Etiket: Edilmiş

  • Zeki Müren ve Ajda Pekkan yıllar önce Kırkpınar’a özel davet edilmiş

    ’Sanat Güneşi’ Zeki Müren ve Ajda Pekkan’ın, 1989 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivaline davet edildiği, yaz aylarında program yoğunluğu nedeniyle festivalde konser veremedikleri ortaya çıktı.

    Edirne Belediyesi, 16 Temmuz’a kadar sürecek olan Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali Kültür ve Sanat Etkinlikleri çerçevesinde bir çok ünlüye ev sahipliği yapıyor. Edirne Belediyesi eski başkanlarından Eczacı İbrahim Ay, 1989 yılında Zeki Müren’in Kırkpınar’a özel davet edildiğini belirterek, “Programı uymadığı için gelemeyeceğini söyledi. Bu programları aksattıkları zaman tazminat ödemeleri gerekiyor. Yaz programları yoğun oluyor. Büyük otellerde, yazlık bölgelerde konserler verdikleri için” dedi.

    “Kırkpınar’a güneş doğsun istedik”

    Ay, “Büyük bir sanat güneşi Kırkpınar’ı şenlendirsin, Kırkpınar’a halkın ilgisi artsın istedik. Kırkpınar’a güneş doğsun istedik. Zaten onun adı da Sanat Güneşiydi. Ben davet etmek için kendim gittim Zeki Müren’e. Kendi programları var. Onları kesinlikle aksatmıyorlar. Bu programları aksattıkları zaman tazminat ödemeleri gerekiyor. Bir gün buraya gelecek diye, diğer programlarını aksatmak istemez. Programı uymadığı için gelemeyeceğini söyledi. Ajda Pekkan’a da aynı şekilde teklif ettik. Yaz programları yoğun oluyor. Büyük otellerde, yazlık bölgelerde konserler verdikleri için. Onun da programı uymadı bu nedenlerden dolayı. Biz davet ettiğimizle kaldık. Ama o dönemde gelseydi güzel bir olay olurdu. Kırkpınar’ın ve Edirne’nin tanıtımı daha iyi olurdu. Daha magazinsel olurdu. O zaman para konuşmadık. Gelirim deseydi, para konuşacaktık. Şuanda her şey organizatörlerle yapılıyor. Bizim o zamanki bütün konserlerimiz sempatik kanalla yapılıyordu. Bütün konserlerimi Anadolu Folklor Vakfı’yla yapıyordum o zamanlar. Edirne Belediyesi olarak Anadolu Folklor Vakfı’nın üyesiydim. O vakıf bütün sanatçılarını ücretsiz yolluyordu bana. Sadece burada giderlerini karşılıyorduk” dedi.

    “Kırkpınar’ın daha cazip hale gelmesi için çalıştık”

    Kırkpınar’ın daha çok kitlelere ulaşması için büyük çaba harcadıklarını belirten Ay, “Biz göreve geldiğimiz zaman Kırkpınar sahasının kapasitesi 4 bin 500-5 bin arasındaydı. 1950 yılından beri sürekli Kırkpınar seyrediyorum ve Kırkpınar hastasıyım. Allah bana Kırkpınar’ı idare etmeyi de nasip etti. Kırkpınar’ı nasıl geliştiririz, nasıl yaparız diye düşünürken, Kırkpınar’ın festival kısmını da genişletelim ki vatandaşa cazip gelsin, daha çok vatandaş davet edelim, daha çok kişi gelsin, dedik. Buna dayanarak tribünleri yaptık. Şuanda tribünler 25 bin kişi alıyor. Bu arada da daha cazip hale gelmesi için düşünürken meşhur sanatçıları buraya davet ettiğimizde, Edirne’nin sesini daha çok duyurmuş oluruz, sanatçı da Edirne lafını ettiği için biz de gurur duyarız diye düşündük. Hatta orada o sanatçılara Edirne’yle ilgili güzel hediyeler vermek istedik. Şimdikilerin çok iyi yaptığı işleri, kısıtlı, mütevazi bütçemizle yapmaya çalıştık” diye konuştu.

