Etiket: Entegrasyonu

  • TTSO Meclis Üyesi Mengüç: “Madencilik sektörünün dünya ile entegrasyonu sağlanmalı”

    Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası (TTSO) Meclis Üyesi Fatih Mengüç, Türkiye’de madencilik sektörünün yapısal anlamda sıkıntıları olduğunu belirterek, “Sektörü gelişmiş ülkelerdeki haline getirmek için yapısal reformlar uygulanmalı” dedi.

    TTSO’nun Maden, Çimento, Beton, Mermer sektörlerinin temsilcilerinden oluşan 2. Meslek Komitesi adına sektörün sorunlarıyla ilgili açıklama yapan Meclis Üyesi Fatih Mengüç, “Bugüne kadar bu işi hep devlet yapmış. Madenleri devlet aramış, devlet işletmiş. 2005 yılında çıkan 3123 sayılı Maden Kanunu’ndan sonra yüzde 15 olan özel sektör payı yüzde 70’e kadar çıkmış. Bu hızlı çıkış devlet yapılanmasından kaynaklanan birçok sorunu da beraberinde getirdi. Bu sorunlar genellikle dünyaya entegre olamamaktan kaynaklanıyor. Örneğin dünya maden fiyatları uygun olduğunda işletme için başvuruyorsunuz. Ancak bu süreç o kadar uzuyor ki fiyatlar tersine dönüyor. Bir müteşebbisimiz izin için müracaat ettiği zaman 3 seneden önce izin alamıyor. 3 senede de maden fiyatları 3 defa dip dalgası yapıyor. Madencilik sektöründeki gelişmiş ülkeler bu durumu stabil hale getirmek için kendi yapısal reformlarını oturtmuşlar” dedi.

    Mengüç, diğer sektörlerin kriz zamanlarında bankalara finansal anlamda talepte bulunabildiğini ancak madencilik sektörünün böyle bir şansının olmadığını da vurgulayarak, “Eskiden Etibank vardı. Madencilerin kendi bankasıydı. İşletmelerimiz kendi temel emtia değerleri olan madenleri ipotek ettirip buna karşılık finansman kullanabilme şansına sahipti. Bugün madencilikte gelişmiş ülkelerde sektörün temeli de bu. Oradaki firmaların dünya piyasalarındaki krizlerden çok az etkilenmelerinin yegane nedeni finansman olanakları sağlanması. Bizde böyle bir adım olmadığı için deposunda madeni olan, emtia karşılığı olan firmalar bile çok büyük zorluklarla karşılaşıyorlar” diye konuştu.

    TTSO Meclis Üyesi Fatih Mengüç, devletin madenciliğe yön veren kurum ve kuruluşlarının sektör temsilcileriyle koordinasyon içinde çalışmasının gerekliliğini belirterek “Örnek vermek gerekirse geçen sene sadece MTA Bölge Müdürlüğü Karadeniz ve Trabzon’da yaklaşık 70-80 milyon dolarlık sondaj çalışması yaptı. Bu sondaj çalışmalarındaki proje çıktılarının arşivlenmesi ve sektörle paylaşılması önemlidir. En azından beton ve agrega sanayinde kullanılabilecek endüstriyel madenlerin de olabildiği bu tür sondaj çıktıları müteşebbisimize kolaylık sağlar. Yatırımcılar öz kaynaklarıyla bu işi yapmakta çok büyük zorluklar çekiyor. Bu maliyetler de hammadde fiyatlarını etkiliyor. Piyasadaki tıkanıklığın başlangıç noktası oluyor” ifadelerini kullandı.

  • “Fatih Projesi EBA Etwinning Entegrasyonu Çalıştayı” gerçekleştirildi

    Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde, 120 öğretmenin katılımıyla Fatih Projesi EBA Etwinning çalıştayı gerçekleştirildi.

    Balıkesir İl Milli Eğitim Müdürü Yakup Yıldız’ın yanı sıra Ayvalık İlçe Milli Eğitim Müdürü Güner Bahadır’ın hazır olduğu çalıştayda, Fatih Projesi yazılım ve donanım bileşenlerinin etwinning faaliyetlerinde etkin ve verimli kullanılmasını sağlamak ve il genelinde yürütülen e-twinning proje faaliyetlerinde nitelik ve nicelik olarak verimliliğin arttırılması amaçlanıyor. 18-19 Şubat 2017 tarihlerinde Ayvalık Cunda Uygulama Oteli’nde farklı branşlardan çalıştaya; Prof. Dr. Canan Nakiboğlu, Prof. Dr. Hülya Gür, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Korkusuz, Araştırma Görevlisi Mevhibe Kobak Demir de görevli olarak katıldı.

