Etiket: felakettir”

  • Evren Yurttaş: “Elektrik kaynaklı yangınlar önlenebilir felakettir”

    Elektrik Yangınlarından ve Hasarlarından Korunma Derneği (ELYAK) Genel Başkanı Evren Yurttaş, Türkiye’de son yıllardaki yangınları incelediklerini ve yaşanan yangınların elektrik ve aşırı gerilim kaynaklı olduğunu belirterek, “Bu yangınların tamamı önlenebilir ve önlenmediği içinse felakettir” dedi.

    Son yıllarda büyük artış gösteren elektrik kontağı ve elektrik kaynaklı yangınlar ile ilgili ELYAK, meydana gelen yangınların tamamının önlenebilir felaket olduğunu açıkladı.

    Türkiye’de son yıllardaki yangınları incelediklerini belirten ve yaşanan yangınlarla ilgili değerlendirmelerde bulunan ELYAK Genel Başkanı Evren Yurttaş, “Elektrik kaynaklı yangınlar genel olarak; elektrik sayacından, elektrik kontağından ya da nötr kopması gibi bir çok sebep ile ortaya çıktığı açıklanır. Yaşanan elektrik kaynaklı bir yangını incelediğinizde ise açıkçası kaza demek yanlışa düşmek olur. Çünkü elektrik ve aşırı gerilim kaynaklı yangınların tamamı önlenebilir ve önlenmediği içinse felakettir. Elektrik kaynaklı yangınların temel sebepleri kontaklar, sayaçlar değil ilgili yönetmeliklere uyulmaması ve denetimsizliktir” dedi.

    “Engelli, hasta ve yaşlı bireyler için yönetmelik genişletilmeli”

    Yangın yönetmeliğinin özellikle engelli bireyler için eksikliklerine değinen Yurttaş, “Uygulamadaki yangın yönetmeliği engelli, hasta ve yaşlı bireyler için daha da genişletilmeli. Bir engelli vatandaşımız ortaya çıkan bir yangında kaçış için yangın merdivenini nasıl kullanabilir? Bir yaşlı ya da hasta bir vatandaş da aynı şekilde yardıma ihtiyaç duymadan kaçışı nasıl kolaylaştırılabilir bunlar üzerine çalışmak lazım. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda Konya’da çıkan bir yangında evde oksijen tüpüne bağlı bir çocuk, elektrik kontağından yangında kaçamamış maalesef hayatını kaybetmişti. Son yıllarda ise elektrik kaynaklı yangınların yüzde 78 artış gösterdiği görüyoruz. Tedbir alınmadıkça sonu felaket ile sonuçlar yaşanmaya maalesef devam edecektir. Yapılarda uygulanan yangın yönetmeliği ise genel hatları ile yangın çıkmasını engellemek üzerine değil yangın çıktıktan sonra devreye girecek tedbirlerle ilgilidir. Elektrik kaynaklı yangınları, diğer tüm yangın sebeplerinden tamamen ayrı tutmak gerekiyor. Yapılarda elektrik tesisatları, 3 Aralık 2003 Tarihinde 25305 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İç Tesisleri Proje Hazırlama Yönetmeliği’ne uygun şekilde yapılması gerekiyor. Yangın yönetmeliği ile birlikte Elektrik İç Tesisleri Proje Yönetmeliği de uygulandığı taktirde elektrik ve aşırı gerilim kaynaklı yangınlar tamamen engellenir. O zaman sonu felakete varan sonuçlar ile yüzleşmek zorunda kalmayız” şeklinde konuştu.

  • Akçiçek: “Bilimsiz geleceğin sonu felakettir”

    Ege Üniversitesi (EÜ) Rektörlüğü tarafından düzenlenen “Cumhuriyet ve Atatürk Günleri” etkinlikleri kapsamında EÜ Diş Hekimliği Fakültesinde “Atatürk, Bilim ve Teknoloji” konulu konferans gerçekleştirildi. Yrd. Doç. Dr. Eren Akçiçek, “Teknoloji üretebilmek 21. yüzyılda sömürge olmamanın tek koşuludur. Bilimsiz geleceğin sonu felakettir” dedi.

    EÜ Rektörlüğü tarafından düzenlenen “Cumhuriyet ve Atatürk Günleri” etkinlikleri kapsamında EÜ Diş Hekimliği Fakültesinde “Atatürk, Bilim ve Teknoloji” konulu konferansı Yrd. Doç. Dr. Eren Akçiçek verdi. Etkinliğe EÜ Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Beyser Pişkin, akademisyen ve öğrenciler katıldı. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne bilim ve teknolojinin serüvenini anlatan Yrd. Doç. Dr. Akçiçek, “Osmanlı Devletinden Cumhuriyete kalan miras, yoksulluk, üretimsizlik, sanayisizlik, altyapısızlık, dışa bağımlılık ve dış borçlardır. Cumhuriyeti kuranların eğitimden anladıkları, bağımsız kafalar yetiştirmekti. Bir fikre körü körüne saplanmamış, arayıp soran ve eleştiren kafalar; o güzel deyişle, ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ kuşaklar. Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular. 20 yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacaktır. Teknoloji üretebilmek 21. yüzyılda sömürge olmamanın tek koşuludur. Bilimsiz geleceğin sonu felakettir” diye konuştu.

