Etiket: Eğilmez:

  • Dr. Savaş Eğilmez: “Ülkemizde toplanan himmetler, Amerika’da minnete çevrilmiş”

    Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Savaş Eğilmez, FETÖ/PDY terör örgütü lideri Feto’nun, yıllardır Türkiye’de yargı, emniyet, medya ve finans alanlarında illegal organizasyonlarla, önemli mevkilere militanlarını yerleştirerek maddi manevi büyük kazanımlar elde ettiğini ve bu kazanımları küresel güçlerin hizmetkârlığında kullandığı gerçeğinin bilgisiyle belgesiyle net bir şekilde ortaya çıktığını belirtti.

    “Bin yıllık vatanımızı işgale hazırlayacaktı”

    Dr. Savaş Eğilmez, “15 Temmuz günü gördük ki; bu kukla terörist başı, 1000 yıllık vatanımızı işgale hazırlamak ve milletimizi karanlığa sürüklemek için haşhaşilerini harekete geçirmiş ve insanlığın tanık olduğu en kalleş saldırılardan birini gerçekleştirmiştir. Türk Milleti; Cumhurbaşkanıyla, askeriyle, polisiyle, siyasi liderleriyle (bazıları hariç) verdiği olağanüstü mücadeleyle bu alçaklığa teslim olmamıştır.” dedi.

    “Yurdışında da rüşvet ağı geliştirmiş”

    Dr. Savaş Eğilmez, terörist başı Fetonun yurtdışında da rüşvet ağı geliştirdiğini kaydederek şöyle konuştu:

    “İllegal yapılanması ve faaliyetlerini sadecee Türkiye’de değil şimdi kamp kurduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde de en üst düzeyde sürdürmektedir. Ve aynı ülkemizde olduğu gibi ABD’nin de en etkili organlarına nüfuz edebilmek için her türlü şarlatanlığa başvurmuştur. Bu şartalanlıklardan en dikkat çekici olanı, ABD konge üyeleri ve kongrede çalışan üst düzey memurlar için düzenlediği süper lüks Türkiye seyahatleridir.

    Fetö/Pdy terör örgütü, 2008 yılından bu yana 200 den fazla gezi organize etmiş ve 10 larca kongre üyesi ve üst düzey kongre çalışanını Türkiye’de tatil yaptırmıştır. Özellikle seçilmiş, yasa yapıcı kongre üyelerine ve üst düzey kongre çalışanlarına ülkemizde, terör örgütünün gazeteci militanları rehberlik edip, birinci ağızdan propagandalarını yapmışlar.

    ABD kaynaklarına göre Feto, sadece bu illegal geziler için 1 milyon 800 bin dolar harcamış. Federal yasa ve Kongre kurallarına göre bu tür rüşvet gezileri yasak olması nedeniyle Feto buna da bir kılıf bulup, gezi masraflarının çok üzerinde bir parayı kongere üyelerine bağış olarak aktarıp, gezi masraflarını bu fonlardan karşılamalarını sağlamıştır.

    Bu gezilere katılan kongre üyeleri kendilerini, özellikle 2013 yılından sonra belli etmiş ve Cumhurbaşkanımızın Feto’ya karşı başlattığı mücadeleyi şiddetle eleştirerek, ABD hükümetinin Feto’nun yanında daha etkili bir şekilde tavır alması için baskı yapmaya başlamışlardır.”

    Dr. Savaş Eğilmez, FETÖ’nün Müslümanlığa da büyük bir darbe vurduğunu kaydederek, “Bu şarlatan ülkemizi işgallere hazırlama yolunda, kendisini sağlama almak için hem yurt içinde, hem de yurtdışında her türlü nifaka başvurmuştur. Yazık ki bütün bunları yaparken kendisini yüce dinimiz İslamiyet ile perdelemiştir.

    Feto’nun militanları devlet kademelerinden süpürülürken para kaynakları da mutlaka kurutulmalıdır. Çünkü bu finans gücü, başka hainleri de cezbedebilir. Yeni belaları uyandırmamak için Fetö/PDY terör örgütünün hem militanları temizlenmeli hem de para kaynakları ortadan kaldırılmalıdır.” diye konuştu.

