Etiket: Habercisi

  • Ağız Kokusu Hastalık Habercisi Olabilir

    Kulak Burun Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Adil Çınar Akkaynak, özel ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyebilen ağız kokusunun, yalnızca ağız bakımının ihmal edilmesine bağlı olarak değil, çeşitli hastalıklar sonucu da gelişebildiğine dikkat çekerek, bu sorunun kişisel yöntemlerle giderilmeye çalışılması yerine mutlaka uzman yardımı alınması gerektiğini vurguladı.

    Memorial Dicle Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü’nden Opr. Dr. Adil Çınar Akkaynak, ağız kokusu ve tedavisi hakkında bilgi verdi. Ağız kokusunun toplumun yaklaşık yüzde 15’ini etkilemesine rağmen, genellikle ihmal edilen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu anlatan Akkaynak, “Nefes kokması olarak da adlandırılan bu durum; ağız ve diş sağlığının ihmal edilmesi, boğaz enfeksiyonu, diyabet, böbrek ve karaciğer hastalıkları, uzun süre aç kalmak, reflü gibi nedenlerle ortaya çıkabileceği gibi solunum ve sindirim sistemi kanserlerinin de habercisi olabilir” dedi.

    “ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR”

    Kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülen ağız kokusunun, çiftler arasında da sorunlara neden olabildiğini belirten Akkaynak, “Stresli bir işi ya da özel hayatı olan kişilerde, tükürük akımının azalmasıyla birlikte ağız kokusu ortaya çıkabilir ve kişiyi birçok yönden olumsuz etkileyebilir. Ağız kokusu bazen psikolojik sorunlara da neden olabilir. Sosyal ortamdan kopma, kendini kötü hissetme, ağız kokusunun psikolojik sonuçlarından bazılarıdır” diye konuştu.

    “PROTEİN İÇERİKLİ BESİNLER BAKTERİ ÜRETEBİLİR”

    Ağız ve diş sağlığının ihmal edilmesinden dolayı ağızda bakteri sayısı arttığını vurgulayan Akkaynak, şunları kaydetti:

    “Kırmızı et, süt ve süt ürünleri gibi proteinden zengin besinler bakterilerin oluşmasında etkilidir. Alkol, sigara, kafein bazlı içecekler de ağız kokusuna yol açabilmektedir. Bu nedenle her öğünden sonra dişlerin ve dil üzerinin temizlenmesi önemlidir. Eğer diş macununa ve fırçasına ulaşılamıyorsa ağız su ile çalkalanmalıdır. Genellikle çocuklarda görülen boğaz enfeksiyonları, ağız kokusuna neden olabilir. Bu durum bazen yetişkinlerde de ortaya çıkabilir. Enfeksiyon tedavi edildikten sonra koku ortadan kalkar ancak buna rağmen koku hala devam ediyorsa mutlaka sebebinin araştırılmasına devam edilmelidir. Toplumda yaygın bir şekilde görülen reflü hastalığı da ağız kokusunun nedenlerinden biridir. Mide sıvısı reflü hastalarında yemek borusuna geri kaçarak mide içeriğinin kötü kokusunu nefeste hissettirir. Reflünün tedavi edilmesi ile bu yolla oluşan ağız kokusunu da yok edilebilir.”

    “DOĞRU TEDAVİ UYGULANMALI”

    Ağız kokusu yaşayan bireylerin mutlaka uzman bir hekime başvurması gerektiğine dikkat çeken Akkaynak, “Sorunun nedeni tam olarak araştırılmalıdır. Sonuca göre ağız kokusu tamamen tedavi edilebilir, hasta tamamıyla kurtulabilir. Bunun yanı sıra ağız kokusu yaşayan veya yaşamayan her birey ağız ve diş sağlığına dikkat etmeli, özellikle yemeklerden sonra dişler fırçalanmalıdır” ifadelerinde bulundu.

