Etiket: Görülür

  • Çorum İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Sobacı: “Emziren annelerde meme ve rahim kanseri daha az görülür”

    Çorum İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Ömer Sobacı, emziren annelerde meme ve rahim kanserinin daha az görüldüğünü söyledi.

    1-7 Ekim Emzirme Haftası dolayısıyla açıklama yapan İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Ömer Sobacı, bir annenin bebeğine en güzel armağanının anne sütü olduğunu belirterek, “Sağlıklı ve mutlu bir bebeğe sahip olmak için onu mutlaka ilk 6 ay sadece anne sütü ile besleyiniz. Daha sonra da 2 yaşına kadar da uygun ek besinlerle birlikte mutlaka emzirmeye devam ediniz” diye konuştu.

    Yenidoğan bebek için en iyi, en doğal ve taze besinin anne sütü olduğunu belirten Sobacı, anne sütünde bebeğin ihtiyacı olan su olduğunu ve ayrıca su verilmesine gerek olmadığına dikkat çekti.

    Anne sütü alan bebeklerde ishal, karın ağrısı ve kabızlık gibi rahatsızların daha az görüldüğünü anlatan Sobacı, doğumdan sonra gelen sarı sütün (ağız sütü) bebeği hastalıktan koruğunu kaydetti. Sobacı, anne sütü alan bebeklerin diğer besinlerle beslenen bebeklerden daha zeki olduğunun altını çizdi.

    1991 yılından itibaren emzirmenin korunması, özendirilmesi ve desteklenmesi amacıyla ve UNICEF/DSÖ önerileriyle “Anne Sütünün Teşviki ve Bebek Dostu Hastaneler” programının yürütüldüğünü hatırlatan Sobacı, program kapsamında Çorum’un 2004 yılından itibaren “Bebek Dostu İl” unvanı aldığını ifade etti.

    Opr. Dr. Sobacı, ayrıca 2008 yılı Ocak ayında aile hekimliğine geçen Çorum’da “Bebek Dostu Aile Hekimliği” çalışmalarının da başladığını, 159 aile hekiminin “Bebek Dostu Aile Hekimi” unvanı aldığını sözlerine ekledi.

  • Sayarlıoğlu: “FMF hastalığı Orta Anadolu’da sıklıkla görülür”

    Prof. Dr. Mehmet Sayarlıoğlu, “Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı en sık Yahudiler, Ermeniler, Araplar ve Türklerde görülür. Hastalık sıklığı Orta Anadolu’da daha fazladır” dedi.

    Liv Hospital Samsun Hastanesi Romatoloji Kliniğinden Romatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Sayarlıoğlu, Ailevi Akdeniz Ateşi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Sayarlıoğlu, “FMF ataklar şeklinde seyreden bir hastalıktır. Tekrarlayan ataklar en çok ateşle birlikte olan karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrıları şeklindedir. Daha da az olarak testis ağrısı, baldır ağrısı, ayak veya bacak derisi üzerinde kızarıklıklar şeklinde de bulgular verebilir. Genetik geçişli bir hastalıktır. FMF en sık Yahudiler, Türkler, Ermeniler ve Araplarda görülür. Kuzey Afrika’da yaşayan Sefardik ile Yahudiler hastalığın en şiddetli seyrettiği topluluklardandır. Ülkemizde her bölgede görülmekle birlikte, hastalık sıklığı Orta Anadolu’da daha fazladır” diye konuştu.

    “Hastalığın atakları ani olarak ortaya çıkar”

    Hastalığın bulguları, atak süreleri ve FMF’nin ateşi nasıl seyrettiğine değinen Sayarlıoğlu, “Atakların çoğu belirli bir ön belirti olmadan ani olarak başlar. Hastaların az bir kısmında atak başlamadan kısa bir süre önce ön belirtiler ortaya çıkabilir. Bu yüzden önceden anlaşılmaz. Ataklar genellikle 1 ile 3 gün sürer. 6 saatten az, 96 saatten fazla süren ataklar şüpheyle karşılanmalıdır. Atak başlangıcının ilk 12-24 saatinde giderek yükselir. 38.5-40 dereceye kadar çıkar. Daha sonra düşmeye başlar. Yani ateşin en yüksek olduğu zaman, genellikle atak başlangıcının ilk günüdür. İkinci veya üçüncü günlerde ateş düşmeye başlar” şeklinde konuştu.