  • Dr.savaş Eğilmez: “Müslümandan Terörist Olmaz”

    Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr.Savaş Eğilmez, “Terörün farklı grup ve devletler dahil farklı teşkilatlar tarafından kullanılan küresel bir olgu olduğu ya unutuluyor, ya da bilerek göz ardı ediliyor.” dedi.

    DAİŞ ve benzeri terör gruplarının İslamofobiyi yaygınlaştırıp, kuvvetlendirdiği tartışılmaz bir gerçek olduğunu ifade eden Dr.Savaş Eğilmez, “Bu tür örgütlerin faaliyetleri, Batı’da, İslam’ın aşırılık ve terörizmle özdeşleştirilmesine sebep oluyor. Tabi burada terörün farklı grup ve devletler dahil farklı teşkilatlar tarafından kullanılan küresel bir olgu olduğu ya unutuluyor, ya da bilerek göz ardı ediliyor. Bunula beraber Müslümanların çok büyük bir bölümü de bu tür yapılara ve onların faaliyetlerine yüksek sesle itiraz edip, güçlü tepkiler koyuyorlar. Buna rağmen özellikle Avrupa kıtasında, DAİŞ tarafından son dönemde geçekleştirilen terör olaylarının kimler tarafından yapıldığı sorusunun kamuoyundaki kesin cevabı “Müslümanlar yaptı” dır. Ama bunların arasından herhangi biri, bu terör olaylarını yaşatanların bireysel olarak gerçekte Müslüman olup olmadıklarını, daha doğrusu nasıl bir yaşam tarzı içerisinde olduğunu araştırma ve öğrenme çabası içerisine girmiyor. “ diye konuştu.

    Kendilerini patlatan, masum insanları öldüren bu teröristlerin eylemlerinden önceki hayatlarında kimlerle, nerelerde ve nasıl yaşadıkları, o insanların taşıdıkları isimlerden ve mensup oldukları ailelerden daha büyük bir öneme sahip olduğunu kaydeden Dr.Savaş Eğilmez, şöyle konuştu:

    “Geçtiğimiz yılın Kasım ayında Fransa’nın başkenti Paris’te gerçekleştirilen silahlı ve bombalı terör saldırılarında onlarca kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı. Bu saldırılardan sonrada kıta Avrupa’sın da var olan İslamofobi biraz daha güçlenip, Müslümanlara karşı tepkiler daha da artmaya başladı. Ama yine kimse bu saldırganların özel hayatıyla ilgilenme gereği duymadı ve kolay yolu seçip Müslümanları suçlamayı tercih etti.

    Bu saldırıları gerçekleştirenlerden İbrahim ve Salah Abdeslam kardeşlerin yaşam tarzları, Müslümanlığın ortaya koyduğu ilklerle bağdaşmayan bir durum arz ediyor.

    Bu iki kardeşi yakından tanıyanların anlattıklarına göre, bu insanlar saldırıdan kısa süre öncesine kadar gece kulüplerinden çıkmayan, aşırı derecede ve sürekli alkol alan, uyuşturucu kullanan, kumar oynayan gençlerdi. Hatta kardeşlerden Salah’ın çok defa gay barlarda görüldüğü ifade edilmektedir.

    İslamiyet’in hiçbir değerini üzerinde taşımayan bu insanlar, yaşam tarzlarından dolayı rahatlıkla Hristiyan arkadaşlar edinebilirken, çevrelerindeki Müslümanlar tarafından kınanırken, terör saldırısına alet olduklarında sırf İslam dinine mensup bir anne babaya sahip oldukları ve İslami isimler taşıdıkları için anında Müslüman teröristler diye ilan ediliyorlar.

    Şunu hepimiz çok iyi biliyoruz ki, gerçek bir Müslümanın herhangi bir canlıya zarar vermesi mümkün değildir. Öyleyse bu durumda bu teröristlerin ismen de olsa mensup oldukları dinin sorgulanması yerine, bunları terör eylemlerine iten yaşamları ve psikolojik durumları incelenmelidir.

    Eğer o teröristler gerçekten Müslüman olsalardı, kimse onları teröre alet edemezdi.”

