Etiket: “Geleceği

  • Gediz Havzası’nın geleceği için toplandılar

    Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Cumali Kınacı, Gediz Nehri’nde belli bir kirlilik azalması olsa da nehrin hala kirli olduğunu belirterek, “Bu kirliliği kabul edilebilir seviyenin altına düşürmek için çalışmalar sürüyor. Havzalarda kirlilik kontrolü uzun zaman alan ve kapsamlı araştırmalar yapılması gereken bir konu. Yani hemen anında bir çözüm alıp onu uygulamakla suyun anında temizlenmesini beklemek fazla hayalperestlik olur” dedi.

    TÜBİTAK tarafından desteklenen, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ’Gediz Havzası Nehir Yönetim Planı Hazırlanması Projesi’ açılış toplantısı Manisa Saruhan Otel’de gerçekleştirildi. Açılış toplantısına Manisa Vali Yardımcısı Sıdkı Zehin, Kütahya Vali Yardımcısı Sedat Oktar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Prof. Dr. Cumali Kınacı, DSİ 2. Bölge Müdür Yardımcısı Abdul Kasım Sarımehmet, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’nden İbrahim Özdemir, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Çevre ve Temiz Üretim Enstitü Müdürü Dr. Selma Ayaz, Hassas Alanlar Şube Müdürvekili Zakir Turan, Havza Planlama Şube Müdür Vekili Burhan Fuat Çankaya, TÜBİTAK MAM Çevre ve Temiz Üretim Enstitüsü’nden Dr. Şebnem Aynur, TÜBİTAK MAM Çevre ve Temiz Üretim Enstitüsü’nden Dr. Hande Gürsoy Haksevenler, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Orhan Gündüz, Hidrojeoloji Mühendisi Burcu Duru, paydaş kurumların müdür ve temsilcileri katıldı.

    Toplantının açılış konuşmasını yapan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Çevre ve Temiz Üretim Enstitü Müdürü Dr. Selma Ayaz, “Bu çalışmaların başlangıcını özelikle 25 tane hidrojik havza var. Bu 25 hidrojik havzayla ilgili havza koruma eylem planlarını bakanlığımızın koordinasyonunda gerçekleştirdik. 2009 ve 2013 yılları arasında tamamlamış olduk. Bunların içerisinde Gediz Havzası da yer alıyor. Bu projenin amacı Gediz Havzası’nda denizden hariç olmak üzere kıyı suları dahil yer altı suları ve yüzeysel suların bütüncül bir yaklaşımla korunması ve planlanmasına yönelik Gediz Havzası Nehir Havzası yönetim planlarının oluşturulmasını içermekte. Kısacası nehir havza koruma eylem planlarının aslında havza koruma eylem planlarının bir devamı olarak söyleyebiliriz” dedi.

    “Kirliliğin azaltılması için projeler üretiyoruz”

    Manisa Vali Yardımcısı Sıdkı Zehin ise, “Havza yönetim başkanlığını üstlendiğimiz Gediz Havzası’nda valilik olarak kirlilik baskısının azaltılması ve giderek sıfırlanması noktasında valiliğimize bağlı kuruluşlar, komşu valilikler, belediyeler, MASKİ ve diğer paydaşlarla yoğun bir şekilde işbirliği yapıyoruz ve projeler üretmeye çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

    “Öncelikle suyu kullananlar sahip çıkacak”

    Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Cumali Kınacı, “Burada temel hedeflenen husus öncelikle havzada paydaşlarla birlikte suyun yönetimini sağlamak. Suyu yönetecek olan öncelikle suyun paydaşları, kullanıcıları. Suyu kullananlar sahip çıkmazlarsa suyun yönetilmesi oldukça zor olur. Eğer sadece planlayıcı ve uygulayıcılara bu işi bırakırsak şikayet etme hakkınız yok paydaşlar ve kullanıcılar için söylüyorum. Gediz Havzası’nı biliyoruz. Belli bir kirlilik azalması olsa da hala kirli. Bu kirliliği kabul edilebilir seviyenin altına düşürmek için çalışmalar sürüyor. Havzalarda kirlilik kontrolü uzun zaman alan ve kapsamlı araştırmalar yapılması gereken bir konu. Yani hemen anında bir çözüm alıp onu uygulamakla suyun anında temizlenmesini beklemek fazla hayalperestlik olur. Bundan dolayı kapsamlı çalışmalar yapmak ve bunları birleştirerek, entegrasyonunu yaparak uygulamak gerekiyor. İlk olarak Çevre Orman Bakanlığı zamanında başlayan havza koruma eylem planları tamamlandı Türkiye’deki 25 havzada. Bu planlarla her bir havzada su kalitesini korumak için yapılacak eylemler neler? BU eylemlerin sorumlu kurum ve kuruluşları hangileri? Bunlar belirlendi. Bu eylemleri gerçekleştirmek maksadıyla iş planları hazırlandı. Bizler bunları bir kitap halinde topladık. Bu kitaplarda her bir eylem ve bu eylemi yapacak sorumlu kuruluşlar ve hangi tarihte yapacakları belli. Bundan sonra havza heyeti toplantılarında sadece bu eylemleri sorgulamak gerekiyor. Burada yazan eylemlerden hangileri gerçekleşti, hangileri gerçekleşmedi? Gerçekleşmediyse gerekçeleri neler? Bunların tek tek ortaya konulması gerekiyor.” dedi.

    “Öncelikle altyapılar tamamlanacak”

    Suyun hem kalite hem miktar olarak birlikte entegre bir şekilde yürütülmesini sağlamayı hedeflediklerini aktaran Kınacı, “Türkiye’de havza yönetim planları yeni başlıyor. 25 havzamız var. 25 havzadan öncelikle Avrupa Birliği kapsamında Büyük Menderes, Ergene, Susurluk ve Konya havzalarında çalışmaya başlamıştık. 5’inci olarak da havza yönetim planlarının hazırlanmasına kendi bütçemizle Gediz Havzası’na başlamış oluyoruz. Havza yönetim planları çok kapsamlı çalışmalar. Bu çalışmalar suyu etkileyen bütün faktörlerin entegre bir şekilde dikkate alan, değerlendiren ve suyun entegre bir şekilde yönetimini sağlayan altyapılar” diyerek öncelikle altyapıların tamamlanması gerektiğini söyledi.

    Kınacı’nın konuşmasının ardından toplantı sunum ve değerlendirmelerle devam etti.

  • Tarımın geleceği solucanlara bağlı

    Organik tarımın giderek yaygınlaşmasıyla adından sıkça söz edilen solucan gübresi üretimi de artıyor. Üreticiler, Türkiye’de toprak kalitesi ortalamasının 1,7’nin altına düştüğünü, bunun ıslahı içinse uzun zaman gerektiğini savunuyor. Solucan gübresi üreticisi İbrahim Doğuş, “Çiftçiler henüz yeni tanıyor. Biz en az 15-20 sene bu ülkemizdeki açığı kapatmak için çalışacağız” dedi.

    Organik tarım uygulamaları alanında başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde hızla yayılan solucan gübresi üretimi, Türkiye’de de yaygınlaşıyor. Toprak solucanlarının yapılarında onları zararlı patojenlerden korumak için sölem sıvısı adı verilen bir çeşit vücut salgısı bulunuyor. Bu salgı dışkılarına da geçiyor. Bu canlıların dışkıları organik solucan gübresi olarak tarım arazilerinde kullanıldığında, sölem sıvısı tıpkı solucanları koruduğu gibi o toprakta yetişen bitkileri de koruyor. Böylece üretilen zirai ürünler herhangi bir kimyevi bileşene ihtiyaç duymadan hastalıklara karşı çok daha dirençli bir yapıya sahip oluyor. Aslında tabiatta bulunan bütün toprak solucanları, kendi yaşadıkları alanda bu görevi yerine getiriyor ve tarım açısından faydalı oluyor. Yapılan çalışmalar, toprak solucanlarının yoğun olduğu zirai alanlarda verimin çok daha fazla olduğunu ve özellikle bitki köklerinde oluşan hastalıkların yok sayılacak kadar az olduğunu gösteriyor.