    Ağrının yoğun yaşandığı vücut bölgeleri

    FMF hastalığında ağrı en çok karın, göğüs ve bacak eklemlerinde görülmekle beraber atakların başladığı 1-2 gün içinde ateşin en yüksek olacağı unutulmamalıdır diyen Mehmet Sayarlıoğlu, ateşin nasıl seyrettiği ile ilgili bilgiler vererek;

    “Ateş: 38.5-40 dereceye kadar yükselen ateş FMF’nin en önemli ve en sık bulgusudur. En yüksek olduğu dönem ilk gündür. 1-3 gün sürer. Hemen hemen hastaların tamamında vardır ve hemen hemen tüm ataklara eşlik eder.

    Karın ağrısı: Hastaların yüzde 90’ında görülen atak tipidir. Genellikle beklenmedik bir anda başlar. Karnın bir bölgesinden başlayabilir ve giderek yaygın hale gelir. Şiddeti değişkendir. Acil cerrahi operasyon gerektirecek hastalıklara (apandisit gibi) benzer bulgular verebilir.

    Göğüs ağrısı: FMF hastalarının yüzde 25-50’sinde görülür. Beklenmedik bir zamanda başlayan, nefes almakla batan tek taraflı göğüs ağrısı şeklindedir. Tek başına veya karın ağrısı, eklem ağrısı gibi diğer atak şekilleri ile beraber olabilir. 2-4 günde genellikle ağrı geçer.

    Eklem ağrısı: FMF hastalarının yüzde 75’inde saptanır. En sık diz ve ayak bileğini etkiler. 3-4 günde genellikle geriler. Yüzde 5 hastada eklem bulgularının iyileşmesi gecikir. Eklem bulgularının iyileşmesi geciken hastalarda bazen iltihaplı bel romatizmasının (spondilit riski) birlikte olabileceği unutulmamalıdır. Eklemler genellikle hasar bırakmadan iyileşir. Ancak kalça eklemi etkilendiğinde hasar riski vardır ve cerrahi müdahale gerektirebilir.

    Deri bulguları: En sık “Erizipel benzeri kızarıklık” olarak tanımlanan cilt bulgusu görülür (Yaklaşık hastaların yüzde 10’unda). Sıklıkla diz ve ayak bileği arasındaki deride ortaya çıkar. Sınırları belirgin, yama şeklinde kırmızı döküntü şeklindedir. Genellikle 2-4 gün içinde geriler. Bundan başka deride basmakla solmayan, 1-2 milimetre ile 1 santimetre çapında döküntüler de oluşabilir. Damar duvarı iltihabını gösteren bu durumda idrar renginde koyulaşma, dışkıda kanama olup olmadığına dikkat edilmelidir.

    Testisin etkilenmesi: FMF’de az bir oranda testisleri saran zarda ataklar halinde iltihaplanmalar görülebilir. Genellikle ağrı tek taraflıdır. Ağrı 12 saatte giderek artar, şişlik ve kızarıklık gelişebilir. Ergenlik öncesinde bazen FMF’nin ilk belirtisi olarak da ortaya çıkabilir” açıklamasında bulundu.

    “FMF hastalığı romatoloji uzmanı tarafından kontrol edilmeli”

    FMF hastalığının nadiren de olsa kalbi etkilediğine dikkat çeken Doç. Dr. Mehmet Sayarlıoğlu, “Bu hastalık kalp zarında iltihaplanma yapabilir ve hastalığın tedavisinin mutlaka iç hastalıkları eğitimi almış romatoloji uzmanı tarafından takibi yapılması gerekir” ifadelerini kullandı.

