Etiket: Etkileri

  • Köylerin mahalle statüsüne dönüştürülmesinin sosyal etkileri

    Büyükşehir Yasası’ndaki değişiklikle köylerin mahalleye dönüşümünü ve sosyal sonuçlarını inceleyen ’Köylerin Mahalle Statüsüne Dönüştürülmesinin Sosyal Etkileri-Saha Araştırmaları’ kitabı İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Uygulamaları Merkezi tarafından yayımlandı.

    Toplumsal hayatın en önemli olgularından biri olan ’Köy’ kavramı; 2012’de çıkarılan Büyükşehir Yasası ile tarihe karıştı. Bu değişiklikle birlikte Türkiye’deki 18 bin civarındaki köy, bir anda mahalleye dönüştü. Toplumsal alandaki bu köklü değişikliğin sosyal etkilerini ele alan ’Köylerin Mahalle Statüsüne Dönüştürülmesinin Sosyal Etkileri – Saha Araştırmaları’ kitabı, İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi tarafından yayımlandı. Dr. Zeynep Banu Dalaman ve Hüseyin Murat Lehimler tarafından hazırlanan ve Silivri Belediyesi ile Silivri Kentsel Gelişim Derneği’nin desteğiyle ortaya çıkan eser; tarihten bu yana ’Köy’ ve ’Kent’ kavramlarını sosyolojik olarak ele alarak köylerin mahallelere dönüşümünü ve bunun toplumsal, kültürel, ekonomik ve zirai sonuçlarını irdeliyor. Son 30 yıl içinde bu alanda yapılan en önemli ve en kapsamlı araştırma:18 köy 1-bin 470 köylü 1-12 Mart 2014 tarihleri arasında Silivri’nin 18 köyünde hazırlanan saha raporunda, bu köylerde ikamet eden bin 470 kişi ile yüz yüze görüşüldü ve bu tarihi dönüşümün gündelik hayata izdüşümleri incelendi. Eser ayrıca, köyden kente göçü de ele alarak bu konudaki rakamların dünü ve bugününü Silivri’nin 18 köyü ve bu alanlarda yaşayan köylülerin özelinde ortaya koyuyor.

  • Prof. Dr. Kestioğlu: “İklim Değişikliğinin Etkileri Yeraltı Suları Beslenerek Azaltılabilir”

    Uludağ Çevre Teknolojileri Ar-Ge Merkezi (ULUÇEV) Genel Müdürü Prof. Dr. Kadir Kestioğlu, 22 Nisan 2016 tarihinde imzalanan Paris İklim Antlaşması’nı ve bu süreçte Türkiye’nin atması gereken adımları değerlendirdi. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin ayak seslerinin Türkiye’de de işitilir olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kestioğlu, bir an önce temiz enerjiye yönlenilmesi gerektiğinin altını çizdi.

    İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşanmakta olduğunu ifade eden Prof. Dr. Kadir Kestioğlu, “Mevsimsel değişiklikler, erken açan çiçekler, sel felaketleri, ani sıcaklık yükselmeleri gibi iklim değişikliğine bağlı bir takım farklılıklar ülkemizde de yaşanmaya başlanmıştır. Dolayısıyla ülke olarak gerekli tedbirleri almamız gerekmektedir” şeklinde konuştu.

    Tüm insanlığın ortak amacının, sürdürülebilir kalkınmanın benimsendiği, çevre kirliliğinin önlendiği, daha temiz ve daha yaşanabilir bir dünyaya ulaşmak olduğunu dile getiren Prof. Dr. Kestioğlu, “Bu sebeple zaman kaybedilmeden iklim değişikliğinin önlenmesine yönelik hem ulusal hem de uluslararası sorumluluklar yerine getirilmelidir. 22.04.2016 tarihinde imzalanan Paris İklim Antlaşması’nda, atmosferdeki ısı artışının 1,5 derece olarak sınırlandırılması ve 2030 yılına kadar karbon emisyonlarının da yüzde 40 oranında azaltılması temel hedef olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda ülkelere de bir takım sorumluluklar yüklendi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve diğer bakanlıklarda faaliyet gösteren ‘İklim Değişikliği Birimlerinin’ sorumlulukları arttırılmalı, Türkiye Yeşil İklim Fonu başta olmak üzere yüksek miktarda dış kaynak sağlamalı, 2050 yılı ve sonrasını kapsayacak, ‘Ulusal Katkı Beyanları’ hazırlamalı, temiz enerjiye hızla yönelmeli, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği konularında teşvik sağlanmalı, aynı zamanda karbon fiyatlaması sağlanarak karbon kullanımının önüne geçilmelidir” dedi.

