Etiket: Edilebilir

  • Serbest Bırakılan İngiliz Akademisyen Sınır Dışı Edilebilir

    İstanbul Adliyesi girişinde bildiri dağıttığı iddiasıyla gözaltına alınan İngiliz akademisyen Chris Stephenson, sınır dışı edilmesi talep edilerek serbest bırakıldı. Stephenson, deport işlemleri için Göç İdaresi Başkanlığı’na götürülürken, sınır dışı kararını valiliğin vereceği öğrenildi.

    Akademisyenlere destek için geldiği İstanbul Adalet Sarayı önünde bildiri dağıttığı iddiasıyla gözaltına alınan İngiliz akademisyen Chris Stephenson, savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı. Savcılık, Stephenson’un sınır dışı edilmesini talep ederken, avukatları ve arkadaşları duruma tepki gösterdi.

    Stephenson’un akademisyenler, öğrenciler ve avukatlarla birlikte adliyeden çıkış yaptığı sırada, polis tarafından önlem alındı. Diğer akademisyenler Chris Stephenson’un serbest bırakılması nedeniyle gidebileceklerini söylerken, güvenlik güçleri deport kararını beklemek zorunda olduklarını kaydetti. Özel bir üniversitede 17 yıldır matematik alanında öğretim görevlisi olarak ders verdiği öğrenilen Stephenson, adliye önünde kendisini bekleyen basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

    Stephenson, “Serbest bırakıldım ama şimdi beni sınır dışı edeceklermiş. 25 senedir Türkiye’de ikamet ediyorum. 17 senedir aynı üniversitede çalışıyorum. Kızım 13 yaşında, burada okuyor. Eşim de Türkiye vatandaşı. Çok korkunç ve yanlış bir şey” diye konuştu.

    “YARIN DERSİM VAR AMA GİDEMEYECEĞİM”

    Stephenson, adliye girişinde bildiri dağıttığı iddialarına ilişkin soruya ise, “HDP İstanbul İl örgütünün resmi bir Nevroz davetiyesi. Beklediğiniz sorular sordular. Bunun bir terör örgütü bildirisi olmadığını, terörü desteklemediğimi, barış istediğimi ve hep barış için hareket ettiğimi söyledim. Üzerimden çıkan bildirileri dağıtmadığımı savcılıkta söyledim. Hala üniversitede çalışıyorum. Yarın dersim var ama gidemeyeceğim” yanıtını verdi.

    GÖÇ İDARESİ BAŞKANLIĞI’NA GÖTÜRÜLDÜ

    Stephenson’ın açıklamasının ardından, adliyenin güvenlik müdürleri ve polisler, savcılığın yurt dışına çıkış yasağı istediğini, bu nedenle İngiliz akademisyeni Göç İdaresi Başkanlığı’na götürmeleri gerektiğini söyledi. Stephenson’un tekrar adliyeye girişini sağlayan güvenlik güçleri, kapı önündeki diğer şahısların aynı kapıdan adliyeye girmesine izin vermedi. Stephenson’un deport işlemleri için Göç İdaresi Başkanlığı’na götürüldüğü öğrenildi.

    Savcılığın sınır dışı talebini ise valiliğin değerlendireceği, talebin değerlendirilme sürecinde Stephenson’un Yabancılar Şube Müdürlüğü’nde bekletileceği kaydedildi.

    ADLİYE ÖNÜNDE GÖZALTINA ALINMIŞTI

    “Bu suça ortak olmayacağız”  bildirisine destek veren 3 akademisyenin gözaltına alınması üzerine İstanbul Adliyesi’nde toplanan öğretim görevlileri, dün basın açıklaması yapmıştı. Açıklamanın ardından özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan İngiliz akademisyen Chris Stephenson, polis tarafından gözaltına alınmıştı. Stephenson’un bildiri dağıttığı için gözaltına alındığı önü sürülürken, avukatı ise müvekkilinin çantasında HDP İstanbul İl Örgütü’ne ait Nevruz bildirisi bulunduğunu söylemişti.