  • Asimed Başkanı Eğilmez: “İftira Ve Karalama Kampanyasının Müsebbibi Olan Ermeni Diasporasının İki Temel Amacı Var”

    Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMED) Başkanı Yrd.Doç.Dr. Savaş Eğilmez, Ermenilerin her yıl 24 Nisan’da dünyanın dört bir yanında sözde soykırımı anan törenler düzenleyip, çeşitli faaliyetlerde bulunduklarını belirterek, “En önemli amaçlarından biri; dünyanın önde gelen ülkelerinde 24 Nisan’ın Ermenilerin sözde soykırıma uğradıkları gün olarak kabul ve ilan edilmesidir.” dedi.

    Tarih boyunca insanlık onuru ile yaşamış, mazluma, sıkıntıya düşene, yardım isteyene dostluk ve barış elini uzatmış Türk milletine karşı, son yıllarda dünya kamuoyu nezdinde büyük bir iftira ve karalama kampanyası başlatıldığını ifade eden Yrd.Doç.Dr. Savaş Eğilmez, “Özellikle I. Dünya harbinde birçok felakete maruz bırakılan Türk insanı ne yazık ki tamamen kasıtlı, tarihi gerçeklerle örtüşmeyen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelik saldırılara maruz kalmaktadır. Uluslararası hukukun ve insan haklarının en temel hakkı olan “kendini savunma hakkı” bile Türkiye ve Türkler söz konusu olunca hiçe sayılmaktadır. Bütün bu iftira ve karalama kampanyasının müsebbibi olan Ermeni diasporasının iki temel amacı vardır. Bunlardan birisi Ermeni toplumunu dünya kamuoyunun gündeminde tutmak, ikincisi de sözde soykırım masalları doğrultusunda varlıklarını devam ettiren onlarca vakıf, kilise, parti, dergi ve yayın evlerine bağışlar sağlayarak, bunlardan rant elde etmektir. Diasporanın faaliyetlerinde elde ettiği başarının iki önemli sebebinden birisi; Avrupa ve Amerikan kamuoyunda, yalan ve yanlış bilgilerle Türklere karşı büyütülen önyargı ile ortaya çıkan bozuk Türk imajı sayesinde diaspora yürüttüğü faaliyetlerle dünya politikasına yön veren ülkelerin kamuoyunda çok ciddi bir destek sağlamıştır. Bu başarının ikinci sebebi ise; diaspora özellikle 1960 yıllardan sonra birçok argümanı kullanarak önemli faaliyetlere imza atarken, Türk tarafı bu faaliyetleri izlemek ve kuru kuruya kınamakla kalmıştır. Kısacası bizim bugüne kadar izlediğimiz strateji çökmüştür. Sorunun çözümü ortadır; Diasporanın beslendiği bataklık kurutulmalıdır. Yani dünya kamuoyuna yıllardır pompalanan yanlış bilgiler mutlaka düzeltilmeli ve diaspora dünyada yalnız bırakılmalıdır. Ermeniler her yıl 24 Nisan’da dünyanın dört bir yanında sözde soykırımı anan törenler düzenleyip, çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadırlar. En önemli amaçlarından biri; dünyanın önde gelen ülkelerinde 24 Nisan’ın Ermenilerin sözde soykırıma uğradıkları gün olarak kabul ve ilan edilmesidir. Türk milleti olarak tüm istediğimiz uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler ilke ve kararlarının eşit ve adil şekilde uygulanmasıdır. Bir olayın soykırım olarak tanımlanması için hangi şartların oluşması gerektiğine dikkat etmeden, peşin hükümle hareket etmenin hukuki ve meşru dayanağı yoktur. 1915 ve sonrasında yaşananlara bakma gereği duymayanların, Ermenilere soykırım yaptığımıza ilişkin iddia ve kararlarını, haksız, ahlaksız ve iftira olarak kabul edip şiddetle reddediyoruz. Bütün devletleri ve vicdanıyla hükmeden herkesi, Ermeni komitacılarının ve saplantılarının esiri olan diasporanın, bitip tükenmeyen kin ve nefretlerine alet olmamaya, hakkaniyete, adalete ve tarafsızlığa davet ediyoruz.” diye konuştu.