    Yer altı sularının beslenmesinin de önemli bir tedbir olduğunu savunan Prof. Dr. Kadir Kestioğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Hem Paris İklim Antlaşması’nda istenen zorunluluklar, hem de Türkiye’nin yerine getirmeyi taahhüt ettiği şartlar, elbette iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini belirli oranda önleyecektir. Ancak bu tedbirler uzun zaman alacaktır. Bunların yanında derhal uygulayabileceğimiz çok önemli bir tedbir vardır, o da mevcut Kentsel AAT’lerden çıkan suları ileri derecede arıtarak yeraltı sularını beslemektir. Türkiye kömür santrallerini yaygınlaştırmaya çalışırken, İngiltere’de ilk kez güneş enerjisi kullanımı, kömür santralleri kullanımını geçmiştir. Portekiz, kömür santrallerini 3 gün boyunca kapatarak güneş ve rüzgar enerjileri ile ülkenin enerjisinin yeterli olabileceğini göstermiştir.”

  • Orucun Sindirim Sistemine Etkileri

    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Örmeci, orucun tüm mekanizmayı dinlendirdiğini söyledi.

    Örmeci, “Gastrointestinal sistem(GİS) denildiğinde, ağızdan anüse kadar olan sindirim sistemi anlaşılır. Bu sistem tümüyle düz bir borudan ibaret değildir. En iç tabaka (mukoza), yemek borusu, mide, ince bağırsak ve kalın bağırsağın aktivitelerine uygun olarak farklı epitel hücreleriyle döşelidir. GİS; motilite(hareket gücü), duyu alma, yenilen gıdaların sindirilmesi ve emilimi, ince bağırsaklardan sıvı sekresyonu ve elektrolit alış verişi, mukozal bariyerin korunması gibi her birisi ayrı ayrı hayati öneme sahip fonksiyonları yerine getirir. Bu fonksiyonların yerine getirilmesi hücrelerin kendi aralarındaki yakın iletişim ve bilgileri biribirine devretme özelliği, hormonlar, otonom sinir sistemi ve santral sinir sistemi aracılığıyla daima denge halindedir. Bu denge sayesinde insan vücudu açlık-susuzluk, sıcaklık- soğukluk ve ağrı gibi hayatı tehdit eden unsurlara en uygun cevabı hazırlayabilecek yetenek ve kapasitededir” dedi.

    ORUÇ TÜM ORGANİZMAYI DİNLENDİRİYOR

    Yirmidört saatlik açlık GİS’de peristaltik hareketlerde azalmaya, bazal mide suyu salgısında azalmalara, sekretin, kolesistokinin ve pankreozimin gibi safra ve pankreas salgılarını uyaran hormon seviyelerinde azalmaya yol açtığını, yani bir başka deyişle organizmanın istirahate geçtiğini belirten Prof. Dr. Örmeci, bazal metabolizmanın yavaşladığını, istemli hareketler ve solunum sayısı azaltılarak enerji tasarrufu sağlandığını belirtti. Prof. Dr. Örmeci şöyle devam etti:

    “Yeniden beslenmeye geçilmesi durumunda ise bu durum fizyolojik seviyelere geri döner. Deney hayvanlarında yapılan çalışmalarda 24 saatlik açlığın bazal metabolizmada yüzde 50 azalmaya, pankreas bezi tarafından salgılanan lipaz, tripsinojen, aminopeptidaz-A gibi enzimlerde azalmaya, mide ve bağırsak mukozal kalınlığında azalmaya, karaciğer hücre büyüklüğünde küçülmeye, ince bağırsaklardaki tüysü uzantılarda (villus) kısalmaya yol açarken, ıslak karaciğer ve GİS organlarının ağırlıklarında azalma meydana gelmediğini göstermiştir. Beyaz seri hücrelerinden olan lenfositlerin ve miyelositer seri hücrelerin fonksiyonlarında artış ortaya çıkmaktadır. Bazal elektrolit sekresyonlarında değişiklik meydana gelmemektedir. Bu araştırmalar 24 saatlik açlık durumunda organizmanın dinlenmeye geçtiğini bize düşündürmektedir.”