  • Sebepsiz Gülme Krizleri Beyin Tümörü Habercisi Olabilir

    Vücutta kalıcı sakatlıklara ve hayati tehlikeye neden olabilen beyin tümörleri, yerleşim yerine göre farklı belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Kusma, bulantı, şiddetli baş ağrısı, kol ve bacaklarda güç kaybı ile görme ve konuşma bozukluğuna yol açabilen beyin tümörleri, sebepsiz yere gülme krizleri ile de kendini gösterebiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beyin Sinir ve Omurilik Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Cüneyt Göçmez, beyin tümörleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

    Erkeklerde daha sık rastlanıyor

    Tümör, vücut anatomisinde olmaması gereken yerde oluşan doku ya da bir dokunun kontrolsüz büyümesidir. Beyin tümörleri, beyin içindeki hücrelerde oluşabildiği gibi beyne başka bölgeden de sıçrayabilmektedir. Yapılan araştırmalarda beynin kendi hücrelerinde oluşan tümörler, iyi huylu (benign) ya da kötü huylu (malign) olabilmektedir. Beyin tümörleri, her yaş grubundan insanda görülebilmektedir. Toplumda 100 bin kişiden 3-5’inde teşhis edilen beyin tümörlerine erkeklerde daha sık rastlanmaktadır.

    Kişi kendi kendine kahkaha atıyorsa…

    Beyin tümörleri bilinenin aksine her zaman baş ağrısı bulgusuyla ortaya çıkmaz. Bu tümörler bazen az bilinen belirtilerle kendini gösterebilir. Beklenmeyen ve en ilginç belirtisi ise sebepsiz gülme ataklarıdır. Hasta, dışardan bir etki olmadan ve durup dururken kahkaha şeklinde güler. Diğer belirtileri ise depresyon, halüsinasyonlar, çift görme, vücudun bir tarafında uyuşma ya da karıncalanma, güç kaybı hatta ‘düşük ayak’ denilen sadece ayak bileğinin altında güç kaybıdır. Hafif bir baş dönmesi ve yürürken sendeleme bile tümörün habercisi olabilmektedir.

    Tümör türünün belirlenmesi çok önemli

    Belirtiler, tümörün beyinde bulunduğu yer ile ilişkilidir. ‘Motor saha’ adı verilen kol ve bacağın beyinde hareketini sağlayan bölgede bir tümör söz konusu ise kol ve bacaklarda güçsüzlük ile uyuşma olabilmektedir. Duyularla ilgili bölgedeki tümör de ağrı ve uyuşma ile kendini belli edebilir. Başın arka kısmındaki tümörler ise görme kayıplarına ve bozukluklarına neden olmaktadır. Tümörlerin teşhis edilmesinde öncelikli teknik MR’dır. Ancak tümörün iyi huylu ya da kötü huylu olup olmadığı patoloji sonucuna göre belirlenir.

    Cerrahi yöntem tümörün büyüklüğüne ve yerine göre değişiyor

    Beyin tümörlerinin tedavisinde ilk seçenek her zaman cerrahi yöntemdir. Cerrahinin nasıl yapılacağı tümörün beyinde bulunduğu bölgeye göre belirlenir. Hızlı teknolojik gelişmeler sayesinde artık tümör ameliyatları mikro ya da endoskopik cerrahi yöntemle yapılabilmektedir. Operasyon ile tümörün tamamı çıkartılarak, kafa içi basınç düşürülür ve tümörün bölgesel etkileri yok edilir. Bu cerrahi yöntemler sayesinde, hastaların iyileşip günlük hayatlarına dönme süreleri de kısalmaktadır. Ameliyat sonrasında ise hasta genelde 1 gün sonra hastaneden taburcu edilmektedir. Daha küçük tümörlerin tedavisinde radyocerrahi yöntemi kullanılmaktadır.

  • Kalp Çarpıntıları Ciddi Vakaların Habercisi Olabiliyor

    Medicana Çamlıca Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Yolcu, çarpıntı hissinin bazen ciddi ve ölümle sonuçlanabilecek vakaların habercisi olabileceğini söyledi.

