Etiket: Faktörler

  • Burun ameliyatlarını etkileyen faktörler

    Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op. Dr.Bahadır Baykal, burun estetiğinin ülkemizde en sık yapılan estetik ameliyatlardan biri olduğunu belirtti. Op. Dr.Bahadır Baykal, “Revizyon, tampon, deviasyon artık herkesin bildiği kelimeler. Ancak zaman zaman doğruyu yanlış yanlışı doğru ile karıştırabiliyoruz” dedi.

    Uzman gözüyle burun estetiği ameliyatlarını etkileyen faktörler hakkında değerlendirmelerde bulunan Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op. Dr.Bahadır Baykal, Burun estetiği yaptırmak isteyen birinin en büyük hatası sizce ne olur sorusuna, “Doğru doktor seçmemek olur. Mutlaka burun ameliyatları konusunda ihtisaslaşmış doktor seçimi yapılmalıdır. Bu durum sizi gereksiz yere ikinci kez bıçak altına yatmaktan korur. Elbette hiçbir ameliyat için garanti yoktur, en iyi ellerde dahi % 5 oranında ikinci bir ameliyata gerek duyulabilir. Ama risk her doktor için aynı değildir. Burun estetiği konusunda özelleşmiş, deneyimli, bu konuda eğitim almış ve dünyadaki gelişmeleri takip eden bir cerraha ameliyat olmanızla daha genel çalışan bir hekime ameliyat olmanız arasında risk yönünden de, başarı yönünden bir fark olması doğaldır” diye cevap verdi.

    Op. Dr.Bahadır Baykal, Burun estetiğinde bilimsellik mi ön planda sanat mı, ya da el yeteneği mi ? konusunda ise; “Elbette bilimsellik ön planda. Burnun her noktasına hakim olduktan sonra bu ameliyatta başarıyı sağlayabilirsiniz. Ancak güzellik algısı yeterince gelişmezse ameliyatlarınız tek düze olur ki, bu da aslında bilimle sanatın bir araya geldiği ameliyat rinoplasti için tercih edilemeyen bir durumdur. El yeteneğiniz yoksa zaten iyi bir cerrah olamazsınız.

    Psikiyatrik problemleri olanları bir kenara bırakırsak, telefon açıp “burun ameliyatı kaç lira? “ diye soran hastalara daima temkinli yaklaşıyorum. Sanki bir ürün alırmışcasına fiyat araştırması yapan hastaların şunu bilmesinde fayda var, burnunuzun alacağı sonuç her cerrahta aynı değildir bu nedenle tecrübeli ve başarı oranı yüksek hekimlerin ücretleri belli bir standartın altında değildir. Burun estetiği kampanyasında kredi kartına taksitle ameliyat olan ancak burnu çöken, eğriliği artan o kadar çok hasta var ki; hasta bunları düzelttirmek için doktor doktor dolaşıyor. Sonuçta ucuza ameliyat olayım derken, sonraki ameliyatlar yüzünden estetik daha da pahalıya geliyor. Başarı şansı ise azalmış oluyor. Unutmamak lazım ki; dokunulmamış, ameliyat edilmemiş bir doku ile yapılan ameliyat daha güzel sonuç verir” diye konuştu.

    Op. Dr.Bahadır Baykal, i cerrahi olarak en çok zorlayan ameliyatlar konusunda ise “Travma geçirmiş ya da daha önce ameliyat olmuş hastalara yapılacak olan düzeltme ameliyatlar. Bu hastalarda kulaktan ya da kaburgadan kıkırdak almak zorunda kalabiliyoruz, ameliyatlar uzun sürüyor ve başarı şansı her zaman yüksek olmayabiliyor. Tabii yüz asimetrisi olan hastaları da unutmamak lazım.