    Eğitimde teknoloji entegrasyon konusu ve proje yazma eğitiminin verildiği çalıştay sonunda her öğretmenin kendi okulu için en az bir proje faaliyeti planlayacağı ve projeleri etwinning platformunda paylaşacağı bildirildi.

    Çalıştayın açılışında konuşan Balıkesir İl Milli Eğitim Müdürü Yakup Yıldız, çalıştayın sonunda diğer ülkelerle etkileşim halinde öğrencilerin yabancı kültürleri tanımaları ve daha verimli bir çalışma gerçekleştirmeyi hedeflediklerini söyledi.

  • NATO Donanmasında Karadeniz’de Kuvvet Entegrasyonu Eğitimi

    İstanbul liman ziyareti hitamında İstanbul Boğazı’nı geçerek Karadeniz’e açılan NATO Daimi Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2 gemileri, Kuvvet Entegrasyonu Eğitimleri kapsamında asimetrik tehdide karşı savunma, yangınla mücadele, hasar kontrol, yedekleme, yedeklenme ve mayın harbi eğitimleri icra etti.

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, komutası Türkiye tarafından gerçekleştirilen NATO Daimi Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2 (SNMCMG-2) gemileri, Türk Deniz Kuvvetlerinden TCG Cezayirli Gazi Hasanpaşa ve TCG Edremit ile İspanya Deniz Kuvvetleri’nden ESPS Tambre ve Bulgaristan Deniz Kuvvetleri’nden BGS Shkval tarafından 24-26 Ocak tarihleri arasında Çanakkale, 29-31 Ocak tarihleri arasında Balıkesir’in Erdek ilçesi ve 5-7 Şubat tarihleri arasında İstanbul limanları ziyaret edildi. Liman ziyaretleri kapsamında askeri ve mülki makamlar ziyaret edildi.

    İstanbul liman ziyareti hitamında İstanbul Boğazı’nı geçerek Karadeniz’e açılan SNMCMG-2 gemileri tarafından Kuvvet Entegrasyonu Eğitimleri kapsamında asimetrik tehdide karşı savunma, yangınla mücadele, hasar kontrol, yedekleme, yedeklenme ve mayın harbi eğitimleri icra edildi. SNMCMG-2 unsurları, 12-14 Şubat tarihleri arasında Gürcistan’ın Batum şehrine liman ziyaretinde bulundu.

  • Iuc Başkanı Azizoğlu: “Modern Hukukla Muhafazakar Hukukun Entegrasyonu Şart”

    Uluslararası Üniversiteler Konseyi (IUC) Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Hikmet Azizoğlu, “Modern hukukla muhafazakar hukukun entegrasyonu şart” dedi.

    Türkmeneli Televizyonu’nda yaptığı programda coğrafyamızdaki akademik, politik, ekonomik ve sosyal yaşamı analiz eden IUC Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Hikmet Azizoğlu, bu hafta modern hukuk ile muhafazakar ve yerel hukuk analizi üzerinde değerlendirmelerde bulundu. Programa Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Anayasa Profesörü ve eski Refah Partisi Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Bilgin ile Çankaya Üniversitesi Anayasa Profesörü Doğan Soyaslan katıldı.

    Coğrafi ve küresel hukuk sisteminin analiz edildiği programda Azizoğlu, demokrasi perspektifinden bakıldığında 1982 Anayasası’nın öngördüğü hukuki yapının evrensel değil, yerel bir yapılanma olduğunun, ciddi değişikliklere tabi tutulması gerektiğinin kolaylıkla fark edilebildiğini belirterek, “Ancak bir hukuki düzende yapısal reformların gerçekleştirilmesi için temenniler yetersiz kalmaktadır. Dünya ve Türkiye deneyimlerinin gösterdiği gibi demokratikleşme dalgası olarak nitelendirilebilecek değişikliklerin gerçekleştirilmesi, güçlü ve kararlı halk desteğini almış siyasi iktidarları gerektirir. Böyle bir reformun yapılabilmesi için aynı zamanda istikrarlı bir döneme de ihtiyaç duyulmaktadır” dedi.