    Yrd.Doç.Dr. Savaş Eğilmez, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “1887’de Rus Ermenileri tarafından, Cenevre’de sosyalist eğilimli, militan Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te aşırı terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri kurulmuştur. Bu komitelere, “Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması” hedef olarak gösterilmiştir. Önceden titizlikle yapılan planlara uygun olarak Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan Ermeniler kışkırtılmaya başlanmıştır. Hemen arkasından da Türklerin genç, yaşlı, kadın-erkek demeden katledildiği isyanlar başlamıştır. Osmanlı hükümeti, Ermenilerin çıkardığı isyan ve yaptığı katliamlar karşısında, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni halkının ileri gelenlerine “Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını” bildirmiştir. Ancak, olayların durmak yerine giderek yoğunlaşması, savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına yönelik saldırıların artması ve ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.

    Bu nedenle, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticileri devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. İngiliz diplomatlar, Amerikalı temsilciler, Fransız görevliler kendi devlet merkezlerine gönderdikleri mesajlarda, tutuklananların çete liderleri olduğunu resmi olarak beyan etmişlerdir.

    Diaspora Ermenilerinin her yıl “Sözde Ermeni soykırımının yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan, işte bu ayrılıkçı grupların ve çetelerin liderlerinin tutuklandığı tarihtir ve yer değiştirme uygulamasıyla uzaktan yakından ilgilisi yoktur.

    İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak “Müslümanlar, Hıristiyanları katlediyor” mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır.

    Bu yılda, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, dernek olarak 24 Nisan 1915 tarihinde neler yaşandığını, mektup vasıtasıyla Amerika ve Avrupa büyük elçiliklerine, bu iki kıtanın önde gelen sivil toplum örgütlerine, önemli medya kuruluşlarına anlatmaya çalıştık. Hatta ermeni diasporasının amirali sayılan Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA)’ne de belki bu sefer azda olsa yüzleri kızarır diye gönderdik.”

  • Atatürk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Savaş Eğilmez:

    Atatürk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyelerinden Dr. Savaş Eğilmez, terör örgütlerinin medyayı, kitleleri etkilemek, bazen sempati kazanmak bazen korkutmak bazen de harekete geçirmek ama sonuç olarak kendi emellerine destek bulmak için kullanmaya çalıştıklarını belirtti.

    Dr. Eğilmez, “Ülkemizde faaliyet gösteren başta PKK olmak üzere terör örgütlerinin amaçlarına ulaşabilmek için kullandıkları argümanların başında yazılı, görsel basın ve sosyal medya gelmektedir. Terör örgütleri medyayı, kitleleri etkilemek, bazen sempati kazanmak bazen korkutmak bazen de harekete geçirmek ama sonuç olarak kendi emellerine destek bulmak için kullanır. Yazık ki Türkiye’de faaliyet gösteren terör, medya desteği söz konusu olduğunda hiçbir sıkıntı çekmeden, hem yurtdışında hem yurtiçinde bulmakta zorlanmamaktadır.” dedi.