    Toprak solucanlarının sindirim sisteminden geçerek tekrar toprağa karışan bileşenlerin tarım açısından fenni gübrelere nazaran çok daha faydalı olduğu ifade ediliyor. Bu bileşenlerin yüzde 100 organik olması sebebiyle ekolojik dengeye ve insan sağlığına hiçbir zararı olmayışı bilim adamlarını bu alanda daha fazla çalışmaya itiyor. Toprak solucanları tarafından tüketilen organik atıklar, bu canlıların sindirim sisteminden geçerek dışkı olarak dışarı çıkmasıyla elde edilen toprak rengindeki kokusuz bileşene organik solucan gübresi deniyor. Toprak renginde olan solucan gübresinin, rahatsız edici bir görüntüsü ve kokusu da bulunmuyor.

    “Solucan, toprak yapar”

    Gönen’de solucan gübresi üretimi yapan İbrahim Doğuş, solucan gübresinin hiç bir bitki ayırt etmeden işe yaradığını söyledi. Doğuş, “Solucan gübresi çok önemli bir gübredir. Solucan gübresi bir bitkinin ihtiyacı olan, bütün bitkilerin daha doğrusu ağaçla ve ya sebzeler hiç fark etmez bütün bitkilerin ihtiyacı olan mikrofloraları, amino asitleri içine bulundura bir gübre çeşididir. Daha doğrusu toprağın özüdür. Yani buna gübre dememiz aslında biraz yanlış. Çünkü solucan toprak yapar, Türkçesi bu. Dünyada kabul edilen en kaliteli toprak çeşidi nedir, humustur. Solucanın gübresi humustur yani Türkçesi humustur. Humusunda içinde bir bitkinin ihtiyacı olan makro, mikro, izolomentler ve bunun haricinde ilave olarak doğal antibiyotik ve doğal büyüme hormonu mevcuttur. Kimyasal gübrelerle üretilen ürünler daha sağlıksız, dayanımı az, gıda değeri düşük ürünlerdir. Bunu tüketen insanlar, canlılar kendilerini halsiz hissederler ve çabuk hastalıklara kapılırlar. Bugün gelinen nokta bunu zaten çok açık bir şekilde ispatlıyor” dedi.

    “Organik ürünler tornadan çıkmış gibi olur”

    Solucan gübresinin üretime de etkisi olduğunu söyleyen Doğuş, “Kimyevi gübreyle bir çiftçimiz araziye diyelim ki 10 kilo azot atar 10 fosfor, potasyum gibi elementler atar. Fakat solucan gübresi canlı mikro organizmalardan oluşur. Bu canlı mikro organizmaların görevi havada, suda, toprakta farklı fazlarda olan azot, fosfor, potasyum gibi elementleri tutup, parçalayıp bitkinin alabileceği forma çevirmektir. Solucan gübresinin içinde yaşayan mikro organizmalar için, o bitkinin hiç bir önemi yoktur. Organik gübreyle üretiyorsanız, işte çürükse organiktir, yumuşaksa organiktir, gevşekse organiktir, buruşuksa organiktir, kurtluysa organiktir bunların tamamı yanlış. Büyük küçükse organiktir, bunların tamamı yanlıştır. Ben bunların tamamını isteyen herkese ispat etmeye hazırım. Bizim ürünlerimiz, bizim gübremizle ürettiğimiz ürünler tornadan çıkmış gibi olur” diye konuştu.

    “Toprak kalitesi giderek düşüyor”