    “BİREYİN VE TOPLUMUN DEĞİL DEVLETİN KORUYUCU KALKANI ANAYASA”

    Anayasanın öngörülen evrensel hukuk sisteminin gerisinde yerel bir ihtiyaç ve birey ile toplumun ihtiyaçları yerine devletin koruyucu kalkanı olarak kurgulanıp yapılandırılmasının yargının hukukun gerisinde kalmasına sebebiyet verdiğini hatırlatan Azizoğlu, “Türkiye’de 1990 sonrasında gittikçe artan biçimde insan hakları ile ilgili bir bilinçlenme oluşmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) kaynaklanan bireysel başvuru hakkının tarafımızdan tanınmasından bugüne kadar Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuru sayısının giderek artıyor olması ve bu başvuruları azaltabilmek amacıyla iç hukukumuzda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabulü, anılan bilinçlenme ile doğrudan ilgilidir. Türkiye’nin önce 1987 yılında AİHS’deki bireysel başvuru hakkını ve daha sonra 1990 yılında AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanıması sonrasında AİHM’nin Türkiye ile ilgili konularda verdiği kararlar gündemi daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. Aynı zamanda verilen kararların bağlayıcı olması ve söz konusu kararların icrasını Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu tarafından izlenmesi nedeniyle AİHM kararlarının gereğini yerine getirmek (icrasını mümkün kılmak) için anayasal ve yasal reformlar gündeme gelmiştir. Nitekim 1990’lı yıllardan bugüne kadar yapılan birçok anayasa değişikliği ve yasal reformlar aynı zamanda AİHM kararlarının gereğini yerine getirmek ve böylelikle icra edilmelerini sağlamak amacı taşıdığı da görülmektedir. AİHM kararlarının da etkisiyle artık ülke içerisinde insan hakları bakımından duyarlık oluşmaya başlamış ve böylece bireyler devlete karşı haklarını korumak amacıyla uluslararası başvuru mekanizmalarını sıklıkla kullanmaya başlamışlardır” diye konuştu.

    DEMOKRATİKLEŞME VE SİVİLLEŞME SÜRECİ

    Demokratikleşme sürecinin başlangıç aşamasında dış dinamiklerin çok daha belirleyici olmasının yürütmeyi ve parlamentoyu daha özgür kararlar almasına imkan sağladığını kaydeden Azizoğlu, “Sözde Batı felsefesi, yaşam tarzı ve demokratik yapısının yılmaz savunucusu olan özde anti demokratik yapılanmalarla Türkiye’yi yerel bir demokrasi anlayışı ile yönetmeyi tabu gören iç dinamikler ağa babaları Batı toplumlarının reaksiyonundan korkmaları vesile olmuş, demokratik reformlar hayata geçirilmiştir. Bu aşamada iç dinamiklerin çok etkin olmaması, Türkiye’deki demokratikleşme süreci için bariz bir özellik olarak görülmektedir. Bununla birlikte 1990’lı yıllardan sonra dünyadaki ve bölgemizde gerçekleştirilen reformlar ve yaşanan siyasi gelişmelerle birlikte artık iç dinamikler de demokratikleşme sürecinde sessiz kalmaya başlamıştır. Bu durum 2000’li yıllarda daha açık biçimde fark edilebilmektedir. İç dinamiklerin belirginleşmesine katkı sağlayan değişik faktörlerden söz edilebilir. İlk olarak gelişen ekonomi ve özellikle özel sektörün dünyadaki gelişmelere daha hızlı ayak uydurması, siyasal iktidarları bazı yapısal reformları hayata geçirmeye zorlamıştır. Ekonomik standartların yükselmesiyle birlikte değişik toplum kesimlerinin hak ve özgürlükler noktasındaki duyarlığı artmıştır. Bu duyarlılık nedeniyle yasama ve yürütme organları, insan hakları taleplerine daha fazla eğilmek durumunda kalmışlardır” dedi.

