Etiket: Hastalığı

  • Çağın hastalığı: Uykusuzluk

    Uzmanlar, 3 aydan uzun süren uykusuzluğun “insomnia” hastalığının haberci olduğunu söyledi.

    VM Medical Park Bursa Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Ertuğrul Uzar ve Psikiyatri Uzmanı Uz. Psk. Ebru Öztepe Yavaşçı, ‘uykusuzluk’ hakkında nörolojik ve psikolojik değerlendirmelerde bulundu. Uykusuzluğun (insomnia) çok sık görülen ve çok ciddi ekonomik kayıplara sebebiyet veren bir rahatsızlık olduğunu ifade eden Uzar, “Uykusuzluk, uykuya dalmada zorluk, uykunun bölünmesi ve tekrar uyuyamama veya istenilenden önce uyanma durumudur. Toplumda hastaların çok büyük bir kısmı teşhis konmaksızın çaresiz halde kalmaktadırlar. Uyku, aşırı endişe ve çökkün duygu durumu gibi birçok iç faktörlere hassastır. Dış faktörler olarak geçici stresler, hastalık, kaza, evlenme, boşanma, eğitim, meslek edinme, gelir seviyesinde azalma, işsiz kalma, aşırı gürültü, yüksek veya düşük ısılar, rahatsız yatak, yüksek rakım, ‘jet lag’, ilaç bırakma, alışık olunmayan şartlarda uyuma en sık görülen sebeplerdir” dedi.

    Bazı uykusuzluk problemlerinin psikiyatrik bozukluklar olmaksızın ortaya çıktığını ifade eden Uzar, “Ayrıca, bazı ilaçlar, madde kullanımı, huzursuz bacak sendromu, vücudun herhangi bir yerinde ağrı, bilekte sinir sıkışması, sinir damarlarında etkilenme (polinöropati), vardiyalı iş uyku bozukluğu, ‘jetlag’ uykusuzluğun sebepleri arasındadır. Keyif amacıyla alınan ilaç veya madde kullanımı, alkol ve kafein de uykusuzlukta rol oynayabilir. Huzursuz bacak hastalığı, kişinin uykuya dalma sırasında ayaklarda huzursuzluk, ağrı, yanma veya anormal hisler sonucu ayaklarını hareket ettirmek ve dolaşmak ister ve bu yüzden uykuya dalamaz. Yetişkinlerin yaklaşık üçte birinde yıl içinde bir veya daha fazla dönem uykusuzluk problemi belirlenmiştir. Toplumda yüzde 10-15 kişide uykusuzluk mevcuttur. Yaşla birlikte uykusuzlukta artış gösterir. Ayrıca özellikle ileri yaşta görülen Alzheimer hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi hastalıklarda uykusuzluk sık görülür. Tedavi edilmeyen uykusuzluk ciddi olarak sosyal ve mesleki problemlere, dikkat dağınıklığı ve hafızada bozulmaya sebep olur. Bazı depresyon ilaçları uykusuzluğun yanı sıra uykuda bacakları hareket ettirme isteği ayaklarda huzursuzluk ve uykuya dalmada güçlük yapabilir. Uykusuzluğu olan kişinin tam bir nörolojik muayene ve psikiyatri konsültasyonu yapılmalıdır. Hastalardan uyku günlüğünü doldurması istenir. Gün içi kısa gündüz uykuları veya değişken yatma/uyanma saatlerinin tespiti için önemlidir. Tanı konduktan sonra hastaya davranışlarını düzeltme, altta yatan nedeni ortadan kaldırma ve uygun ilaç tedavisi verilir. Hastanın uykuda ayakları hareket ettirme huzursuzluk ayaklarda ağrı varsa uyku testi yapılması gerekir” şeklinde konuştu.