    Yüzün sol ve sağ yarımı simetrik olmayabiliyor, Ülkemizdeki insanların üçte ikisinde orta yüz deformitesi mevcut. Dolayısıyla burun kendi içinde orta hatta düz dursa bile yüzdeki asimetri nedeniyle karşı bakışta düz durmayabilir, gözlerin arasındaki mesafe eşit gözükmeyebilir, bu durum bazen sıkıntı yaratabilir. Ameliyat öncesinde hastayla konuşmak gerekir. Toplumumuzun çoğunluğunda yağlı ve kalın bir cilt dokusu mevcut. Maalesef bu yapı burun estetiğinde dezavantaj yaratır. Kendine göre problemler yaratır ve iyileşmesi uzun sürer. Kuzey Avrupa Ülkeleri ile kıyaslandığında daha sorunlu burnumuz var diyebilirim” diye konuştu.

  • Saç Ekiminde Başarıyı Etkileyen Faktörler

    Saç Ekim Koordinatorü Engin Sönmez, saç ekiminde başarıyı etkileyen faktörler konusunda uyardı.

    Hair Estetik Turkey Saç Ekim Merkezinden Saç Ekim Koordinatorü Engin Sönmez, günümüzde saç ekim teknikleri iki farklı başlık altında incelendiğini belirterek,”Bunlar FUT ve FUE teknikleri olmaktadır. FUT ile FUE yöntemlerinin arasındaki tek fark kök alımıdır.

    Diğer tüm aşamalar aynıdır. FUT saç Ekim tekniği eski bir yöntem olmakla beraber günümüzde kullanım oranı oldukça azalmıştır” dedi.

    FUE’de enseden saç alınan bölgede hiçbir iz kalmadığını anlatan Saç Ekim Koordinatorü Engin Sönmez, “Ekim yapılan bölgede de her iki teknikle de iz kalmamakta ekilen saçlar ile kendi saçlarınız arasında hiçbir fark olmamaktadır.

    İyi bir saç ekimi nasıl olmalı sorusuna en iyi cevap ’’En iyi ekim yapılmış saç, ekildiği belli olmayan saçtır’’

    Etkili ve sorunsuz bir saç ekimi için bugün kullanılan en avantajlı yöntem FUE saç ekim tekniği olmaktadır” diye konuştu.

    SAÇ EKİMİNİN BAŞARISINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER NELERDİR?

    Saç Ekim Koordinatorü Engin Sönmez, saç ekiminin başarısını etkileyen faktörler konusunda ise şunları söyledi;

    “Saç ekimini yapacak olan tüm ekibin tecrübesi (plst. cerrah, doktor, sağlık personeli) Referansları; Size daha önce saç ekimi yapmış oldukları kişilerin telefonunu verebiliyorlar mı? Size öncesi ve sonrası fotoğraflar gösterebiliyorlar mı? Size saç ekimi hizmeti sunacak olan yerin kurumsal olup olmadığı? Size saç ekimi hizmeti sunulacak olan kurum ya da hastane hakkında bilginiz var mı? Ekim yapılmış olan saç belli olur mu?

    Özellikle saç köklerinin yerleştirileceği kanallar girintili çıkıntılı ve yönleri de kişinin daha önceki saçlarının çıkış yönü doğrultusunda açılmış ise ekilen saç belli olmaz.

    Size hizmet sunacak olan kurumun medyadaki gücü nedir? Sık sık kurumun reklamlarını ve farklı doktorlarını görsel ya da yazılı medyada görüyor musunuz ya da tek bir doktorun her zaman aynı konuyu noktası, virgülüne tekrarladığını mı görüyorsunuz?

    Kurumun doktorları ile görüşmeniz sırasında size ayrıntılı bilgi ile birlikte saç analiziniz ve gerekirse kan tahlilleriniz yapılıyor mu?

    Saç ekimi için aradığınız kurumun çalışanı telefona çıkıyor, görüşmenize katılıyor ve daha sonra da operasyonunuza giriyor ise – yani kurumun toplam çalışanı 2 ya da 3 kişiden oluşuyorsa – size nasıl sağlıklı hizmet sunacağını düşünmelisiniz.

    Hizmet alacağınız kurum size Havaalanından ya da diğer ulaşım yolları ile geldiğinizde sizi karşılayıp ve size uygun olan bir otele yerleşmenizi sağlayıp operasyon boyunca otel, hastane, klinik ve bütün İstanbul içi ulaşım hizmeti verebiliyor mu?