  • Erkek Kısırlığında Tüp Bebek İle Başarı Elde Edilebilir Mi?

    Erkek kısırlığında tüp bebek tedavisi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Menisinde sperm olmayan ya da yetersiz olan baba adayları için ’tüp bebek’ yöntemleri oldukça geliştirilmiştir. Bunun için Genellikle Mikro Tese yöntemi ile erkek adayların testislerinde sperm hücreleri elde edilir. Tek bir sperm hücresi ile dahi çocuk sahibi olmak mümkündür” dedi.

    Erkeklerde kısırlık sorunlarının daha kısıtlı gruplarda incelendiğini belirten Prof. Dr. Bülent Tıraş, “Kadınların kısırlık sebeplerine göre erkeklerin kısırlık sebepleri daha kolay tespit edilebilmektedir. Çoğunlukla erkeklerde iktidarsızlık ya da boşalma ile ilgili sorunlar kısırlığa yol açmaktadır. Bunun dışında sperm sayısının yetersiz olması ya da hiç olmaması genellikle yaşanan kısırlık sorunları arasındadır” açıklamalarında bulundu.

    Erkek kaynaklı kısırlıklarda sorun tespit edildikten sonra probleme uygun bir tedavi protokülü uygulanarak tedavide başarı elde etmenin mümkün olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tıraş, açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Ancak bunun için erkeğin testislerinden sperm elde etmek gerekmektedir. Testislerinde dahi sperm hücresi bulunamayan erkeklerin tedaviden başarı sağlama olanağı pek fazla değildir.”

    “TÜP BEBEK TEDAVİSİ İLE YÜZDE 80 ORANINDA KISIRLIK TEDAVİ EDİLEBİLİR”

    Tüp bebek tedavisiyle kısırlık sorunlarının günümüzde yüzde 80 oranında tedavi edilebildiğini söyleyen Prof. Dr. Tıraş, “Çift kısırlık sebebiyle doktora başvurduğu zaman eşler eş zamanlı olarak değerlendirilir ve sorunun kaynağı tespit edilir. Şayet sorun erkekte ise, soruna yönelik bir tedavi planı hazırlanır ve tedaviye başlanır” diye konuştu.

    ERKEK İLE ALAKALI GELİŞİM GÖSTEREN KISIRLIK SEBEPLERİ NELERDİR?

    Erkek ile ilgili gelişim gösteren kısırlık sebeplerine değinen Prof. Dr. Tıraş, “Erkek kaynaklı kısırlık sorunlarında en yaygın sebep spermdeki bozukluklardır. Erkek kaynaklı kısırlıklarda, yaklaşık yüzde 75 civarında sperm sorunu teşhis edilmektedir. Sperm sayısının az olması, sperm sayısının doğal yöntemlerle gebelik sağlamaya yeterli olmaması da yaygın kısırlık sorunları arasındadır. Spermde hareketsizlik, spermlerde hareketlik olmaması durumunda, sperm ve yumurtanın birleşmesi mümkün olmamaktadır. Bu durumda da tüp bebek tedavisine başvurulabilir. Yapı açısından bozuk sperm, çeşitli durumlarda spermlerin yapısı gerekli yapıda olmayabilir. Bu durumda da tüp bebek tedavisine başvurmak gerekebilir. Bu gibi durumlarda spermlerin gebeliğe elverişli olmadığı görülmektedir. Sperm üretimi doğru bir şekilde gerçekleşse dahi menide sperm hücresine rastlanmayabilir. Bu durum enfeksiyon veya alınan darbeler sonucunda, tüplerin tıkanması ile alakalı olarak ortaya çıkmaktadır. Testisler, sperm üretimi testislerde oluşur. Testislerin herhangi bir sebepten dolayı zarar görmesi sonucunda, meni kalite bakımından olumsuz bir şekilde etkilenir” açıklamalarında bulundu.

    TESTİSLER HANGİ DURUMLARDA ZARAR GÖREBİLİR?