    Yolcu, kalp ritminin düzensiz olarak hissedildiği çarpıntılarda kalbin karıncığından ya da kulakçığından çıkan erken atımları hastanın hissetmesi şeklinde olduğunu belirterek, “Bu durumda bu tekleme ya da erken atım olarak tanımladığımız kalp atımlarının sayısı önemlidir. Bu durumda hastalara 24 yada 48 saatlik holter EKG ile ritmi takip edebildiğimiz ve bu sürede ne kadar erken atımın geldiğini gösterir tetkik ile bu vuruların sıklığını tespit edip belli oranların üzerinde ise bu erken atımların tedavisini yapabilmekteyiz. Bir diğer en sık gördüğümüz ve klinik olarak öneli çarpıntıda kalbin çok hızlı atmasıdır. Normalde nabız sayısı dakikada 60-100 arasındadır. 100’ün üzerine çıktığında taşikardi durumu tarifliyoruz. Ancak 100-120 seviyeleri çoğunlukla önemsiz değerlerlerdir ve bu değerler çoğunlukla kansızlık, guatr ve anksiyete-heyecan kaynaklıdır. Gerçek çarpıntı dediğimizde nabzın çoğunlukla dakikada 150-160’ın üzerinde olmasını görüyoruz. Gerçek çarpıntı durumu kalbin kulakçığı ve karıncığı arasında olmaması yerde elektriksel bağlantı ya da kısa devre olarak tanımladığımız bağlantının olmasıdır. Bu kısa devre zaman zaman fonksiyon görüp hastada çarpıntı oluşturmakta. Önemli nokta bu devrenin ne zaman fonksiyon göreceğinin ve çarpıntı oluşturacağının herhangi bir belirtisi olmamasıdır. Ancak yoğun stress ve sigara gibi etkiler bu devrenin fonksiyonunu ortaya çıkarıp çarpıntının başlamasını tetikleyebilmektedir” dedi.

    Bu tür çarpıntıların tedavisinde 2 tedavi seçeneği olduğunu belirten Yolcu, “İlaç tedavisi o kısa devre dediğimiz olmaması gereken devreyi baskılayarak tedaviyi sağlıyor. Ancak ilaç tedavisi böyle bir hastaya başlandığında o kısa devreyi ortadan kaldırmadığı yalnızca baskıladığı için uzun süreli ilacı düzenli kullanmak gerekli. Aynı zamanda ilaç tedavisi altında da çarpıntı ataklarının devam etmesi sıklıkla karşılaşılan önemli bir problemdir. Bir diğer tedavi seçeneği de o olmaması gereken kısa devrenin ortadan kaldırılmasıdır. Bu işlem ablasyon olarak tanımladığımız tedavi seçeneğidir. Ablasyon işleminde kasık toplar damarında girerek özel kataterler ile çarpıntının kaynaklandığı kısa devre tespit ediliyor ve o bölgeyi özel kateterler ile yakarak ortadan kaldırılıyor. Böylece kısa devre tamamen ortadan kalktığı için hastanın çarpıntısı tamamen tedavi edilmiş oluyor ve hastaya herhangi bir kalp ilacı vermeden tedavisi yapılmış oluyor” dedi.

    Yolcu, “Kalpteki yüksek ritme bağlı kalbin pompa görevini yapamaması durumunda hastaya elektroşok vererek hayatını kurtarmak amacıyla kullanılan kalp pilleri takıldıktan hemen sonra yaşanılan tüm şikayetleri ortadan kaldırıyor. Kalp pilleri; ritim bozukluklarında kullandığımız hasta sol yada sağ köprücük kemiği altına yerleştirdiğimiz cihazlardır. Pil yada şok cihazı takılma işlemi lokal anestezi altında hastayı uyutmadan yapılan bir işlemdir. Hastanın yalnızca sol yada sağ köprüçük kemiğinin alt kısmını uyuşturup burdan toplar damara giriş yapıp pil kabloları kalbin içine yerleştirilir ve sonrasında pili kablolar ile bağlanıp bu kısımdan cilt altına yerleştirilir. Pil değişim işlemi daha basittir. Pil bittiğinde yalnızca pil kısmını bağlantı yerinden ayırıp yeni pili mevcut olan kablolara bağlanır” dedi.

  • “Değişen İdrar Rengi Böbrek Kanseri Habercisi Olabilir”

    Hisar Intercontinental Hospital Üroloji Bölümü Uzmanı Prof. Dr. Sinan Ekici, idrar rengindeki değişikliğin böbrek kanseri habercisi olabileceğini vurguladı.