  • Yrd.Doç.Dr. Üney: “ 3-4 yaşlarındaki çocuklarda kaybetme korkusu görülür”

    3-4 yaş çocukları, ilişki geliştirmiş olduğu kişi için kaybetme ya da ayrılık korkusu yaşayabildiklerini belirten Psikoterapist Yrd.Doç.Dr. Rıdvan Üney, genellikle anne, baba, büyükanne, ya da bakıcıdan ayrılık korkusu oluşabildiğini söyledi.

    Bağlanma, genelde çocuk ile yetişkin bir birey (çoğu zaman anne) arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılan bir terim olduğunu kaydeden Yrd.Doç.Dr. Üney, “Doğumla birlikte, bağlanma gelişmeye başlar. Esasen tüm yaşam boyunca; bebeklik, çocukluk, ergenlik ve hatta yetişkinlik döneminde bile bağlanma şeklimiz, neredeyse ilk bağlanma öykümüzün güvenli olup olması ile ilişkilidir. 3-4 yaş dönemi çocuklardaki kaybetme ve ayrılık konusu da, doğumdan bu yana oluşan bağlanma şeklinin bir nedenle problemli bir hal alması ile oluşur” dedi.

    Anne, baba veya bakım veren her kimse çocukla üç tür bağlanma gerçekleştiğine dikkat çeken Üney, “Bunlar güvenli, kaygılı ya da kaçıngan bağlanma olarak adlandırılırlar. Güvenli bağlamada; çocuk bağlandığı kişiden ayrıldığında huzursuz olur. Ancak o kişi geri döndüğünde ise neşelenir, ebeveynini olumlu davranışlar ile karışılar. Güvenli bağlanmış olan çocuklar, bağlandıkları bireylere güvenirler ve bunun sonucu olarak kendilerini güvende hissederler. Bağlandıkları yetişkin; bir süre ortamda olmadığında çocuk mutsuz olsa da yetişkinin geri döneceğine dair güveni vardır. Bu çocuklar korktuklarında ve kaygılandıklarında, yetişkin geri döndüğünde kolaylıkla yatıştırılabilirler. Kaygılı bağlanma durumunun nedeni annenin istikrarsız davranmasıdır. Anne bazen çocuğunun ihtiyaçlarını karşılarken bazen meşguliyeti nedeniyle karşılamaz ya da karşılayamaz. Kaygılı bağlanmış çocuklar, bağlandıkları kişiden yani anneden ayrıldıklarında çok huzursuz olurlar, ağlama nöbetleri oluşabilir. Anne geri döndüğünde dahi sakinleşmekte zorlanırlar. Yabancılara karşı şiddetli şüphe davranışı gösterebilirler. Kaçıngan bağlanan çocuklar, anneyi ya da bakım veren kişiyi yok sayma eğilimindedirler. Bakım veren kişi ile tanımadığı birini seçme durumuyla karşı karşıya kaldıklarında, herhangi birini seçme yönünde davranış göstermezler. Çoğunlukla fiziksel istismar ya da duygusal olarak ihmal edilmiş çocuklarda bu durum sık görülür. Çocuk bağlandığı kişiden zarar görmemek için ilişkiye girmez. Bakım veren kişi tarafından sakinleştirilemezler” diye konuştu.

    “3-4 yaş dönemi çocuklar anne ve babayı taklit eder”

    3-4 yaş dönemi çocukları bağımsız davranmaya eğilimli oldukların söyleyen Üney, “Anne ve babalarını taklit etmeye onların giyimlerine özenmeye başlarlar. Evcilik oyunu oynarlar. Evcilik oyununda anne baba rollerini taklit etme bu dönemin özelliklerindendir. Her şeyi keşfetmeye çalışırlar, bağımsız hareket etmek isterler. Hayali oyunlar oynarlar. Meraklıdırlar, sürekli soru sorarlar. Uyumadan önce anne-babayı yanında ister. Olumsuz tutturmacı ve inatçı davranışlar sergileyebilirler. Duygusal tepkilerinin gelişmesiyle, tüm duygu türlerini yaşarlar. Korku ve kaygı, kıskançlık, öfke ve sevinç sıklıkla gözlenir. Belki de bu dönem çocuğunun en önemli özelliği, kaygı ve korkuyla tam anlamıyla tanışmasıdır” ifadelerini kullandı.