    Prof. Dr. Tıraş, “Testislerde meydana gelen kitleler, testis ile alakalı kanser, doğumsal sorunlar, testislerde gerçekleştirilen cerrahi müdahaleler, testislerde meydana gelen enfeksiyonlar, inmemiş testis, kullanılan ilaç ve alkol, bazı ilaçların uzun vadede kullanılması ya da alkol tüketiminin alkolizm oranında olması da sperm sayı ve kalitesini etkilemektedir. Kemoterapi tedavisi gören erkeklerde de, sperm üretimi azalabilir veya bazı durumlarda tamamen ortadan kalkabilir. Kullanılması gereken ilaçlar, muhakkak bir doktora danışarak kullanılmalıdır. Vasektomi, vasektomi meni yollarında uygulanan cerrahi bir girişimdir. Bu girişim, spermin meniye geçmesini engeller. Bu sebeple de kısırlık meydana gelebilir. Boşalma ile alakalı problemler, boşalamama gibi sorunlarda da kısırlık durumu görülmektedir. Hipegonadizm ise sperm üretimi hormonlar aracılığı ile gerçekleşmektedir. Ancak hormonal durumlar sebebiyle sperm üretimi meydana gelmeyebilir” ifadelerini kaydetti.

  • “Cüzzam Tedavi Edilebilir Bir Hastalıktır”

    Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Turan, Dünya Cüzzam Haftası kapsamında Cüzzam hastalığı ve tedavi yöntemlerine ilişkin önemli bilgiler verdi.

    Halk arasında miskin hastalığı olarak adlandırılan Cüzzam hastalığına(Lepra) Mycobacterium leprae adı verilen bir bakterinin neden olduğunu belirterek sözlerine başlayan Doç. Dr. Hakan Turan, hastalığın başlangıcını çok sinsi ve yavaş şeklinde nitelendirdi.

    Hastalığın kuluçka süresinin yani bakteri vücuda girdikten sonra hastalık oluşuncaya kadar geçen sürenin oldukça uzun olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Turan, “Ortalama bu süre 24-30 ay olarak kabul edilir. Ancak bu süre, cüzzam hastalığının çeşidine göre 20 yıla kadar uzayabilir. Bakteri vücuda girdikten sonra bakteri ile buna maruz kalmış kişinin bağışıklık sistemi arasında uzunca süren bir mücadele başlar. Bu mücadele neticesinde bakteri ile temas etmiş kişilerin yüzde 90’ı herhangi bir hastalık belirtisi oluşmadan iyileşir. Yaklaşık yüzde 10’luk bir kesimde ise hastalık bulguları oluşur” dedi.

    Doç. Dr. Hakan Turan, Cüzzam hastalığının belirtileriyle ilgili, “Cüzzam, deri ve sinirleri tutmakla beraber göz, kas, kemik gibi diğer organları da tutabilmektedir. Bu tutumlara bağlı olarak deride beyaz veya bakır kırmızısı şeklinde renk değişiklikleri; yine deriden kabarık, sert, açık kahverengi yumrular oluşabilir. Bu lezyonlarda dokunma, sıcak-soğuk duyusu, ağrı duyusunun da kaybolmuş olması önemli bir özelliktir. Bu yumrular, yüz bölgesine yerleştiğinde ‘aslan yüzü’ görüntüsü oluşturabilir. Bunun dışında sinirlerde kalınlaşmaların olması diğer bir belirtidir. Hastalığın geç dönemlerinde körlüğe kadar giden göz belirtileri, semer burun görüntüsü, kaşların dış kenarlarının dökülmesi, burun kıkırdağının tahrip olması, elde pençeleşme, parmaklarda kısalma olması, ayak tabanında yara açılması, düşük ayak gibi belirti ve bulgular da olabilmektedir” ifadelerini kullandı.