    Psikiyatri Uzmanı Uzm Psk. Ebru Öztepe Yavaşça ise, “Uyku ölümün kardeşi olarak biliniyor. Uyku ile yapılan uzun çalışmalar sonucunda ilk kez 1978 yılında “Sleep” adıyla dergi çıkarılmış ve 1979 yılında da American Sleep Disorders Association (ASDA) uyku ve uyanıklık bozukluklarının tanı sınıflamasını yayınlamıştır. Uyku bozukluklarının oldukça geniş bir yelpazesi vardır. Bu yelpazenin bir parçası olan insomnia ve psikiyatrik bozukluklardaki uyku değişiklikleri ruh sağlığında en önem arz eden durumlardır. İnsomnia, uykuya dalma, uykuyu sürdürme ve sonlandırmaya ilişkin, dinlendirici olmayan uyku olarak kabul edilmektedir. Bu özelliklerin her biri insomnia tanımı için yeterli olmakla birlikte, bunların hepsi bir arada da olabilmektedir. Aslında insomnia ile kastedilen şey, kişilerin yeteri süre ve zaman diliminde uyuyamadığı için dinlenemediği ve yeni bir güne hazır olamadığı durumlar olarak tanımlanabilir. Burada vurgulanması gereken diğer bir nokta da uyku sorununun işlevselliği bozması ve başka bir nedene bağlı olarak oluşmamasıdır. İnsomnia tanısı koyarken uyku sorununun bir aydır devam etmesi de önemlidir. İnsanların yüzde 50’si yaşamlarının bir döneminde insomnia sorunu yaşamaktadır. Bunların yarısı uyku sorunlarının ciddi boyutta olduğunu ifade eder. İnsomnia yüzde 10-20 oranda ağır ve kalıcı olur. Türkiye’de ortalama yüzde 22 oranında insomnia varlığı tespit edilmiştir” dedi.

    Kaliteli bir uyku için alınan tedbirlere uyku hijyeni dendiğini ifade eden Yavaşçı, “Uyku hijyeni için uyku öncesi mutat alışkanlıklar belirlenmeli. Mesela yatmadan 1 saat önce duş almak ya da kitap okumak gibi. Yatak, televizyon seyretmek, yemek yeme gibi işler için kullanılmamalı. Yatak odası rahat olmalı; oda ısısının azlığı çokluğu, gürültü, ışık gibi. Farklı yerlerde yatmamaya özen gösterilmeli. Eğer gündüz uyunursa 15-20 dakikadan daha uzun olmamalı. Uyanınca yatakta uzun süre kalınmamalı” diye konuştu.

  • Türkiye’de her 10 kişiden 7’sinde sindirim sistemi hastalığı var

    Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serhat Bor, Türkiye’de her 10 kişiden 7’sinde sindirim sistemi hastalığı olduğunu söyledi.

    Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 33. Ulusal Gastroenteroloji Haftası 22-27 Kasım 2016 tarihleri arasında Regnum Carya Hotel, Belek, Antalya’da gerçekleştirildi. Temel yaşam desteği, Motilite, Gastroözofageal Reflü Hastalığı kurslarının verildiği kongreye bine yakın doktor, hemşire, teknisyen ve öğrenci katıldı.

    Konularında söz sahibi Türkiye’den 197 ve yurt dışından 10 konuşmacı ve oturum başkanının görev aldığını belirten Ulusal Gastroenteroloji Haftası Kongre Başkanı Zeynel Mungan, kongrede yabancı konukların bulunduğundan dolayı memnun olduğunu söyledi.

    “Gastroenteroloji uzmanı sayısında Avrupa’da sonuncuyuz”

    Kongrede sindirim sistemi hastalıklarının önemine değinen Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serhat Bor, toplum için bu denli önemli bir rahatsızlığa karşı, Türkiye’de gastroenteroloji uzmanı sayısının gititkçe azaldığına dikkat çekerek, “Avrupa ülkelerinde 100 bin kişiye düşen -g sayısı incelendiğinde, Türkiye yüzde birin altında olan tek ülke durumundadır. Avrupa ülkelerinde gastroenteroloji uzmanı sayısı incelendiğinde, Türkiye yüz binde birin altında olan tek ülke durumundadır. Bu oran, Macaristan’da yüz binde 20, İtalya’da yüz binde 8, Belçika’da yüz binde 6, Avusturya’da yüz binde 5, Fransa’da yüz binde 5, İsrail’de yüz binde 4, Portekiz’de yüz binde 4, Romanya, İsveç ve İsviçre’de de yüz binde 3 iken Türkiye’de yüz binde 0.9’dur. Bu oran daha da düşmeye başlamıştır” dedi.