    Solucan gübresi üretiminin yaygınlaşmasına rağmen bu alanda talebi karşılayacak seviyede olmadığını da savunan Doğuş, “Türkiye’de solucan gübresi son 10 yılda her geçen gün artıyor. Ben burada çok açık bir şekilde halkımıza şunu söylemek istiyorum, Türkiye’de herkes solucan gübresi üretse dahi 20 sene kimse kimseye rakip bile olamaz. Bunun sebebi çok basittir. Bir İsrail’i düşünün, çölün ortasında kurulmuştur, çöl dediğimiz şey toprağın içinde yaşayan canlı mikro organizmaların olmamasıdır. Yani çölün içinde canlı bir yaşam yoktur. Türkiye’de yani bu sıfır seviyesidir. Yani bu nedir organik madde seviyesi sıfır. Düşünün 60 küsur senede İsrail kendi topraklarını solucan ve solucan gübresiyle ıslah etti. Bugün dünyaya tarım ürünleri satıyor ve gerçekten çok ciddi rakamlarda. Yani bizim en az sekiz on kat fazla bir ciroda. Fakat bizim ülkemizde toprak kalitesi kimyasal gübreler sebebiyle ve kullanılan ilaçlar sebebiyle her geçen sene daha düşüyor. Niğde’de bazı bölgeler karantina altına alınmış. İşte 40 sene patates yasaklı ve ya hiç adımınızı dahi atamayacağınız bölgeler var. Bu bölgelerde ki mantık şudur, organik madde seviyesi sıfıra düşmüş ve kimyasal gübre ve ilaçlarla toprak yapısı bozulmuş demektir. Bugün ekilemez yani çölden bir farkı yok. Bugün Türkiye’de bir merdiven düşünün toprak kalitesi sıfırla on arasındaysa bizim artık kalitemiz artık düşmüş, 1.7’dir Türkiye ortalaması. Bununda yüzde 22’si 1’in altında artı yüzde 4’ü 2’nin altında artı yüzde 29’u 3’ün altındadır. Yani yüzde 95’i 3’ün altındadır. Buradan şunu söylemek istiyorum, bir İsrail’in ıslah için 50-60 sene gibi bir süre geçti. Bir Türkiye’nin bunun 20 kat büyüğü bir ülkenin ıslahını düşünün, bunun sadece Türkiye’nin ıslahı topraklarının ıslahıyla da kalmıyor. Bu civar ülkeleri de düşünelim. Yani ben çok açık bir şekilde söylüyorum, solucan ve solucan gübresi üretimine giren arkadaşlara rahat olun diyorum, çiftçimiz bu ürünü bu solucan gübresini tanımaya yeni yeni başladı. Yakında çok çok daha büyük bir talep olacak. Ve biz en 15-20 sene bu ülkemizdeki açığı kapatmak için çalışacağız” dedi.

  • Türkiye’de güneş enerjisinin geleceği tartışıldı

    Greenpeace Akdeniz’in efsane gemisi Rainbow Warrior’ın, 6 Eylül’de Bodrum’da Türkiye’yi ’Güneşe Yelken Aç’maya davet ederek başlayan turunun son durağı İstanbul’da enerji ve finans dünyasının öncü isimleri bir araya gelerek, Türkiye’de güneş enerjisinin geleceğini masaya yatırdı.

    Greenpeace, Güneş Enerjisi Topluluğu Türkiye Bölümü (GÜNDER) ile beraber Rainbow Warrior gemisinde “Türkiye için Güneş Geleceği ve Fırsatları” özel buluşmasında sürdürülebilir kalkınma ve geleceği şekillendirmede güneş enerjisinin oluşturacağı değer çok yönlü tartışıldı.

    Türkiye’de güneş enerjisinin geleceğinin tartışıldığı toplantıya, GÜNDER Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kemal Gani Bayraktar, Uluslararası Enerji Ekonomisi Birliği Dünya Başkanı Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu, Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu ve Temiz Enerji Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Tülin Keskin ve 16 ayrı kurum ve kuruluştan 30’u aşkın davetli katıldı.

    “Güneş enerjisi yeni pazarlar açacak”

    Greenpeace Akdeniz Sürdürülebilir Yatırımlar Danışmanı İbrahim Çiftçi toplantı sonrası yaptığı açıklamada, “Güneş enerjisi sadece enerji bağımsızlığı sağlayıp, cari açığın kapanmasını sağlamakla kalmayacak; aynı zamanda güneş enerjisi sanayi için yeni pazarlar açarak, istihdamın artmasını da sağlayacak. Güneş enerjisine yatırım yapmak yeni fırsatları da beraberinde getirecek ciddi bir iş kolu olacaktır” dedi.