    Cüzzam hastalığına yol açan bakterinin başlıca kaynağının hasta insanlar olduğunu söyleyen Turan, Cüzzamın, hastalığa karşı duyarlı kişiler ile hastayla yakın veya uzun süre temas içinde olan kişilerde oluştuğunu belirterek, kötü beslenme ve hijyenin iyi olmaması durumlarının hastalık oluşumunu kolaylaştırdığını sözlerine ekledi.

    Cüzzamlı hastalarda bakterinin burun içerisine ve deri lezyonlarına yerleştiğini dile getiren Doç. Dr. Hakan Turan, bu nedenle hastalığın genellikle solunum yolundan saçılan damlacıklarla bulaştığını, bazen açık hale gelmiş cüzzam yaralarına temasla da bulaşabileceğini ifade etti.

    Cüzzam hastalığının tedavi yöntemlerine ilişkin önemli bilgiler de paylaşan Doç. Dr. Turan, “Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Ülkemizde hastalığın tedavisi devlet tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır. Hastalıkta çoklu ilaç kullanımı tercih edilmektedir. Klinik ve laboratuvar bulgulara göre 6-24 ay boyunca tedaviye devam edilmektedir. Sinir hasarının neden olduğu bulguları tedavi etmek ve hastaları psikolojik ve sosyal yönden desteklemek oldukça önemlidir. Bakterinin kaynağı hasta insanlar olduğundan bu kaynağı kurutmak için mutlaka her hasta uygun şekilde tedavi edilmelidir. Ayrıca geç dönemde ortaya çıkan doku ve organlarda oluşan hasarın da önüne geçmek için tedavi şarttır.” şeklinde konuştu.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 4 milyon Cüzzam hastası olduğunu söyleyen Doç. Dr. Hakan Turan, ülkemizde 4 bin civarında hasta bulunduğunu belirterek Düzce’de ise kayıtlı Cüzzam hastası olmadığını sözlerine ekledi.

    Cüzzam hastalığının tedavisinin bilinmediği yıllarda bu hastalar için özel karantinalar uygulandığını ifade eden Doç. Dr. Hakan Turan, “Ancak belirttiğimiz gibi günümüzde Cüzzam artık tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlk tedavileri gerçekleştirilen hastaların uygun şekilde sosyal hayatlarına devam etmelerinde sakınca yoktur. Toplum olarak bu sürece hepimizin destek olması gerekmektedir.” sözleriyle açıklamalarına son verdi.

  • Migren Tedavi Edilebilir Bir Hastalık

    Nöroloji Uzmanı Dr. Ufuk Sandıkçı, migrenin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söyledi.

    Migren kişinin günlük yaşam aktivitesini, iş hayatını ve konsantrasyonunu önemli ölçüde bozacak şiddette olabilen şiddetli bir baş ağrısı tipidir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada her 100 kişiden 16’sının migren baş ağrısı çektiği ve kadınlarda hormonal değişikliklere bağlı olarak erkeklerden 3 kat fazla görüldüğü biliniyor.

    Medical Park Samsun Hastanesi Nöroloji Kliniğinden Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı “migren” hakkında bilgi verdi. Dr. Sandıkçı “Migren şiddetli baş ağrısının izlendiği nörolojik bir hastalık olup sıklıkla ağrı tek taraflı ve zonklayıcı tarzdadır. Pek çok baş ağrısı çeşidi içinden migreni ayırmak önemlidir. Migren ağrısı tipik olarak nöbetler halinde gelir, başlangıcında tedavi edilmezse 1-2 saat içinde en şiddetli halini alır, 4 ila 72 saat kadar sürer ve biter. Migren tipi baş ağrıları günün her saatinde başlayabilirse de sıklıkla sabahları başlar. Hastada aynı zamanda görme bulguları oluşmakta ve bulantı, ses ve ışık duyarlılığı ve kol bacaklarda karıncalanma ve diğer semptomlar ortaya çıkmaktadır. Migren baş ağrıları özellikle başın bir tarafında toplanarak başlar. Zonklayıcı tarzda olabilir, giderek genişleyip kafa yarısından daha fazlası alanı da etkileyebilir. Atak sıklığı haftada birkaç kez olacak sıklıkta vakalar söz konusu olabildiği gibi ayda birkaç atak şeklinde de olabilmektedir. Beraberinde ve öncesinde bulantı, kusma ışık, gürültü ve sesten rahatsız olma şeklinde rahatsızlık verebilir. Bu durumda hastalar sessiz, hafif loş, ortamda dinlenmekten fayda görürler” dedi.