    Oruç tutan insanlarda organizmadaki değişikliklerle ilgili yapılmış ciddi boyutta araştırmaların bulunmadığını belirten Prof. Dr. Örmeci, “Ancak, oruç tutmanın yılda hiç olmazsa bir ay tüm organizmayı dinlendirdiği ve istirahata çektiğini söylemek mümkündür. Oruç tutmak vucudumuzun sigortasıdır. İnsan iradesini güçlendirmekte, manevi huzur vermekte ve fakir insanların psikolojilerini anlamamıza, toplumda dayanışmaya ve barışa hizmet etmektedir” dedi.

    ORUÇ TUTARKEN AŞIRI YAĞLI VE KIZARTMALARDAN UZAK DURULMALI

    Prof. Dr. Necati Örmeci, oruç tutarken iftarda ve sahurda yağlı yiyeceklerden ve kızartmalardan kaçınılması gerektiğinin altını çizerek, “Mümkünse hafif, yoğurt veya yoğurt içeren gıdalar, salata, peynir çeşitleri, ceviz veya fındık gibi kuruyemişler, yulaf ezmesi, yumurta, yoğurt, tarçın, brokoli, avokado, çörek otu, böğürtlen, sardalya yenebilir. Beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği tüketilmelidir. Pirinç yerine bulgur yenilebilir. Tatlı olarak güllaç veya dondurma, iftardan 2 saat sonra ara öğün olarak yenilebilir. Sıcak bir mevsim olması nedeniyle en az 2.5 litre su içilmelidir. Su tüketimi sadece iftara veya sadece sahura bırakılmamalı, iftardan sahura kadarki zamana yayılmalıdır. Yeterli elektrolit alımı için kompostolar ve hafif tuzlu ayran, yeşil çay, ıhlamur içilebilir” diye belirtti.

  • İklim Değişikliğinin Etkileri

    Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, iklim değişikliği nedeniyle Türkiye’nin orta kesimlerinde yoğun kuraklık ve yer altı suyunun tükeneceğinin, deniz kıyısındaki alanlarda ise toprak kayıplarının olacağının tahmin edildiğini söyledi.

    TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Samsun Şubesi, Dünya Çevre Günü nedeniyle Mimarlar Odası Samsun Şubesi Konferans Salonu’nda bir söyleşi düzenledi. Av. Burhan Uyan ve Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu’nun konuşmacı olduğu söyleşide Türkiye’deki çevresel faktörler ve iklim değişikliğine etki eden faktörler hakkında açıklamalarda bulunuldu.

    Program ilk olarak Çevre Mühendisliği Öğrencisi Merve Aktürk’ün “Yaşam Alanlarına Objektif Bakış” adlı resim sergisinin açılışı ile başladı. Daha sonra ise programın açılış konuşmasını yapan Çevre Mühendisleri Odası Samsun Şube Başkanı Özcan Çoluk, tüm katılımcılara ilgilerinden dolayı teşekkür etti.

    Söyleşide ilk konuşmacı olarak söz alan Burhan Uyan, doğal yaşam ve çevresel faktörleri etkileyen konular hakkında kendi gözlemleri ve bilimsel verilerden hazırladığı bir sunum gerçekleştirdi.

    Sunumdan sonra söz alan Genel Başkan Baran Bozoğlu, doğal afetlerin insanları olumsuz yönde etkilediğini belirterek, “Son 20 yıl içerisinde oluşan afetlerin yüzde 90’ının sel, fırtına, sıcaklık dalgaları ve diğer hava olaylarından kaynaklandığı tespit edilmiştir. Yaşanan toplamda 6 bin 457 afet, 606 bin kişinin yaşamını yitirmesine, 4.1 milyar insanın yaralanmasına ve evsiz kalmasına mal olmuştur. Kuraklıktan nedeniyle ise 1.1 milyar insan zarar görmüştür. Türkiye’de 2015 Yılında Kaydedilen Meteorolojik Karakterli Doğal Afetlerin Kısa Değerlendirmesi Raporu’nda, 2015 yılında 731 adet afetin rapor edildiği belirtilmektedir. Bu sayı 2014 yılında 500 adettir. 2015 yılının dünyanın en sıcak yılı olduğunu hatırlatmak gerekir” dedi.