    Size hizmet verdikten 3 hafta, 2 ay ve hatta 6 ay sonra sizi arayıp sizin saçlarınız hakkında bilgi sahibi olmak isteniyor ve takibinizi yapılıyor mu?

    Kurum olarak farkımız yukarıdaki bahsettiğimiz konuları bizden hizmet alan misafirlerimize dil, din ırk ve en önemlisi ekonomik fark gözetmeden en iyi şekilde sunmaktır.”

  • Otizm Risklerini Arttıran Faktörler Ve İletişim Kurma Yöntemleri

    Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Reyhan Erol, günümüzde otizm görülme sıklığının her bin çocukta bir olduğunu belirterek, “Doğumdan itibaren başlanılan süreçte ilk bir yıl içerisinde tanı ne kadar erken konulursa, tedavi sonuçları da o denli iyi olur. Tedavide amaç; aile bireylerinin de tedaviye katılımı sağlanarak, bireyin iletişim becerilerini artırmaktır” dedi.

    Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Reyhan Erol, 2 Nisan “Dünya Otizm Farkındalık Günü” sebebi ile otizm risklerini artıran faktörleri ve iletişim kurma yöntemlerine ilişkin bir açıklama yaptı. İlişki kurma ve iletişim becerilerinin sağlıklı kazanılmasının hayatın bir gereği olduğunu belirten Erol, “İletişim kurmadaki günümüzde sıklığı artan sorunlar, otistik bozukluk çatısı altında toplanmaktadır. Üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişim kurma becerilerinin azaldığı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir hastalıktır. Asperger sendromu gibi hastalıklarda otizm spektrumu arasında yer alır. Otizm kalıtsal kökenli bir rahatsızlıktır. Yani ailede görülmesi, ilerde ailedeki diğer bireylerde de görülme sıklığını artırır. Nadiren doğum sürecindeki sıkıntılardan dolayı da otizm sıklığının arttığı bildirilmektedir. Aşı uygulamalarının da otizm riskini artırdığı söylense de bilimsel veriler bu görüşü desteklememektedir” ifadelerini kullandı.

    “OTİZMİN ERKEKLERDE GÖRÜLME SIKLIĞI ARTIŞ GÖSTERİYOR”

    “Günümüzde otizm görülme sıklığı her bin çocukta birdir” diyen Erol, “Yeni çalışmalar bu sıklığın giderek artmakta olduğunu, 500’de birlere kadar oranın artığını göstermektedir. Down Sendromunun bile 700’de bir oranında olduğunu düşünürsek, otistik bozukluğun yadsınamayacak boyutta fazla olduğunu kabul edebiliriz. Erkekler de görülme sıklığı, kız cinsiyete göre yaklaşık dört kat artmıştır” açıklamasında bulundu.

    “İLK BİR YILDAKİ TANI VE TEDAVİ TÜM YAŞAMI ETKİLİYOR”

    Ebeveynlerin genellikle çocuklarının yaşamının ilk iki yılında belirtileri fark ettiğini kaydeden Erol, şunları kaydetti:

    “Otistik çocukların çok azı erişkin olduktan sonra bağımsız yaşamakta, bunlardan bir kısmı bunda başarılı olabilmektedir. Erken çocukluk döneminde yapılan davranışsal tedaviler çocuğun hayata hazırlanmasını kolaylaştırmakta, kendine bakabilme yetisini arttırmaktadır. Tanı konduğu an tedaviye başlanmalıdır. Özellikle doğumdan itibaren başlanılan süreçte ilk bir yıl içerisinde tanı ne kadar erken konulursa, tedavi sonuçları da o denli iyi olur. Günümüzde 6 aylık bebekte bile otizm tanısı konabilmektedir. Bu süre yaşamın ilk altı ayı bile olabilir. Tedavide amaç; aile bireylerinin de tedaviye katılımı sağlanarak, bireyin iletişim becerilerini artırmaktır.”