    Migrenin birçok tipi olmasına rağmen en sık görülen iki tipi olduğunu vurgulayan Dr. Ufuk Sandıkçı “Auralı migren; başarısından önce aura safhası (başlangıç belirtileri) vardır. Kişi aura dediğimiz 20-30 dakika ila 1 saat kadar süren bu belirtileri hissedince migren krizi geleceğini anlar. Bunlar genellikle görmeyle ilgilidir, nadiren sinir sistemi belirtileri vardır. Gözlerinin önünde sinek uçuşu gibi siyah lekeler, parlak zikzak çizgiler, yanıp sönen ışık gibi parlaklıklar, küçük veya büyük görme, olmayan şeyleri görme, göz belirtilerinin en çok görülenleridir. Sinir sistemiyle ilgili belirtilerse, denge bozukluğu, baş dönmesi, baygınlık, aşırı koku alma, kol ve bacaklarda uyuşukluk nadiren vücut yarısı felçleridir” açıklamasında bulundu.

    Aurasız (yaygın) migren hakkında da bilgi veren Uzm. Dr. Sandıkçı “Auralı migrende görülen öncü bulgular bu tipte görülmez. Baş ağrısına eşlik eden belirtiler her iki tipte de görülür. Bunlar sıklık sırasına göre: Bulantı, ışıktan rahatsız olma, baş dönmesine bağlı sersemleme, kafa derisinde hassasiyet, kusma, göz belirtileri, uyuşukluk, huzursuzluk, konuşma bozuklukları, iştahsızlık, göz yaşarması, aşırı terleme, burun akması, sık idrara çıkma, karında gerilme ve ishaldir” diye konuştu.

    Migren krizini tetikleyen faktörlere de değinen Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı “Bunlar stres (sıkıntı), aşırı heyecanlar, uykusuzluk, açlık, ani iklim değişikliği, bazı görme-ses-koku uyaranları (mesela televizyon seyretme, yanıp sönen ışıklar, aşırı gürültü, aşırı kokular), adet zamanı, doğum kontrol hapları, aşırı yorgunluk, kafa travmaları, bazı yiyecekler ve ilaçlar. Yiyecekler arasında; alkollü içkiler (bira dahil), çikolata-kakao-kahve, peynirler, turunçgiller (portakal, mandalina, limon, greyfrut) sayılabilir” şeklinde konuştu.

    Uzm. Dr. Ufuk Sandıkçı şu bilgileri verdi: “Migren testi, tanıya yardımcı ve hastanın kendisinin uygulayabileceği bir testtir. Eğer son üç ay içinde iki veya daha fazla baş ağrısı çektiyseniz bu testi uygulayabilirsiniz. Sorulardan iki veya üçüne evet diyorsanız migren olma olasılığınız yüzde 90’ının üzerinde kabul edilebilir. Baş ağrınız sırasında hiç midenizde bulantı hissettiniz mi? Baş ağrısı sırasında ışık sizi rahatsız etti mi? Son 3 ay içinde baş ağrısından dolayı günlük hayatınızı sürdüremediğiniz oldu mu? (işe gidememek, ders dinleyememek vb). Migren tarama testi denen ve ülkemizde de geçerliliği birkaç çalışma ile ortaya konulan bu test pozitif olduğu halde tanı hâlâ migren olmayabilir ama bu düşük bir olasılıktır. Veya test negatif, yani tüm yanıtlar hayır veya sadece bir yanıt evet olduğunda, kişi yine de migrenli olabilir ama olasılık yine düşüktür. Hemen hepimiz başımız ağrıdığında çözümü ağrı kesicilerde buluyoruz. Bilinçsiz ağrı kesici kullanımı migren ağrılarının daha da şiddetlenmesinin yanı sıra atak sıklığını da arttırarak inatçı bir baş ağrısına dönüştürmektedir. Bu nedenle yapılması gereken gelişigüzel ağrı kesici kullanmak yerine hastalığımızı ciddiye alarak bir Nöroloji uzmanına başvurmalarıdır.”