    Güneş enerjisine finans imkanı sağlanıyor

    Türkiye’de güneş enerjisi 2015 yılının sonunda 362 santralda 249 MW kurulu güce sahipken, 2016’nın ilk yarısında yüzde 100’den fazla artarak 733 santralde bulunan 562 MW toplam kurulu güce ulaştığını, Türkiye’de toplam 3,4 GW’a tekabül eden 4 bin lisansız üretim proje başvurusunun kabul edildiğini belirten Çiftçi; Greenpeace Akdeniz’in bireylerin çatılarına güneş panelleri kurması için gerekli işlemlerin kolaylaşması amacıyla kampanya yürüttüğünü, bankaların da bireylere güneş enerjisi kurulumu için çok uygun şartlarda finans imkanları sunması gerektiğini vurguladı.

    “Türkiye güneş enerjisinde önemli potansiyele sahip”

    Türkiye’nin coğrafi konumu gereği güneş açısından çok önemli bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çeken GÜNDER Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Bayraktar, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğinde güneş enerjisinin çok önemli bir rol oynayacağına dikkat çekti. Bayraktar, “Hızlı ve kolay erişilebilirliği ve uygulanabilirliği, ısıdan elektriğe depolama dahil teknolojik erişilebilirliğin mümkünlüğü ve uygunluğu, çok yönlü sektörel entegrasyon ve istihdama katkısı güneş enerjisini ayrıcalıklı kılmaktadır” dedi.

    “Elektrik üretiminde kritik eşiğe gelindi”

    Etkinlikte yer alan Uluslararası Enerji Ekonomisi Birliği Başkanı Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu, güneş enerjisinden elektrik üretiminde ekonomik anlamda kritik eşiğe gelindiğini, bireysel kullanımın bürokratik zorluklara takılmaması ve farkındalık oluşturulması ile ilave desteğe ihtiyaç duyulmadan yaygınlaşabileceğini belirtti. Greenpeace’in GÜNDER işbirliğindeki kampanyasının farkındalık açısından çok faydalı olduğunu belirten Kumbaroğlu, tüketicilerin tercihlerinde farkındalığın yanı sıra ekonomik önceliklerin önem taşıdığına dikkat çekti. Türkiye ve bölgenin güneş enerjisinde yüksek potansiyeli bulunduğunu hatırlatan Kumbaroğlu, buranın güneş gücünün yüksek gerilim hatlarıyla Avrupa’nın potansiyeli düşük bölgelerine taşınacak projeler geliştirildiğini ve Türkiye’nin yenilenebilir enerjinin de koridoru olabileceğini ifade etti.

    “Güneş enerjisi seferberliği yapalım”

    Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu ise “Ülkemizin düşük karbon ekonomisi yolunda, iklim değişikliğine dirençli, sürdürülebilir kalkınması için tüm enerji kaynaklarının kaynağı güneş vazgeçilemez yerli kaynağımızdır. Evde, ulaşımda, tarımda, sanayide güneşin bereketi elektrik, ısı ve soğuk üretimi için hazır. Güneş yerinde temiz enerji üretimi için mükemmel bir kaynak. Dağıtık sistemlere çok uygun güneş elektriği kullanımı ile elektrikteki kayıp-kaçak sorununu da çözebiliriz. Güneşimizi en temiz enerji teknolojisi ile kullanmak üzere seferberlik yapalım, sahiplenelim. Güneş enerjisi büyük fırsatını kaçırmayalım. Hep beraber güneşin ekonomimizi canlandırması için çalışalım” dedi.

    “Güneş enerjisi hayatları değiştirecektir”

    Temiz Enerji Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Tülin Keskin de konuşmasında şöyle dedi:

    “Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği ve hatta iklim değişikliği uzun yıllar “romantik” bir uğraşı alanı olarak görüldüyse de son yıllarda özel sektörün bu kaynakları kullanma konusundaki güçlü talebi ve dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle hidrolik dışındaki yenilenebilir enerji ülkemizde de bir dönüşüm yaşamaya başladı. Aslında yenilenebilir enerji kaynakları doğanın lütfu olarak dünya üzerinde hakça dağılmış kaynaklardır ve teknolojiyi göz ardı edersek kimsenin tekelinde de değildir. Bu nedenle özellikle güneş ve rüzgarı dünya üzerindeki en adil enerji kaynağı olarak kabul edebiliriz. Bu açıdan sosyal etkisi de yüksektir. Dünyada birçok ülkede güneş enerjisi insanların hayatına değerek onların daha önce sahip olmadıkları refahın yolunu açmaktadır. Örneğin kırsal alanda güneş enerjisinin değişik şekillerde kullanımının yaygınlaştırılması ve üretici olmayan, evinde oturan kadınların ekonomik ve sosyal hayatta yer almalarını sağlayacak bir iş modelinin kurulması esasını taşıyan ’Köyde Yeşil Ekonomi’ projesinde; güneş enerjisinden ısı ve elektrik olarak yararlanma potansiyeli ortaya çıkarılırken, göç veren ve kadınların toplumsal katılımı düşük olan bir bölgede kurulan bir kadın kooperatifi ile kalkınma da desteklenmektedir. Bu şekilde daha önce değerlendirilemeyen ve bahçelerde heba olan kasaba ve köylerinde üretilen tarımsal ürünler ve dağlarından toplanan yöreye özgü ürünler güneş enerjisi katkısıyla değerlendirilmeye başlanmış, kurulan güneş enerjili kurutma tesisinde üretime başlanmış, kurulan fotovoltaik çatı kurulumu ile üretimde kullanılan diğer ekipmanların elektrik enerjisi sağlanmış, güneş enerjisi kullanan sürdürülebilir bir işletme ile kadınların üretime katılması sağlanarak yerel kalkınmanın öncülüğü yapılmıştır. Güneş enerjisi hayatları değiştirecektir.”

  • MOSFED Başkanı Ahmet Güleç: “Rusya geleceği olan bir ülke”

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yapılan görüşmeyi değerlendiren Mobilya Dernekleri Federasyonu (MOSFED) Başkanı Ahmet Güleç, eylül ayı itibariyle Rusya’ya ihracatın artmaya başlayacağını belirterek, “Rusya, bizim ihmal etmememiz gereken, ekonomik potansiyeli yüksek ve geleceği olan bir ülke” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin arasındaki görüşmeyi değerlendiren Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Yönetim Kurulu üyesi, Mobilya Sanayicileri ve İşadamları Dernekleri Federasyonu (MOSFED) Başkanı Ahmet Güleç, “Yapılan görüşmeleri iş dünyası olarak olumlu bakıyoruz. Cumhurbaşkanımıza gösterdiği diplomatik başarı için teşekkür ediyoruz. Bir uçak krizi olayı olmuştu. Türkiye haklı iken, farklı bir pozisyona gelmişti. Bilhassa petrol fiyatlarının düşmesinden itibaren Rusya ekonomisi büyük bir cari açık veriyordu. Bu cari açık mobilya satışlarına da yansıyordu. Bir ülkede gıda ve giyimin ardından dayanıklı tüketim malları geliyor. Rusya rublenin dolar karşısında değer kaybetmesiyle büyük bir devalüasyon yaşamıştı, hem de Avrupa’nın uyguladığı ambargo yüzünden petrol gelirleri ciddi anlamda düşmüştü. Petrolün zaten fiyatı düşmüştü. Bu anlamda mobilyada başarılı bir pazar yoktu. Zaten belli bir ihracatımız vardı. Ama bundan sonra çok büyük ihracat yapabileceğimizi ön görüyoruz. Biz potansiyel ülkelerle irtibatımızı hiç kesmiyoruz. Rusya da bunlardan birisi. Biz mobilya ve ağaç ürünleriyle ilgili ilişkilerimizi geliştireceğiz. Rusya bu sene ihracatta ilk 10 ülke arasında girer. Bizim ihracatımız her anlamda ilk 7 ayda yüzde 60 civarında düştü, lakin bundan sonra Rusya’ya ihracatımız eksiden artıya geçmeye başlayacak” diye konuştu.