    PKK’lısı, Ermenicisi dahil bütün bölücülerin, insanımızı provoke etmek, ve ülkemizi büyük bir kaosun içerisine sürüklemek için yalan ve iftira temelli bilgilerle, büyük komplolar kurma uğraşında olduklarını kaydeden Atatürk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyelerinden Dr. Savaş Eğilmez, “Bütün kamuoyunun bildiği üzere PKK, dışarıdan yardım ve destek alan taşeron ve kukla bir örgüttür. Bu örgüte bazı ülkeler para, bazıları silah, bazıları da eğitim anlamında ciddi destek veriyor. Bu yardımların yanında bir de dış ve yazık ki yurtiçindeki bazı basın yayın organlarının verdiği destek var. Dünyanın önde gelen şöhretli ajansları, saatler süren özel yayınlarında, uluslararası kamuoyunu yanlış bilgilendirerek, ülkemizin imajını bozmaya çalışıyorlar. Aslında uluslararası medyanın Türk Devleti’ne karşı takındığı bu tavır, Türkler için yeni bir şey değil. Avrupa ve Amerikan medyası bugün yaptıklarının aynısını 1850 ile 1925 yılları arasında 1960’da, 1970’de, 1980’de de yaptı. Ermeniler, Türk toprakları içerisinde bir Ermenistan Devleti kurma amacıyla oluşturdukları terör örgütleri vasıtasıyla bir çok isyan çıkartmışlardır. Bu isyanlar Ermeni komitelerince “Ermenilerin Türklerce katledilmesi” olarak tanıtılmış ve Batı ülkelerine, Hıristiyan kamuoyuna bu şekilde yansıtılarak büyük gürültü kopartılmıştır. Bu amaçla hemen hiçbir yanlış bilgilendirmeden kaçınılmadan, olaylar tahrif edilerek, dünya kamuoyuna sunulmuştur. Bütün bunlara batı basınının aynı paraleldeki yayınları da eklenince, Hıristiyan kamuoyu, Ermenilerin gerçeklerle ilgisi olmayan mesajlarını benimsemeye başlamıştır. Aslında, kendi devletlerinin politikaları da bu mesajların benimsenmesini gerektirmekteydi. O halde yapılacak tek bir iş vardı, o da Müslümanlara karşı Hıristiyan Ermenileri desteklemek ve himaye etmekti. Bu dönem de gerçekten de böyle yapılmıştır. Bu durum Türk Devleti’nin imajını bozdu. Avrupa ve Amerika’da Türk Devleti’ne karşı ciddi bir önyargı oluşturarak, içerideki bölücü ve isyancıları meşrulaştırmaya çalıştı. Bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Suriye’deki ölümleri alt yazıyla geçiyorlar, Türkiye’deki eylemlere saatlerini ayırıyorlar. Haberlerin finali hep aynı; Türkiye karışık, Türk Devleti despot, Türkler kötü. Birinci dünya savaşı öncesinde de Türklere karşı büyük bir kampanya yürüten Avrupa ve Amerikan basınının içeride de taşeronları vardı. Bugün de 150 yıl öncesinden hiç farkı yok. Bugün de dış basının Türkiye’deki taşeronları faaliyetlerine hızla devam ediyor. Aslında ülkemizin en büyük problemlerinden biri de kendisini aydın, sanatçı yazar, entelektüel zanneden birçok cahilin, Türk medyası içerisinde fazlaca yer tutmuş olmasıdır. Öyle ki bunların yaptıkları programlara canlı veya telefonla katılıp, barış örtüsü altına terör örgütü propagandası yapıldığını bile anlayamayanlar var aralarında. Bu zevata karşı kurduğun cümlenin başına barış kelimesini koy, sonra nasıl bir propaganda yaparsan yap, gerisini anlayamaz bile. Bu örnekte anlattığımız sözde sanatçı ve aydınlarımız ülkemize karşı art niyet taşıyanlardan farklı bir grup. Bunlar kör kütük cahillerden oluşur. Bunlar kullanıldıkların anladıklarında, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” olur. Barışın temeli adalet, birlik ve bütünlük ile atılır. Bunu da devletin çeşitli organları sağlar. Teröristler ve destekçileri etkisiz hale getirilirken, devlet barışı engelliyor çığırtkanlığı, örgüt propagandasıdır. Barışı, Türk televizyonlarına katılıp, kendisini öğretmen olarak tanıtıp, sesini titreterek terör propagandası yapanlar ve ona çanak tutanlara sormayın, barışın ne anlama geldiğini ve barış için ne fedakarlıklar yapıldığını Sur, Silopi, Cizre, Nusaybin’de görev yapan askerimize, polisimize ve öğretmenimize sorun yaşadığımız coğrafya çok zor bir bölge. Her zaman dikkatli olmalıyız, hiçbir zaman rehavete kapılmamalıyız. Bir gözümüz hep açık uyumalıyız.” diye konuştu.

  • Dr. Savaş Eğilmez: “Tarih Türkiye’yi Çağırıyor”

    Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Savaş Eğilmez, Türkiye’nin tarihten gelen derin ve güçlü mirasıyla, bir anlamda arka bahçesi konumunda olan ama öngörülebilmesi hayli zor ve patlamaya hazır hatta patlamış durumda bulunan Ortadoğu da, daha etkili olma politikasını tercih ederek, bu doğrultuda çok ciddi adımlar atmış olduğunu belirtti.