  • Faruk Yıldız: “Türkçe, talan edilmiş bir lisan”

    “Türkçe, talan edilmiş lisan. Uydurma kelimeler çamur gibi her yanımızı sarmış” diyor Faruk Yıldız. “Yazarken bu kelimelerden mümkün olduğunca kaçmaya gayret ediyorum. Hâl böyle olunca hem dişe dokunur şeyler yazmak hem de anlaşılır olmak büyük bir çaba gerektiriyor” diye de ekliyor genç yazar.

    Ödüllü tarihi roman “Evvel Zaman İhtilali”nin genç yazarı Faruk Yıldız’la kitabı, hayata bakışı ve edebiyata dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İşte o röportaj:

    Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Faruk Yıldız kimdir, nasıl biridir?

    Memnuniyetle. Ama izin verirseniz biyografik ayrıntıları bir kenara bırakalım. Tarihler, mekanlar, meslekler Bunlar tek başına bir insanı tanımlamaya yetersiz. Kim olduğunuz bundan çok daha fazlası sanırım. Genelde sakin biriyimdir. Karmaşadan, düzensizlikten pek hoşlanmam. Bu yüzden günün belli kısmını yalnız geçirmeyi severim. Seyahat etmek, yeni yerler görüp yeni şeyler öğrenmek, dostlarla sohbet güzeldir. Fakat haddinden fazlası beni yorar. Hiçbiri bana evde, kızım ve eşimle geçirdiğim zamanın fazlasını veremez. Bu açıdan tam bir ev bağımlısı sayılırım. Sevmediğim işlerde son derece tembelimdir. Bu yüzden okul yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmayı beceremedim. Hep yeteri kadar notlar alıp biraz kafama göre takıldım. Yalnız edebiyat dersleri bu genellemenin dışındaydı. O yüzden üniversitede bu alana yönelmeyi çok öncesinde kafama koymuştum.

    Kendinizde neleri değiştirmek isterdiniz? Sevmediğiniz, beğenmediğiniz yönleriniz var mıdır?

    Olmaz mı? En başta gereğinden fazla hissi olmaktan çok rahatsızım. Sizi yoran, sürekli hırpalayan bir durum bu. Bazen sağlıklı kararlar almamın önündeki en büyük engelin de bu duygusal tarafım olduğuna inanıyorum. Hayır demeyi çok beceremem. Desem bile içim pek rahat etmez. İsimler ve simalar konusunda da hafızam son derece zayıftır. Sırf bu yüzden defalarca pot kırdığım olmuştur. Bir de takıntılarım var tabii. Zaman zaman uykularımı kaçıracak cinste şeylere takılmadan, onlar üzerine düşünmeden edemem. Yine de çok şükür… Bunları hiçbiri beni kendimle barışık biri olmaktan alıkoymuyor. Şöyle bakmak gerekli; herkesin zayıf yönleri, çeşitli talihsizlikleri var hayatta. Fakat bunlar da yaşadığımız imtihanın parçası. Onlarla baş ettiğimizde ancak insan oluyoruz.

    Edebiyat dışında ilgi duyduğunuz alanlar var mı?

    Müzikten büyük keyif alırım. Hemen hemen her çeşidini dinlerim. Farklı kültürleri, ruh hâllerini tanımanın en kestirme yollarından biridir müzik. Resimle de aram iyidir. Çizimlerimi dostlarımın duvarlarında görmek beni ziyadesiyle mutlu eder. Bunun dışında vakit buldukça fotoğraf çekmeye de çalışıyorum. Fotoğraf ve edebiyat çok yakın meseleler gibi geliyor bana. Dikkatli bakınca en iyi fotoğrafların zaten kendi hikayesini içinde taşıdığını görüyorsunuz. Ve son olarak sinema Benim için yeri hepsinden ayrıdır. Adeta saydıklarımın bir birleşimidir. Şimdilik iyi bir izleyiciyim ama zaman ne getirir bilinmez. Belki bir senaryo çalışmak Neden olmasın.

    Kitaplarla nasıl tanıştınız? Sizi yazmaya sevk eden süreçler nasıl işledi?