    “Eğitim, mutlaka Türkçe olmalı”

    Türkiye’de üniversite reformunun yurt dışına gönderilen öğrencilerin yurda dönmesiyle başladığını ifade eden Yrd. Doç. Dr. Eren Akçiçek, “Yabancı dil öğretimi yerine bazı okullarda yabancı dilde eğitime geçilmiştir ki, bu tamamen Atatürk’ün istediği hedeflerden uzak bir durumdur. Eğitim, mutlaka Türkçe olmalı, ancak yabancı bir dil de mutlaka öğretilmelidir” ifadelerini kullandı. Atatürk’ün bedenen aramızdan ayrılışına kadar enflasyon problemi yaşamadığını belirten Yrd. Doç. Dr. Eren Akçiçek şöyle devam etti: “Türkiye’nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.Temel ekonomik hedef mümkün olduğu kadar kısa zamanda toplumun kalkınması olmuştur. 1932 yılına gelindiğinde şeker dahi üretmeyen, buğdayı ithal eden Türkiye 1938 yılına geldiğinde dışarıya çimento, buğday elektrikli aletler ihraç etmektedir. Türkiye, 1927-1938 arası dönemde ortalama yüzde 8.72 oranında reel olarak büyümüştür. Milli mücadele döneminde uçakların kaplama bezlerinin dış etkilerden korunması ve kanatların kayganlığı artırmak amacıyla kullanılan astar boyası bulunamamıştır. Bu nedenle kimyager ve malzeme uzmanları tarafından patates, paça suyu ve yumurta akı karıştırılarak elde edilen sıvı uçakların bez kısımlarında kullanılmıştır.”

  • Doç. Dr. Sadri: “Yağmur değil kentleşme felakettir”

    Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Mimarlık Tasarım ve Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hossein Sadri, yağmurun değil, kentleşmenin felaket oludğunu söyledi.

    Sadri, yağmur sularının değerlendirilmesi ve sel felaketinin önüne geçmeye yönelik yöntemler konusunda açıklamalarda bulundu.

    Yağmur sularının değerlendirilmesi ve sel felaketinin önüne geçmeye yönelik yöntemler konusunda önemli açıklamalarda bulunan Sadri, Suyu felaket olarak algılayan kentleşme zihniyeti en büyük felaketti olduğunu belirti Sadri sözlerine söyle devam etti:” “Kentleri inşaat olarak gören ve inşaatı da rant olarak algılayan kentleşme zihniyeti, geliştirmekte olduğu kentlerle doğayı mahvediyor. Buna en güzel örnek, nimet olarak değerlendirilmesi gereken yağmurun felakete dönüşüdür. Yağan yağmurlar en verimli topraklarımızı da alarak sokaklarımızın ortasından geçerek, evlerimize, iş yerlerimize girerek, arabalarımızı sürükleyerek denize akıyor. Durum böyleyken bizim uzmanlar, siyasiler, yetkililer ve hemen hemen herkes su kanalları gibi başka türlü inşaat projeleri ve betonlaşmalarla çözüm arıyorlar. Yağmur sularının evlerimize girmeden denize doğrudan akıtılması konusunda fikir geliştiriyorlar. Aslında suyu felaket olarak algılayan ve veya bu felaketi önleme yollarını inşaatta arayan kentleşme zihniyeti kendisi bugün karşı karşıya kaldığımız en büyük felakettir. “

    Kuzey Kıbrıstaki evlerde kullanılan suyun dört katı kadar yağmur yağdı

    Meteoroji’den gelen bilgiye göre Girne Bölgesine haftasonu metre kareye 139 milimetre yağmur düştüğünü belirten Sadri,” Girne’nin 69 kilometre kare yüz ölçümüne bu ortalama miktarı çarparsak, toplam Girne Bölgesine düşen suyun 95 milyon metre küp olduğunu tespit etmiş oluruz. Bu miktar su, Kuzey Kıbrıs’ta evlerde kullanılan yıllık suyun yaklaşık 4 katı ve tarımda kullanılan suya yaklaşık eşit bir miktardır. Türkiye’den gelmekte olan suyun yıllık miktarı ise 75 milyon metre küp, yani sadece 1 günde Girne’ye yağmış olan yağmurun dörtte üçü” dedi.

    Yağmurun Kentlere Verdiği Zarar Değil, Esas Sorun Suyun Denize Akıp Gitmesidir.