    Hisar Intercontinental Hospital Üroloji Bölümü Uzmanı Prof. Dr. Sinan Ekici, her yıl 10 bin kişiden birine böbrek kanseri tanısı konulduğunu söyleyerek 1-7 Nisan Kanser Haftası’nda bu hastalık ile ilgili bilgi verdi. Hastalığın belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi veren Ekici, “Değişen idrar rengi böbrek kanseri habercisi olabilir” dedi.

    Ekici, erken evrede belirti vermeyen böbrek kanserinin fark edilmesi için düzenli kontrolün gerektiğini söyleyerek tedavisinin ise bireyselleştirilerek vakaya uygun yöntemlerle yapılabildiğini belirtti. Sigara kullanımı, obezite, hareketsiz yaşam, et ve süt ürünlerinin fazla tüketilmesi gibi faktörlerin böbrek kanseri riskini artırdığını belirten Ekici, “Her yıl 10 bin kişiden birine böbrek kanseri tanısı konulmakla birlikte böbrek kanseri sinsi bir seyir gösterdiğinden dolayı tanı konulduğunda, hastaların yüzde 25’inde hastalık ilerlemiş ve yayılmış olmaktadır. Böbrek kanserlerinin yüzde 90’ı “renal hücreli kanser” tipindedir. Erkeklerde 2-3 kat daha fazla görülebilen hastalık, idrar oluşumunu sağlayan böbrek dokusundan köken alır. Genetik geçişli hastalığı olanlarda daha erken yaşlarda görülmektedir. En sık 50-70 yaş aralığında görülen hastalıkta, 45 yaşından sonra düzenli kontrol yaptırmak hayati önem taşımaktadır” dedi.

    “HASTALIK BELİRTİ VERMEDEN SİNSİCE İLERLEYEBİLİYOR”

    Ultrasonografinin yaygın olarak kullanılmasıyla birlikte, herhangi bir nedenle yapılan ultrasonografide rastlantısal olarak, hiç bir şikayet nedeni değilken, kolaylıkla bir böbrek kanserinden şüphe duyulabildiğini ve bu sayede hastalığın erken yakalanabilmekte olduğunu dile getiren Ekici, “Önemli olan, hastanın hiçbir şikayeti olmadan böbrek kanserinin erken yakalanabilir. Çünkü erken evrede yakalanırsa, kanserden tamamen kurtulma şansı çok yüksektir. Kanserin evresine bağlı olarak belirtiler ortaya çıkabilir. İdrarda çıplak gözle görülebilen ya da tetkiklerde ortaya çıkan kanama veya idrar renginde değişme, böbrek bölgesinde ele gelen kitle ve ağrı, genel halsizlik, yorgunluk hissi, iştahsızlık, kilo kaybı, tekrarlayan yüksek ateş, kansızlık (anemi), yüksek tansiyon, karaciğer fonksiyon bozukluğu, çarpıntı, bacaklarda şişlik ve kanserin yayılım yaptığı organa göre ağrı, öksürük, nefes darlığı, kanlı balgam çıkarma, kemik ağrısı, baş ağrısı, şuur kaybı, felç gibi belirtiler görülebilir. Yılda bir böbrek ultrasonografisi ve tam idrar analizi yaptırmak, böbrek kanserinin erken tanısı için önerilecek en önemli yöntemdir. Özellikle, kanser gelişimi için risk faktörlerine sahip insanların mutlaka ürolojik onkolojide uzman bir üroloji doktoruna gitmeleri hayati önem taşımaktadır” şeklinde konuştu.