    Kitapla hayli erken yaşta tanıştım diyebilirim. Okul çağından bile önceydi. Evimizin baş köşesinde babamın koyu renkli, ahşap bir kitaplığı vardı. Oradaki kitaplar arasından en resimli olanları bulup karıştırmak büyük bir eğlenceydi. Ardından nihayet okuma yazmayı öğrendim. Bu defa babam, altın bir dokunuş daha yaptı benim için. Nereden, nasıl sipariş etti bilmiyorum. Harika bir set bulup getirdi bir gün. Çizimleri, anlatımı Muazzam bir şey. Her biri ayrı bir peygamberin hayatını anlatıyor. Onları kaç defa, tekrar tekrar okudum bilmiyorum. Ama okumayı onlarla sevmeye başladım sanırım. Yazıya gelinceKendime ait ilk cümleleri ikinci sınıfta yazdığımı hatırlıyorum. Üzücü bir hadiseydi. Öğretmenimiz sınıfta, gözlerimizin önünde kalp krizi geçirip vefat etmişti. Ölümü idrak etmekte öyle zorlanmıştım ki günlerce hastalanıp yataktan kalkamadım. Yaşadığım bu acıyı bir şekilde dile getirmem gerekiyordu. Ben de çocuk gözüyle bir şiir yazdım o günlerde. Böylece kendimi yazıyla ifade etmeye başlamış oldum. O yaşlardan bugüne kadar okumayı hiç bırakmadım. Yazdıklarımı paylaşmaya ise uzun süre pek cesaret edemedim doğrusu. Ta ki 2014 senesine kadar. O yıl Gençlik Spor Bakanlığı ‘Genç Kalemler’ adlı bir hikaye yarışması düzenliyordu. Yarışmaya katılıp ödül alınca kendime olan güvenim de adeta yerine gelmiş oldu. Ardından “Evvel Zaman İhtilali” ile başka bir yarışmaya katılıp ikinci oldum. Böylece benim için yepyeni bir kapı aralanmış oldu.

    Unutmadan Bahsettiğim o ilk kitapların ve şiirin akıbeti de başlı başına bir trajedi. Bir yangın sonucu ahşap kitaplığımız küle döndü. Ve ne yazık ki malum şiir de yanan kitapların arasında bir yerlerdeydi. Belki de bu yüzden kitaplarıma haddinden fazla dikkat ederim. Ödünç kitap vermek falan pek bana göre şeyler değil.

    “Evvel Zaman İhtilali” bir ilk roman. Kitaptan beklentileriniz nelerdi? Sizce gereken ilgiyi gördü mü?

    Dediğim gibi kitabı bir yarışma için yazmıştım. Öncesinde basılacağına dair kesin bir şey yoktu. Bahsettiğiniz beklentiler basılma aşaması gelince ortaya çıktı. İlk kitabın heyecanı sanırım hepsinden farklı oluyor. Bir nevi size özel bir şey ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Sabırsızlıkla alacağınız tepkileri bekliyorsunuz. O ilk vakitleri büyük bir heyecan içinde geçirdim. Acaba yazdıklarım beğenilecek mi, kimler okuduklarında ne anlayacak ?.. Bir süre böyle sorularla boğuşup durdum. Ne zaman ki hiç tanımadığım okuyuculardan övgü dolu yorumlar gelmeye başladı, işte o zaman beklentilerim de kendiliğinden değişti. Artık hep daha fazla insana ulaşmayı hedefliyorsunuz. Bunun da bir sınırı yok sanırım. Şunu da eklemem gerek. “Kötü yazıp çok satmak” son derece korkutucu bir durum. Hiç okunmamaktan bile kötü belki de. Kendimden öncelikli beklentim iyi yazmaktı. “Evvel Zaman İhtilali”nin beni bu konuda son derece memnun ettiği ortada. Böyle olunca gerisi geliyor zaten. Okuyucu bir şekilde sizi buluyor.