    Verileri gözden geçirdiğimizde yağan yağmurun evlere ve iş yerlerine verdiği hasar değil denize akmış olmasının büyük bir hüsran olduğunu ifade eden Sadri sözlerini şu şekilde devam etti:” Daha da vahim olan bu boşuna akıp gitmekte olan su ve yanında götürdüğü verimli toprağın ve buna çare olarak üretilen inşaatçı ve projeci çözümlerin uzun vadede Kuzey Kıbrıs’ı tam bir çöle dönüştürüyor olmasıdır. “

    Çözüm, Kentleşmeye Karşı Sosyal ve Ekolojik Yerleşme Modelidir

    “Kentleşme politikaları, arazilerin ekolojik ve hatta sosyal yapılarını “yapılı çevre” ve içindeki insanların ekonomik, politik ve sosyal ilişkileriyle sınırlı tutuğunu söylen Sadri,”Kentleşme politikaları, emirnameler, master planlar ve stratejik planlar hep insanı, ekonomik büyümeyi, emsalı ve rantı düşünüyor. Kısa vadeli çıkarlar için çocuklarımızın geleceğini satıyor. Buna karşın doğayı, içinde yaşayan bitkiler ve hayvanlar, mikro-organizmalar ve maddeler, insan, su, toprak, hava, dikenler ve bulutları da göz önünde bulunduran sosyo-ekolojik yerleşim anlayışı tek çözüm olarak görünüyor. Kenti arazi ve yüz ölçümü olarak algılayan kentleşmeye karşı, ekosistemi düşünen bir düşünce gereklidir. Bu düşünce insanların yaşam çevresinde ekosistem içine eklenen her öğenin sistemin dengesini bozmadan onun sürdürülürlüğünü artırıcı hale getirmeyi amaçlamalıdır. Bu yapıda insanların kendileri için yapacakları evler, milyonlarca yılda oluşmuş olan toprağı ve coğrafi dengeyi de, on binlerce yılda gelişmiş olan ekosistem dengesini de, yüzyıllarda verimli hale gelmiş bitki örtüsünü de, toplumsal barışı da mahvetmiyor, tam tersine yaşamı insanla sınırlandırılmış halde değil, bir bütün olarak, destekliyor olmalıdır. Böyle bir yapıya geçiş bize çok radikal görünse de, mevcut kentleşme anlayışının tüm zararlarını görmemize rağmen bunu devam etmemiz hergün vermekte olduğumuz ve anlamsızca sürdürdüğümüz esas radikal karardır.”

    Girne İçin Öneriler

    Örneğin Girne’de yağmur meselesi bağlamında ve sosyo-ekolojik dönüşüm ekseninde ne yapılmalıdır? Esas yapılması gereken yapılaşma ve kentleşme odaklı düşünmeyi bir kenara bırakarak, ekosistemi koruma merkezli, tarımı, yaşam alanlarını, geleceği, tarihi, biyoçeşitliliği, rüzgarı ve toprağı bir arada düşünerek, yaşamı güçlendirecek çözümler üretmektir. Mimarlık Tasarım ve Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hossein Sadri Aşağıda buna dört örnek veriyor.

    1. Teraslama:

    ” Dağlardan gelen suyun hızının azaltılması, yavaşlatarak yer altına alınması konusunda tarihi olarak çözüm önerileri geliştirilmiştir. Tüm beşparmak dağları boyunca yüzyıllarca çaba sonucu taşlarla yapılmış olan teraslamalar buna örnektir. Bin yıllar önceden Mezo-Amerika’da ve Mezopotamya’da kullanılan bu yöntem sayesinde su hız kazanmadan, toprağı yıkamadan düştüğü yerlerde ufak bir birikme ve daha sonra toprağın altına geçme imkanı kazanıyor.”

    2. Biriktirme:

    “Girne’nin topoğrafiyasına baktığımızda dağların ciddi eğimi sonucunda şiddetli yağmurların dağlardan şehrin olduğu alana gelmesi teraslama yapılmasına rağmen olası görünmektedir. Bu nedenle de dağların şehirle buluştuğu çizgide su biriktirme alanları ve yapay göletler düşünülmelidir. Bunlar buharlaşmaları engellemek için çevreleri ve üzerleri bitkilerle kapalı, ince, uzun ve derin göletler olmalıdır.”

    3. Yeşil alanların artırılması:

    “Şehrin içinde ise, sert zeminleri minimize etmek ve toprağın emiş kapasitesini artırmak gerekiyor. Bunun için daha fazla toprak, yeşil alan ve daha az asfalt ve betondan oluşan bir şehir yaratmamız lazım. Yer üzerindeki parklar ve bahçelere ilaveten yeşil çatı ve yeşil cephe uygulamaları suların birikmesi ve toplanması için önemli çözümlerdirler.”

    4. Depolama:

    “Geleneksel ve modern yöntemler kullanılarak su depolama (water harvesting) olarak bilinen tekniklere başvurmalıyız. Tüm sokaklar ve tüm evlerde yağan yağmur sularını yer altında depolama ve daha sonra kullanma için çaba harcamalıyız. Geleneksel olarak bunu kuyular ve kuyularla entegre su kanalizasyonuyla gerçekleştirebiliriz. Bunun modern yöntemi ise daha fazla su biriktiren ve tutan yer altı filtrasyonlu yağmur suyu depoları kullanımıdır.”