    ULUSLARARASILAŞMANIN DEMOKRASİ VE YEREL HUKUK SİSTEMİMİZİ ETKİLEŞİMİ

    Azizoğlu, küreselleşme süreçlerinin etkisinin kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle insanların hem ülke içerisinde hem de uluslararası alanda yaşanan gelişmeleri daha yakından takip etmeye, uluslararasılaşmaya ve insan hakları ile ilgili gelişmelere daha fazla ilgi duymaya başladıklarını belirterek, “Özellikle diğer ülke uygulamalarının farkına varan ve Türkiye’deki durumla mukayese etme imkâna sahip olan bireyler ve toplum her zaman daha iyisini istemeye ve ülkedeki yanlış uygulamaları daha fazla eleştirmeye başlamışlardır. Bu durum insan hakları, demokrasi ve hukuk devletinin önündeki engellerin kaldırılması açısından iktidarları daha fazla zorlar hale gelmiştir. Bu noktada özellikle 2002-2012 dönemi sorunların ortaya çıkması ve bunlara yönelik çözüm önerileri bağlamında anayasal ve yasal reformların yapılması açısından çok önemli bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde siyasi iktidarların demokratikleşme, sivilleşme, ekonomi, sosyal politika, insan hakları, hukuk ve benzeri alanlarda gerçekleştirmeye çalıştıkları reformlara yönelik olarak ortaya konulan statüko kaynaklı dirençler, özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlığı ve çeşitliliği dolayısıyla tüm toplumun gözü önünde cereyan etmiştir. Bu dirençlerin aşılması amacıyla gerçekleştirilen 2007 ve 2010 anayasa değişiklikleri de yine aynı şekilde herkesin takip ettiği bir süreçte hayata geçirilmiştir. Belirtilen dönemde, karşılaşılan vesayet direnci üzerine iki önemli anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. İlk olarak 2007 yılında Anayasa Mahkemesi’nin ‘367 kararı’ sonrasında gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halkın oyu ile seçilmesi esası getirilmiştir. 1982 Anayasası’nın öngördüğü vesayetçi modelin önemli bir aktörü konumundaki Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi esasının getirilmesi ile artık Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 1961 yılından bu yana değişik zamanlarda yaşanan baskı, tehdit, hukuk dışına çıkma, kriz ve benzeri olumsuzluklar da bertaraf edilmiştir” dedi.

    Azizoğlu, şunları söyledi:

    “Vesayetin kırılması noktasında 2010 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliğinde ise ağırlıklı olarak yargı vesayeti ile ilgili düzenlemeler yer almaktadır. Özellikle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) oluşumuna yönelik getirilen düzenleme ile adli ve idari yargıdaki Danıştay ve Yargıtay’ın vesayeti kırılmıştır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu daha çoğulcu hale getirilmiştir. Bunun yanı sıra askeri yargı düzeni ile ilgili yenilik de kısmen vesayetin kırılması noktasında olumlu bir katkı sağlayabilecektir. 1982 Anayasası’nın öngördüğü vesayetçi yapının tasfiyesini sağlayan söz konusu iki değişikliğin de halkoyu ile kabul edilmiş olması, esasen halkın da yapısal reformların gerçekleştirilmesi gerekliliğine ve anayasal ve hukuksal sistemimizin de hızla uluslararası statüye uygun hale getirilmesi kanaatine sahip olduğunu göstermektedir. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte 2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de tabandan gelen güçlü bir talebin mevcut olduğu, sadece dış dinamiklerin değil, aynı zamanda iç dinamiklerin de artık demokratikleşme ve yerel zihniyetten kurtulup uluslararasılaşma adımlarının atılmasında belirleyici olduğu görülmektedir.”

    DEMOKRATİKLEŞME SÜREÇLERİNDE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ROLÜ

    Demokratikleşme süreçlerinin başlangıç aşamasında başta AB olmak üzere uluslararası dinamiklerin oldukça önemli etkisi olduğunu kaydeden Azizoğlu, “Ülkeye hâkim olan içe kapanık, dünyadan kopuk, milletinden korkan politikaların aşılmasında, evrensel düzeyde bir demokrasi ve insan hakları kabulünün yerleşmesinde AB’nin ve AB uyum sürecinin etkisi yadsınamaz. AB üyeliği hedefi doğrultusunda gerçekleştirilmesi gereken Kopenhag Kriterleri, Türkiye’nin demokratikleşme standardının yükseltilmesine ciddi katkı sağlamıştır. Kopenhag Kriterleri’nin üç önemli başlığı olan ‘insan hakları standartlarının yükseltilmesi’, ‘sivil demokrasi’ ve ‘serbest piyasa ekonomisi’ esasen Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin olmazsa olmazları olarak da görülebilir. AB’ye uyum süreci çerçevesinde 2004 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilen kapsamlı anayasa değişiklikleri ile 1982 Anayasası’nın yaklaşık üçte biri değiştirilerek; demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi alanlarında önemli mesafe alınmıştır. AB Uyum Paketleri kapsamında hayata geçirilen bu değişiklikler, bir yandan demokrasiyi ve hukuk devletini güçlendirmiş, diğer yandan da Türkiye’nin daha özgür bir ortama kavuşmasını sağlamıştır. Bu değişimlerin toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenilmiş olması, bu adımların sadece AB tarafından istendiği için değil aynı zamanda toplumsal taleplere karşılık geldiği için atıldığının bir göstergesidir” dedi.