    Okuduğunuz, beslendiğiniz ya da sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

    Birçok ismi sayabilirim. Ahmet Hamdi Tanpınar beni hayran bırakır, Gabriel Garcia Marques büyüler, İhsan Oktay Anar alır götürür. Cemil Meriç’se hep zirvededir zaten. Ama sadece bu isimleri sayıp çemberi daraltmak yanlış olur. Hatta yalnız okuduklarımla da yetinmeyelim. Dinlediklerim yahut izlediklerim de bende büyük etkiler bırakır. Armand Amar’ı, Sagopa Kajmer’i dinlememiş yahut Bab Aziz’i, Bisiklet Hırsızları’nı izlememiş olsaydım ruh dünyamda büyük boşluklar olurdu eminim. Liste uzun ya da kısa pek önemi yok. Mühim olan onları nasıl yorumlayıp nereye, nasıl nakşettiğiniz. Sayamadığım birçok isimden bir şekilde beslenmişimdir. Lakin ben, ne onlarım ne de onlar benden ayrı sayılır.

    Yazarken zorlandığınız şeyler var mı?

    Zor yazarım. Çalakalem bir şeyler üretmek yerine üzerinde durup sonuna kadar zorlarım kendimi. En sonunda beğenmediğim bir şeyler olursa da hepsini silip en başa dönmekten çekinmem. Böyle olunca günlerce, hatta bazen haftalarca süren emeklerim bir çırpıda yok olup gidebiliyor. Doğru kelimeleri bulabilmek sanılandan çok daha zor benim için. Türkçe, talan edilmiş lisan. Uydurma kelimeler çamur gibi her yanımızı sarmış. Yazarken bu kelimelerden mümkün olduğunca kaçmaya gayret ediyorum. Hâl böyle olunca hem dişe dokunur şeyler yazmak hem de anlaşılır olmak büyük bir çaba gerektiriyor. Anlaşılabilmek, geniş kitlelere ulaşabilmek için kendinizi belli kalıplara sokmanız gerekiyor. Bu da beni hem üzüyor hem de çok yoruyor açıkçası. Ayrıca yazmadan evvel sıkı bir araştırma süreci yaşıyorum. Bunun da zaman zaman beni zorladığını söyleyebilirim.

    Çalışma masanızdan bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz?

    Genelde geceleri, uykunun hâkim olduğu vakitleri tercih ederim. Loş ışık, hafif müzik ve kitaplığımın yanında olmak beni verimli kılar. Kahve, çay Fincan pek boş kalmaz. Fakat hiçbiri olmazsa olmaz değil benim için. Kendime pek yüz vermem bu konuda. Hatta bazı zamanlar en gürültülü, en olmayacak yerlerde bile kendimi zorladığım olur. Yoksa eminim bahaneler bulup tembellik ederdim. İlham falan bekliyorsanız “daha çok beklersiniz.” İlham, ürkek bir ahuya benziyor benim için. Peşinden koşmadıkça yakalamam mümkün değil.

    Çalışırken bilgisayar kullanmak zorunda kalsam da kağıt kalemden hiç vazgeçmedim. Bu yüzden iddialı bir defter koleksiyonum bulunuyor. En sevdiğim kalemlerimle deftere yazmanın hazzını herhangi bir klavyede almam mümkün değil. Eşyalar konusunda hayli eski kafalıyımdır. Ne olduğunun önemi yok. Kullandığım her eşyayla duygusal bir bağ kurarım. Bu yüzden eskiyen bir şeylerden vazgeçmek bana hep zor gelmiştir. Nasip olur da uzun yaşarsam düzenli bir çöp yığını arasında kalmam gayet mümkün.

    “Evvel Zaman İhtilali” alışılmışın dışında bir roman. Bir celladın gözünden sıra dışı bir darbenin macerasından bahsediyor. Neden böyle bir konu seçtiniz?