    “3-4 yaşlarında ki çocuklarda ayrılma kaygı bozukluğu görülebilir”

    3-4 yaşlarındaki çocuklar kaybetme ve ayrılık korkusu yaşayabileceklerini kaydeden Üney, “Bu yaşlarda çocuk için; anne, baba veya bakıcı güvenli bir liman olarak değerlendirilir. Hatta bu nedenle çocuk annenin kucağındayken; herhangi bir kişi onu sevme niyetiyle kucağına almaya kalktığında, gitmek istemez ve huysuzlaşır. Bunun bir başka görüntüsü de gece yarısı veya sabah çocuk uyandığında, anne babasının yatağına gider. Bu dönemin önemli özelliklerinden biri de çocuğun hayal kurabilmesidir. Bu sayede kısa süreli ayrılıklarda; çocuk anne veya babasının hayalini kurarak, ayrılıkla baş edebilir. Hatta hayal kurma sayesinde; bu yaşlardaki çocuk, anne ve babasından birkaç haftalık ayrılığa tahammül edebilir. Bazen çocuk, bu dönemin önemli sorunlarından olan ayrılık ve kaybetme korkusunu şiddetli yaşayabilir. Bu durumda çocukta ayrılma kaygı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi) gelişebilir. Bu problemi olan çocuklar, yapışarak, ağlayarak, yalvararak ya da bedensel yakınmalar (karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı gibi) göstererek ayrılığa direnç gösterirler. Bu en az dört hafta sürer. Özellikle kreşe veya okula başlayan çocuklarda sık görülür” dedi.

    3-4 yaş çocuklarında kaybetme ya da ayrılık korkusunun görülme nedenleri

    Yrd.Doç.Dr. Rıdvan Üney, 3-4 yaşlarında ki çocuklarda kaybetme yada ayrılık korkusunun görülme nedenlerinin başında kreşe başlama olduğunu belirterek diğer nedenleri şöyle sıraladı: “Bakıcı değişimi, Anne baba çatışmaları, Anne baba ayrılığı, İlgisiz anne-baba tutumu, Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması, Çocuğa yalan söyleme, Ebeveynlerden birinin kaybı. Bu nedenler kaybetme yada ayrılma korkusunun en sık nedenleri olarak sayılır” diye konuştu.

    3-4 yaşındaki çocuklar, kreşe başladıklarında ya da bakıcıya bırakıldıklarında doğal olarak korktuklarını ifade eden Üney, “Ama ebeveynleri verdikleri sözü tutar ve geleceklerini söyledikleri saatte gelirlerse, çocukların kaygı ve korkuları azalır. Bu yaşlarda çocuklar ölüm gerçeğini tam olarak anlayamazlar. Ölümü algılayamasa da anne ya da babasının kaybolması, onu endişeye sevk eder. Bunların dışında 3-4 yaş çocuklarında, kalabalık yerlerde dolaşırken anne veya babasını kaybetme korkusu oldukça belirgindir. Çocuk adeta ebeveynine yapışır. Boşanma durumunda ebeveynlerden birinin evi terk etmesi sonucu, çocuk aşırı endişe yaşayabilir” ifadelerini kullandı.

    3-4 yaşlarında ayrılık ya da kaybetme korkusu yaşayan çocukların ebeveynlerine öneriler