    “10 kişiden 7’sinde sindirim sistemi hastalığı var”

    Türkiye’de her 10 kişiden 7’sinin sindirim sistemi hastalığı bulunduğunu belirten Dr. Bor, “Sindirim sistemi hastalıkları son derece önemli bir hastalık gurubu. Türkiye’de her 10 kişiden 7’sinde sindirim sistemi hastalığı olduğu öngörülmektedir. Reflü sıklığı yaklaşık yüzde 23, kabızlık sıklığı yüzde 9, altına büyük abdest kaçırma oranı yüzde 3,5, hassas bağırsak hastalığı sıklığı yüzde 15’tir. Bu hastalıkların yanı sıra safra taşı, hepatitler, kanserler de sık görülen sindirim sistemi hastalıklarıdır” diye konuştu.

    Türkiye’de sindirim sistemi için 100 milyon ilaç tüketiliyor”

    Türk Gastroenteroloji Derneği İkinci Başkanı Prof. Dr. Kadir Bal da, Türkiye’de tüketilen ilaç miktarı hakkında önemli detayları paylaştı. Hastaların genelde hekime görünmeden başka hasta referanslarıyla ilaç alımı yaptığına dikkat çeken Prof. Dr. Kadir Bal, “”Midedeki asitin azaltımını sağlayan ilaçlar 1980 yılının ortalarından itibaren kullanılıyor. Sindirim sistemi için kullanılan ilaç sayısı Türkiye’de 100 milyon iken bunun 60 milyonunu bu ilaçlar oluşturuyor ve bu ilaçların yüzde 40’ı reçeteyle satılırken, yüzde 60’ı reçetesiz satılmakta. Bu ilaçları birisi alıyor, başkasına söylüyor ve o da onu kullanmaya başlıyor” dedi.

    “70 milyon insanda bu bakteri var”

    Tüm dünyanın yarısında, Türkiye’de de yaklaşık 70 milyon insanda görülen bir bakteriden bahseden Bal, insanlarda bu bakteriyi tedavi etmenin mali açıdan imkansız olduğunu söyledi. Ülser oluşumunda etkin olan bakterinin helikobakter pilori olduğunu söyleyen Bal, “Ülser oluşumuna oldukça etkin. Her kişide mutlaka gastrit yapıyor. Ama bunların hepsini öldürebilir miyiz? Şuanda böyle bir gücümüz yok çünkü Türkiye genelinde bu bakterinin görülme oranı, ülkemiz nüfusunun yüzde 83-85 araları. Türkiye nüfusu 80 milyon olduğuna göre yaklaşık 70 milyon insanı bu ilaçlarla tedavi edemeyiz. Çünkü çok yüklü bir maliyet getiriyor” ifadelerini kullandı.

    “Aşırı kilo verme karaciğerde yağlanmayı arttırıyor”

    Karaciğer yağlanması konusunda bilgiler veren Türk Gastroenteroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Birol Özer yağlı karaciğer hastalığının, çağdaş toplumların hastalığı olduğunu söyledi. Alkol kullanımı dışında kalori alımının karaciğer yağlanmasına neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özer, “Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı; ağır alkol gibi sebeplerin bulunmadığı durumlarda karaciğerde yağlanma olmasıdır. ADYKH, karaciğerde sadece yağlanmanın olduğu ADYK ve yağlanmaya karaciğer inflamasyonunun eşlik ettiği ADYK hepatiti olmak üzere iki alt gruba ayrılır. Normalde karaciğerde yağ yok mu var tabi ki. Ancak yüzde 5 oranında. Kilolu hastalar bizlere geliyor. Alkol dışı sebeplerle yağlı karaciğer hastalığı durumu 100 kişiden 20 sinde var” dedi.