    İhtilal, darbe Bunlar ne yazık ki hayatımızın öyle çok içinde olan şeyler ki kitabı başka konular üzerine kurmam mümkün değildi. Romandaki hadiseler 17. yüzyıl Osmanlısında geçiyor. Ama anlatılanların sembolik dilini çözdüğünüzde romanın günümüze ışık tuttuğunu görebilirsiniz. Yalanlar, kandırılmalar, ihanetler, felaketler İnsanoğlu yaşadığı her devirde bunlarla uğraşıp durmuş. Ben de bu konudaki fikirlerimi satır aralarında vermeye çalıştım. Tabii bu, işin bir nevi didaktik tarafı. Sadece fikir vermek için yazsaydım sanırım bunun adı “roman” olmazdı. Roman, her şeyden önce bir “roman” olmalı. Kurgusu, karakterleri, akıcılığı Bunların hepsini bir araya getirmedikçe yazılanın edebî bir kıymeti olmaz. Ben de kalemim döndüğünce bunu yapmaya çalıştım.

    Hep tarihle mi ilgili çalışmalar yapacaksınız?

    Şimdilik öyle bir durum yok. Hatta yakın zamanda fantastik bir gençlik romanını bitirdim. Şu sıralar o da baskıya hazırlanıyor. Ayrıca kısa hikayeler de yazıp yayımlıyorum. Merak edenler bazılarını internet sitemde bulabilir. Onları okuduğunuzda bambaşka şeyler yazmaya çalıştığımı, yelpazeyi geniş tuttuğumu görebilirisiniz. Okuyucunun tepkisine göre zamanla elbette tercihler yapmak zorunda kalabilirim. Kim bilir belki de o tercihi çoktan yaptım. Çünkü şu sıralar yeni bir tarihi roman üzerinde çalışıyorum.

    Bahsettiğiniz bu yeni roman ne zaman tamamlanır? Bize biraz da ondan bahseder misiniz?

    Elbette. Bu defa ele aldığım hikâye İstanbul’un fethine kadar uzanıyor. İstanbul, Amasya, Viyana dolaşmadık yer kalmıyor açıkçası. Konular da çeşitli. Tıptan musikiye, tasavvuftan casusluğa kadar birçok şeyle süslemeyi düşünüyorum. Tabii yine akıcılık ve merak unsuru önceliklerim arasında. Ne zamana biter, tarih vermem çok zor. Tek bildiğim içime sinene kadar üzerinde çalışmaya devam edeceğim.

    Son olarak sizden öyle bir şey duyalım ki bu sizi daha yakından tanımamızı sağlasın.

    Buna bir alıntı yaparak karşılık vermem ne derece doğru olur bilmiyorum. Ama aklıma ilk olarak şu sözler geliyor:

    “Vakit varken tomurcukları topla!

    Zaman hâlâ uçup gidiyor. Ve bugün açan bu çiçek, yarın ölüyor olabilir”

    Bu duyduğum en iyi nasihatlerden biridir. En azından paylaşmaya değer.

  • Terk edilmiş madendeki gölet, kızıla boyandı

    Kahramanmaraş’ın Ekinözü ilçesinde, terk edilen demir madeninde yer altından çıkan doğal maden suyunun oluşturduğu ‘kızıl gölet’, görenleri hayrete düşürdü.

    Ekinözü ilçesi, doğal maden suyu kaynakları bakımından oldukça zengin bir bölge olarak biliniyor. İlçenin 3 ayrı bölgeden yeryüzüne ulaşan ve ‘acı su’ olarak nitelendirilen doğal maden suyunun, başta sindirim olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde yardımcı olduğu kabul ediliyor. Özellikle yaz aylarında çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu illerinden olmak üzere 10 binlerce ziyaretçi, ilçenin İçmeler olarak adlandırılan bölgesine akın ediyor. Çoğu ziyaretçi, buradaki apart otellerde konaklayıp, kaynaktan doğal olarak yeryüzüne ulaşan ‘acı sudan’ içerek sağlığına kavuşmayı amaçlıyor.