    “BEBEĞİNİ ÜÇÜNCÜ AYINI TAMAMLADIĞINDA GÖZ TAKİBİ YOK İSE DİKKAT EDİLMELİDİR”

    Ne zaman doktora gidilmesiyle ilgili ise Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Erol, “Doğum anından itibaren başlayan süreç çok önemlidir. Bebeğini üçüncü ayını tamamladığında göz takibi yok ise dikkat edilmelidir. İlk bir yılını tamamlayan çocuklarda ise nesneleri parmakla işaret etme becerisi takip edilmeli ve ebeveynlerine karşı ilgisi az ise, henüz sözcük kullanmıyorsa ve on sekizinci ayını tamamladıysa, sosyal çevre yerine tekrarlayan objelere ilgisi varsa, sürekli araba tekerini çevirmek, çalışır durumdaki çamaşır makinesini izlemek gibi davranışları tekrarlıyorsa uzman desteği alınması gerekmektedir. Görme bozuklukları, işitme bozukluğu, cerabral palsi, uyaran eksikliği dediğimiz ebeveyn-çocuk iletişim eksikliği, genetik bir çok hastalıkta da benzer şikayetler görülebilir” ifadelerini kullandı.

  • Obezite Tedavisinde Psikolojik Faktörler De Göz Önünde Bulundurulmalı

    Uzman Psikolog Naciye Tokaç, obezitenin üstesinden gelinmek isteniyorsa psikolojik faktörlerin de gözardı edilmemesi gerektiğini belirtti.

    Yemek yemenin sadece fizyolojik açlık ihtiyacını doyurmaktan öte olduğunu ifade eden Naciye Tokaç, “Yemek yemek aslında yaşamın devamını sağlayacak temel ihtiyaçlarımızdan fizyolojik ihtiyaçlarımız için gerekli olsa da bazen haz alma durumuna dönüşebiliyor. O zaman da sadece acıkan karnı doyurmanın ötesinde; yemeği yapma-seçme anından başlayarak hazırlama ve sonunda yeme anına kadar hepsinden ayrı bir haz alınabiliyor. Son yıllarda daha da arttığını gözlemlediğimiz televizyon yemek programları, telefon programları, yemekle ilgili internet sayfalarının yoğunluğu yemeğin sadece doymak ihtiyacından fazla; zevk haline geldiğini gösteren bir durumdur. Yemek yemenin kendisi başlı başına bir sorun olmamakta; ancak yemekle alınan enerji harcanan enerjiden fazla olduğunda sorunlar başlamaktadır. Günlük alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla olması durumunda, harcanamayan enerji vücutta yağ olarak depolanmakta ve obezite oluşumuna neden olmaktadır” dedi.

    Araştırmalara göre son yıllarda gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde obezitenin arttığına dikkat çeken Uzman Psikolog Naciye Tokaç, şöyle konuştu:

    “Her fazla kiloyu obez olarak nitelemek de doğru değildir. Bunun için vücut kitle endeksinin hesaplanması gibi belirli kriterler vardır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) obeziteyi, sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanmıştır. Bu denli önemli olan ve sadece kilolu(!) olmaktan öte bir durum olan obezite ile nasıl baş edilmeli? Obeziteyi sadece genetik ve fizyolojik faktörlerle açıklamak yeterli olmamakta; eğer obezitenin üstesinden gelinmek isteniyorsa psikolojik faktörlerinde yadsınmaması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle yemenin insan için ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım. Bilindiği gibi beslenme; anne karnında başlayarak yaşamın sonlandığı ana kadar devam eden yaşamın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Yemenin önemli olan noktası içe-almadır. İçe alma sadece ağız aracılığı ile değil, tüm duyu organları ile yapılmakla birlikte; en önemli bölümü ağız bölgesidir. İçe almak almak, elde etmektir. Yani kişi yeme işlevi sırasında sadece doymakla meşgul değildir, aynı zamanda almanın, elde etmenin de hazzını yaşamaktadır. Böylece yemek yemenin neden bu kadar zevk veren bir faaliyet olduğunu da anlayabiliriz. Bir diğer nokta ağız ve çevresinin insan için erojen bölge özelliği taşımasıdır. Bebek doğumdan birinci yılın sonuna kadar olan dönemde dışarıdan verilen bakıma bağımlıdır. Ağız ve dudaklar onun en önemli ihtiyacının giderildiği bölgeler olması nedeniyle haz duygusu o bölgelerde toplanmıştır. Emmek haz duyma amacıyla yapılmaktadır. Bu dönemde oluşabilecek herhangi bir sorun, saplanma, travma bireyde bazı sorunlara yol açmakta; bağımlılık ve edilginlik gibi davranışlara neden olmaktadır. Obezite bu dönemde yaşanabilen bir saplanmanın ürünüdür. Obezite sorunu yaşayan bireylerin kişilik özelliklerine bakıldığında çoğunlukla bağımlı, edilgin özellikler görülebilmektedir. Bebeklik döneminde aşırı doyurulma veya yoksun bırakılmak ta ileride yeme sorunlarına yol açabilmektedir. Tüm bu bilgiler sonucunda obezitenin sadece sağlıklı beslenme ile ilgili bir konu olarak ele alınmaması gerektiği; önemli bir ruhsal sorunun varlığına da işaret edebileceği düşünülmelidir. Obezite varolan ruhsal sorunların sonucu olarak ortaya çıkabileceği gibi bazı psikolojik sorunlar da kişinin kilo artışı sonrası ortaya çıkmaktadır. Obezite ile ilgili en önemli psikolojik sorun depresyondur. Çocuklarda depresyonun obeziteye neden olduğu bilinirken; yetişkinlerde ise obezite ardından depresyon durumu ortaya çıkmaktadır. Depresyon rahatsızlığını yaşayan birçok kişiden fazla yemeye başladığını duymuşsunudur. Obezitesi olanların yaklaşık yüzde 50’sinde klinik depresyon durumuyla karşılaşmaktayız. Depresyon sonrası kilo artışının genellikle rahatsızlığın tedavisi sonrası ortadan kalktığı görülmektedir. Kilo artışı ile birlikte kişinin kendi bedeninden hoşnutsuzluğu ortaya çıkmakta; kendisini daha az güzel/yakışıklı bulmakta, beğenilme kaygısı ortaya çıkmakta; giydiklerini kendisine yakıştırmamakta; içe çekilme görülmektedir. Bu durum da kişide depresyona davetiye çıkarmaktadır. Obezite durumunda tedavi aşamasında sadece diyet programının yeterli olmadığını birçok kişi kabul edecektir. Pazartesi karar verilen ve başlanan birçok diyet programı sadece birkaç gün ancak sürmektedir. Bunun nedeni kişinin yeme ile ilgili sorununa başka sorunların özellikle psikolojik sorunların da eşlik ettiğidir. Obezite tedavi programı uygulamak isteyen kişinin kendi yeme alışkanlıklarına uygun olabilecek bir diyet programı yanında psikolojik destek almasının da gerekli olduğunu düşünüyorum. Kişinin stresle baş etme becerisinin geliştirilmesi, kişilik özelliklerinin yeme alışkanlığı-davranışını nasıl olumsuz etkilediği, iş ve yaşam koşulları, çevresel-sosyal desteklerinin geliştirilmesi gibi birçok alanda desteğin kendisine fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Bazı kişilerde doyma noktasının neredeyse olmadığı, yemeğin sonunun gelmediğini görmekteyiz. Bu durumda kişi aslında yemekle haz almakta, doyum sağlamaktadır. Tabiî ki bu sağlıklı bir doyum sağlama değildir. Kişi kendisini bu duruma iten nedenleri değerlendirmeli, gerçek doyum sağlama araçlarını bulmalıdır. Yeme davranışında bir diğer önemli nokta da kişiyi yemeye iten nedenlerin bulunmasıdır. Sadece açlık dürtüsü mü, yoksa dürtü kontrol sorunu mu?”

  • Tüp Bebekte Başarıyı Etkileyen Faktörler

    Tüp bebek tedavisinde başarıyı etkileyen faktörlerin başında kadın yaşı ve yumurtalık rezervi geliyor. Ancak tedavide başarıyı etkileyen faktörler bununla sınırlı kalmıyor. Rahim doğuştan anormallikleri, kısırlık ve gebelik kaybı sebebine yol açan rahmin iç tabakasında ki rahatsızlıklar ve rahim içi yapışıklıkları tüp bebek tedavisinde olumsuz sonuç alınmasına büyük etki ediyor.