    Karaciğer yağlanmasının önüne geçmek için tedavi seçeneği olarak kilo vermeyi işaret eden Prof. Dr. Özer, “Kimse diyet yapmak istemiyor. Biz bunu diyet ve egzersiz ile düzeltebiliriz. Ayda 3-4 kilo vererek yapabiliriz. Çok hızlı kilo vermek karaciğerde yağlanmayı arttırıyor. Beslenme konusunda da uyarılarda bulunan doktor, aldığınız kaloriyi azaltacaksanız” şeklinde konuştu.

    Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Serhat Bor, şunları söyledi:

    “Endoskopik bazı işlemlerde SGK maliyeti arttırıcı bazı önlemler alıyor. Tabiî ki maliyet azaltılmalı ama bunun halk sağlığına yönelik sorunlarına dikkat etmeliyiz. bana kansızlıkla gelen hastaya ben hem midesine hem kalın bağırsana bakmak zorundayım. 55 yaşında midede bir şey bulamazsam, aynı seyansla bağırsağına bakıp çıkayım. Ama SGK ikinci işlemin yüzde 30’unu ödüyor. Hastayı yoğun bakıma aldık, ciddi felçli hasta en az 4 hafta yutamayacak. Bu hastalarda en önemli vefat nedeni beslenme bozuklukları, her şeyi etkiliyor. Artık mideye endoskopla basit bir lokal anesteziyle biz bir tüp takıyoruz. Aile için inanılmaz bir konfor bu. Ama yoğun bakıma geldi bir hasta yutamıyor. Bu hastaya yoğun bakımda yattı ve yoğun bakımdan çıktıktan sonraki süreçte de yapılan hiçbir işlemi paket dışında ödemiyor SGK. Ödemeyince bizim arkadaşımız riske giriyor midesine bir tüp takıyor. Hekim kendini sorguluyor, hastane kendisini sorguluyor. Özel veya devlet hastanesi fark etmiyor. Ben bir işlem yapıyorum, hizmet veriyorum, ciddi bir ödeme yapıyorum, elemana ödüyorum, endoskopiye ödüyorum, kite ödüyorum. Ciddi bir para o kit. Sonunda bana bir kuruş girdi bile yok. Ben bunu niye yapayım? Yaparsam kamuyu zarara sokuyorum. Bu da kabul edilemez. Bu konuda SGK’nın bizleri muhatap almasını istiyoruz. Biz Türk Gastroenteroloji’nin ana derneğiyiz, çatı derneğiyiz. SGK’da bir grup kişinin oturup da, belli konu alanında kim olduğunu bilmediğimiz bir takım arkadaşlarla aldığı kararların bu ülkenin halkına olumsuz dönmesini istemeyiz.”

    Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hale Akpınar ise toplumun yüzde 15’inde görülen iltihaplı bağırsak hastalığının özellikle gelişmiş ülkelerde görüldüğünü ve Türkiye’de de 60 bin kişide bu rahatsızlığın varlığını gösterdiğini söyledi.

    Dr. Hale Akpınar şunları söyledi:

    “Genelde 15-30 yaş arasında görülüyor. İki türü bulunmakta ülseratif ve chron hastalığı olarak. Şikayetler ise yakınma birisi karın ağrısı diğeri ishal. Özellikle ishalleri kanlıysa, halsizlik kilo kaybı, kansızlık oluyor. Endoskopi en büyük tanıma aracı. Bu hastalık kronik bir hastalık.”

  • Çocuklarda miyop hastalığı artıyor

    Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Başmak, son 10 yılda yaşanılan elektronik devrim sonucu, 2050 yılında dünyada iki kişiden birinin miyop olacağını söyledi.