    ‘Acı su’ ile özdeşleşen Ekinözü, bugünlerde farklı ve özel bir güzelliğe ev sahipliği yapıyor. Şimdiye kadar sadece 3 ayrı noktadaki kaynağı bilinen ‘acı su’, ilçe merkezine 20 kilometre uzaklıkta bulunan Ambar Mahallesi’nin Gelleviz mevkiinde daha önceden demir madeni çıkarılan bölgede yeryüzüne ulaşarak gölet oluşturdu. Göletteki suyun rengi de kızıla döndü. Kendiliğinden oluşan kızıl göleti gören yöre sakinleri ise, ilk etapta duruma bir anlam veremedi. Bölgede herhangi bir kaynak noktası ve gölet içerisinde de kaynama fark edemeyen vatandaşlar, gölün yağmur suları ile oluştuğunu düşündü. Kızıl renginden dolayı göletteki suyu tadan vatandaşların, göletin tatlı su ile dolu olmadığını anlaması ise uzun sürmedi. Göletin suyunun, 20 kilometre uzaktaki İçmeler bölgesindeki su ile aynı tada sahip olduğunu anlayan vatandaşlar, renginin kızıla dönüşmesini de maden alanındaki cevher kalıntılarına bağladı.

    Gölet alanının rakımının çok yüksek olduğunu anlatan vatandaşlar, “Bu kızıl gölet, ilçemize bağlı Ambar Mahallesi’nin Gelleviz mevkiinde ortaya çıktı. Daha önceden böyle bir duruma şahit olmadık. Rengini görünce hem korktuk hem de şaşırdık. Yağmur ve kar suları ile oluştuğunu düşündük. Ancak tatlı su olmadığını anladık. İlçemiz ‘acı su’ ile ünlü. 3 ayrı yerden acı su çıkıyor. Buradaki suyun tadı da acı su ile hemen hemen aynı. Renginin kırmızıya dönmesinin nedeninin ise maden alanı olmasından dolayı düşünüyoruz. Suya girmekten ve içmekten çekiniyoruz. Ama manzarası ve izlemesi oldukça güzel” diye konuştular.

    Ekinözü Belediye Başkanı Nursi Çeleğen ise, oluşan göletle ilgili bir analiz yaptırmayı düşündüklerini söyledi. Göletin suyunun, doğal maden suyu olmasının ayrı, görsel güzelliğinin de ayrı öneme sahip olduğunu ifade eden Başkan Çeleğen, “Buradaki kızıl göletin seviyesini yakından takip edeceğiz. İlçemizin diğer noktalarından çıkan su ile aynı özellikte olduğu kesinleşirse, apayrı bir keşfe imza atılmış olacak. Elimizde rapor olmadığı için net bir şey söylemek zor. Acı su olmasa da bu doğal güzelliği korumayı isteriz. İlçemizin güzelliğine ayrı bir güzellik katacağını düşünüyoruz. Eğer kurumazsa bu gölet Ekinözü turizmi için önemli bir yer olacak” değerlendirmesini yaptı.

  • Bakan Özlü: “Şu anda tescil edilmiş coğrafi işaretli ürün sayımız 204’tür”

    Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, “Coğrafi işaret konusunda bir farkındalık oluştuğunu görüyoruz. Şu anda tescil edilmiş ürün sayımız 204’tür. İnceleme aşamasında olan başvuru sayısı ise 302’dir. Bu sayılar yeterli değil. Bizim yaptırdığımız bir araştırma, 2 bin 500 civarında ürünün coğrafi işaret tescili alabilecek bir potansiyel taşıdığını ortaya koyuyor. Bu konudaki farkındalık arttıkça, doğru orantılı bir şekilde tescilli ürün rakamlarının da artacağına inanıyorum” dedi.

    Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından Türkiye’nin yöresel ürünlerini dünyaya tanıtmak, Ankara’yı bu ürünlerin ticaret ve ihracatının merkezi haline getirmek amacıyla düzenlenen Coğrafi İşaretli Ürünler Zirvesi başladı. Mesut Yar’ın sunumuyla ATO Congresium’da gerçekleştirilen zirvenin açılışına Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, Ankara Valisi Ercan Topaca, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, ATO Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Baran ve çok sayıda davetli katıldı.