    Bahçeci Sağlık Grubu doktorlarından Op. Dr. Müstecep Kavrut, tüp bebek yönteminde tedavi kadar tedavi öncesindeki süreçin de büyük önem taşıdığını belirterek, “Tüp bebek tedavisinde başarıyı etkileyen rahme ve tüplere ait patolojilerin birçoğuna tanı koymak ve düzeltmek olabiliyor. Detaylı bir anamnez (hasta hikâyesi), jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile rahim filmi bunların tanısını koymada çoğu zaman yeterli oluyor” dedi.

    Tüp bebek tedavisinde başarıyı etkileyen faktörlere değinen Op.Dr. Kavrut, rahim sorunlarını dikkat çekti. Op. Dr. Kavrut, “Kadın rahmi embriyonik dönemde iki ayrı kanalın (paramezonefrik kanallar) birleşmesi ile oluşur. Birleşme aşağıdan yukarı doğru olur. Birleşme tamamlandıktan sonra ortadaki bölüm rezorbe olarak, yani eriyerek kaybolur. Birleşme sırasında bir problem olur, birleşme gerçekleşemezse çift rahim denilen uterus didelfis veya bicornuat uterus denilen çift boynuzlu rahim görülür. Ayrışmada bir duraklama olur ve perde erimezse septum denilen rahim perdesi gözlenir. Bunun yanında kanallardan biri gelişmezse tek boynuzlu rahim yani Unicornuat uterus oluşur Doğumsal rahim anormalliklerinden septum denilen perdelerin cerrahi olarak düzeltilmesinin tüp bebek tedavisinde başarıyı artırdığı gösterilmiştir” diyerek rahmin doğuştan anormallikleri tedavisini özetledi.

    Rahim içindeki karşılıklı yüzeyler arasındaki yapışıklıklar, tüp bebekte başarı şansını düşüren dikkat edilmesi gereken diğer faktörlerden biri. Nadiren tüm rahim içinin kapandığı rahim iç katmanlarının tamamen birbirine yapıştığı durumlarda adet kanamaları kesilebiliyor. Rahim içi yapışıklıklar genellikle bir ameliyat, kürtaj veya enfeksiyona bağlı olarak oluşuyorlar. Kısırlık, gebelik kaybı veya tüp bebek tedavisinde başarısızlığa yol açabiliyorlar. Tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan olgularda ultrason ve rahim filmi ile veya histeroskopik olarak rahim içinin kontrol edilmesi gerekli olabilir.

    Serviks yani rahim ağzı patolojileri kısırlığa ve tekrarlayan gebelik kaybına yol açabiliyor. Serviksin normalden kısa olması veya bağ doku zayıflığına bağlı gevşek olması halinde rahim ağzı yetmezliği oluşur ve bu durum tekrarlayan gebelik kayıplarına yol açarak kısırlığa sebep olabiliyor. Tanıda ve takipte bu tür olgularda gebelik sırasında sık sık ultrason ile rahim boyu ve açıklığı ölçümü yapmak, rahim ağzı enfeksiyonu yönünden yakın takip etmenin gerekliliğini belirten Op. Dr. Kavrut, “Rahim ağzında polip, miyom veya yapışıklık olması durumunda sperm geçişine engel olarak kısırlığa yol açabilir. Tüp bebek tedavisi sırasında embriyo transferinde zorluk sebebi olabilir. Tespiti halinde cerrahi olarak tedavi edilmeleri önerilir. Geçmişte daha çok üzerinde durulan bir konu ise bağışıklık sistemi ve buna bağlı rahim ağzının sperm geçişine engel olmasıdır. Bu durumlarda aşılama veya tüp bebek tedavisi ile rahim ağzı ve kanalı bypass edilmektedir. Düşük doz steroid kullanımını ile bağışıklık sisteminin baskılanmasının tüp bebek tedavi başarısını artıracağı ifade edilmektedir” diyerek, hastaları tedavi öncesinde dikkat edilmesi konusunda uyardı.