    Dünyada en çok görülen göz hastalıklarının başında miyopinin geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Hikmet Başmak, miyopinin görülme oranının alarm verircesine yükseldiğini ifade etti. Prof. Dr. Başmak, “Normalde Türkiye’de ve dünyada her dört kişiden birisi miyoptur. Ancak miyopi salgını olarak adlandırabileceğimiz bu durum sonucu, 2050 yılında dünyada her iki kişiden birisinin miyop olacağı hesaplanmaktadır. Her 10 miyoptan birisinde gözlük ihtiyacı 6 dioptri’den (numara) büyüktür. Yüksek numaralı gözlük ihtiyacına sahip kişilerde glokom, retina dekolmanı, sarı nokta hastalığı, myopik retina hastalığı, katarakt, göz tembelliği ve şaşılık gibi göz hastalıkları daha fazla görülmektedir. Dolayısı ile artan miyopi görülme oranları ile bu hastalıklar genel bir sağlık problem oluşturacaktır” dedi.

    Hastalık elektronik devrimin sonucu meydana çıktı

    Prof. Dr. Hikmet Başmak, miyop hastalığının artmasının yaşanılan elektronik devrimin sonucu olduğuna dikkat çekerek, şu ifadelere yer verdi:

    “Son 10 yılda yaşadığımız elektronik devrim sonucu çocuklar çok erken yaşta cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi elektronik cihazlarla tanışmaktadırlar. Gelişme çağındaki çocukların erken yaşta yakına bakarak vakit geçirmelerinin miyopi oluşumuna yol açtığı düşünülmektedir. İnsan gözü sonsuzu yani uzağı net görecek şekilde yaratılmıştır. Atalarımız, kırda, bayırda meyve toplayarak veya avlanarak vakit geçirirlerdi. Böylece uzağa odaklanarak göz sağlıklarını korurlardı. Oysa modern yaşam biçimi ile birlikte bebeklerimizi hastahanede küçük odalarda doğuruyoruz. Şehir yaşamının getirdiği apartman dairelerindeki küçük kutu gibi odalarda büyütüyoruz, sonrada küçük yaşta ellerine elektronik oyuncaklar veriyoruz. Böylece sonsuza veya uzaklara odaklanması gereken gözlerimiz doğumdan itibaren hep yakına odaklanmak zorunda kalıyor. Sonuçta gözlerimiz yakını rahat görebilmek için sürekli olarak yakına odaklanıyor yani miyopi geliştiriyor. Bu olaya olumsuz yönde gelişen bir evrimleşme olayı olarak da bakabiliriz. Sonuç olarak çocuklarımız ya da torunlarımız çok erken yaşta miyop olarak gözlük takmak zorunda kalacaklar ve miyopinin getirdiği ek göz hastalıkları ile uğraşmak zorunda kalacaklar.”

    Miyopinin erken yaşta gelişmesini engellemek için neler yapabilir

    Bu hastalığın, erken yaşta gelişmesini engellemek için yapılması gerekenleri de anlatan Prof. Dr. Hikmet Başmak, şöyle devam etti:

    Açık alanda vakit geçirme

    “2016 yılında yayınlanan son çalışmalara göre çocuklarımızı kapalı alanlardan kurtararak günde en az bir buçuk saat açık alanda vakit geçirmelerini sağlamalıyız. İyi aydınlanmış bir oda ile güneşli açık havadaki ışık şiddeti arasındaki yaklaşık 20 bin kat fark vardır. Göz gelişiminin sağlıklı olabilmesi için güneş ışığına ihtiyaç vardır. Açık havanın bir başka faydası da çocukların yakına bakmaktan kurtulup, uzağa odaklanmalarıdır.”

    Çocukların loş ışıkta vakit geçirmelerini engellemek

    “Çocuklar, kapalı mekanlarda iken ortam mümkün olduğunca aydınlık olmalıdır. Loş ışıkta dikkat gerektiren işler veya oyunlar oynamalarını engellemek gerekir. Ders çalışan çocukların ek olarak masa lambası kullanmaları uygun olacaktır.”

    Elektronik aletlerden uzak tutma

    “Çağımız koşullarında çocukların elektronik aletlerden uzak kalmalarını sağlamak mümkün değil. Ancak mümkün olduğunca geç vermeli ve mümkün olduğunca büyük ekranlı cihazlarla vakit geçirmeleri sağlanmalıdır. Bu cihazları kullanırken de mümkün olduğunca uzaktan bakmalarını sağlamak gerekir. Çocuklarda miyopi gelişimini önlemek veya yavaşlatmak için bir takım çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar özel kontakt lensler kullanmak, özel göz damlaları kullanmak ya da özel gözlükler kullanmak şeklindedir. Ancak henüz rutin kullanıma girmemiştir.”