    “TEDAVİ YÖNTEMİ HASTANIN DURUMUNA GÖRE BELİRLENİYOR”

    Ekici, böbrek kanserlerinde en etkili tedavi yönteminin ameliyat olduğunu söyleyerek “Ameliyatın tipi hastanın tıbbi durumu, kanserin yerleşimi, evresi, büyüklüğü ve sayısına göre ya radikal ameliyat ile böbrek, böbrek üstü bezi ve etrafındaki kılıf ve yağ tabakaları ile birlikte tamamen çıkarılması ya da kısmi olarak sadece kanserli dokunun çıkarılarak böbreğin kalan kısmının korunması şeklinde yapılır. Amaç, sadece kanserli dokuyu çıkartırken normal böbrek dokusunu da koruyabilmek olmalıdır. Çünkü böbreğin tümü çıkarıldığında kalan diğer böbrek, vücudun yükünü tek başına taşımak zorunda kalacak ve zaman içinde kronik böbrek yetmezliği ve kalp-damar hastalıkları gelişme riski artacaktır. Özet olarak, yapılacak ameliyatın tipinin belirlenmesi, her hastaya özgü yapılacak detaylı değerlendirme sonucunda alınacak bir karardır” dedi.

    “TÜMÖRÜN YAYILIM DERECESİ VE EVRESİ İLE AMELİYAT YÖNTEMİ BELİRLENİYOR”

    “Ameliyat yöntemini belirlerken hastalığın evresi önemli bir kriterdir” ifadesini kullanan Ekici, “Günümüzde laparoskopik veya robot yardımlı yöntemlerin sıklıkla kullanılmasına rağmen, ilerlemiş evredeki hastalıkta halen açık cerrahi tercih edilmektedir. Bu yöntemlerin seçiminde, kansere ve hastaya ait faktörler rol oynar. Tanıyı kesinleştirmek için, çıkarılan örnekler patolojik yöntemlerle incelenir ve tümörün cinsi, karakteri ve yayılım derecesi belirlenir. Sonuca göre, bazı hastalarda cerrahi sonrası ek bir tedavi gerekebilmektedir. Nüks riskinin yüksek olması nedeniyle bu hastalar yakın takip edilmelidir. Böbrek kanserlerinin yüzde 80’i şeffaf hücreli kanser tipinde olup, kemoterapiye ve radyoterapiye dirençli olmakla birlikte cevap vermezler. Cerrahi sonrasında gerek görüldüğünde veya ilerlemiş hastalık durumunda cerrahiye ek olarak biyolojik tedaviler kullanılır. Böbrek kanserinde şu an için en etkili biyolojik tedavi “hedefe yönelik tedaviler”dir. Kanserli dokunun damarlanması ve çoğalmasında görev alan mikromoleküllerin oluşumunu veya etkilerinin ortaya çıkmasını engelleyen ilaçlar kullanılır. Hastaya ait faktörler ve kanserin patolojik tipi ilaç seçiminde önemlidir. Yan etkileri nedeniyle deneyimli merkezlerde uygulanması gereklidir” diye konuştu.

    Böbrek kanserli hastaların tedavi sonrası sık ve düzenli olarak kontrol altında olmalarının çok önemli vurgulayan Hisar Intercontinental Hospital Üroloji Bölümü Uzmanı Prof. Dr. Sinan Ekici, “Kontrol sıklığı ve içeriğinin her hastaya göre ayrı ayrı belirlenmesi daha akılcı bir yoldur. Cerrahi tedavi ile kanserli doku tamamıyla çıkartılmış olsa dahi yüzde 20-30 oranında kanserin nüksetme riski vardır. Bu ihtimali azaltacak bir önlem şu an için yoktur. Bu nedenle, hastalıkta bir nüks oluşursa bunun hemen fark edilmesi ve tedavi edilmesi için düzenli kontrollere devam etmek hayati öneme sahiptir. Her kanser hastalığında olduğu gibi böbrek kanserinde de beslenme şekli önem taşımaktadır. Kanserin başlıca sorumlularından biri sigara kullanımıdır. Sigara alışkanlığı, böbrek kanseri oluşumunda en önemli faktördür. İçinde birçok kimyasal ve kansere yol açabilecek maddeler bulunduran sigaradan uzak durmak ve kullanılıyorsa en yakın sürede bırakmak kansere karşı alınabilecek önlemler arasında en başta gelmelidir. Beslenme şeklinde uzun süreli yüksek kalorili yağlı beslenilmesi veya diyet yapılması, et ve süt ürünleri gibi yüksek protein içeren besinlerin fazlaca tüketilmesi kansere yol açabilmektedir. Ayrıca uzun süreli radyasyon, hemodiyaliz ve kimyasal maddelere maruz kalma durumu böbrek kanseri risk faktörünü artıran nedenlerdendir. Aile öyküsünde kanser hastalığına yakalanmış kişilerin kansere yakalanma riski 2 kat daha fazladır. Bu nedenle mutlaka düzenli olarak muayene olmaları gerekmektedir” şeklinde konuştu.