    Doğal afetlere harcanan paranın terör yardımlarına harcanan paradan daha fazla olduğunu dile getiren Baran Bozoğlu, “2000 – 2010 yılları arasında ülkemizin terörden zarar görenlere yaptığı yardım 2 milyon 227 bin 600 TL, yangın barınma ve diğer yardımlar 27 milyon 117 bin 007 TL ve hava olaylarından kaynaklı afetler nedeniyle yaptığı yardım ise 288 milyon 295 bin 264 TL’dir. Özetle, iklim değişikliği kaynaklı yaşanacak afetler terörden de yangın ve barınma nedenli ihtiyaçlardan da daha fazla maliyete neden olmaktadır” diye konuştu.

    “TÜRKİYE’DEKİ DENİZ SEVİYESİ YÜKSELECEK”

    İlklim değişiklikleri sonrasında Türkiye’de deniz seviyesinin yükseleceğinin ve kurak alanların çoğalacağının tahmin edildiğini ifade eden Bozoğlu, “Gelecek yüzyılın başında yani 2100’de 1985 – 2005 yılları arasındaki deniz seviyesi yüksekliğinden 0.26 – 0.82 metre denizin yükseleceği öngörülmektedir. Bunun Karadeniz’deki yansıması 0.82 metrelik bir yükselmede erozyonla birlikte 7 – 32 metre geri çekilme olabileceği ön görülmüştür. Fırat Nehri’nde, havzadaki yağış eksikliği sebebiyle 21. yüzyılın sonunda önemli ölçüde azalma hesaplanmış ve bu azalmanın yüzde 30- yüzde 70 oranında olduğu ortaya konmuştur. Yapılan bir çalışmalarda, 21. yüzyılın ilk yarısında Türkiye’nin batı sahilleri için yağışlardaki azalmanın büyüklüğünün yüzde 5- yüzde 25 oranında olduğu tüm model sonuçlarında tutarlılığını korumuştur. İklim değişikliği nedeniyle ülkemizin orta kesimlerinde yoğun kuraklık ve yer altı suyunun tükeneceği belirtilmekte, deniz kıyısındaki alanlarımızda ise toprak kayıplarının olacağı tahmin edilmektedir. Yaşanan yağış rejimi değişikliği, yoğunluğunun ve sıklığın artması nedeniyle sel felaketlerinin olacağı su götürmez bir gerçektir. Yaşanacak olası afetlerden kaynaklı kayıp ve zararlarımızın kentte ve kırda uygulayacağımız politikalar ile paralel olduğunu söylemek gerekir. Risk analizinin, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi gerekmektedir” şeklinde konuştu.

  • Nörolojik Hastalıkların Sanat Üzerindeki Etkileri

    Acıbadem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Beyin bir bölgenin hasar görmesine rağmen oluşturduğu yeni bağlantılar ile çöp adam bile çizme yeteneği olmayan birisini ünlü bir sanatçı yapabilir” dedi.

    Dr. Mıhçıoğlu, nörolojik rahatsızlıklara rağmen sanata gönül veren ünlü kişilerin, gösterdikleri başarıları ve nörolojik hastalıkların sanat ve sanatçılar üzerindeki etkilerini anlattı.

    “YAYGIN VE TEK TARAFLI BEYİN HASARLARI SONUCUNDA SANATÇILARIN ESERLERİ ETKİLENEBİLİR”

    “Beyin bir bölgenin hasar görmesine rağmen oluşturduğu yeni bağlantılar ile çöp adam bile çizme yeteneği olmayan birisini ünlü bir sanatçı yapabilir” diyen Dr. Mıhçıoğlu şu bilgileri aktardı:

    “Genelde her birey, beyninin bir tarafını ağırlıklı olarak kullanır. İnsan beyni yaklaşık 1,5 kilogram ağırlığında evrendeki en kompleks sistemdir. Beyin işlevlerini gizlilik içinde halleder ve fikirleri müthiş bir sihir ürünüymüş gibi sunar bize. Her birimizin içinde, tam olarak tanımadığımız bir varlıktır ve sırlarını bir anda açığa vurmaz. Öyle ki bir bölgesinin harabiyetinde yeni bağlantılar oluşturarak çöp adam bile çizemeyen kişiyi ünlü bir sanatçı yapabilir. Beynimizin sağ ve sol tarafı bilgiyi farklı şekilde işler. Sol beyin mantıksal, rasyonel, analitik, objektif, ardışık düşünebilen, baktığında parçaları görebilen, sağ beyin ise sezgisel, bütünsel, sentezleme yeteneği olan, subjektif, yaratıcı, sanatçı taraftır. Sanat güzellik karşısında duyulan heyecan ve hayranlığı uyandırmak için insanın kullandığı yaratıcılıktır. Sanat sanatçının iç dünyasını yansıtır. Sanat bir dildir. Yaygın veya tek taraflı beyin hasarları sonucunda sanatçıların eserleri etkilenebilir. Yaygın ve tek taraflı beyin hasarları sonucunda sanatçıların eserleri etkilenebilir. Beyin hasarının en önemli sonuçlarından biri olan ihmal; beyin lezyonun karşı tarafından gelen herhangi bir uyarana karşı, mevcut duysal veya motor kayıpla açıklanamayan, kayıtsızlık veya tepkisizlik olarak tanımlanmaktadır.”