  • ‘Crohn hastalığı’ bağırsak sağlığını bozuyor

    Acıbadem Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Karaman, Crohn hastalığının belirtilerini, tanı yöntemlerini ve tedavi yolları hakkında bilgiler verdi.

    Doç. Dr. Ahmet Karaman, ağızdan anüse kadar tüm sindirim sistemini etkileyebilen ve daha çok bağırsaklarda görülen ‘crohn hastalığının, iltihaplanma ve ülserler (yaralar) olarak ortaya çıktığını söyledi. En sık da ince bağırsağın son bölümü ve kalın bağırsakta oluştuğunu aktaran Karaman, kronik ancak tedavi edilebilen bu sağlık sorununun, ‘ülseratif kolit’ ile birlikte inflamatuvar bağırsak hastalıklarının önemli bir kısmını oluşturduğunun altını çizdi. Hastalık hakkında bilgiler veren Karaman, “Crohn hastalığı, yüksek sosyoekonomik gruplarda ve kentsel bölgelerde yaşayanlarda daha sık görülüyor. Fakat rahatsızlığın nedeni bugün için hala bilinmiyor. Genetik olarak rahatsızlığa yatkın bireylerde, bilinmeyen çevresel veya mikrobik bir faktörün, mide-bağırsak kanalında anormal bir iltihaba yol açarak, rahatsızlığı tetiklediği düşünülüyor” dedi. Doç. Dr. Ahmet Karaman, crohn hastalığının anne babadan çocuğa direkt geçişi olmamakla birlikte, bu tür rahatsızlığı olanların akrabalarında aynı şekilde yüzde 5 ile yüzde 20 olarak görüldüğünü ifade etti. Ayrıca sigara içmek, romatizmal ilaç ve aspirin kullanmak, hormonal değişiklikler ve enfeksiyonlar rahatsızlığın alevlenmesine neden olduğunu vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Karaman, crohn hastalığının belirtilerini ise şöyle sıraladı;

    “Sık sık karın ağrıları yaşamak, ishal olmak, kimi zaman kanlı ishal geçirmek, iştahsızlık, kilo kaybetmek, halsizlik ve yorgunluk hissi, kansızlık ve ten renginde solukluk, zaman zaman ateş, üşümek, titremek, bazı kişilerde bulantı, kusma ve şişkinlik hatta bağırsak tıkanmaları ve kabızlık,

    kimilerinde ağızda yaralar, gözde kızarıklık ve yanma, eklemlerde ağrı, ciltte döküntüler ve karaciğer fonksiyon testlerinde bozukluklar, kişilerin bir kısmında bağırsaklar ile diğer organlar, cilt veya makat arasında kanalların açılması (fistüller) ve buralardan akıntıların gelmesi, makatta şişlikler ve yaraların olması, dönem dönem bağırsaklarda tıkanmalarla birlikte karın ağrısı ve kabızlık ataklar.”