  • Ağız Kokusu, Hayati Bir Sorunun Habercisi Olabilir

    Ağız kokusu, sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar ile şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği, metabolizma bozuklukları, bademcik iltihabı ve diş eti rahatsızlıkları gibi bir dizi yaşamsal önemdeki hastalığın habercisi olabiliyor,

    İstanbul Aydın Üniversitesi (İAÜ) Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi Restoratif Diş Tedavisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Fırat Cakan, “Ağız kokusu sakız çiğneyerek örtülebilecek bir problem değil, ciddiye alınması ve tedavi ettirilmesi gereken bir tablodur. Erken teşhis ile ileride tedavisi çok daha zor hale gelen birçok hastalığın tanısında anahtar rolü oynamaktadır” dedi.

    Araştırmalara göre, her 20 kişiden 19’u hayatının bir döneminde dişeti hastalığına yakalanıyor ve her dört kişiden biri ağız kokusundan muzdarip. Ağız kokusunun ‘Fizyolojik ve Patolojik’ olmak üzere iki başlığa ayrıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Engin Fırat Cakan, şunları söyledi: “Ağız kokusu her açıdan ciddiyetle üzerine gidilmesi gereken bir konudur. Kişilerin ağız kokusunu saptaması kolay olmayabilir. Genellikle eş, dost ya da yakın çevreden geri bildirimler ile fark edilmektedir. Ancak en kesin ve sebebe ilişkin doğru teşhisi şüphesiz diş hekimleri koyabilir. Bu nedenle düzenli olarak 6 ayda bir diş hekimine muayene olmak, ağız kokusunun kaynağını belirlemek gerekmektedir. Halitometre adı verilen ağız kokusu ölçüm cihazı ile kötü kokunun kaynağı, kokuya yol açan faktör, bakteriler tarafından üretilen bileşikler ve bu bileşiklerin oranları çok kısa sürede ölçülebilmektedir. Hızlı bir şekilde, kolay bir ölçümle ağız kokusunun tanısı belirlenebilmektedir.

    Fizyolojik ağız kokusu tüketilen besinler ya da sindirim kanalında biriken gazlar nedeniyle ağız içerisinde hoş olmayan koku oluşumudur. Patolojik ağız kokusu ise mide bağırsak hastalıkları, solunum sistemi rahatsızlıkları, kronik rahatsızlıklar (diabet, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği) ya da metabolik bozuklukların habercisi olabilir. Yapılan araştırmalara göre ağız kokusunun yaklaşık yüzde 85 oranında sebebi ağız boşluğundan kaynaklanmaktadır. Periodontal dokularda bulunan ödem, kanama, dental plak oluşumu veya diş taşı varlığı; dil üzerine yerleşen ve diş yanak arasındaki boşluklarda biriken bakterilerin varlığı ağız kokusunun başlıca sebeplerindendir. Ek olarak ağız içinde bulunan ve hasta tarafından fark edilmeyen ara yüz çürükleri ve eski restorasyonların kontak yüzeylerindeki bozulmalar ağız kokusunun önemli sebepleri arasında yer almaktadır. Ağız boşluğu kapsamlı bir muayene ve radyografik inceleme ile detaylı olarak değerlendirilmeli; periodontal hastalıklar, çürük diş dokuları tedavi edilmeli, yüzeyi bozulmuş olan eski restorasyonlar tekrar edilmeli, dolayısıyla plak birikimine ve ağız kokusuna neden olacak ağız kaynaklı tüm faktörler elimine edilmelidir.

    Ağız kokusuna engel olmak ve mevcut ağız kokusunu ortadan kaldırmak için olmazsa olmaz çözüm diş hekiminize düzenli olarak muayene olmaktır.”