    Üney., “3-4 yaş çocuğunu kreşe ya da bakıcıya bıraktığınızda; en azından ilk günlerde orada biraz zaman geçirin. Çocuk oraya alıştıktan sonra, yani oranın güvenli bir ortam olduğuna ikna olmasını sağladıktan sonra ayrılabilirsiniz. Çocuğunuzu yuvadan ya da bakıcıdan aldığınız saatlere özen gösterin. Hep aynı saatte bırakıp, hep aynı saatte alın. Böylece çocukta endişenin gelişmesini engelleyebilirsiniz. Yani ’annem ya da babam beni terk etmedi onlara güveniyorum’ duygusu gelişir. Çocuğunuzu terk etmekle tehdit etmeyin. Yabancı bir ortamda yaramazlık yapan çocuklara, bazen anneleri ’seni burada bırakır giderim’ diyerek tehditte bulunurlar. Bu çocuk için büyük endişe yaratır. Çocuklarınızla güven ilişkisi oluşturmaya özen gösterin. Güven ilişkisi her dediklerini yapmak anlamına gelmez. Hediye veya rüşvet vererek güven ilişkisi kurulmaz. Korku hissettiğinde, ağladığında onu yatıştırın. Bu konuda istikrarlı davranın ki, sizin davranışlarınızın devamını ve sürekliliğini gören çocuk, hem size hem de kendisine güvenini geliştirsin. Eğer onu bırakıp dışarıda uzun zaman geçirecekseniz ya da bir seyahate gidecekseniz, döneceğiniz zamanla ilgili açık olun. Onu kandırmaya kalkmayın. Bazı ebeveynler çocukları ağlamasın diye yalan yöntemine başvururlar. Eğer birazdan geleceğim deyip saatlerce ya da birkaç gün dönmezseniz onun güvenini sarsarsınız. Sonuç olarak çocuğunuzda yoğun endişe oluşturursunuz. Hem size, hem kendisine, hem de ileri ki zamanlarda dünyaya güveni zedelenecektir. Anne baba boşanmışsa; evde yaşamayan ebeveyn çocuğunu belirli aralıklarla görmelidir. Ancak bu görüşmelerin hep aynı zamanlarda olması önemlidir. Söz verip gelmeyen ya da görüşme saatlerine özen göstermeyen ebeveyn çocukta ayrılık ve kaybetme korkusu oluşumuna neden olacaktır” şeklinde konuştu.

  • Prof. Dr. Karadağ; “Sigara Bağımlılarının Yaklaşık Yüzde 20’sinde Koah Görülür

    Dünyada KOAH bilincinin oluşturulması adına çalışan Türkiye’nin de üyesi bulunduğu uluslararası bir organizasyon olan “Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıklarına Karşı Küresel Girişim Grubu” tarafından her yıl Kasım ayının üçüncü haftası Dünya KOAH Günü olarak organize ediliyor.

    KOAH’ı kronik (uzun süredir devam etmekte olan), obstrüktif (tıkayıcı), havayollarında (bronşlarda) daralmaya neden olan bir akciğer hastalığı olarak tanımlayan Üniversitemiz Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr.Füsun Karadağ, hastalığın en önemli nedeninin sigara olduğunun altını çizerek, “Sigara bağımlılarının yaklaşık yüzde 20’sinde KOAH görülür. KOAH belirtileri ilk yıllarda efor ile, ilerleyen dönemlerde ise istirahatte bile ortaya çıkan nefes darlığı, öksürük ve balgam çıkarmadır. Sigaranın içerdiği zararlı gaz ve maddelerin salgılanmasına neden olan iltihabi hücreler akciğerlerde kalıcı hasar meydana getirmektedir. Nefes açıcı ilaçlar ile hastalığın belirtileri kısmen düzelir ancak hava yollarında oluşan değişiklikler kalıcı olduğundan hastalığı tamamen ortadan kaldırmaz. Bu yüzden sigara içmemek, içiyorsak hastalık oluşmadan önce bırakmak çok önemlidir. KOAH hastalarının da sigarayı bırakması hastalığın ilerleyişini yavaşlatacaktır” dedi.

    KOAH teşhisi koyulan hastaların solunum fonksiyon testlerinin yapılmasının önemini vurgulayan Karadağ, bu testlerin, sadece teşhiste değil, hastalığın şiddetinin belirlenmesi ve seyrinin takibinde de kullanıldığını söyledi. KOAH hastalığının bir Göğüs Hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilip hastaya uygun tedavi başlanması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Karadağ, hastanın ilaçlarını doktor kontrolünde önerilen dozlarda, düzenli bir şekilde kullanmasının önemli olduğunu belirtti.