbid obezitenin kalıcı ve etkin tedavisi cerrahidir” dedi. Obezite tedavisi tamamen bir ekip işidir diyen Dr.Yıldırım, endokrinoloji, genel cerrahi, psikiyatri, beslenme ve diyet uzmanlarından oluşan bir ekip hastayı değerlendirmeli, tedavi yöntemini belirlemelidir” dedi.

    HANGİ OBEZ HASTALARA CERRAHİ TEDAVİ ÖNERİLİR?

    Dr.Yıldırım, “Vücut Kitle İndeksi (VKİ)= 40 kg /m2 ve üzeri olan morbid obez hastalarda ek bir yandaş hastalık olmasa bile ve Vücut Kitle İndeksi (VKİ) =35-40 kg/m2 arasındaki obez hastalarda hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, Tip 2 Diabetes Mellitus (Şeker hastalığı), hiperlipidemi, uyku apne sendromu vb. hastalıklardan en az birinin varlığında cerrahi tedavi endikasyonu vardır” dedi.

    Ameliyat ile her şeyin bitemediğinin altını çizen Dr.Yıldırım “Ameliyat hastaya büyük bir şans sunuyor. Hasta mutlaka kontrollerini yaptırmalı, tavsiyelere uymalı, yeni bir yaşam tarzı benimsemelidir. Vitamin ve mineral takviyelerini unutmamalıdır. Diyet ve spor hayatın bir parçası olmalıdır” dedi.

  • İnsülinle Diyabet Hastalığı Ölümleri Azaldı

    Medical Park Antalya Hastane Kompleksi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Esin Şanlı Sayın, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü nedeniyle diyabet hastalığında insülin tedavisinin yeri ve önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

    Diyabet tedavisinde amacın, normale yakın kan şeker düzeylerini sağlayarak diyabete bağlı erken ve geç dönem komplikasyonların engellenmesi olduğunu belirten Medical Park Antalya Hastane Kompleksi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Esin Şanlı Sayın, “Diyabet tedavisinin en önemli yapı taşı olan insülin, 1921 yılında keşfedilmiştir. 1922 yılında tedavide kullanılmaya başlanılması üzerine diyabete bağlı ölümlerde belirgin azalma olmuştur” şeklinde konuştu.

    “İNSÜLİN HORMONU GLİKOZ DÜZEYİNİ NORMALE GETİRİR”

    İnsülin’in pankreas bezinden salgılanan ve kan şeker düzeylerini kontrol altında tutan bir hormon olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Sayın, “Diyabeti olmayan bireylerde gıda alındıktan sonra parçalanan glikoz (şeker), pankreastan insülin hormonunun salgılanmasını uyarır. İnsülin hormonu kanda yükselen glikoz düzeyini normale getirir. Diyabet hastalığında bugün için nedenini tam olarak bilemediğimiz bir nedenden dolayı pankreas bezinden yetersiz insülin salgılanır. Bunun sonucunda kandaki şeker düzeyleri yükselir” dedi.

    “DİYABET TEDAVİSİ HEKİMİNİZLE, SİZİN KONTROLÜNÜZDEDİR”

    İlaç tedavisine rağmen kan şeker düzeyleri kontrol altına alınamayan hastaların insülin tedavisi gördüğünü vurgulayan Sayın, “Bunun dışında tip 1 diyabetliler, gebeler, kronik karaciğer ve böbrek nakli yapılan hastalar, ciddi travma, operasyon ya da enfeksiyon geçiren hastalar, yüksek şeker komasıyla hastaneye başvuran hastalarda da mutlaka insülin tedavisi uygulanmaktadır. Diyabet tedavisi hekiminizle birlikte sizin kontrolünüzdedir” diye konuştu.

    “İNSÜLİN EN HIZLI KARIN BÖLGESİNDEN EMİLİR”

    İnsülinlerin etki sürelerine göre hızlı, kısa, orta ve uzun etkili insülinler olarak sınıflandırıldığının altını çizen Uzm. Dr. Sayın, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Hızlı ve uzun etkili insülin karışımları, karışım insülinler olarak adlandırılmaktadır. Hangi tip insülinin kullanılacağı hastaya göre hekimi tarafından belirlenmektedir. İnsülin deri altına uygulanır. Kollar, karın ve bacaklar insülin uygulama yerleridir. İnsülin en hızlı karın bölgesinden emilir. İnsülin tekrar kullanılabilen insülin kalemleri veya kullanıma hazır insülin kalemleri ile uygulanır.”

    “SEÇİLECEK TEDAVİ ŞEKLİ HASTADAN HASTAYA DEĞİŞMEKTEDİR”

    İnsülin tedavisinin kaç tipi olduğu hakkında da açıklamalarda bulunan Uzm. Dr. Sayın, “İnsülin tedavisi ilaçlarla birlikte günde tek doz kullanılabileceği gibi günde 2-3 ya da 4 kez uygulanan tedavi tipleri de mevcuttur. Seçilecek tedavi şekli hastadan hastaya değişmektedir. İnsülin tedavisinin yan etkilerini ise; hipoglisemi olarak adlandırılan kan şeker düzeyinin 60mg/dl’nin altına düşmesi, kilo artışı ve alerjik reaksiyon olarak sıralayabiliriz” dedi.

    “İNSÜLİN TEDAVİSİ, DİYABET TEDAVİSİNDE ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP”

    İnsülin tedavisinin korkulacak bir tedavi olmadığını söyleyen Uzm. Dr. Sayın konuşmasını şöyle tamamladı:

    “İnsülin tedavisi, diyabet tedavisinde çok önemli bir yere sahiptir. Gelişen teknolojiyle kullanılan iğne uçları sanıldığının aksine çok ince ve kısadır. Dolayısıyla enjeksiyonlar ağrısızdır. Erken dönemde başlanan insülin tedavisiyle pankreas bezi dinlenmeye alınmakta ve erken dönemde sağlanan iyi kan şeker kontrolü ile diyabete bağlı komplikasyonlar da belirgin azalma sağlanmaktadır. İnsülin tedavisinde hastanın uyumu çok önemlidir.”