    Hastalığın apandist ile karışabildiğini dile getiren Karaman, “Rahatsızlığın bütün bulguları aynı anda görülmeyebiliyor. Bazen gizli kansızlığa bağlı, sadece halsizlik ve yorgunluk yakınmaları ya da eklemlerde şişmeler ile başlayabiliyor. Bazı kişilerde rahatsızlığın başlangıcı apandisit şikayetlerine benziyor ve tanı, apandisit düşünülerek yapılan cerrahi işlem sırasında konulabiliyor. Rahatsızlığın tanısı için; öyküsü, fiziki muayene, laboratuvar bulguları, ince ve kalın bağırsakları görüntüleme yöntemleri kadar dışkı ve kanın laboratuvarda değerlendirilmesi, kalın bağırsaklar ve ince bağırsağın son bölümünün kolonoskopi ile ayrıntılı olarak görüntülenmesi gerekiyor. Ayrıca karın bölgesinin bilgisayarlı tomografisi ve manyetik rezonansı da (MR) tanıya yardımcı olan tetkikleri oluşturuyor. Mide-bağırsak kanalı duyarlı bir yapıda olmadığı için, kişi hiçbir şey hissetmeden gereken bölgelerden biyopsi alınabiliyor. Alınan parçaların patolojik açıdan mikroskop ile değerlendirilerek rahatsızlık belirlenebiliyor” diye konuştu. Doç. Dr. Ahmet Karaman, crohn hastalığının tedavisinin şiddetine ve rahatsızlığın tutulum yerine (ince bağırsak, kalın bağırsak, makat vb.) göre belirlendiğini belirterek, “Genellikle ağızdan alınan ilaçlar ve makattan verilen lavmanlar ile tedaviye başlanıyor. Bu ilaçların yetersiz kaldığı veya rahatsızlığın en başından şiddetli seyrettiği olgularda, tedaviye ağızdan veya damar yolu ile kullanılan ilaçlar ekleniyor” şeklinde konuştu.

    “Yediklerimizle ilgisi yok”

    Acıbadem Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Karaman, “Crohn hastalarına herhangi bir gıdanın zararlı olduğu ve herhangi özel bir diyet uygulamasının faydalı olduğuna dair bilimsel bir kanıt bulunmuyor. Toplumda yüzde 5-10 sıklığında görülen süt tahammülsüzlüğü (laktoz intoleransı) zaten var olan ishale katkıda bulunabiliyor. Bu durumlarda süt ve süt ürünlerinden uzak durulması veya marketlerde bulunan laktazlı sütlerin tüketilmesi önerilebiliyor. Genel olarak temiz, dengeli ve sağlıklı beslenmeye dikkat edilmesi, doktor bilgisi ve tavsiyesi ile ilaçların düzenli kullanılması tedaviyi kolaylaştırıyor” dedi.

  • Sedef Hastalığı (Psoriasis) Hasta Okulu etkinliği gerçekleştirildi

    Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Neslihan Şendur, sedef hastalığının özellikleri, tedavileri, yapılması gerekenler konusunda bilgiler verdi.

    Sedef Hastalığı (Psoriasis) Hasta Okulu etkinliğine konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Neslihan Şendur, sedef hastalığını özellikle diz ve dirseklerde, saçlı deride beyaz renkli skuamlar (kabuk) ile seyreden bir deri hastalığı olarak tanımlayarak; “Sedef hastalığı, hayat boyu devam eder. Nedeni üzerinde tartışmalar hala devam etmektedir. İmmunolojik, genetik özellikleri olan bulaşıcı olmayan bir deri hastalığıdır. Yaşam boyu devam etmesine rağmen hastalık iyilik hali yani derinin tümüyle iyileştiği dönemler ve bazen de şikayetlerin artmasının görüldüğü dönemler ile seyreder. Kişilerin yaşam kalitesini bozan, ancak tedaviler ile kontrol altına alınabilen psoriasis ( sedef hastalığı) tüm dünyada görülen bir hastalıktır.” sözleriyle sedef hastalığı hakkında bilgi verdi.

    Tüm dünyada “Sedef Hastalığı Günü” etkinlikleri yapıldığına değinen Prof. Dr. Neslihan Şendur, “Bu günde tüm ülkelerde hastaların hastalıkları ile ilgili bilgilendirildikleri, tedavide gelişmelerin konuşulduğu, hastaların sorunları için çözümler arandığı bir gün olarak çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Biz de bu çerçeve de Sedef Hastalığı Hasta Okulu düzenledik. 1996 yılından itibaren her ayın son Perşembe gününde düzenli olarak yaptığımız Sedef Hastalığı Hasta Okulunu bu defa Dünya Psoriasis (Sedef Hastalığı) gününde gerçekleştirdik” dedi.

    Prof. Dr. Neslihan Şendur’un anlatımının ardından, hastalar yaşadıkları sorunları dile getirdi. Hastaların soru ve sorunlarına karşılıklı konuşularak çözüm bulunmaya çalışıldı.