    Migrenin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Sandıkçı açıklamasını şöyle tamamladı: “Migren tedavisinde 3 temel prensip söz konusudur. Atak oluşumuna sebep olacak etkenlerden uzak durmak, ağrının ortadan kaldırılması ve yeni atak oluşumunu engellemektir. Akut migren dediğimiz aşamada yani hasta ayda 1 veya 2 kez çeşitli nedenlerle migren atağı geçiriyorsa genellikle profilaktik dediğimiz koruyucu tedavi yerine migren ilaçları ile atakları önlemeye çalışılmaktadır. Ancak migren atakları ayda 4-5 kez olarak ortaya çıkıyorsa profilaktik (koruyucu) tedavi uygulanmaktadır. Tedavi her hastaya göre farklılık gösterir. Burada önemli olan kişisel özellikler, örneğin kişinin tansiyonu veya şekeri varsa bu doğrultuda tedavi uygulanır, aynı şekilde obez ya da çok zayıf ise; gergin ya da panik bir yapısı varsa, yoğun günlük programı varsa gibi kriterler doğrultusunda tedavi planlanır. Standart bir tedavi söz konusu değil kişinin metabolizmasına ve kişisel özelliklerine göre tedavi uygulanmaktadır. Profilaktif tedaviye rağmen hastanın atakları devam ediyorsa ve sıklaşıyorsa kronik migren tedavisine geçilir. Kronik migren tedavisinin etkili ve güncel tedaviler kliniğimizde de uygulanan oksipital sinir blokajı ve botoks tedavisidir.”

  • Koah Tedavi Edilebilir Bir Hastalıktır

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Yılmaz, Dünya KOAH Günü nedeniyle, “Sigara içen her beş altı kişiden birinde KOAH gelişmektedir. Dünya’da ve Türkiye’de 210 milyon KOAH olduğu ve bunların büyük bir bölümünün tanı almadığı (yüzde 70-90) tahmin edilmektedir” dedi.

    Acıbadem Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Yılmaz, 18 Kasım Dünya KOAH Günü nedeniyle, hastalığın sebepleri, nedenleri ve tedavisi ile ilgili açıklama yaptı.

    KOAH hastalığının, uzun süredir hava yollarında tıkanmaya neden olan, ilerleyici ve tam olarak geri dönüşümü olmayan, fakat önlenebilir ve tedavi edilebilir bir akciğer hastalığı olduğuna dikkat çeken Yılmaz, “KOAH hastalığı özellikle sigara dumanı ve diğer zararlı gaz ve parçacıklara bağlı olarak gelişen hava yollarının mikrobik olmayan iltihabıdır. KOAH tanımı içinde ’kronik bronşit’ ve ’amfizem’ birlikte yer alırlar. Hava yollarında daralma ile birlikte akciğerin en küçük birimi olan ve kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerindeki harabiyete bağlı olarak normalde balon gibi esnek olan genişleyip-daralabilen hava yolları bu özelliğini yani elastikiyetini yitirirler. Genişlemiş hava keseciklerine giren havanın çıkması zorlaşır, daha da şişer. Bu bulgular ’amfizem’ olarak adlandırılır. KOAH’ta ayrıca küçük hava yolları mikrobik olmayan iltihap nedeniyle şişer, balgam üreten bezlerin aşırı çalışması nedeniyle balgam miktarı artar. Daralan hava yollarından havanın geçişi güçleşir. Bu bulgular ise ’kronik bronşit’ olarak adlandırılır ve en az iki yıl üst üste ve bu iki yılın en az üç ayında öksürük ve balgamla seyreden ilerleyici bir rahatsızlık olarak tanımlanır” ifadelerini kullandı.