    FELLİNİ’NİN, SAĞ HEMİSFER İNMESİ SONUCU ESERLERİNDEKİ DEĞİŞİKLİK

    Dr. Mıhçıoğlu, “Federico Fellini, çağımızın en önemli film yönetmenlerinden biri olması dışında aynı zamanda da karikatüristtir. Fellini’nin geçirdiği sağ hemisfer inmesi sonrası karikatürlerinde sol ihmal sendromunun belirtileri görülmüştür. Fellini’den papatya, bisiklet ve masa resimleri çizilmesi istenmiştir. Çizilen resimlerde papatyada resmin sol tarafı ihmal edilmiş, bisikletin ön tekeri zincirsiz ve jantsız, sürücünün yüzü yarım çizilmiş, masa resminde ise objeler sayfanın sağına yerleştirilmiş olması dışında anormallik yoktur. Hastalığının 25 gününde zihniden çizdiği başka bir resim ise kadın doktorun alnı ve kendi kafasının arkası çizilmemiştir. Sanatçı duygularını, kendisini tamamen doktorun ellerinde bir cüce olarak resmederek ifade etmiştir” diye konuştu.

    “SOL BEYİN YARISI BEYNİN ZORBA KISMIDIR”

    Hasarlanma sırasında loblar üzerindeki baskılayıcı etkinin azaldığını kaydeden Dr. Mıhçıoğlu, “Sol beyin yarısı beynin zorba kısmıdır, sağ yarının yaratıcılığını baskılar sonradan gelişen soldaki bir patoloji yaratıcılığı artırabilir (Parodoksal fonksiyonel fasilitasyon). Temporal lobun frontal lob üzerinde baskılayıcı etkisi vardır. Harabiyette bu etki kalkar ve yaratıcılık artar. 43 yaşında, İngiliz satıcı, resim ile hiç ilgisi olmayan Alan Brown 2003’de 39 yaşında beyin damarındaki baloncuk yırtılması sonrasında 16 saat süren bir operasyon geçiriyor. 2 ay sonra hastanede hemşiresi tarafından eline verilen bir kağıt kalem ile yeni yeteneğini keşfediyor. Worcestershire Güzel Sanatlar Fakültesini bitiriyor. Ünlü ve ödüller alan bir ressam oluyor. Hastalık öncesi çöp adam bile çizemeyen Alan Brown ’beyin ameliyatı sonrasında aniden Michelangelo oldum’ diyerek bu durumu ifade ediyor” dedi.

    “BEYİN YARIMI SANATIN ÇOĞUNDA SİMGESEL VE DİLSEL KAVRAMLAR BİÇİMİNDE KULLANILIR”

    Dil özellikleri ile ilgilenen beynin diğer yarısında sanatın kendini simgesel ve dilsel kavramlar biçiminde ifade edeceğini belirten Dr. Mıhçıoğlu, şöyle devam etti:

    “Resim sanatı güçlü görsel imgeler kullanmasına rağmen, lisan ile ilgili beyin yarımı sanatın çoğunda simgesel ve dilsel kavramlar biçiminde kullanılır. Örneğin, Picasso’nun Guernica’sı, savaşın zulmünü inceleyen örnek sanat ürünüdür. Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937’de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, anıtsal bir tablodur. Tabloda, ölüm, şiddet, gaddarlık ve çaresizlik sahneleri, bunların asıl sebebi gösterilmeksizin işlenmiştir. Tablonun siyah beyaz oluşuyla savaşın yarattığı cansızlık güçlü bir şekilde vurgulanmıştır.”