  • Türk tarımının geleceği “milli” tohumda

    Yüreğir Ziraat Odası Başkanı Mehmet Akın Doğan, yerli tohumun, Türk tarımının geleceği açısından hayati önem taşıdığına dikkat çekerek, “Yerli uçağa, yerli tanka verilen devlet desteği, yerli tohuma da verilmeli” dedi.

    Yerli tohum üretimi gerçekleştirdiği tarlalarda incelemelerde bulunan Doğan, yerli tohumla üretilen ürünlerin, en az ithal tohumla üretilenler kadar verimli ve kaliteli olduğunu belirtti.

    Beraberindeki çiftçilerle tarlayı gezen Doğan, çiftçinin tohum seçimi yaparken, yerli tohumları tercih edebileceğini ifade etti.

    “Milli tohuma destek şart”

    Tarımın, hem ekonomik hem de stratejik anlamda Türkiye’nin en önemli sektörlerinden biri olduğuna işaret eden Mehmet Akın Doğan, “Tarım alanında, dünyada söz sahibi olmak için öncelikle dışa bağımlılığı azaltmak gerekiyor. Biz bugüne kadar tohumda hep dışa bağımlıydık ama artık ithal tohumdan daha kaliteli yerli tohumlarımız var” diye konuştu.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da tarımla ilgili her toplantıda “milli” tohumun önemine vurgu yaptığına dikkat çeken Doğan, “Çiftçiler olarak, milli tohumun devlet tarafından özellikle desteklenmesini istiyoruz” dedi.

    “Tohumda dışa bağımlıyız”

    Türkiye’nin, domates tohumunda İsrail’e, kavun ve karpuz tohumunda ise Avrupa ve Amerika’ya bağlı olduğunu belirten Yüreğir Ziraat Odası Başkanı Mehmet Akın Doğan, “Daha birçok ürünün tohumunda maalesef ki başka devletlere bağımlıyız. İthal tohumlarla üretim gerçekleştiriyoruz. Bizim hayalimiz, her alanda olduğu gibi tarımda da ‘milli’ üretim gerçekleştirmek” ifadelerini kullandı.

    Devletin son dönemde başta savunma sanayi olmak üzere birçok alanda yerli üretimi desteklediğini dile getiren Doğan, şöyle devam etti:

    “Şükürler olsun ki; devletimizin verdiği destekle ülkemiz teknolojide ilerliyor. Ülke savunması için çok önemli olan yerli uçak, yerli tank, yerli gemi gibi dev projeler göğsümüzü kabartıyor. Bu alanda dışa bağımlılığımız giderek azalıyor. Bunlar son derece önemli ve sevindirici gelişmeler. Ancak, çiftçiler olarak bizler, ‘milli’ tohumun da yerli uçak, yerli tank kadar önemli olduğunu düşünüyoruz. Yerli tohumun desteklenerek, Türk tarımının bir an önce dışa bağımlılıktan kurtarılmasını istiyoruz.”

    Yerli tohumlar çiftçiye tanıtıldı

    Adana’nın Yüreğir ilçesi Denizkuyusu köyünde, Oda Başkanı Mehmet Akın Doğan’ın yanı sıra; Meclis Başkanı Şevket Uludağ, Yönetim Kurulu Üyesi Emin Doğan, Meclis Üyesi Mehmet Köse ve çiftçilerin katılımıyla gerçekleşen tanıtım toplantısında, MAY Tohum Satış Müdürü Yusuf Aktay tarafından yerli tohumlar hakkında bilgiler verildi.

    Yerli tohumla üretilen soya, mısır, pamuk ve ayçiçeği gibi ürünleri tanıtan Aktay, bu tohumlarla, dünya çapında isim yapmış markaların tohumlarıyla aynı ürün rekoltesine ulaşıldığını kaydetti.

    Firmanın Ar-Ge çalışmalarından da bahseden Aktay, “Biz firma olarak Ar-Ge’ye çok önem veriyoruz. En kaliteli ürünü bulabilmek için uzun seneler bekliyoruz. Yerli tohumla şu ana kadar çok çeşit ürettik. Bundan 3 yıl sonrasında insanlara sunabileceğimiz çeşitlerimiz şimdiden hazır” şeklinde konuştu.