    KOAH’ın görülme sıklığının 40 yaş üstü yetişkinlerde yüzde 15-20 olduğunu belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Sigara içen her beş altı kişiden birinde KOAH gelişmektedir. Dünyada ve Türkiye’de 210 milyon KOAH olduğu ve bunların büyük bir bölümünün tanı almadığı (yüzde 70-90) tahmin edilmektedir. Ülkemizde tahminen 3-5 milyon KOAH’lı hasta vardır, bu hastaların sadece 300-500 bini kendisinde hastalık olduğunu bilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüm dünyada KOAH en önemli 4. ölüm nedenidir, yılda 2,9 milyon kişinin ölümüne neden olmaktadır ve tüm ölümlerin yüzde 5.5’inden sorumludur. Ülkemizde ölüm nedenleri arasında KOAH 3. sıradadır ve her yıl bu hastalıktan 26 bin kişi ölmektedir” dedi.

    Hastalığın nedenlerini sıralayan Yılmaz, açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Hastalığın en önemli nedeni sigara bağımlılığıdır. Ülkemizde erişkinlerin yaklaşık yarısı sigara içmektedir ve son yıllarda kadınlarda sigara içiminin yaygınlaşmasıyla kadınlarda da KOAH hızla artmaktadır. Kişinin sigaraya başlama yaşı, günlük ve toplam içilen miktar ve dumanın yoğunluğu hastalığın gelişimini etkilemektedir. Otuz yaşından sonra akciğer kapasitesi her yıl azalmaya başlar. Sigara içenlerde bu oran çok daha fazladır; ancak sigaranın bırakılması ile bu azalma yavaşlamaktadır. KOAH gelişiminden yüzde 80-90 oranında sigara içiminin sorumlu olduğu ve sigara içmeyenlere göre hastalığın gelişme riskinin 9,7-30 kat arttığı rapor edilmiştir. Pipo ve puro içimi de risklidir. Sigara içmeyenlerin, özellikle de anne ve babası sigara içen çocukların sigara dumanına maruz kalmasıyla bu kişilerde ileri yaşlarda astım ve KOAH başta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları daha çok görülür. Bazı çevresel ve genetik faktörler hastalık gelişiminde etkilidir. İş yerindeki meslek nedeniyle organik-inorganik toz, duman ve çeşitli gazların solunması (maden, metal, odun, kağıt imalatı, çimento, tahıl ve tekstil işçiliği vs.), kimyasal maddeler ve ülkemizde özellikle sigara içmeyen kadınlarda iyi havalanmayan evlerde ısınma ya da yemek pişirme amacıyla çalı, çırpı, odun ya da tezek yakmak ve bunların dumanına maruz kalmak iç ortam hava kirliliğine ve KOAH’a yol açabilir. Kentlerdeki hava kirliliği hem KOAH’a hem de bu hastalığın alevlenmesine neden olur. Hastaların yaklaşık yüzde 1’inden az bir kısmında genetik nedenler sorumlu olabilir. Düşük sosyoekonomik koşullarda yaşayanlarda akciğer fonksiyonları daha düşük olduğundan KOAH gelişimi hızlıdır. A, C, E vitamini eksikliği ve alkol kullanımı da KOAH gelişiminde rol oynayabilmektedir.”