    Tam bu noktada, Rusya’nın Suriye’de çok aktif bir aktör haline gelmesinin bir anlamda Türkiye ile karşı karşıya gelmesine neden olduğunu belirten Dr. Savaş Eğilmez, “Türkiye özellikle son dönemde, yeni Ortadoğu politikası kapsamında, varisi olduğu Osmanlı Devletinin eyaletleri ve bugün ki Türk devletinin de doğal uzantısı olan Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’yi çok dikkatle takip ediyor ve güçlü bir motivasyon ve tarihi sorumluluklarının bilinciyle takip etmeye de devam etmek zorundadır. Bu konjektür içerisinde, Türkiye, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde atacağı her adımda Rusya ve İran ile karşı karşıya gelecektir.” dedi.

    Rusya’nın, Suriye’de kendi çıkarları doğrultusunda Esad rejimini koruyor ve destekliyor olmasının, Türkiye’nin Suriye politikasının temel dinamiklerine yönelik ciddi bir hamle olduğunu kaydeden Atatürk Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Savaş Eğilmez, şöyle konuştu:

    “Rusya, bölgedeki askeri varlığını, Sivastapol-Karadeniz-Doğu Akdeniz rotasında boğazlardan geçerek destekliyor. Şu bir gerçek ki; boğazların sahipleri, anlaşmaların ne dediğine bakmaksızın bu geçişleri önce çekilmez sonra da boğazları önceden de yaptıkları gibi geçilmez hale getirebilirler. Türkiye’nin Ortadoğu politikasında ve faaliyetlerinde rekabet içerisinde olduğu diğer bir ülke de İran’dır. Ve tıpkı Rusya ile olduğu gibi İran ile de enerji ilişkisi vardır. Ve yine Türkiye nasıl bu konuda Rusya’ya güvenemese, İran’a da güvenip sırtını rastlayamaz. Türkiye ve İran’ın, Suriye’den daha sert bir şekilde mücadeleye giriştikleri yer Irak’tır. Irak’ın kuzeyi ile yoğun ticari ilişkileri olan ve bölgesel Irak hükümetine çok yönlü destek olan Türkiye ile merkezi Şii Irak yönetimini neredeyse ele geçirmiş olan İran arasında, büyük bir mücadele söz konusudur. İran eksenindeki Irak Şii merkezi yönetimi, her fırsatta bölgesel hükümet ile Türkiye arasındaki ilişkiden rahatsızlığını dile getirmektedir. Bütün bu mücadele içerisinde Rusya ve İran’ın Türkiye’ye karşı en büyük kozu PKK terör örgütüdür. İki ülke her fırsatta Türkiye’yi oylamak ve zayıf düşürmek adına bu taşeron örgütü kullanıyor. Bundan sonrada bu üçlü arasındaki kirli ilişki artarak devam edecektir. Türkiye’nin yüzleşmek zorunda kalabileceği enerji krizinin, gün geçtikçe Türkiye lehine bir fırsata dönüşüyor değerlendirmesi çok da yanlış olmaz. En azından bir kere daha ortaya çıkmıştır ki doğalgaz ihtiyacının giderilmesinde Rusya ve İran en kısa sürede tekel olmaktan çıkarılmalıdır. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik yaptırımlarının ardından İran, Suudi Arabistan, Katar, Azerbaycan, Mısır, İsrail ve Türkmenistan ile gündeme gelen doğalgaz anlaşmaları ’alıcı’ pozisyonunda olan Türkiye’nin elini güçlendirmiştir. Ülkeler arası rekabetin artması durumunda fiyatlar da düşebilir. Kesin olan bir şey var ki, doğal gazda rekabetin kızıştığı ve fiyatların düşüş trendinde olacağı bir döneme giriyoruz. Rekabetçi dönemde satıcılardan ziyade alıcıların sözü geçerli olacaktır. Ayrıca, rekabetçi bir piyasada gazın jeopolitik silah olarak kullanılması da mümkün olmayacaktır. Bölgedeki gelişmeler de açıkça gösteriyor ki “Türkiye’nin Zamanı” gelmiştir. Artık izleyen değil, oynayan ve oynatan, okuyan değil yazan ve okutan bir Türkiye olma yolunda ilerlemeliyiz. Oluşan şartlar, Türkiye’ye “ Tarih Seni Çağırıyor” diye sesleniyor. Bu sesi duymamazlıktan gelemeyiz.”