    Toplantıda yaptığı konuşmada Bakan Özlü, coğrafi işaret korumasının oldukça önemli bir konu olduğunu belirterek, “Ancak bu konunun ne yazık ki zaman zaman yanlış veya eksik anlaşıldığını da görüyoruz. Coğrafi işaret koruması, sadece kültürel ve yerel değerlerin korunmasından ibaret bir husus olarak algılanıyor. Oysa diğer sınai mülkiyet hakları gibi, coğrafi işaret koruması da ekonomik boyutu olan ciddi bir konu. Bu konuya ilgimiz romantik bir ilgiden ibaret değildir. Ekonomik ve rasyonel açıdan şehirlerimizi geliştirmek, bölgesel kalkınmayı hızlandırmak açısından da bu konuyu çok önemsiyoruz” diye konuştu.

    “Coğrafi işaretler ise bütün bir bölgeye, bütün bir şehre ve hatta bir ülkeye ait olabiliyor”

    Bugünün ekonomisinde en önemli kavramların, en değerli varlıkların başında fikri ve sınai mülkiyet haklarının geldiğini kaydeden Özlü, “Bu hakları elinde bulunduranlar, birçok önemli fırsata ve avantaja sahip oluyorlar. Patentler, markalar veya tasarımlar, genellikle bir kişiye, bir ekibe, bir üniversiteye veya bir firmaya ait oluyor. Coğrafi işaretler ise bütün bir bölgeye, bütün bir şehre ve hatta bir ülkeye ait olabiliyor. Her ne kadar küreselleşme ile tüketici tercihlerinin standartlaştığı düşünülse de özellikle son zamanlarda tüketicilerin geleneksel ve yerel ürünlere olan ilgisi artıyor. Coğrafi işarette o ürünün gerçekten de o coğrafyada ve geleneksel prensiplere uygun bir şekilde üretildiğini teminat altına alıyor. Bu özellikleri sebebiyle bu işarete sahip ürünler, pazarlara daha yüksek fiyatlarla girebiliyor. Bazı ülkeler, coğrafi işaretli ürünlerden çok ciddi gelirler elde ediyor. Örneğin Fransa’nın gıda endüstrisinde yaptığı ihracatın yaklaşık yüzde 30’u coğrafi işaret tescili olan ürünlerden oluşuyor” ifadelerini kullandı.

    “Şu anda tescil edilmiş ürün sayımız 204’tür”

    Bakan Özlü, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Ülkemizde, son yıllarda coğrafi işaret konusunda bir farkındalık oluştuğunu görüyoruz. Şu anda tescil edilmiş ürün sayımız 204’tür. İnceleme aşamasında olan başvuru sayısı ise 302’dir. Bu sayılar yeterli değil. Bizim yaptırdığımız bir araştırma, 2 bin 500 civarında ürünün coğrafi işaret tescili alabilecek bir potansiyel taşıdığını ortaya koyuyor. Bu konudaki farkındalık arttıkça, doğru orantılı bir şekilde tescilli ürün rakamlarının da artacağına inanıyorum. Ülke içindeki tescil sayısı kadar Avrupa Birliği’nde geçerli olan tescil sayısının önemine de dikkat çekmek istiyorum. AB genelinde tescil edilmiş ürün sayısı 5 bin civarındadır. Türkiye’den ise sadece üç ürün, Aydın inciri, Antep baklavası ve işlemleri tamamlanmak üzere olan Malatya kayısısı bu listeye dahil olabilmiştir. AB’deki tescilli ürün sayımızı artırmak da hem oda ve STK’larımızın, hem yerel yönetimlerimizin hem de bizim üzerimize düşen bir borç ve vazifedir.”

    “Coğrafi işaret tescilinin kağıt üzerinde kalmaması gerekiyor” diyen Özlü, “Başarı kriterimiz, tescil ettirdiğimiz ürün sayısıyla sınırlı kalmamalıdır. Başarı kriterimiz bunun ötesine geçmeli, coğrafi işaret tescilini ekonomik faydaya dönüştürmek olmalıdır. Ekonomik faydaya dönüştüremediğimiz bir coğrafi işaret tescili kağıt üzerinde kalacaktır ve hiç kimseye esaslı bir fayda getirmeyecektir. Yani işimiz, tescil işlemlerinin tamamlanmasıyla bitmiyor. Aslında esas iş, tescil aşamasından sonra başlıyor. Bu konuda da birlikte hareket etmemiz önem taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.