    Nefes darlığı veya kronik öksürük ve balgam çıkarma gibi şikayetlerle KOAH hastalığının ortaya çıktığını ifade eden Yılmaz, “Hastalığın ilk aşamalarında ortaya çıkan öksürük yakınması aslında hastalığın ilk belirtisi olmasına rağmen genellikle sigara içimine bağlanır. Hastalık aslında bu ilk aşamada saptanabilirse ilerlemesi durdurulabilir. Nefes darlığı hastalığın erken dönemlerinde hızlı yürüme veya merdiven çıkma gibi eforlar ile ortaya çıkarken hastalığın ilerlemesi ile düz yolda ve istirahat halinde nefes darlığı oluşur; kış aylarında ve özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde ve gribal enfeksiyonlar sonrasında bu yakınmalar artar. Nefes darlığı nedeniyle fizik aktivitede azalır ve hastanın yaşam kalitesi bozulur. Bu hastalığın önlenmesi ve ilerlemesinin engellenmesinde fiziksel aktivitenin arttırılması gerekmektedir. Kişi, hastalık ilerledikçe artan nefes darlığından dolayı günlük işlerini kendi başına yapamayabilir ve başkalarının desteğine ihtiyaç duyabilir. Bu hastalarda göğüste tıkanma olabilir ve nefes alıp vermeleri sırasında hırıltı/hışırtıya benzer bir ses etraftan duyulabilir. Bazen balgamla birlikte kan gelebilir. Nefes darlığına bağlı uyku, beslenme bozulabilir ve harcanan enerjinin artmasıyla hasta kilo kaybeder ve zayıflayabilir. Hastalığın ileri dönemlerinde oksijen yetersizliğine bağlı morarma, aşırı yorgunluk, güçsüzlük, kalp yetersizliğine bağlı bacaklarda şişme ve kalpte ritm bozuklukları görülebilir” diye konuştu.

    KOAH’ın tanısı, basit bir test olan “nefes ölçüm testi” ile kolayca konabileceğini belirten Yılmaz, “KOAH’ın erken tanısı, hastalığa bağlı sakatlık ve ölüm oranlarını azaltacaktır. Sigara içiminin bırakılması, KOAH’ın gelişme ve ilerleme riskini azaltan ve hastalığın ilerlemesini durduran tek ve en etkili girişimdir. Sigara bağımlılığı tedavi edilebilen bir hastalıktır. Sigara içicilerin 40-50’li yaşlarda sigarayı bırakmaları durumunda, akciğer fonksiyonlarındaki kayıp kısmen düzelmektedir. Diğer çevresel ve mesleki zararlı toz ve dumandan uzak durulması, grip ve zatürre aşılarının yapılması ve nefes yoluyla alınan ilaç tedavisinin yanı sıra fiziksel aktivitenin artırılması hem hastalık gelişimi, hem hastalığın ilerlemesi ve kötü sonuçlarının önlenmesinde çok önemlidir. Haftanın en az 5 günü ve günde en az 30 dakika kadar orta yoğunluktaki bir fiziksel aktivite, örneğin yürüyüş yeterli olacaktır. Hastalığın derecesine göre tıbbi tedavi belirlenir. Akciğerlere giden hava miktarını arttırmayı sağlayan ilaçlar ve hastalığın ağırlığına göre eklenen inhaler steroidler ile hastalığın uzun süreli tedavisi yapılır. Ağır ve çok ağır KOAH’lı olgularda solunum yetmezliği geliştiğinde hastaların özelikle geceleri, uyku ve efor sırasında olmak üzere en az 15-18 saat süre ile oksijen almaları gerekir. KOAH tedavisinde, hastalık alevlenmelerinin önlenmesi de amaçlanmaktadır. Alevlenme, hastanın solunum yolu şikayetlerinde günlük gözlenen normal değişikliğin ötesinde ilaç değişikliğine yol açan bir kötüleşme olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca KOAH’lı hastalarda yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, kalp damar hastalığı ve şeker hastalıkların tanılarının konması ve tedavilerinin yapılması gerekir” dedi.

    ‘Hastalar genellikle nefes darlığı ilerlediğinde başvurduklarından tanı ve tedavide genellikle geç kalınmış olur’ diyen Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Bu nedenle 40 yaş üstü, sigara içmiş ya da içmekte olan ve meslek nedeniyle ya da çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunan kişilerde uzun süreli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en az birinin bulunması halinde kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafından görülüp ’nefes ölçüm testi (spirometri=solunum fonksiyon testi)’ yaptırması gerekir. Çünkü hastalığın erken teşhisi ve ilerlemesinin önlenmesi açısından sigaranın bırakılması önemlidir.”