    “Başvuru süreçlerinde 9-10 bin lirayı bulan ilan masraflarını ortadan kaldırarak coğrafi işaret tescilini ucuzlattık”

    Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 10 Ocak 2017 tarihinden itibaren yürürlüğe girdiğini hatırlatan Bakan Özlü, “Bu kanun ile coğrafi işarete konu olabilecek yöresel ürünlerimizi daha etkin bir şekilde koruyabilmek için önemli düzenlemeler yaptık. Öncelikle Coğrafi İşaretler Dairesini tesis ederek müstakil bir yapı ile bu konunun üzerine yoğunlaşmayı hedefledik. Ayrıca başvuru süreçlerinde 9-10 bin lirayı bulan ilan masraflarını ortadan kaldırarak coğrafi işaret tescilini ucuzlattık. 6 ay olan yayım süresini 3 aya indirerek tescil sürecini kısalttık. Bu önemli kanunun uygulama yönetmeliğinin birkaç gün önce yürürlüğe girdiğini de hatırlatmak istiyorum. Tabi iş yasalarla bitmiyor. Bundan fazlasını da yapmak, sahaya inmek gerekiyor. Türk Patent ve Marka Kurumumuz, bu açıdan önemli etkinlikler gerçekleştiriyor. 21 Mart’ta 1. Ulusal Coğrafi İşaretler Buluşması etkinliğini gerçekleştirdik. Bu programda 81 ili Ankara’da topladık. Bunun dışında ayrıca biz de illerimize giderek, şehirlerimizdeki paydaşlarımızla toplantılar gerçekleştiriyoruz. Mart ayında Diyarbakır’da, bu ay içinde ise Hatay, Adana ve Hakkari’de coğrafi işaret seminerlerini gerçekleştirdik. Yeni Sınai Mülkiyet Kanunu ile birlikte sınai mülkiyet haklarının tamamında hem nicelik hem de nitelik olarak yeni bir döneme giriyoruz. Ülkemizdeki patent, marka, tasarım, faydalı model ve coğrafi işaret tescilinin her geçen gün arttığını göreceğiz. Daha da önemlisi bunların ekonomiye daha fazla girdi sağladığına, katma değeri artırdığına hep birlikte şahit olacağız” açıklamasında bulundu.

    Türkiye’nin yüksek gelir seviyesindeki bir ekonomiye dönüşmesinin bu tür alanlarda yapılacak hamleyle gerçekleşeceğini vurgulayan Özlü, şehirleri, şehirlerdeki belediyeleri, STK’ları, odaları, bu konuda daha hassas olmaya, birlik içinde hareket etmeye ve Türkiye’deki coğrafi işaret belgesine sahip ürünleri hep birlikte artırmaya davet etti.

  • Polisin “dur” ihtarına uymayan otomobil terk edilmiş halde bulundu

    Başkent’te polisin “dur” ihtarına uymayan bir otomobil terk edilmiş olarak bulundu. Kaçan otomobil sürücüsünün arama kaydının olduğu öğrenildi.

    Edinilen bilgiye göre, Altındağ ilçesinde motosikletli Yunus ekipleri, durumundan şüphelendiği bir otomobili durdurmak istedi. Ekiplerin “dur” ihtarına uymayan 06 FVV 39 plakalı otomobilin sürücüsü Hakan A. aracıyla kaçmaya başladı. Otomobilin yakalanması için takviye isteyen Yunus ekipleri kaçan aracın peşine düştü. Kısa sürede gözden kaybolan otomobil, yapılan aramaların ardından 771. Sokak üzerinde terk edilmiş halde bulundu.

    Otomobilin bulunmasının ardından olay yerine çok sayıda polis ekibi sevk edildi. Arama kaydı olduğu öğrenilen sürücü Hakan A.’nın yakalanması için bölgede çalışma başlatılırken, terk edilmiş halde bulunan kazalı otomobilde polis ekipleri tarafından arama yapıldı.